23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı vesilesiyle bu yazıyı kaleme alıyorum.
Amacım basit ama önemli: Bizim çocukluğumuz ile bugünün çocukluğunu karşılaştırmak…
1980’li yılların çocuklarıydık biz.
Göçle büyüyen kentlerin yeni mahallelerinde, farklı kültürlerin bir arada yaşadığı, ayrımcılığın değil birlikte yaşamın öğretildiği bir ortamda büyüdük.
Mahalle vardı. Sokak vardı.
Ve en önemlisi: Sokak özgürlüktü.
İki taş yan yana konduğunda kale olurdu.
Küçük bir çukur, misket sahasıydı.
Bir dal parçası, bir oyunun başlangıcıydı.
Gazoz kapakları, ipin makarası, hatta bir su birikintisi bile bizim için oyundu.
Topumuz patlardı…
Ama oyun bitmezdi.
Yaması yapılır, yeniden oynanırdı.
Yamalı kıyafetler giyerdik.
Ayakkabılarımız defalarca dikilirdi.
Önlüklerimizin yakaları ters çevrilirdi.
Düğmelerimiz bile birbirini tutmazdı.
Ama hiçbirine takılmazdık.
Çünkü mesele sahip olmak değil, yaşamak idi.
Tüketmez, kullanırdık.
“Atık” üretmezdik çünkü her şey tekrar değerlendirilirdi.
Farkında olmadan daha çevreciydik, daha sadeydik.
Ve belki de en önemlisi:
Daha eşittik.
Markalar yoktu hayatımızda.
Kimlikler nesneler üzerinden kurulmazdı.
Gösteriş değil, samimiyet önemliydi.
Bugün ise çocukluk değişti.
Sokaklar kayboldu.
Yerine siteler geldi.
Oyunlar keşfedilmek yerine satın alınır oldu.
Çocukluk ikiye ayrıldı:
Bir yanda kapalı, güvenli ama yapay alanlarda büyüyen çocuklar…
Diğer yanda kentleşmenin, atığın ve daralan kamusal alanın içinde sıkışan çocuklar…
Güvenlik var ama sıcak değil.
Alan var ama özgür değil.
İmkân var ama doğal değil.
Ve asıl mesele…
Çocukluk artık piyasanın içinde.
Kapitalizm sadece üretimi değil, çocukluğu da dönüştürdü.
Alışkanlıkları ele geçirdi.
Teknoloji aracılığıyla doğallığı zayıflattı.
Yaratıcılığı hazır içeriklere teslim etti.
Artık çocuklar arasındaki fark;
oyun kurma becerisiyle değil, sahip olunan ürünlerle ölçülüyor.
Saflık azaldı.
Eşitlik zayıfladı.
Çocukluk sınıfsal bir vitrine dönüştü.
Peki, bu daha iyi bir çocukluk mu?
Belki daha imkânlı…
Ama daha özgür mü?
Daha mutlu mu?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
Biz azla yetinen ama çok hisseden bir kuşaktık.
Aslında daralan çocukluk alanlarının bir başka sonucu daha var:
Yük giderek bize, yani yetişkinlere, daha çok da ebeveynlere biniyor.
Sokakların kaybolduğu, oyunların doğallığını yitirdiği bir dünyada; çocuklara “çocukluk” yaşatabilmek için artık daha fazla çaba, daha fazla zaman ve daha fazla enerji harcamak zorundayız.
Organik olmayan bir dünyada, organik bir çocukluk üretmeye çalışıyoruz.
Bu ise hem zor hem de yıpratıcı bir süreç.
Çocuklara alan açmaya çalışırken, biz kendi alanlarımızdan vazgeçiyoruz.
Onlara zaman yaratmaya çalışırken, kendi zamanımızdan eksiltiyoruz.
Bir anlamda sadece çocukluk daralmıyor…
Yetişkinlik de daralıyor.
Ve belki de en çarpıcı olan şu:
Biz, çocuklara eksilen bir dünyayı telafi etmeye çalışırken,
kendi hayatlarımızı da yavaş yavaş küçültüyoruz.
Bu 23 Nisan’da sadece çocukları değil,
çocukluğun kendisini düşünelim.
Çünkü mesele sadece bir bayramı kutlamak değil;
nasıl bir çocukluk bıraktığımızdır.
Çocuklar bizim geleceğimiz diyoruz…
Ama gerçekte onlara, o geleceği şekillendirebilecekleri bir dünya bırakıyor muyuz?
Çocukların yaşam alanı daraldıkça,
sorumluluk giderek bize, yani ebeveynlere yükleniyor.
Onlara alan açabilmek için daha fazla zaman, daha fazla emek harcıyoruz.
Onlara “çocukluk” yaşatmaya çalışırken, kendi yaşantılarımızdan vazgeçiyoruz.
Aslında mesele tam da burada:
Çocuklara bir hayat kurmaya çalışırken,
kendi hayatlarımızı daraltıyoruz.
Bu yüzden mesele bayram değil;
Çocukluğu kime,
hangi koşullarda
ve nasıl bir dünya içinde bıraktığımızdır.

Erkan AKTAŞ
YEREL
23 Nisan 2026YEREL
23 Nisan 2026YEREL
23 Nisan 2026YEREL
23 Nisan 2026YEREL
23 Nisan 2026YEREL
23 Nisan 2026YEREL
23 Nisan 2026