11 Eylül 2026 Cuma
Carter’ den Trump’ a, İran’ ın ABD seçim sandığındaki gölgesi…
Trump fitili ateşledi, İngiltere dağılıyor mu?: İskoçya, Galler ve İrlanda liderleri ayrılığı görüşecek
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
MERSİN’E DEĞER KATANLARIN ADLARI YAŞAMALI
TÜRK ŞİİRİNİN UÇ BEYİ, 95 YAŞINDA…
MAVİ BAYRAK VAR, PEKİ DENİZ NE KADAR MAVİ?
Bugün Mersin’in önemli turizm merkezlerinden Susanoğlu’ndaki Mavi Bayraklı plajdan çekilen bu görüntüler tarafıma gönderildi.
Çocuklar, insanlar bu denize giriyor; bölge halkı turizmden ve balıkçılıktan geçimini sağlıyor. Artık insanlar bir şeyler yapılmasını istiyor.
Bu yalnızca kıyıda görülen plastiklerin meselesi değildir. Plastik ve mikroplastik kirliliği; toprağı, suyu, havayı, tarımı, deniz ekosistemini, halk sağlığını ve turizmi ilgilendiren ciddi bir çevre sorunudur.
ÇİN NEDEN VAZGEÇTİ, BİZ NEDEN ALDIK?
Türkiye kendi plastik atık sorununu tam olarak çözememişken, başka ülkelerden yüz binlerce ton ilave plastik atık yükünü üstlendi.
2017’de Çin bu atıklara kapısını kapatırken şu soruyu sormalıydık:
Çin neden istemiyor, biz neden alıyoruz?
Üstelik bu yükün önemli bölümünün Adana ve çevresinde yoğunlaşmasının bölgenin altyapısı ve ekosistemi üzerindeki baskısı yeterince öngörülmedi. Bu, stratejik bir çevre politikası hatasıdır.
KİRLİLİĞİN SINIRI YOK
Plastik tesisin bulunduğu yerde kalmaz. Toprağa ve tarım alanlarına, yangın ve kontrolsüz yakmayla havaya; yağışlar, kanallar ve akarsularla Doğu Akdeniz’e kadar taşınabilir. Parçalandıkça mikroplastiğe dönüşür ve mücadele çok daha zor hale gelir.
Elbette bu kirliliğin başka kaynakları da var. Ama asıl soru çok basit:
Kendi atık sorunumuzu çözememişken neden başka ülkelerin çevresel yükünü de üstleniyoruz?
DENİZ MAVİ DEĞİLSE PLAJ PROJESİNİN NE ANLAMI VAR?
Yeni plaj projelerini elbette konuşalım. Ama önce denizin mavisini koruyalım. Deniz kirleniyorsa Mavi Bayrak’ın, plaj yatırımlarının ve turizmin sürdürülebilirliğinin ne anlamı kalır?
ARTIK YETER!
Somut adımlar bekliyoruz: Plastik atık ithalatı durdurulmalı, kirletenlere caydırıcı idari yaptırımlar uygulanmalı, Adana’daki geri dönüşüm kapasitesi çevresel taşıma kapasitesine göre yeniden değerlendirilmeli ve standartları karşılamayan tesislerin faaliyetleri durdurulmalıdır.
Kaynağa müdahale etmeden kıyıda plastik toplamakla bu sorun çözülmez.
Türkiye başka ülkelerin plastik atığının çevresel maliyetini üstlenmek zorunda değildir.
Önce denizin mavisini koruyalım.
Prof. Dr. Erkan Aktaş
Mersin, 9 Eylül 2026
Barışın Bir Dili Var
1 Eylül, insanlığın en büyük yıkımlarından birinin başladığı günü hatırlatıyor. 1 Eylül 1939’da Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgaliyle İkinci Dünya Savaşı başladı. Milyonlarca insan öldü, kentler yıkıldı, toplumlar yerinden edildi. Aradan onca yıl geçti; savaşın araçları değişti ama insana ve doğaya bıraktığı acı değişmedi.
Çünkü savaşın da bir dili var, barışın da.
Savaş Yakar, Barış Söndürür
Savaş ayrıştırır, böler, ötekileştirir. Yakar, yıkar, kirletir. Yoksulluk, açlık, göç ve yarım kalan hayatlar bırakır.
Barış birleştirir, sarar, sarmalar.
Savaş çözümsüzlüktür, barış çözümün dilidir.
Savaş yakar, barış söndürür.
Ve savaşın bedelini çoğu zaman karar verenler değil; çocuklar, emekçiler, sıradan insanlar ve doğa öder.
Geçtiğimiz günlerde izlediğim Odessa filmi de bunu yeniden düşündürdü. Savaş uzaktan haritalar, ordular, sınırlar ve zaferlerle anlatılıyor. Yaklaştığınızda ise geriye korku, göç, dağılan aileler ve yarım kalan hayatlar kalıyor.
Anadolu’nun Barış Dili
Anadolu savaşın ne olduğunu iyi bilir. Binlerce yıl boyunca savaşları, istilaları, göçleri ve büyük acıları yaşamış bu coğrafyanın hafızasında yalnızca savaşlar değil, birlikte yaşamanın bilgisi de vardır.
Hacı Bektaş-ı Veli’ye atfedilen “İncinsen de incitme” sözü belki de bu anlayışın en sade ifadelerinden biridir.
İncinsen de incitmemek, haksızlık karşısında susmak değildir. Tam tersine, kötülüğün dilini benimsemeden haksızlığa karşı durabilmektir. Saldırıya saldırıyla, nefrete nefretle karşılık verdiğimizde aynı dili çoğaltırız.
Barış, karşımızdakine benzemeden mücadele edebilme cesaretidir.
Charlie Chaplin’in Büyük Diktatör filmindeki insanlık çağrısı da başka bir coğrafyadan aynı yere ulaşır: Nefret yerine kardeşlik, baskı yerine özgürlük, savaş yerine insanlık…
İnsanlık savaşmanın araçlarını fazlasıyla geliştirdi. Artık birlikte yaşamanın yollarını geliştirme zamanı.
Mücadele mi? Elbette.
Ama insanla değil, insan için.
Doğayla değil, doğa için.
Birbirimize karşı değil; yoksulluğa, adaletsizliğe ve nefrete karşı.
Emek için, çevre için, adalet için, dostluk ve kardeşlik için…
Barış yalnızca silahların susması değildir. İnsanı incitmeden, doğayı tüketmeden, farklılıklarımızı düşmanlığa dönüştürmeden birlikte yaşayabilme iradesidir.
Belki de barışın en sade ölçüsü budur:
Kendimize istediğimiz hayatı başkasına çok görmemek.
Barışın bir dili var. O dil bizim dilimizdir.
Barışın bir yolu var. O yol bizim yolumuzdur.
1 Eylül Dünya Barış Günü’nüz kutlu olsun.
Barış dolu günler insanlığa, dünyamıza ve hepimize olsun.
Barış yolunda yürüyen herkese selam olsun.
Prof. Dr. Erkan AKTAŞ
Girne–Taşucu Feribot Faciası: Bu Kazadan Ders Çıkarmayacak mıyız?
1998 yılında ikinci yüksek lisansımı yapmak üzere Girit’e gitmiştim. Yaklaşık bir yıl orada yaşadım. Pire ile Girit arasında çalışan büyük feribotları gördüğümde gerçekten şaşırmıştım. Çok katlı, kamaraları ve geniş yolcu alanları bulunan, aynı zamanda araç da taşıyabilen gemilerdi. Bundan neredeyse 30 yıl önce sunulan bu ulaşım standardı bile beni etkilemişti.
Bugün biraz araştırdığımda, yapay zekânın da yardımıyla, teknolojinin çok daha ileriye gittiğini görüyorum. Örneğin Pire–Girit hattında kullanılan Festos Palace, yaklaşık 214 metre uzunluğunda; 2.000’in üzerinde yolcu ve 700’ün üzerinde otomobil taşıyabilen büyük bir Ro-Pax feribotu. Kamaraları, restoranları ve geniş ortak alanları var.
Elbette büyük gemi tek başına güvenlik demek değildir. Ancak modern seyir ve stabilizasyon sistemleri, güçlü denetim, düzenli bakım ve eğitimli mürettebatla riskler azaltılabilir; daha konforlu ve daha az sarsıntılı bir yolculuk sağlanabilir.
Mersin’de yaşayan biri olarak ben de birkaç kez feribotla Kıbrıs’a gittim. Bugünkü facia yaşanmadan önce de insanların bu hatta zor koşullarda yolculuk yaptığına tanık olduk.
Kıbrıs, Akdeniz’in en büyük ve önemli adalarından biri ve bize çok yakın. O halde şu soruyu sormalıyız:
Pire–Girit arasında 30 yıl önce gördüğümüz ulaşım standardını, bugün Mersin–Kıbrıs arasında neden hâlâ kuramadık?
Neden yalnızca Taşucu? Mersin Limanı’ndan da Kıbrıs’a büyük, modern ve konforlu yolcu ve araç feribotları neden kalkmasın? Mersin–Kıbrıs arasında güçlü bir deniz ulaşım koridoru oluşturulabilir.
Bugünkü kazanın teknik nedenini henüz bilmiyoruz. Bu nedenle kazayı geminin büyüklüğüne bağlamak doğru olmaz. Ancak ulaşımda kamunun görevi riski en aza indirmek, güçlü standartlar koymak ve insanlara güvenli, konforlu ve insanca ulaşım sağlamaktır.
Türkiye–Kıbrıs hattı yalnızca ticari değil, stratejik ve kamusal bir ulaşım hizmetidir. Gerektiğinde kamu da doğrudan yatırım yapmalıdır. “Yavru vatan” dediğimiz Kıbrıs’a ulaşımımız da bu söylemin ağırlığına yakışmalıdır.
Ben ulaşım konusunda hep aynı şeyi savunuyorum: Karada konforlu raylı sistem ve yüksek hızlı tren ne kadar önemliyse, denizde de büyük, modern ve ileri teknoloji gemiler o kadar önemlidir.
Bu facia denizyolu taşımacılığına duyulan güvene de ağır bir darbedir. Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum.
Girne–Taşucu feribot faciasından ders çıkarmayacak mıyız?
Prof. Dr. Erkan AKTAŞ
Birlik Olmazsak Tükeniriz: Toroslar’ın Ortak Geleceği
Geçtiğimiz cumartesi Tırtar Yaylası’nda düzenlenen Göçer Kardeşler Şenliği kapsamında Yörük Ekonomisi Paneli’ne katıldım. Panel oldukça başarılı geçti. Toroslar Belediye Başkanımızın ve diğer katılımcıların değerli konuşmaları, geniş katılım ve insanların ilgisi umut vericiydi.
Benim için buluşmanın ayrı bir anlamı daha vardı. On yılı aşkın süre önce Büyükeceli’de Sarıkeçililer üzerine düzenlenen bir kırsal kalkınma toplantısına katılmıştım. Yıllar sonra bu kez Tırtar’da, yine Yörükler ve kırsal kalkınma üzerine konuşmak beni hem mutlu etti hem gururlandırdı.
Üstelik bu buluşma yeni bir başlangıca denk geldi. Toroslar Belediyesi ile yaptığımız protokol kapsamında Toroslar kırsal kalkınma çalışmalarına başladık. Panelde de Toroslar’ın yöneticileri, üreticileri ve bölge insanıyla kırsal kalkınmaya nasıl baktığımı paylaşma fırsatı buldum.
Konuşmama Nâzım Hikmet’in “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine” düşüncesiyle başladım.
Çünkü Toroslar’ın geleceğini de böyle görüyorum: Köklerimizi koruyarak ama birlikte yaşayarak ve birlikte üreterek.
Yörük Kültürü Geçmiş Değil, Gelecektir
Yörük kültürünü yalnızca çadır, şenlik ve geleneksel ürünlerle anlatırsak eksik bırakırız. Asıl mesele bu kültürün gelecekte nasıl yaşayacağıdır.
Mersin keçi yetiştiriciliğinde önemli bir merkez. Ama yalnızca üretmek yetmez. Keçi sütünü peynire, markaya, gastronomiye ve turizme dönüştürmeliyiz.
Çünkü kırsal kalkınmada mesele üretilen değerin kırsalda kalmasıdır.
Gençlere yalnızca “kültürünü koru” diyemeyiz. O kültürün içinde geçinebilecekleri ve geleceklerini kurabilecekleri ekonomik alanlar da yaratmalıyız.
Geleneksel bilgiyi teknoloji, dijital pazarlama, ekoturizm ve çağdaş girişimcilikle buluşturmalıyız.
Kültürler dondurularak değil, dönüşerek yaşar.
Ardıç Gibi Dik Durmak
Toroslar’ı anlatırken benim için en güçlü simgelerden biri ardıçtır:
“Ardıç gibi dik durmak.”
Bugün Toroslar’ın ormanları madencilik, yapılaşma ve farklı ekonomik baskılar altında. Ormanı kaybettiğimizde yalnızca ağaçları kaybetmiyoruz. Suyu, merayı, hayvancılığı, biyolojik çeşitliliği ve göçer kültürünü de kaybediyoruz.
Bu nedenle ardıç gibi dik durmak; ormanımıza, meramıza, suyumuza ve üretimimize sahip çıkmaktır.
Madenciliğin ve diğer faaliyetlerin doğayı yok etmesine karşı durmaktır.
“Ardıç gibi dik durmak; yaşarken doğaya saygı duymak, ardında yaşam bırakmaktır.”
Kalkınacağız. Ama doğaya rağmen değil, doğayla birlikte.
Yörük Bilgisini Geleceğe Taşımalıyız
Yörüklerin yüzyıllar boyunca geliştirdiği mera, hayvan, su, mevsim ve doğa bilgisini bilimle buluşturabiliriz.
Toroslar’da yaşayan bir Yörük Kültürü ve Ekoloji Merkezi neden olmasın?
Çocuklar doğayı Toroslar’da öğrenebilir. Gençler hayvancılığın yanında peynir üretimini, doğa rehberliğini, dijital pazarlamayı ve girişimciliği öğrenebilir.
Bazen yalnızca Yörük çocuğunu okula götürmeyi değil, eğitimi de Toroslar’a götürmeyi düşünmeliyiz.
Birlikte Üretmeliyiz
Toroslar’da başlattığımız kırsal kalkınma çalışmasının özü çok basit:
İnsanları ve kurumları aynı masada buluşturmak.
Belediye, üretici, kooperatif, üniversite, eğitim kurumları ve Kent Konseyi birlikte hareket etmeli. Kırsalın söz sahibi olduğu bir Kır Meclisi oluşturulmalı.
Üretici yalnız bırakılmamalı. Üretimden işlemeye, markalaşmadan pazarlamaya kadar desteklenmeli.
Yörükler bu yapının önemli bir parçasıdır. Ama Toroslar tek renkten oluşmuyor. Çiftçiler, kadın üreticiler, gençler, esnaf ve farklı kültürlerden gelen insanlar birlikte üretmeli.
Üstelik Yörükler göçün ne olduğunu iyi bilir. Yüzyıllardır hareket etmiş, değişmiş ve yeni coğrafyalara uyum sağlamış bir kültürden söz ediyoruz.
Kendi rengimizi koruyarak başka renklerle yan yana durabiliriz.
Birlik Olmazsak Tükeniriz
Birinin sütü diğerinin ustalığıyla peynire, bir başkasının girişimciliğiyle markaya dönüşebilir. Geleneksel bilgi turizme, doğa bilgisi eğitime dönüşebilir.
Yeter ki birlikte hareket edelim.
Birlikte üretemeyen toplumlar birlikte zenginleşemez.
Bu nedenle “Üretmezsek tükeniriz” sözünün yanına artık bir cümle daha ekliyorum:
“Birlik olmazsak tükeniriz.”
Tırtar’daki konuşmama Nâzım’ın kardeşçe yaşama umuduyla başladım. Yine onun, yaşadığımız dünyanın sorumluluğunu yalnızca başkalarında aramamamız gerektiğini hatırlatan dizelerinin özüyle bitirdim.
Toroslar’ın geleceği için söyleyeceğim de bu kadar:
Ardıç gibi dik duralım.
Ormanımıza, suyumuza ve üretimimize sahip çıkalım.
Kökümüzü koruyalım.
Birlikte üretelim.
Ve ardımızda yaşam bırakalım.
Prof. Dr. Erkan AKTAŞ
BU YALNIZCA BİR ÇEVRE MESELESİ DEĞİL, VATAN MESELESİDİR!
Plastik atık ithalatı ve Akdeniz’de giderek büyüyen mikroplastik kirliliği, toplumun bütün kesimlerinin birlikte hareket etmesi gereken bir meseledir. Belediye başkanları, bakanlıklar, milletvekilleri, siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları, ticaret ve sanayi odaları, borsalar, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları daha neyi bekliyor?
Cüzi bir ekonomik kazanç uğruna Avrupa’nın plastik atıkları Türkiye’ye geliyor. Bu atıkların neden gönderildiğini, Türkiye’ye hangi ekonomik düzen içinde ulaştığını ve çevresel maliyetinin kime bırakıldığını defalarca ortaya koyduk. Buna rağmen kirlilik devam ediyor; toprağımıza, tarım alanlarımıza, havamıza, denizlerimize, balıklara ve halk sağlığına zarar veriyor. Fakat plastik atık ithalatını durduracak ya da ciddi biçimde sınırlandıracak somut bir adım hâlâ atılmıyor.
Bu, artık “yeter” denilmesi gereken bir noktadır. Ne yazık ki toplumsal tepki hâlâ dağınık; kurumlar arasında birlik, kararlılık ve ortak hareket iradesi yok.
Oysa bu meselenin partisi olmaz. A, B veya C partisi yoktur. Çünkü kirlenen deniz hepimizin, zehirlenen toprak hepimizin, soluduğumuz hava hepimizin; tehdit altında olan gelecek ise çocuklarımızındır.
Plastik atık ithalatına karşı mücadele yalnızca bir çevre mücadelesi değildir. Bu; doğamızı, toprağımızı, suyumuzu, sağlığımızı ve ülkemizin geleceğini koruma mücadelesidir. Başka ülkelerin çöplerine karşı kendi ülkemizi savunmak açıkça bir vatan meselesidir.
Artık susmanın, seyretmenin ve sorumluluğu birbirine atmanın değil; birlikte ve kararlılıkla harekete geçmenin zamanıdır: Plastik atık ithalatı derhâl durdurulmalıdır.
Prof. Dr. Erkan AKTAŞ
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.