Erkan Aktaş

Erkan Aktaş

15 Nisan 2026 Çarşamba

OKULLAR NE KADAR GÜVENLİ?

OKULLAR NE KADAR GÜVENLİ?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

OKULLAR NE KADAR GÜVENLİ?

Bir akademisyen, bir eğitimci ve aynı zamanda bir veli olarak açıkça ifade etmeliyim ki; Türkiye’de eğitim sistemi artık yalnızca pedagojik bir tartışma alanı değil, doğrudan bir güvenlik meselesine dönüşmüştür.

Son dönemde yaşanan olaylar, eğitim kurumlarının yalnızca bilgi üretim ve aktarım mekanizmaları olmadığını; aynı zamanda çocukların fiziksel, psikolojik ve sosyal olarak korunması gereken alanlar olduğunu bir kez daha göstermiştir. Ancak mevcut tablo, bu temel işlevin ciddi biçimde zedelendiğine işaret etmektedir.

Bugün Türkiye’de gerek kamu gerekse özel okullar açısından temel bir soru ile karşı karşıyayız:

Okullar ne kadar güvenli?

Bu soruya verilecek yanıt ne yazık ki tatmin edici değildir.

Birçok devlet okulunda:

– Giriş-çıkış kontrolü yetersizdir,

– Güvenlik personeli ya yoktur ya da sembolik düzeydedir,

– Fiziki altyapı güvenlik standartlarının oldukça gerisindedir.

Özel okulların görece daha güvenli görünmesi ise sistemin sağlıklı işlediğini değil,

kamusal eğitim altyapısındaki zafiyetin piyasalaşma yoluyla telafi edilmeye çalışıldığını göstermektedir.

Eğitim kurumlarında güvenlik bir “lüks” değil, zorunlu bir kamusal yükümlülüktür.

Ancak okulların bu yükümlülüğü yerine getirebilmesi için gerekli olan mali kaynaklar son derece sınırlıdır.

Okulların güvenlik, hijyen ve fiziksel altyapı için ayrılan ödenekleri açıkça yetersizdir.

YANLIŞ MEDYA VE KONTROLSÜZ BİLİŞİM ETKİSİ

Şiddetin yalnızca fiziksel alanlarda değil, dijital dünyada da üretildiğini görmek zorundayız.

– Dizilerde şiddetin estetize edilmesi

– Oyunlarda silah kullanımının sıradanlaştırılması

– Sosyal medyada kontrolsüz içerik akışı

Bunlar genç bireylerin zihinsel dünyasında şiddeti normalleştiren bir iklim yaratmaktadır.

Burada mesele sansür değil;

akılcı düzenleme ve denetim eksikliğidir.

EĞİTİM ALTYAPISI: LÜKS DEĞİL ZORUNLULUK

Güvenli, sağlıklı ve yeterli kampüs alanına sahip bir okul bir lüks değil, temel haktır.

Ancak mevcut durumda:

– Kalabalık sınıflar

– Yetersiz sosyal alanlar

– Fiziksel güvenlik açıkları

– Hijyen sorunları

eğitim ortamını zayıflatmakta ve riskleri artırmaktadır.

BİR OKUL BİNASI NEDİR?

Bir okul binası sıradan bir yapı değildir.

Bir eğitim binası, bir ülkenin geleceğinin inşa edildiği en kritik kamusal yapılardan biridir.

Peki bizde durum ne?

Okul binaları çoğu zaman planlama dışı büyüyen şehirlerin içinde sıkışmış,

sosyal alanı sınırlı,

güvenlik perspektifi olmadan tasarlanmış yapılar haline gelmiştir.

ŞAPKAYI ÖNÜMÜZE KOYMA ZAMANI

Artık meseleyi erteleme lüksümüz yok.

Şapkayı önümüze koyup düşünme zamanı gelmiştir.

Bu bir tercih değil, zorunluluktur.

Çünkü:

Eğitimdeki zafiyet toplumsal şiddet olarak geri dönmektedir.

SONUÇ

Devlet okulları başta olmak üzere tüm eğitim kurumları:

– Daha güçlü bütçelerle desteklenmeli

– Güvenlik standartları yeniden tanımlanmalı

– Dijital içerik politikaları gözden geçirilmeli

– Eğitim altyapısı bütüncül bir şekilde ele alınmalıdır

SON SÖZ:

Eğitim sistemi güçlü olmayan bir ülkenin güvenliği de, geleceği de güçlü olamaz.

Prof. Dr. ERKAN AKTAŞ

Devamını Oku

PROTOKOL: BOŞ KOLTUKLARIN GÜRÜLTÜSÜ

PROTOKOL: BOŞ KOLTUKLARIN GÜRÜLTÜSÜ
1

BEĞENDİM

ABONE OL

PROTOKOL: BOŞ KOLTUKLARIN GÜRÜLTÜSÜ

Protokol büyüdükçe içerik küçülür. Çünkü sorun düzen değil; koltukları dolduramayanların sembollere sığınmasıdır.

“Unvan ayrıcalık vermez, sorumluluk yükler.” – Peter Drucker

Resmî tören ve toplantılardaki kural ve hiyerarşi düzeni olarak tanımlanan protokol, özünde teknik ve işlevsel bir araçtır. Ancak Türkiye’de bu araç, çoğu zaman işlevinin ötesine geçerek farklı anlamlar yüklenen bir yapıya dönüşmektedir.

Peki, Türkiye’de protokol neden bu kadar önemseniyor?

Çünkü protokol, giderek bir düzen mekanizması olmaktan çıkıp; bir itibar aracı, bir görünürlük alanı ve çoğu zaman bir ego tatmin aracına dönüşmektedir.

Kimin nerede oturduğu, kimin önce konuştuğu, kimin adının hangi sırayla anıldığı… Bunlar teknik detaylar olmaktan çıkmış, sembolik güç göstergelerine dönüşmüştür.

Oysa bu durum, protokolün kendisinden çok, onu bu kadar önemli hale getiren yapıyla ilgilidir.

Türkiye’de birçok alanda görev ve pozisyonlar, o görevi en iyi şekilde yerine getirebilecek kişiler tarafından değil; o pozisyona ulaşmayı isteyen ve bunun için çeşitli yolları kullanan bireyler tarafından doldurulabilmektedir. Bu durum, makam ile liyakat arasındaki bağı zayıflatmaktadır.

Bu bağ zayıfladığında ise, makamın kendisi anlam üretmekte yetersiz kalır.

İşte tam bu noktada protokol devreye girer.

Koltukların içi doldurulamadıkça, koltukların etrafındaki semboller büyütülür.

Nitelikten güç alamayan yapılar, gücü protokol üzerinden üretmeye çalışır.

Bugün birçok toplantıda dikkat çeken bir başka durum daha vardır:

Ön sıralarda oturan yüzler çoğu zaman değişmez.

Farklı konular, farklı başlıklar, farklı kurumlar… Ama ön sırada yer alan kişiler büyük ölçüde aynıdır. Bu durum, yalnızca bir tesadüf değil; belirli bir davranış biçiminin sonucudur.

Bu kişiler, çoğu zaman fikirleriyle, üretimleriyle ya da katkılarıyla değil; görünürlükleriyle var olurlar.

“Ben de buradayım” demek isterler; ancak bunu düşünceleriyle değil, fiziksel varlıklarıyla gösterirler.

Bu noktada nicelik, niteliğin önüne geçer.

Görünmek, üretmenin yerini alır.

Bu da zamanla belirli bir iklim üretir:

Görünürlüğün ödüllendirildiği, üretimin geri planda kaldığı bir iklim.

İşte bu iklim, protokolü besleyen en önemli unsurlardan biridir.

Nitekim birçok toplantıda çok tanıdık bir sahne yaşanır:

Protokol konuşmaları sırasında salon doludur.

Ancak bu konuşmalar bittiği anda salon birden boşalır.

Bu tablo nettir:

İçerik değil, görünürlük önemsenmektedir.

Hatta bu görünürlük için önceden kulis yapıldığı, isimlerin öne çıkarılması için çaba harcandığı da bilinmektedir.

Bu nedenle ortaya çıkan atmosfer yalnızca verimsiz değildir; aynı zamanda iğretidir.

Çünkü insanlar, niteliğin geri çekildiği ve sembollerin büyütüldüğü bu düzeni fark etmektedir.

Sonuç olarak mesele, protokolün kendisi değil; onu bu kadar büyüten nitelik eksikliğidir.

Bu eksiklik giderilmeden, protokol sadeleşmeyecek; aksine daha da büyüyerek kendi anlamını tüketmeye devam edecektir.

Kapanış:

Bu ülkede sorun koltuk eksikliği değil; o koltukları dolduracak nitelik eksikliğidir.

Prof. Dr. Erkan AKTAŞ

Devamını Oku

YERELDEN YÜKSELEN BİR MODEL: SEYDİŞEHİR KIRSAL KALKINMA HAMLESİ

YERELDEN YÜKSELEN BİR MODEL: SEYDİŞEHİR KIRSAL KALKINMA HAMLESİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yaklaşık altı aylık yoğun bir saha çalışmasının ardından Seydişehir için geliştirilen kırsal kalkınma modeli artık uygulama aşamasına geçti. Bu yalnızca bir proje değil; Türkiye’de uzun süredir eksikliği hissedilen yerel temelli kalkınma anlayışına somut bir yanıt niteliği taşıyor.

TECRÜBEDEN SÜZÜLEN BİR MODEL

Kırsal kalkınma Türkiye’de uzun yıllardır konuşulan, ancak çoğu zaman sahaya yeterince yansımayan bir alan olmuştur. Politikalar çoğu zaman merkezi düzeyde tasarlanmış, yerelin dinamikleri ikinci planda kalmıştır.

Seydişehir’de ortaya koyduğumuz model; sahadan beslenen, yerel aktörlerin katılımıyla şekillenen bir yaklaşıma dayanmaktadır. Bu süreçte akademik bilgi ile saha tecrübesi birlikte değerlendirilmiş, paydaş görüşleri merkeze alınmıştır.

Bu çalışmanın en önemli yönlerinden biri, saha ile teorik bilginin iç içe geçmiş olmasıdır. Bu bütünleşik yapı, modelin yalnızca teorik değil, uygulanabilir ve sürdürülebilir olmasını mümkün kılmaktadır.

KIRSAL KALKINMA NEDEN KRİTİK?

Bugün kırsal alanların sorunu yalnızca üretim değildir. Gelir düşüklüğü, genç nüfusun göçü ve zayıf üretim organizasyonu kırsalı kırılgan hale getirmektedir.

Türkiye’de kırsal dönüşüm kendiliğinden işlemez; bunu taşıyacak bir iç dinamik henüz oluşmamıştır.

Oysa dünyada işleyen modeller bulunmaktadır. Türkiye’de ise kırsal kalkınma uzun yıllardır neoklasik, piyasa temelli ve yerel dinamikleri ihmal eden bir çerçevede yürütülmektedir. Bu yaklaşımın sürdürülmesi önemli bir politika hatasıdır.

Daha çarpıcı olan tablo ise şudur: Türkiye tarımda güçlü bir ülkedir; ancak ne üretici memnundur ne de tüketici. Gıda güvenliği sorunları, kırsal nüfusun yaşlanması ve gençlerin göçü, sorunun geleceğe taşındığını göstermektedir.

Bu nedenle yeni modeller artık bir tercih değil, zorunluluktur.

SONUÇ YERİNE: YENİ BİR YOL MÜMKÜN

Seydişehir’de başlatılan bu süreç, yerelden başlayan ama ulusal ölçekte karşılık bulabilecek bir kalkınma anlayışının ilk adımıdır.

Bu modelin en önemli yönü, masa başında değil sahada; teoride değil uygulamada şekillenmiş olmasıdır.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur:

Yereli anlayan, veriye dayanan ve uygulanabilir modeller.

Türkiye’de bu tip modeller artık bir arayış değil, bir zorunluluk haline gelmiştir.

Yaklaşık 60 yıldır kırsal kalkınmada tekrar eden hataların artık geride bırakılması gerekmektedir.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey;

ayakları yere basan, pratikte uygulanabilir ve teoriyle iç içe yeni kalkınma modelleridir.

Bu çalışma, bu arayışa bir katkı sunmakta ve aynı zamanda sahada test edilme imkânı bulmaktadır.

Bu sürecin hayata geçirilmesine imkân sağlayan Seydişehir Belediye Başkanı Hasan Ustaoğlu’na ve Tarım Hizmetleri Müdürü Vasfi Pelit’e ayrıca teşekkür ediyorum.

Prof. Dr. Erkan Aktaş

Devamını Oku

İKLİM KRİZİ: AYAK İZİ DEĞİL, SİSTEM SORUNU

İKLİM KRİZİ: AYAK İZİ DEĞİL, SİSTEM SORUNU
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son günlerde Türkiye’de artan yağışlar ve kar miktarı kısa vadede bir rahatlama hissi yaratıyor olabilir. Ancak bu durum, küresel iklim krizinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine, bu tür düzensiz hava olayları iklim krizinin en somut göstergesidir. Türkiye su zengini bir ülke değildir ve bugün yaşanan geçici rahatlamalar, uzun vadede karşı karşıya olduğumuz su ve iklim risklerini ortadan kaldırmaz.

Tam da bu süreçte, Türkiye’nin 2026 yılında Antalya’da ev sahipliği yapacağı
Conference of the Parties (COP31)
son derece kritik bir fırsattır. Bu toplantı yalnızca bir organizasyon değil, aynı zamanda Türkiye’nin küresel iklim politikalarında nasıl bir duruş sergileyeceğini ortaya koyacağı bir eşiktir.

Dünya genelinde sera gazı emisyonları 1990’dan bu yana yaklaşık %50 artmıştır. Türkiye’de ise bu artış %140’ın üzerindedir. Emisyonların %70’ten fazlasının enerji sektöründen kaynaklanması, sorunun merkezinin açıkça üretim ve enerji sistemi olduğunu göstermektedir.

Buna rağmen bugün yapılan tartışmaların odağı yanlış kurulmaktadır. Sürekli olarak karbon ayak izi, su ayak izi ve bireysel davranışlar konuşulmakta, geri dönüşümün altı çizilmektedir. Bunlar gereklidir, ancak yeterli değildir. Çünkü asıl mesele bireyler değil, sistemdir.

Bu noktada özellikle üzerinde durulması gereken kritik bir kavram vardır: planlı eskitme. Planlı eskitme, ürünlerin bilinçli olarak kısa ömürlü üretilmesi ve tüketicinin sürekli yeni ürün almaya yönlendirilmesidir. Bu durum daha fazla üretim, daha fazla enerji ve daha fazla karbon salımı demektir. Bugün herkes karbon ve su ayak izini konuşurken, planlı eskitmeyi bilen yoktur. Oysa sorun tam olarak burada başlıyor.
Ve bu sistemin en çarpıcı sonuçlarından biri Türkiye’nin içine itildiği durumdur.

Türkiye, açık ara dünyanın en fazla atık ithal eden ülkesidir.
Yıllık yaklaşık 15–20 milyon ton düzeyinde atık ithalatından söz edilmektedir. Çin’in atık ithalatını sınırlandırmasının ardından Avrupa’nın atıkları büyük ölçüde Türkiye’ye yönelmiştir.

Bu durum yalnızca ekonomik değil, doğrudan çevresel ve toplumsal bir tehdittir.
Türkiye, Avrupa’nın aşırı tüketiminin çöp sahası değildir.
Tüketiyorsanız, atığınızı da kendi toprağınızda yönetin.
Kendi havanızı kirletin, bizimkini değil.

Bu konu, Antalya’da yapılacak COP31 sürecinde mutlaka gündeme getirilmelidir. Türkiye burada yalnızca emisyonları konuşan değil, küresel tüketim düzenine itiraz eden bir ülke olmalıdır.
Çünkü bugün konuşulmayan gerçek şudur: Aşırı tüketim neden sorgulanmıyor? Tüketim neden sürekli pompalanıyor? Üretim modeli neden tartışılmıyor?

Türkiye’de orman alanlarının arttığı ifade edilse de burada da asıl mesele nicelik değil niteliktir. Birim alanda artan üretim baskısı ve maden izinleri, ormanların karbon yutak kapasitesini ve ekosistem dengesini zayıflatmaktadır.

Bütün bu tablo bize şunu açıkça göstermektedir:
Küçük önlemlerle büyük krizler çözülemez.
Sistemde küçük düzeltmelerle bu süreci yönetmeye çalışıyoruz. Peki çözebilir miyiz?
Asla.

NE YAPILMALI?

  • Yenilenebilir enerji yatırımları artırılmalı
  • Fosil yakıtlardan planlı çıkış sağlanmalı
  • Planlı eskitmeye son verilmeli
  • Uzun ömürlü üretim teşvik edilmeli
  • Atık ithalatına karşı net duruş sergilenmeli
  • Ormanlar nitelik üzerinden korunmalı

SONUÇ YERİNE
Sorun karbon ayak izi değil, üretim ve tüketim sistemidir.
Bu sistemi yaratan ekonomik politikayı eleştirmeden, yalnızca teknik bir yeşil dönüşüm yaklaşımıyla çözüm üretmek mümkün değildir.
Yeşil dönüşüm bir teknoloji değil, aynı zamanda bir iktisat meselesidir ve ciddi bir özeleştiri gerektirir.
Aksi halde yapılanlar yalnızca birer makyaj müdahalesi olur.
Küçük düzeltmeler bu krizi çözmez, sadece erteler.
Son tahlilde:
İklim krizini bireyler yaratmadı, sistem yarattı.
Çözüm teknik değil, iktisadi ve yapısal olmak zorundadır.

Prof. Dr. Erkan AKTAŞ

Devamını Oku

TARIMDA YETERLİLİK: GERÇEK Mİ, YANILSAMA MI?

TARIMDA YETERLİLİK: GERÇEK Mİ, YANILSAMA MI?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’de “tarımda kendi kendine yeterliyiz” söylemi sıkça dile getiriliyor. Ancak asıl mesele ne kadar ürettiğimiz değil, hangi ürünlerde yeterli olduğumuzdur.

Tarımda yeterlilik kriz dönemlerinde stratejik önem taşır. Ancak yeterlilik tek başına yeterli değildir. 2025 yılı bitkisel ürün denge tabloları Türkiye’nin homojen bir yapıya sahip olmadığını gösteriyor:

Sebzelerde yeterlilik (%108,8)

Meyvelerde yüksek oranlar (kayısı %594,9)

Tahıllarda ise kırılgan yapı (%91,1)

GÜÇLÜ VE ZAYIF ALANLAR

Türkiye meyve ve sebzede güçlüdür. Bu durum ihracat ve bölgesel kalkınma açısından önemlidir. Ancak bu ürünler stratejik değildir.

Asıl risk tarla ürünlerinde:

Buğday sınırda

Mısır, arpa yetersiz

Soya kritik düzeyde yetersiz

Bu ürünler gıda sisteminin, hayvancılığın ve tarımsal sanayinin temelidir.

PLANLAMA VE YAPI SORUNU

Tarımın temel sorunu üretim değil, örgütlenme ve planlama eksikliğidir.

Kooperatifler zayıf

Piyasa belirleyici

Kamu yönlendirmesi sınırlı

Bu nedenle üretim büyük ölçüde kontrolsüz ilerlemektedir.

GIDA FİYATLARI NEDEN YÜKSEK?

Türkiye’de gıda fiyatlarının yüksekliği üretim eksikliğinden değil, yapısal sorunlardan kaynaklanmaktadır.

Özellikle et fiyatları:

Yem maliyetlerine

Yem ise ithal girdilere (soya, mısır) bağlıdır

Yani:

Et fiyatları büyük ölçüde dövize bağlıdır.

Ayrıca işlenmiş gıdada enerji ve lojistik maliyetleri fiyatları artırmaktadır.

Sonuç:

Tarım güçlü ama tüketici pahalı gıdaya erişiyor.

ÇÖZÜM: BÜTÜNLEŞİK YAKLAŞIM

Parçacı politikalar yeterli değildir.

Tarım, üretim–sanayi–pazar bütünlüğü içinde ele alınmalıdır.

Ayrıca kısa vadeli yaklaşımlar yerine:

Tarımın devlet politikası olarak uzun vadeli planlanması gereklidir.

SONUÇ: GÜÇ VAR, YÖN YOK

Türkiye:

Tarımda güçlü ve küresel bir üreticidir.

Tarımsal sanayide de yükselmektedir.

Ancak:

Yön veren değil, uyum sağlayan bir ülkedir.

Bu nedenle:

Stratejik ürünlere odaklanılmalı

Planlama güçlendirilmeli

Tarım–sanayi entegrasyonu artırılmalı

Ve en önemlisi:

Mesele üretmek değil, doğru ürünü doğru sistemle üretmektir.

Aksi halde:

Üreten ama pahalı tüketen bir ülke olmaya devam ederiz.

Son söz:

Kendi kendine yeterli miyiz, değil miyiz?” tartışması çoğu zaman sığ bir tartışmadır. Asıl mesele, kendi üretim modelimizi ve sistemimizi kurup kuramadığımızdır. Bugün yanlış yerden baktığımız için hem gıdayı pahalı tüketiyor hem de sağlıklı ve erişilebilir gıdaya ulaşmakta zorlanıyoruz. Sorun üretimde değil, sistemdedir. Ve bu sistem kurulmadıkça, yeterlilik tartışmaları gerçek bir çözüm üretmeyecektir.

Prof. Dr. Erkan AKTAŞ

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.