Abdullah Ayan

Abdullah Ayan

01 Haziran 2026 Pazartesi

Amok Koşusu: Küresel Kuralsızlık Çağında Türkiye

Amok Koşusu: Küresel Kuralsızlık Çağında Türkiye
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’deki çözüm süreci (Terörsüz Türkiye) ve CHP’ye yönelik son operasyon gibi majör iç siyasi gelişmeleri, dış konjonktürden ayrı okumak büyük hatalara yol açar.

Rusya’nın Ukrayna’ya, Hamas’ın ise İsrail’e rasyonel hesaplara sığmayan saldırılarıyla başlayan süreç; bugün ABD’nin İran’a saldırmasıyla bambaşka bir evreye geçti. Trump’ın yeniden iş başına gelmesiyle tetiklenen bu küresel iklim, evrensel hukukun yerle bir edildiği bir dönemin önünü açtı.

Sınırların kalktığı o eski Avrupa Birliği mimarisi ve ABD’nin başını çektiği küreselleşme dalgası artık çöküyor. Avrupa’da aşırı sağ adım adım yükselirken, bunun bir sonraki adımı –bugüne kadar ABD’nin üstlendiği koruma şemsiyesinin kapanmasıyla oluşacak güvenlik korkusu nedeniyle– topyekûn bir dağılma olacaktır.

Yükselen Çin karşısında, liberal ekonominin mucidi olan ABD’nin bugün yapabildiği tek şey gümrük duvarları örmek. Öte yandan İran’ın sergilediği direniş, 1940’lardan beri dünyanın jandarmalığına soyunup küresel sistemi haraca bağlayan ABD’nin de erişilmez sanılan gücünün sınıra dayandığını ve “karizmayı çizdirdiğini” doğrudan ilan ediyor.

İran’a karşı bölge ülkelerinden yardım dilenen; Mısır, Suudi Arabistan ve Erdoğan Türkiye’sini yanına almaya çalışan bir Trump ve onun sergilediği doktrin ortadayken, Ankara’da tanık olduğumuz siyasi gelişmeleri bu tablodan bağımsız düşünmek safdilliktir.

Şöyle soralım: Eğer bugün AB, kuruluş felsefesinin temelini oluşturan demokrasi, hak ve özgürlükler gibi ilkeleri gerçek anlamda savunabilseydi ya da ABD’nin başında Obama benzeri kurumsal bir isim olsaydı, Erdoğan bu hamleleri bu kadar rahat yapabilir miydi?

Soruları ve örnekleri çoğaltmak mümkün…
Bırakın diğer ABD başkanlarını, aynı Trump’ın 2018’deki Rahip Brunson krizinde Türkiye’ye uygulayacağını söylediği müeyyidelerin sadece ayak sesinin duyulmasıyla ekonominin ne hale geldiğini anımsayın.

Anayasa hükmü olmasına rağmen AİHM kararlarını bile uygulamayan bir Türkiye, geçmişin kurallı Avrupa Birliği ile ilişkilerini sürdürebilir miydi? Ya da kurucuları arasında yer aldığı Avrupa Konseyi içinde kalmasına göz yumulur muydu?

Trump’ın ABD başkanı sıfatıyla resmi hesabından paylaşıp, sonra Ankara’nın uyarısıyla sildiği ve “Erdoğan’ın kendisine sarf ettiğini” iddia ettiği o meşhur paylaşım, aslında bugünkü güç ilişkilerine dair çoğu şeyi gereğinden fazla anlatıyor.
Dünya, demokrasilerin içinin boşaldığı, hukukun yerini çıplak gücün aldığı bir “Amok koşusuna” kalkmış durumda. Ve bu soluksuz, kuralsız koşunun nerede, nasıl sonlanacağı şimdilik tamamen meçhul…


Abdullah Ayan

Devamını Oku

3.Dünya Savaşının trampet sesleri küresel büyük çatışmayı haber veriyor…

3.Dünya Savaşının trampet sesleri küresel büyük çatışmayı haber veriyor…
0

BEĞENDİM

ABONE OL
  1. Dünya Savaşının trampet sesleri küresel büyük çatışmayı haber veriyor…
    Küreselleşme İflası ederken yerini alacak yeni Paradigma konusunda kafalar hayli karışık…
    1980’lerde Reagan ve Thatcher öncülüğünde başlayan, 1990’larda ise Çin’i de girdabına alarak
    genişleyen neo-liberal küreselleşme dalgası, kapitalizme uzunca bir süre nefes aldırmıştı.
    Ancak bugün, insanlık tarihi çok daha karanlık ve keskin bir yol ayrımının eşiğinde duruyor.
    2022 yılında kaleme aldığım “Dünyanın yeni paradigma sancıları ve Çin…” başlıklı makalemde,
    doymak bilmez insanoğlunun kaynakları tüketmesiyle başlayan sürdürülemez sürece ve pandemi ile
    sarsılan küresel tedarik zincirlerine dikkat çekmiştim.
    O gün bir “sancı” olarak nitelendirdiğimiz kırılma, bugün artık yerini çok daha somut, sert ve gürültülü
    bir gerçekliğe bıraktı: Küresel bir silahlanma yarışı ve savaş ekonomisine zorunlu geçiş. Trampetler
    artık gizliden gizliye değil, tüm dünyanın gözü önünde, fabrikaların üretim bantlarında çalıyor.
    2022’deki analizde altını çizdiğim üzere, modern Çin’i geleneksel olandan ayıran en büyük unsur,
    ülkenin Komünist Parti (ÇKP) için var olmasıdır.
    Xi Jinping’ in iki dönem kuralını yıkarak gücü merkezde toplaması, Çin’i küresel hegemonya savaşında
    daha agresif bir aktör haline getirdi.
    1990’da 360 milyar dolar olan milli gelirini 2021’de 17,7 trilyon dolara çıkararak BM kriterlerinde
    belirlenen Yoksulluk ölçütlerinde tüm halka bu oranların üstünde gelir sağlarken “dünyanın küresel
    fabrikası” konumuna gelen Çin, bu büyüme hikâyesinin de sınırlarına dayandı.
    Xi yönetiminin teknoloji devlerine (Alibaba vb.) getirdiği baskılar,
    Konut sektöründeki ( ki toplam ülke GSYİH’ nın üçte birini oluşturuyor) devasa iflas dalgaları,
    Pandemideki “sıfır tolerans” politikasının tedarik zincirlerinde yarattığı telafisi imkânsız kopuşlar,
    Çin’in o parmak ısırtan %10’luk büyüme serüvenini %7’lere ve daha altına düşürdü.
    Ancak bu yavaşlama Çin’i zayıflatmadı; aksine, Batı ile olan ekonomik bağımlılık iplerini kopardığı için
    onu daha öngörülemez ve askeri odaklı bir güce dönüştürdü. Batı dünyası, basit bir cıvatanın veya
    tıbbi bir maskenin üretimini bile Çin’e bırakmanın bedelini ağır ödedi ve şimdi bu bağımlılıktan
    kurtulmanın tek bir yolunu görüyor: Yeniden ama bu kez “silahlanarak” üretmek.
    Tarih, bazen ürkütücü bir döngüyle tekerrür eder.
    ABD’ yi 1929’ da başlayan yıkımdan kurtarmaya çalışan Roosevelt, 1941 yılında dünyayı kasıp kavuran
    II. Dünya Savaşı’na müdahil olmaya hazırlanırken mühimmat ihtiyacını karşılamak amacıyla ülkeyi
    “demokrasinin cephaneliği” ilan etmiş; o güne kadar otomotiv sektörünün liderleri konumundaki
    General Motors’ u tank, Ford’ u ise bombardıman uçağı üretmeye yöneltmişti.
    Tam 85 yıl sonra bugün, Trump yönetimindeki Pentagon’un yine General Motors ve Ford gibi
    otomotiv devlerinin kapısını çalarak endüstriyel kapasitelerini askeri üretime kaydırmalarını istemesi
    tesadüf ötesi gelişme olarak görülmeli.
    Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (CSIS) verileri acı gerçeği ortaya koyuyor:
    ABD, İran ile yaşanan son 39 günlük çatışmada mühimmat stoklarının %40’ından fazlasını tüketti.
    Yeniden tedarik süresi 40 haftayı aşarken, küresel nizamın jandarmalığına soyunan imparatorluğun
    üretim kapasitesi alarm veriyor.
    Avrupa Cephesi ise çok daha elverişsiz bir noktadan savaşa hazırlanıyor.

1960’larda GSYİH’sinin %3,9’unu savunmaya ayıran AB, rehavet içinde bu oranı %1,3’lere kadar
düşürmüştü. Ancak Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü ve Rusya-Ukrayna savaşıyla başlayan jeopolitik
deprem, Avrupa’yı “Hazırlık 2030” planıyla 940 milyar dolarlık ek savunma harcaması yapmaya
zorladı.
Bu durum, Çinli elektrikli araç üreticilerinin istilası altında ezilen ve 2025’te ihracatı %43 çakılan
Avrupa otomotiv endüstrisi için hem bir can simidi hem de yapısal bir dönüşüm anlamına geliyor:
Üretim Bantlarının Dönüşümü ve İstihdam Ekonomisinin savunma eksenine kayışta çarpıcı örnekler
var önümüzde:
Fransız Renault, Askeri İHA’lar geliştirmek için Turgis Gaillard ve kara robotları için John Cockerill
grubuyla dev ortaklıklara imza attı.
Alman Rheinmetall ise İki otomotiv fabrikasını tamamen askeri üretime devretti. Şirketin savunma
kârı katlanırken, 2022’de 125 dolar olan hisse senedi değeri 2026’da 1.550 dolara fırlayarak küresel
pazarın yeni yönünü tescilledi.
Bu kadar da değil;
Fransız demiryolu devi Alstom, Almanya’nın Görlitz şehrindeki tarihi tren üretim tesisini savunma
sanayii şirketi KNDS’ye devretmek üzere Şubat 2025’te bir çerçeve anlaşması imzaladı. Dönüşümle
tesis, askeri araç ve savunma ekipmanı üretimi için bir merkeze dönüştürülmekte…
Alman DekaBank güncel verilerine göre, savunmaya yatırılan her 1 Euro, değer zincirinde iki katı
üretimi tetikliyor. Çin rekabeti yüzünden otomotivde 350 bin iş kaybı korkusu yaşayan Avrupa,
savunma sanayindeki bu dönüşümle 760 bin yeni vasıflı işçi istihdamı yaratma potansiyeli (Kearney
verisi) bekliyor.
Böylece; küresel rekabetin acımasız baskısından kurtulmaya çalışan Otomotiv sektörü, savunmada
ulusal tedarik sayesinde korunuyor ve 2040’a uzanan uzun vadeli çıkış bulması mümkün hale
gelecek…
2022 makalesinde sorduğum “Sürdürülemez paradigmanın yerini ikame edecek yeni bir dünya nasıl
inşa edilecek?” sorusunun cevabı, ne yazık ki insanlığı kurtaracak yeşil dönüşüm dalgasıyla gelmedi.
Küreselleşmeyi bireye indirgemeyi, çevre sorunlarını çözmeyi tartışırken; egemen güçlerin
hegemonyası dünyayı yeni bir militarizm çılgınlığına sürüklüyor…
Bugün otomotiv fabrikalarının tank ve İHA üretimine geçmesi, sadece ekonomik bir rasyonalite veya
işçilerin istihdamını kurtarma hamlesinden ibaret değil…
Bu dönüşüm, küresel sistemin kılcal damarlarına kadar sızan savaş hazırlığının de habercisi.
Savaş tamtamları çalıyor, üretim bantları yön değiştiriyor ve dünya, barışın ekonomisinden savaş
lojistiğine doğru hızla sürükleniyor.
Küreselleşmenin getirdiği geçici refah illüzyonu biterken, insanlık artık askeri-endüstriyel kompleksin
yeni ve acımasız kurallarıyla yüzleşmek zorunda.

ABDULLAH AYAN

Devamını Oku

Domatesle gelen ihracat baharı!

Domatesle gelen ihracat baharı!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Domatesle gelen ihracat baharının ve Nisan ayında Mersin’ de kaydedilen %34′ lük ihracat patlamasının perde arkası:

ABD-İsrail saldırısı ardından tam tecrit/abluka tehdidi nedeniyle ülke içi gıda güvenliğini korumak ve iç piyasadaki fiyat spekülasyonlarını engellemek amacıyla İran Tarım Bakanlığı ve Gümrük İdaresi, Mart 2026’nın hemen başında (bölgedeki askeri hareketlilik ve tecrit riski tırmanırken) önce domates, patates ve yumurta ihracatını; hemen ertesi gün ise tüm gıda ve tarım ürünleri ihracatını süresiz olarak tamamen durdurdu.

İran sınırı kapatınca önce Irak (ki Nisan ayında Irak’ta domates fiyatları bu yüzden üç katına çıktı), ardından Rusya ve Tacikistan gibi doğrudan İran’a bağımlı devasa pazarlar bir anda ortada kaldı.

Özellikle Rusya mevsimsel etkilerle Türkiye’ ye yöneldi..

Durum tabelaya nasıl mı yansıdı:

2025 Nisan ayında 53 milyon dolar olan Mersin yaş sebze meyve ihracatı 2026 Nisan’ ında %54 artışla 84 milyon dolara çıktı…

Bu kadar da değil:

Mersin’de üslenen hububat/bakliyat sektörü de, özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika pazarındaki gıda arzı endişelerini fırsata çevirdi. Kırmızı mercimek ve nohut ihracatında Nisan ayında ciddi bir fiyat avantajı yakalandı.

2025 yılında 61 milyon dolar olan hububat bakliyat ihracatı Nisan 2026’da %49 luk artışla 91 milyona çıktı…

iki sektördeki artış 59 milyon dolar…

Özetle; Mersin ihracatında Nisan ayında görülen ve Türkiye geneli ihracatından ayrışan sıçramanın temelinde tavana vuran fiyatlara rağmen patlayan domates ihracatıyla mercimek/nohut ihracatındaki fiyat artışları etkili oldu…

Domatesten beslenen ihracat baharı geçicidir..

Ve davul zurnayla kutlamalara hevesli kimi kurum temsilcilerini uyarayım: bu geçici rakamlardan yola çıkıp Mersin ihracatına ilişkin güzellemeler yapmayın, domatesle gelen domatesle giderse de dövünmeyin…

A. Ayan 24.5.2026

Devamını Oku

Trump’ ın ‘9.500 Mil uzakta savaşamayız’ Çıkışı Ne Anlama Geliyor?

Trump’ ın ‘9.500 Mil uzakta savaşamayız’ Çıkışı Ne Anlama Geliyor?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Trump’ ın ‘9.500 Mil uzakta savaşamayız’ Çıkışı Ne Anlama Geliyor?
ABD’nin Çip Bağımlılığının Bitmesi, Tayvan İçin Yolun Sonu mu?
Tarihi kararlara ve stratejik anlaşmalara konu olması beklenen Trump’ın Çin gezisi, deyim yerindeyse
“havanda su dövülmesinden” öteye geçmedi.
Günümüzün en sıcak küresel başlığı olan ve petrol arzını doğrudan etkileyen İran ile Hürmüz Boğazı
gibi—özellikle de o petrole bağımlı görünen— Çin’ i köşeye sıkıştıracak mevzularda bile somut hiçbir
gelişme yaşanmadı.
Sadece siyasi değil, ekonomik alanda da durum farksızdı: Boeing’in Çin’e satmayı planladığı 500 yolcu
uçağı gibi ABD’nin başarı hanesine yazılacak devasa bir anlaşma bile, Çin tarafının alımı 200 uçakla
sınırlı tutmasıyla adeta dağ fare doğurdu.
İşte böylesine verimsiz geçen bir Asya seyahatinin dönüşünde Trump’ ın sarf ettiği o pragmatik cümle,
aslında ABD ve Çin arasında süren Tayvan bilek güreşinin, adada üretilen nitelikli çiplerin (yarı
iletkenlerin) ABD topraklarına taşınmasıyla tamamen başka bir evreye geçeceğinin habercisiydi.
Günümüz itibariyle Washington; yüksek teknoloji, yapay zekâ ve savunma sanayisinin kalbi olan yarı
iletken alanında hem Çin’e hem de Tayvan’a göbekten bağımlı.
Ancak ABD, bu stratejik teslimiyeti kırmak için milyarlarca dolarlık ‘CHIPS Act ‘(Çip Yasası) fonlarını
çoktan devreye soktu.
Bu küresel planın en somut adımı olarak, Tayvanlı çip devi TSMC’ nin Arizona’da kurduğu devasa
fabrikaların 2028 yılı itibariyle tamamen üretime geçmesi öngörülüyor.
Sınırlar içerisindeki bu yatırımların tamamlanmasıyla birlikte, Tayvan’ın ABD açısından “vazgeçilmez”
nitelikteki jeopolitik önemi de teorik olarak sona erecek.
İşte o kritik gün geldiğinde, Trump’ın eli boş döndüğü Çin seyahatinin ardından kurduğu tek cümle
yıllar geçse de hafızalardan silinmeyecek:
“9500 mil öteye gidip Tayvan için savaşamam.”
Başkan Xi’ nin başında olduğu Pekin yönetiminin ise acelesi yok…
Zamanın kendi lehlerine işlediğini biliyorlar ve günü geldiğinde “Tek Çin” doktrini çerçevesinde
Tayvan’ı ilhak edeceklerinin de bilincindeler…
Tıpkı 1997’de İngiltere’den devralınan Hong Kong’u, “Tek Ülke, İki Sistem” formülüyle zaman içinde
sessizce kendi bünyelerinde erittikleri gibi.
Tam da bu noktada şu hayati soru önem kazanıyor:
Trump’ ın bu ifadesi her zamanki şahsi gaflarından biri mi; yoksa ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra Sovyet tehdidine karşı inşa ettiği Atlantik merkezli savunma stratejisini çöpe atıp, yükselen Çin’i
çevrelemeyi amaçlayan Pasifik doktrininin radikal bir revizyonu mu?
Soru hayati, çünkü “15 bin kilometre uzağa gidip savaşamayız” itirafı karşısında, ulusal güvenliklerini
neredeyse tamamen ABD’nin askeri şemsiyesine emanet etmiş olan Güney Kore ve Japonya, olası Çin
hegemonyasıyla nasıl baş edecek?
Özellikle de Seul yönetimi, arkasında Pekin desteğini hisseden Kuzey Kore’den gelmesi kaçınılmaz
olan nükleer ve konvansiyonel tehditlere karşı tek başına ne yapacak?

Filmin fragmanını Trump’ ın başarısız Çin gezisi ve arkasından gelen “9500 mil” hesabı verdi; ancak
filmin tamamı, Washington’ın Asya-Pasifik’teki müttefiklerini kendi kaderleriyle baş başa bırakacağı o
“teknolojik bağımsızlık” gününde vizyona girecek.

Abdullah Ayan 17.05.2026

Devamını Oku

Savaşın uzaması ve petrolün 100 doların üstünde kalması Mersin’ i nasıl etkiler?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Brent petrolün 100 dolar üzerinde kalmasının Türkiye ve Mersin ekonomisine olası etkileri:
1-Türkiye’de akaryakıt fiyatları, Akdeniz piyasasındaki işlenmiş ürün fiyatları ve dolar kuru baz
alınarak hesaplanır.
Brent petrolün 100 dolar bandının üzerine yerleşmesi (an itibariyle 110 dolar), ham madde maliyetini artırdığı için benzinde ve özellikle motorinde yeni zam dalgalarını kaçınılmaz kılar. WTI-Brent Makası: WTI petrolün 100 dolar, Brent'in ise 110 dolar civarında olması, aradaki farkın (spread) 12 dolara yaklaşması demektir. Bu durum, küresel arz sıkıntısının ABD iç piyasasından ziyade bizim de dahil olduğumuz uluslararası piyasalarda çok daha derin hissedildiğini gösteriyor..

2. Dolar Kuru Çarpanı
Sadece petrol fiyatı değil, doların TL karşısındaki değeri de (Mart 2026 itibarıyla yaklaşık 44,32 TL) bu artışı katlar. Petrol 110 dolara çıkarken kurun da yüksek seyretmesi, ithal edilen her varilin maliyetini rekor seviyelere taşır. 18 Mart’ta benzine yapılan 2,17 TL'lik zammın bir kısmı devlet tarafından (Eşel Mobil sistemi) karşılandı, ancak Brent petrolün 108-110 dolar bandında kalıcı olması durumunda pompaya 2-3 TL
daha artış olarak yansır.
**
Peki petrol fiyatlarının artışı özelde Mersin’ i nasıl etkileyecek?
Akaryakıt zamları lojistik maliyetlerini pek çok açıdan vurur:
-Limana gelen malların Anadolu’ya dağıtımı veya Anadolu’dan gelen ihraç mallarının limana ulaşması tamamen karayoluna (TIR taşımacılığı) bağlıdır. Motorindeki her 1 TL’lik artış, nakliye navlun fiyatlarına anında hem de çarpan olarak yansır.
-Boş Konteyner Maliyeti: Petrol fiyatlarındaki artış, küresel gemi hatlarının “yakıt ek ücreti” (BAF) uygulamasına neden olur. Bu da zaten düşük kur nedeniyle yeterince zorlanan ihracatçının dış pazarda rekabet gücünü daha da zayıflatır.
Tarımsal Üretim ve İhracat (Yaş Meyve Sebze)
Mersin’in ekonomik ve asıl yanıyla sosyal etkileri bakımından can damarı olan narenciye ve yaş sebze- meyve sektörü, petrol fiyatlarına pek çok nedenle tahminlerin de ötesinde duyarlıdır:
-Üretim Maliyeti: Çiftçinin traktöründe kullandığı mazotun litresi 70 TL bandını aşarsa, ürünün
tarladaki maliyeti henüz toplanmadan artmış olur.
Soğuk Hava Zinciri: Mersin’den Avrupa’ya veya Rusya’ya giden tırların soğutma sistemleri (Frigo) ek yakıt tüketir. 110 dolarlık Brent petrol, “soğuk zincir” nakliyesini de lüks haline getirebilir.
Gübre ve İlaç: Petrol türevli olan gübre ve zirai ilaç fiyatları, ham petrol artışını 1-2 ay gecikmeyle takip eder. Bu da gelecek sezonun ekim maliyetlerini şimdiden ipotek altına alır. Gübre konusunda asıl etki bölgenin en büyük tedarikçisi İran üretiminin savaşın ilk patladığı gün
durmasıyla zaten ortaya çıkmış ve fiyatlar inanılmaz boyutlara sıçramıştı. Petrol fiyatlarının küresel arenada artması gübre üretimini etkilemesi yanında asıl darbeyi tarım üreticisine vuracaktır…

Kritik Eşik: Eğer petrol 110 doların üzerinde kalırsa, Mersinli ihracatçının lojistik maliyeti toplam maliyet içindeki payını %20’lerden %30’lara çıkarır.
Bu durum, özellikle düşük katma değerli ama hacimli ürünlerin (örneğin mermer, bakliyat, çimento, un, narenciye vb) dış pazarda fiyat tutturmasını zorlaştırır. 16 Mart 2026 itibarıyla küresel taşımacılık şirketleri, artan maliyetler nedeniyle konteyner başına 30-
ile 90 dolar arasında “Acil Yakıt Ek Ücreti” (Surcharge) uygulamaya başladı.
Bu bile, Mersin’den yapılan her ihracat yüklemesinin maliyetini doğrudan etkileyecek bir faktör…
Peki, Mersin savaşla tetiklenen ve ne zaman, nasıl biteceği meçhul bir petrol şokuna karşı ne yapmalı?
Bunu da olası gelişmeler ışığında bir sonraki makalede ele alayım…

Abdullah AYAN

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.