Baha Akıner

Baha Akıner

05 Eylül 2026 Cumartesi

SORU: Yolların özelleştirilmesi beka sorunu mudur?

SORU: Yolların özelleştirilmesi beka sorunu mudur?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

4 Eylül 2026 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanımızın imzaladığı 11750 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı’na göre:

15 Temmuz Şehitler Köprüsü ile

Fatih Sultan Mehmet Köprüsü olmak üzere 2 boğaz köprüsü;

Edirne-İstanbul-Ankara Otoyolu,

Pozantı-Tarsus-Mersin Otoyolu,

Tarsus-Adana-Gaziantep Otoyolu,

Toprakkale-İskenderun Otoyolu,

Gaziantep-Şanlıurfa Otoyolu,

İzmir-Çeşme Otoyolu,

İzmir-Aydın Otoyolu,

Niğde-Pozantı Otoyolu olmak üzere 8 otoyol;

Gaziantep Çevre Otoyolu ve

Bursa Çevre Otoyolu’nun Çağlayan Kavşağı-Yenişehir Kavşağı arasındaki bölümü olmak üzere 2 çevre yolunun 30 yıllığına özelleştirilmesine karar verildi.

*****

Sıra dışı bir karar öncelikle. Biliyorum; çok da konuşulacak üzerine. Savunacaklar neresini savunacaklar bilmiyorum ama itiraz eden çok olacak. Etkisini umarım yoğun bir şekilde yaşamayız. Zira, “beka” diyorlar adına…

Soru basit: (Otosuna, çevresine, önce yapılanına, sonrasına, kılına, tüyüne girmeden basitçe) Yolların özelleştirilmesi beka sorunu mudur?

Böyle yazın lütfen; o çok akıllı, her şeyi sorduğunuz, danıştığınız Yapay Zeka denen arkadaşa. Efenim, bunu sorunca o akıl küpü arkadaşa, ne dediği aşağıda:

*****

SORU: Yolların özelleştirilmesi beka sorunu mudur?

YAPAY ZEKÂ CEVABI:

Yolların özelleştirilmesi konusunun bir beka sorunu olup olmadığı, devlet yönetimi, ekonomi ve millî güvenlik doktrinlerinde en çok tartışılan konulardan biridir. Bu durum tek bir mutlak doğruyla açıklanamaz; çünkü konunun hem ciddi milli güvenlik riskleri (beka tehditleri) barındıran boyutları hem de devlete ekonomik ve lojistik güç sağlayan avantajları bulunur.

Ulaştırma hatları uluslararası hukukta ve siber/fiziki güvenlik stratejilerinde artık “Kritik Altyapı Sektörü” olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda, yolların özelleştirilmesinin neden bir beka sorununa dönüşebileceği ve hangi durumlarda stratejik bir araç olabileceği şu başlıklarla özetlenebilir:

🛡️ Neden Bir Beka Sorunu Olarak Görülür? (Riskler)

1.Egemenlik ve Doğrudan Kontrol Kaybı:

Yollar, devletin fiziki varlığının ve gücünün taşradaki en büyük göstergesidir. Kritik bir yol ağının, köprünün ya da çevre yolunun işletme hakkının özel şirketlere, hele ki yabancı ortaklı konsorsiyumlara geçmesi, kriz anlarında devletin kendi topraklarındaki hareket kabiliyetini ve karar alma bağımsızlığını kısıtlama riski taşır.

2.Askeri İntikal ve Seferberlik Riski:

Savaş, terör veya doğal afet gibi durumlarda ordunun ve lojistik unsurların yolları ücretsiz, sınırsız ve öncelikli kullanması gerekir. Özel bir şirketin maliyet, sigorta veya işletme protokolleri gerekçesiyle çıkarabileceği en ufak bir bürokratik ya da fiziki engel, askeri zafiyete ve dolayısıyla doğrudan bir beka sorununa yol açabilir.

3.Finansal Sürdürülebilirlik ve Kaynak Transferi:

Özellikle “Yap-İşlet-Devret” modellerinde verilen araç geçiş garantileri, devlet hazinesine uzun vadeli ve büyük yükler getirebilir. Kritik ulaşım hatlarından elde edilen gelirlerin uzun yıllar boyunca kamudan özele veya yurt dışına transfer edilmesi, devletin ekonomik bağımsızlığını (ki ekonomik güç bekanın temelidir) zayıflatabilir.

4.Toplumsal Huzursuzluk ve Bölünme Riski:

Yolların yüksek ücretli olması, ülkenin belirli bölgeleri arasında seyahat eden vatandaşlar veya ticari taşımacılar için ekonomik bir bariyer oluşturur. Kamu hizmetine erişimin paraya endekslenmesi halkın devlete olan bağlılığını zedeleyebilir, iç sosyal barışı riske atabilir.

📈 Hangi Durumlarda Beka Sorunu Değil, Stratejik Bir Kazançtır? (Avantajlar)

Özelleştirme ve kamu-özel ortaklığı savunucularına göre ise bu süreç tam tersine devletin bekasını güçlendirir:

1.Devletin Mali Yükünün Azalması:

Devlet, devasa altyapı projelerine milyarlarca dolar harcamak yerine bu kaynağı savunma sanayii, eğitim, sağlık ve siber güvenlik gibi doğrudan bekayı ilgilendiren alanlara aktarabilir.

2.Modernizasyon ve Teknolojik Hız:

Özel sektör, yolların bakımını, akıllı ulaşım sistemlerinin entegrasyonunu ve lojistik verimliliği kamu bürokrasisine göre çok daha hızlı ve yenilikçi şekilde yönetebilir. Güçlü altyapı, güçlü bir ekonomi doğurur.

3.Uluslararası Ticaret ve Jeopolitik Güç:

Küresel standartlarda inşa edilen otoyollar, ülkeyi uluslararası ticaret koridorlarının vazgeçilmez bir durağı haline getirerek devletin jeopolitik önemini ve diplomatik dokunulmazlığını artırır.

⚖️ Sonuç: “Denetlenen” Özelleştirme Beka Sorunu Yaratır mı?

Yolların özelleştirilmesinin bir beka sorununa dönüşmemesi, devletin imzaladığı sözleşmelerdeki “Kırmızı Çizgilere” ve “Egemenlik Maddelerine” bağlıdır.

Eğer devlet;

Savaş, afet ve millî güvenlik durumlarında yolların kontrolünü koşulsuz ve tazminatsız olarak tek taraflı devralma hakkını saklı tutuyorsa,

Yabancı devletlerin veya onların paravan şirketlerinin kritik geçiş noktalarında (Boğaz köprüleri, sınır kapısı bağlantıları vb.) stratejik hisse sahibi olmasını engelliyorsa,

Fiyatlandırma mekanizmasını halkı sömürmeyecek ve iç ticareti tıkamayacak şekilde sıkı denetliyorsa,

bu durum bir beka sorunundan ziyade bir ekonomik tercih olarak kalır. Ancak denetimin yetersiz olduğu, egemenlik haklarının şirket çıkarlarının gerisinde kaldığı senaryolarda, yolların özelleştirilmesi doğrudan bir milli güvenlik ve beka krizine zemin hazırlayabilir.

*****

Yapay da olsa zekâsı, çok akıllı da olsa bu arkadaş; yolu yeni yapılacak yol olarak algıladı gördüğünüz gibi, yapılmışı-olmuşu değil. Çünkü yapılmışı-olmuşunu özelleştirecek kadar… Neyse, bu da O’nun zekâsının kıtlığı diiyim; ne diiyim?

Hâlbuki, hâlbukisi yok; yorum da yok.

Bu arada dip not: Yaklaşık 7 ay önce, şubat ayında, Meclis’te İYİ Parti ve CHP’nin “Köprü ve otoyollar özelleştirilecek” iddiasına ilişkin araştırma önerisi AKP-MHP oylarıyla reddedilmişti efenim.

Paylaşım bu kadar…

BAHA AKINER

Devamını Oku

CENGİZ TOPEL’E…

CENGİZ TOPEL’E…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

20 Aralık 1963 Cuma gününü 21 Aralık Cumartesi’ye bağlayan gece, Lefkoşa’nın Tahtakale (Tahtagala) Mahallesi’nde, Ermu Caddesi üzerinde Zeki Halil tarafından kullanılan taksinin önü Kıbrıslı Rum polisler tarafından kesilir.

İşte her şey burada başlar dostlar…

Zeki Halil bir Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) üyesidir ve orada, o gece silahsızdır. O günlerde TMT, Rumların AKRİTAS örgütünün nisan ayında Kıbrıslı Türklere saldırmayı planladığına dair istihbarat almıştır. Anayasaya göre Türkleri aramak için yanında Türk polis olması gerektiğinden polisin yetkisi olmadan taksideki kadınları aramaya çalışmasıyla tartışma başlar.

Olay yerine mahalle halkından Kıbrıslı Türkler de toplanarak itiraz eder ve arbede yaşanır. Toplanan kalabalıktan çekinen Polis Argiros Theofanus, Baf Kapısı’ndaki karakolu arar ve takviye güç ister. Olay yerine gelen Komutan Mihalakis Pantelidis, Theofenus’la birlikte silahını çekerek Zeki Halil’i ve tartışmayı görüp olay yerine gelen Cemaliye Emirali’yi vurarak öldürür. Bunun üzerine olay yerine intikal eden bir grup Türk polis, Rum polislerin arabasına ateş ederek bir kişiyi yaralar.

Sabah 03.45’te Başkan Yardımcısı Fazıl Küçük, İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis ve Savunma Bakanı Osman Örek, Baf Kapısı’na giderek olayları yatıştırmaya çalışır ancak bu çabalar başarılı olamaz. Sabah saatlerinde devriye gezen Rum polis arabasına taş atan Türk lise öğrencilerine polisler ateş açar. Bu olay üzerine farklı bölgelerde çatışmalar patlak verir.

Gece boyunca Rum örgütü EOKA, Türklere karşı kıyım yapar. Tarih sayfalarında “Kanlı Noel” olarak hatırlanan bu olaylar sonucunda, Türk jetleri Kıbrıs üzerinde uyarı uçuşları yapar. Geçici bir suskunluktan sonra Rumlar AKRİTAS planını harekete geçirmek için saldırılarını sürdürür. Nitekim kapsamlı bir askeri hazırlıktan sonra, Rum ve Yunan askerlerinden oluşan 15 bin kişilik bir kuvvetle bu kez Türkiye için stratejik bir önemi olan Erenköy’e saldırırlar.

Rumlar, Kıbrıslı Türkleri bütünüyle denize dökene kadar saldırılarını sürdürmeye kararlıdırlar. Rumlar, Ada sathından yüzlerce otobüsle Türklerin denize dökülüşünü seyretmek için gelirler. Rum gazetelerinden Mahi, “Küçük Asya, yenilgisinin intikamı alınacaktır” diye manşet dahi atar. Potansiyel bir katliam tehdidi altında olan Kıbrıslı Türkler, Erenköy’ü savunmaya geçerler. Erenköylüler, çevre köyler, mücahitler, hatta Türkiye ve İngiltere’de eğitim gören Kıbrıs Türk öğrencilerinden oluşan 700 kişilik bir güç Erenköy’ü kahramanca savunmaya çalışır.

Zor şartlar altında Rumların çok ağır silah ve toplarına karşı 3 gün direnmeyi başaran Kıbrıs Türkleri gözünü Anadolu’dan gelecek olan yardıma çevirir.

*****

8 Ağustos 1964…

Beklenen gün gelir ve Türk jetleri Erenköy semalarında görülür. Türk jetleri; keşif uçuşunun ardından, Rum mevzilerini bombalayarak yerle bir eder. İşte bu hava harekâtı sırasında Türk Hava Kuvvetleri’ne ait dörtlü F-100 kolunun lideri olan bugünkü konukluğumuz, 2 Eylül 1934 tarihinde İzmit’te doğan, henüz 30 yaşındaki seçkin pilot Cengiz Topel; Gemikonağı Limanı’nda bulunan Rum gemisini bertaraf etmek üzere dalış yaptığı sırada uçağı, uçaksavar ateşi ile yara alır.

Usta pilot Topel, koltuğunu fırlatır ve paraşütle uçaktan kurtulur. Ancak Rum mevzilerine yakın bir yere iner ve esir olur. Kahraman pilot Cengiz Topel, Rumlar tarafından insanlık dışı bir muamele görerek işkencelere maruz kalır ve şehit edilir.

*****

Paraşütle inişinden sonra Topel’in başına gelenler konusunda çeşitli varsayımlar vardır. Bir varsayıma göre yakalanıp Güzelyurt’a götürülmüş, Güzelyurt girişinde dipçik darbeleri ile konuşturulamayınca üzerine ateş edilip yaralanmış ve Lefkoşa Rum Hastanesi’ne kaldırılmıştır. Bir başka varsayıma göre ise Güzelyurt Rum Hastanesi’nde gözaltına alınmış, bilgi vermesi ve radyodan Türkiye aleyhine konuşması için işkence görmüş; ölümünün ardından naaşı Lefkoşa Rum Hastanesi’ne götürülmüştür.

Turgut Özakman’ın, Bilgi Yayınevi’nden 2012 yılında çıkardığı “Çılgın Türkler – Kıbrıs” adlı eserinde, Cengiz Topel’in uçağının düşmesi ile kurtuluşu ve esir edilişi şöyle anlatılır:

“Yüzbaşı Cengiz Topel bir şilebin arkasına saklanmaya çalışan Rum hücumbotuna daldı, yan dönerek ateş edip batırdı ve arkadaşlarına katıldı. Bir süre sonra yeniden göründü. Uçağının isabet aldığı anlaşılıyordu. Uçağın arkasında bir siyah duman belirmişti. Cengiz Topel koltuğu ile birlikte uçaktan fırladı, paraşütü açıldı. Uçak şimdiki adıyla Cengizköy’e düştü. Cengiz Topel’in de şimdi Cengiz Topel anıtının bulunduğu yerin yakınına indiği görüldü. Rumlar daha önce yetiştiler. Cengiz Topel’i sağlam olarak esir aldılar. Barış Gücü’ne anında bilgi verildi ve ilgilenmeleri istendi. Bir Barış Gücü askeri Cengiz Topel’e işkence yapıldığını duymuştu. Türklere iletti. Durum, Ankara’ya haber verildi. Rumlar Türklerin öfkesini görselerdi herhalde işkenceden vazgeçip kaçarlardı. Öyle bir öfke patlaması oldu ki… Bunun sonucunu ertesi sabah yaşayacaklardı. Hükûmet, Cengiz Topel’e işkence yapıldığını öğrenmişti. Bakalım cani papazda bu cinayete yeltenecek cesaret, işkencecilerde Cengiz Topel’e işkenceye devam edecek yürek kalacak mıydı?”

Turgut Özakman aynı eserinde Cengiz Topel’in esir alındıktan sonra Rumlar tarafından hunharca şehit edilişini ise şöyle anlatır: Bir savaş esirine nasıl davranılacağı milletlerarası antlaşmalarla kurallara bağlanmıştır. Ama Rumlar için böyle insanca kurallar geçerli değildir. Cengiz Topel’e işkence yaparlar, şehit olduktan sonra da işkenceyi sürdürüp bedeninde yaralar açarlar. Kanını boşaltarak şehit ederler.

*****

Rumlar tarafından ağır işkence yapılarak henüz 30 yaşındayken öldürülen Cengiz Topel’in naaşını teslim alan Türk hekim Zihni Uzman, “Gördüklerim karşısında günlerce ağladım. Vücudunun bütün organlarında işkence izleri vardı. Yara, kırık ve eziklerle doluydu.” der.

Cengiz Topel’in Lefkoşa Genel Hastanesi’nde yapılan otopsi raporu şu şekildedir:

Madde 1: Sol gözü çıkarılmış.

Madde 2: Edep yerleri ezilmiş ve her iki kolunun pazusu matkapla delinmiş.

Madde 3: Kafasının sol tarafına bir beton çivisi çakılmış.

Madde 4: Boğazından göbeğine kadar göğsü yarılmış.

Madde 5: Akciğeri ve kalbi noksan, yarım ya da yok.

*****

Ölümü, Rumlar tarafından radyo yolu ile duyurulur. Türkiye’nin ısrarlı girişimleri sonucu 11 Ağustos 1964’te, Lefkoşa Rum Hastanesi’nden alınarak Lefkoşa Genel Hastanesi’ne getirilen ve otopsi yapılan naaşı; 12 Ağustos 1964 tarihinde Türkiye’ye getirilir. Kıbrıs’ta, Adana’da, Ankara ve İstanbul’da yapılan törenlerden sonra 14 Ağustos 1964 tarihinde Edirnekapı’daki Sakızağacı Hava Şehitliği’nde toprağa verilir.

Adına birçok şiir yazılan Cengiz Topel, Kıbrıs’taki ilk Türk hava harp kaybı ve Türkiye’nin Cumhuriyet tarihindeki ilk kaybı olarak anılır.

Şiir yazma bir taşma hali ya; etkilenince, yüreğinden, zihninden, aforizmalarından, yaşadıklarından, yaşayamadıklarından birden dökülür gider dizeler. Farkına varmazsın bile. Baha’nelere ne gerek; bu da benden olsun bir dörtlük sadece. Efenim sadece Cengiz Topel’e…

CENGİZ TOPEL’E…

Otuzunda bir yiğit, Kıbrıs semalarında kaldı.

Bilin! Cengiz Topel’di adı; yüreklere kazındı.

Vatan için can veren o kahraman unutulmaz,

Saygıyla, minnetle anılır; bu millet onu bırakmaz…

*****

Ahh ki ahhh!..

Bırakmak mümkün mü? Anmamak, hatırlamamak, hatırlatmamak hem. “Önce vatan!” diyenlerdendi, vatan ve bağımsızlık için hiç çekinmeden canını verdi.

Hani bir yerlerden görüyoruz ve okuyoruz ya: Cengiz Topel Caddesi, Cengiz Topel Lisesi ya da herhangi bir kuruma adı veriliyor ya Cengiz Topel’in; bilmeyen bilsin, öğrensin, bilen DE farkına varsın istedim hikâyesini. Gururlansın Ata’sıyla diye…

Saygıyla Cengiz Topel, minnetle…

BAHA AKINER

Devamını Oku

Behçet Necatigil, “Kitaplarda Ölmek”

Behçet Necatigil, “Kitaplarda Ölmek”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Behçet Necatigil, “Kitaplarda Ölmek” adlı şiirinde, bir insanın ölümünden sonra kitaplarda, sayfalarda ve anılarda bir isim ile bir parantezden (doğum ve ölüm yılları) ibaret tanımlanmasını şu şekilde aktarır; usta şairce:

“Adı, soyadı.

Açılır parantez.

Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti.

Kapanır parantez…

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı.

Bir parantez içinde doğum,

Ölüm yılları uzun,

Arada kısa bir çizgi…

Sığar mı o çizgiciğe?

Ekilen, biçilenler,

Acılar, sevinçler;

Ne kadar yaşandıysa?

Sığar mı bir uzun ömür,

O minicik çizgiye?”

*****

Ölmek, yaşamak değil aslolan. Aslolan; bir çocuğa iyi gelebilmek öncelikle, bir insana, bir yüreğe, bir ruha. Ruh dedim de ruha dokunmak, yeşertmek yürekleri; çiçeklendirmek hani…

Rakam olarak 60’ı devirdi, daha doğrusu öyle demiş annesi; devirmiş yani. Hiç öyle görünüyor mu dostlar?

Ofisin en fırlaması. Hem de en küçük görünen en büyüğü, pardon pardon “en büyük görünen en küçüğü” mü deseydim? Kafam karıştı ya…

Yaş 60 ama gram akıllanmış mı Niko? Yok, akıllanmamış. Tanımadıysanız daha, tanıyın; doğum günü çocuğu, ‘güzel insan’ ama…

BAHA AKINER

Devamını Oku

Ali Ekrem Bolayır

Ali Ekrem Bolayır
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Donukça bir fenerin nur saçan civarında. Çadırların arasında, serinde, rahatta. Nöbet değiştirilen bir ferahlı saatte, Ağaçlı bir tepenin kuytu bir kenarında. Buluştular iki hemşeri kahraman asker: Çemizgezekli Memiş’le bölük emini Ömer. Gel arkadaş. Bakalım gel şu mektubu anlat… Babam nasıl? İyidir…” diye başlar “Vasiyet” adlı şiirine… Şair Ali Ekrem Bolayır öldü bugün, İstanbul’da, 27 Ağustos 1937 tarihinde, tamı tamına 89 yıl önce… Ekrem Bolayır ki, vatan şairi Namık Kemal’in oğlu… ***** Nasıl bir duygudur halka mal olmuş vatan şairinin oğlu olmak, kim bilir? Babasına layık, her şeye karşın gölgesinde de çok kalmamış, yaşamının sonlarını şanssız geçirmiş nazik, kibar ve hüzünlü bir beyefendi. Acılı gözleri ile biraz önce girişinizi okuduğumuz “Vasiyet” adlı şiirini okumakta. Hürriyet şairidir aynı zamanda Namık Kemal… Ailesinin isteğiyle on sekiz yaşında evlenmiş Nesime Hanım’la. 1864’te kızı Feride, 1867’de oğlu Ali Ekrem doğmuş. Ali Ekrem doğduğu sırada Avrupa’da kaçakmış Namık Kemal. Dede Mustafa Asım Bey, doğumu müjdeleyen mektupta, çocuğa ne ad vermek istediğini de sormuş. Doğumunu göremediği oğluna, Recaizade Mahmut Ekrem’i çok sevdiği için Ekrem adını koymuş Büyük Şair… ***** Ali Ekrem kısmen babasının, kısmen de dedesinin yanında büyümüş. Bir yıl Fatih Askeri Rüştiyesi’nde okuduktan sonra babasının önce Rodos’a sonra Sakız Adası’na sürülmesi nedeniyle öğrenimine devam edememiş. Özel hocalardan aldığı derslerle Arapça, Farsça, Fransızca öğrenmiş. Namık Kemal oğlunun eğitimine Avrupa’da devam etmesini ve batılı yetişmesini istiyormuş. Ancak maddi durumu elverişli olmadığından saraya dilekçe vermiş. İkinci Abdülhamit, Namık Kemal’in bu arzusunu yerine getirmemiş. Ancak gönül alma babında, Mabeyn Kâtipliğine tayin etmiş Ekrem’i. O sıralar bu görev diğer memuriyetlerden üstün sayılmaktaymış. Sultan bu görevle, Ekrem’i bir taraftan himayesine alırken bir taraftan da Namık Kemal’in oğlu olarak gözaltına almış olmalı. Namık Kemal o sırada Sakız Adası’nda ölümle pençeleşiyormuş, kısa bir zaman sonra da vefat etmiş. Vasiyeti varmış şairin; Bolayır’da bulunan, Orhan Gazi’nin oğlu Şehzade Gazi Süleyman Paşa türbesi avlusuna gömülmek istemiş. Ali Ekrem, saraydan izin çıkmasını takiben, eniştesi Menemencioğlu Rıfat Bey ile beraber Bolayır’a giderek bu görevi ifa etmiş. Mabeyn-i Hümayun Kâtipliğinde on sekiz sene çalışmış Ali Ekrem. Bu sırada Kavalalı Ahmet Celal Paşa’nın kızı Celile Hanım’la evlenmiş. Cezmi adında bir oğlu, Masume, Selma ve Beraat adlarında üç kızı olmuş. Daha sonra, Kudüs Mutasarrıflığı, meşrutiyetten sonra da Beyrut Valiliği, Cezayir-i Bahr-i Sefid valiliği, Darülfünun’da edebiyat müderrisliği, tekrar Cezayir-i Bahr-i Sefid valiliği görevlerinde bulunmuş. Balkan Harbi’nde Yunanlılara esir düşmüş, bir haftalık esaretten sonra İstanbul’a gelmiş. ***** Babasının ünlü roman kahramanının adı verilen oğlu Cezmi, müziğe çok yetenekli, bir o kadar da hassas bir çocukmuş. Kendinden yaşça çok büyük ve evli olan Belçikalı müzik öğretmenine âşık olmuş. Aşkına karşılık alamayınca da eniştesinin silahıyla yaşamına son vermiş. Bu olaydan çok etkilenen Ali Ekrem bir süre Mazhar Osman’ın kliniğinde tedavi görmüş. Yaşamının son yılları maddi manevi sıkıntılarla geçmiş. Darülfünun, Galatasaray Lisesi, Maltepe Askeri Lisesi’nde öğretmenlik yapmış. Yirmi yaşındaki oğlunun ölümünden on yıl kadar sonra büyük kızı Masume yirmi sekiz yaşında tifodan vefat etmiş. İki çocuğunun kaybı ile iyice perişan olan Ali Ekrem hatıra defterine şu satırları yazmış: “Yavruların annesine dedim ki, İki kalbe az gelirdi bir mezar… Yalnız kalsın (Cezmi) senin kalbinde. Kalbimde de (Masume) nin kabri var.” ***** Son yıllarında teselliyi, dost meclislerinde, edebiyatta, biraz da içkide arayarak geçirmiş. 87 yıl önce bugün, 27 Ağustos 1937’de yakalandığı gırtlak kanseri nedeniyle yaşama veda etmiş. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda yatar şimdi ebedi istirahatgâhında. Anısına, Türk şiirine katkısına ve üretimlerine saygıyla…

BAHA AKINER

Devamını Oku

TÜRKÇEM BENİM SES BAYRAĞIM

TÜRKÇEM BENİM SES BAYRAĞIM
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Baha’nelere ne gerek; şiire adanmış bir hayat O’nunkisi… 

“Türkçem benim ses bayrağım!” diyecek kadar hem de. Evet, bildiniz dostlar: Türkçe’nin arı bir dil olması için çok kıymetli çalışmalarıyla Türk Edebiyatı’nda önemli bir yer edinen şairlerden, hiçbir akımdan etkilenmeyip kendi şiir akımını oluşturan Fazıl Hüsnü Dağlarca bugünkü konukluğumuz…

Fazıl Hüsnü Dağlarca ki; şiirlerinde yeni kelime ve kelime toplulukları türeterek konuşma dilinin ağız özelliklerini vurgulayan, Türkçe’nin söz varlığını hep zenginleştirmek isteyen, Türk Edebiyatı’nın en verimli dönemlerinden biri olan Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin en özgün temsilcilerinden.

*****

26 Ağustos 1914’te, İstanbul’da, süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey’den olur da Kadriye Hanım’dan doğar Fazıl Hüsnü. İlköğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan’da dört farklı şehirde tamamladıktan sonra ortaöğrenimi için yolu önce Tarsus’a düşer. Tarsus Ortaokulu’nun ardından da Adana Ortaokulu’nda ortaöğrenimini tamamlar ve oradan 1933 yılında mezun olacağı Kuleli Askerî Lisesi’ne geçer.

Sonrasında mı? Hep şiir, hep ve daima şiir…

İlk şiirlerinde Necip Fazıl Kısakürek etkisinde kalır. 1934 yılında yayımlanan “Havaya Çizilen Dünya” adlı şiir kitabındaki şiirlerinde bu etki görülür. Kendi şiir çizgisine yönelişi 1940 yılında art arda yayımladığı “Çocuk ve Allah” ve “Daha” adlı şiir kitaplarıyla başlar.

Şiiri, “Sezgi” ve “Us” olmak üzere iki dönemde incelenebilir. “Sezgi” dönemi eserleri 1934 yılında yayımladığı “Havaya Çizilen Dünya”, 1940 yılında art arda yayımladığı “Çocuk ve Allah” ile “Daha”, 1945 yılında yine art arda yayımladığı “Çakırın Destanı” ve “Taş Devri” adlı şiir kitaplarını kapsar.

Aile, Ataç, Çağrı, Devrim, İnkılapçı Gençlik, Kültür Haftası, Türkçe, Türk Dili, Türk Yurdu, Varlık, Vatan, Yeditepe, Yücel, Yenilik ve Yön gibi dergi ve gazetelerde şiirlerini yayımlar. 1935 yılında piyade subayı göreviyle; Doğu ve Orta Anadolu’nun, Trakya’nın pek çok yerini dolaşır. Ordudaki hizmeti on beş yılı doldurunca, Önyüzbaşı rütbesiyle 1950 yılında askerlikten ayrılır.

1952 ile 1960 yılları arasında Çalışma Bakanlığı’nda iş müfettişi olarak İstanbul’da çalışır. 1955 yılında “Âsû” adlı kitabıyla Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazanır. Âsû; bilinmeyenin peşinden koşan, öğrenmek isteyen, diğerlerinden daha farklı düşündüğü için Güneş Tanrısına karşı çıkan ve bu sebepten yakılan bir siyahidir.

Âsû ile başlayan ikinci dönem günümüze kadarki şiirlerinde etkin olan “Usçu” dönemdir. Bu şiir kitabının ağırlıktaki teması ölüm ve sevgidir. Eserde Sait Faik ve Orhan Burian gibi dostlar için ağıtlar bulunurken; doğa, insan sevgisi, cinsellik, zaman olgusu gibi temalar da kullanılmıştır.

*****

“Sezgi” döneminde kendine has bir şiir dili ve biçemi yaratmaya çalışmıştır. “Us” dönemi ise güçlü bir Türkçe tutkusuyla dikkat çeker. Dağlarca bu dönemde dilin arılaştırılması çabalarına katılır, evrensel temalara ağırlık vermeye başlar. 1970 sonrasında yoğunlukla çocuk şiirleri yazar. Hem Türkiye’de hem uluslararası düzeyde birçok ödül kazanır, birçok ülkede şiirleri okunur. Kitapları birçok dile çevrilmiştir.

1960 yılında Çalışma Bakanlığı’ndan ayrılır ve İstanbul Aksaray’da Kitap Kitabevini açarak yayıncılığa başlar. 1964 yılının Temmuz ayına kadar dört yıl boyunca “Türkçe” isimli aylık dergiyi çıkarır. İlk yazısı 1927’de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikâyedir, İstanbul dergisinde 1933’te çıkan “Yalnızlığım” adlı şiiriyle adını duyurmaya başlar.

Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılâpçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri yayınlanır. 1967 yılında ABD’deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından “En İyi Türk Şairi” seçilir. Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu üyesi olan Fazıl Hüsnü Dağlarca; Dil Devrimi’ne ilişkin düşüncelerini Türk Dil Kurumu Koçaklaması’nda şöyle dile getirir: “Türk Dil Kurumu’nu kurarken Mustafa Kemâl’in tek mutsuzluğu vardı. Türkçeyi sevdiğini daha Türkçe söyleyememek! Kimilerinin şimdi tek mutluluğu var, Türkçeyi sevdiklerini daha Osmanlıca söylemek.”

*****

Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, bu yüzden hiçbir edebi akım ve kişiden etkilenmeden kendi kozasını örer. Çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle hiçbir şairden etkilenmez ve hiçbir akımın etkisinde kalmaz. Türkçeye bakışını ise “Türkçem, benim ses bayrağım!” diyerek “Türkçe Katında Yaşamak” adlı şiirinde sergiler.

“Seslenir seni bana “sonsuz”

Der ki çoğal, Der ki uzan mutluluğuna

Usun, iyiliğin, doğruluğun,

Bir bilinmeyenden, Bir bilinene dek

Türkçe, var olduğumuz…

(…) Seslenir seni bana ova’m, dağ’ım,

Nere gitsem bulur beni arınmış.

Bir çağ ki akar ötelere,

Bir ak… ki yüce atalar, bir al… ki ulu oğullar,

Türkçem, benim ses bayrağım…”

Dedim ya: 94 yıl süren hayatının 75 yılını şiire adamıştır diye; bir röportajında, “Ayrılığın acı veren, acı verecek başka bir büyüklüğü var. Ki bunu saydıklarımın üstünde tutarım: Türkçeden ayrılmak!” diyecek kadar Türkçeye sevdalıdır Dağlarca. “Türk olmak, önce Türkçe olmak değil midir?” sözleriyle de bu sevdasını vurgular ve ekler ardından: “Ne yazık ki ülkenin yöneticileri bu gerçeği görmüyorlar, yaşamıyorlar!”

*****

Kısa ve öz anlatımı, karmaşık ve uzun cümlelere tercih etmesi şiirlerindeki etkiyi artırmıştır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yerel ve doğal söyleyişler kullanması, konuşulan dilden yararlanması; O’nun şiirlerini içten ve çekici kılmakla birlikte kalıcı olmasını da sağlar. Sanat anlayışını ise şu cümlesi özetler: “Sanat eseri, hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir.”

1945 yılında yayımladığı ikinci şiir kitabının, “Taş Devri”nin hem ön sözünde hem arka kapağında; “Şairler bütün çalışmalarında yeniden doğarlar. Doğumları birbirini bilmez. İşitmez, duymaz. Çok uzak bir ses, şairlerin duymadığı bir ses, yapıtlarını birbirine duyurur. Bu, ortak sözcüklerden mi ötürüdür, kimi yazıların sağır yerlerinin dizeleri birbirlerine yaklaştırmasından mıdır, geceleri gözümüzü açmamızdan – gündüzleri gözlerimizin kapalı olmasından mıdır, yürürken ayaklarımızın el gibi olmasından – okşarken ellerimizin yoklukta dolaşan ayaklar gibi olmasından mıdır, bilmiyorum. Tek bildiğim, yazarken daha yaşamalı olmamdır” der Fazıl Hüsnü Dağlarca.

Ne anlamlı ve derin sözler birliği değil mi? Binlerce kez yaptığı gibi yine, yeniden doğar ya eserinde ve yaşar yazarken kendi ifadesiyle yaşayabildiğince; 1958 yılında “Ölü” adını verdiği bir şiir yazar:

“Hangi mahallede imam yok,

Ben orada öleceğim.

Kimse görmesin ne kadar güzel,

Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim…

Ölüler namına, azade ve temiz,

Meçhul denizlerde balık,

Müslüman değil miyim, haşa,

Fakat istemiyorum kalabalık…

Beyaz kefenler giydirmesinler,

Sızlamasın karanlığım havada.

Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,

Ki bütün azalarım hülyada…

Hiçbir dua yerine getiremez,

Benim kâinatlardan uzaklığımı.

Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar;

Çılgınca seviyorum sıcaklığımı…”

Bir anlamda vasiyetidir aslında bu şiiri. 5 Ekim 2008 Çarşamba günü, 94 yaşında, zatürre tedavisi gördüğü Başkent Üniversitesi İstanbul Hastanesi’nde yaşama veda eder Fazıl Hüsnü Dağlarca.

Bir dini törenle uğurlanmak istemediğini açıkça söylemiş olmasına rağmen, benzer vasiyette bulunan birçok kişi gibi onu da camiye götürüp yıkatıp, beyaz kefene sararlar. Üstüne cenaze namazını kılıp, Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağın altına gömüp, başucunda Arapça dualar okurlar.

Türkiye’de yaşarken istedikleri yapılamayan birçok aydın gibi Türkçeye ömrünü adamış, yüze yakın kitap yayımlamış bir şairin de son dileği yine göz ardı edilir böylece; yine, yeniden. Üstüne ne denilebilir ki?

Anısına, Türk şiirine katkısına, şiire sevdasına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…

BAHA AKINER

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.