06 Ekim 2026 Salı
Türk Solu Neden Bir Gonzales Yaratamadı?* (Eylül 2003)
Suriye, Beşşar Esad ve Mahir Esad için Interpol’e başvurdu
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
MERSİN’E DEĞER KATANLARIN ADLARI YAŞAMALI
MUTLU AŞK VAR MI?
3 Ekim 1897’de, Paris’te doğar. Dada akımının öncülerinden… Sonrasında da 20. yüzyılın en önemli şiir akımı olan “Sürrealizm”in kurucularından…
Kimden mi bahsediyorum dostlar? “Baha’nelere ne gerek; yine kim bu doğum günü çocuğu” dediğinizi duyar gibiyim. “Mutlu aşk yok ki” şiirinin sahibi, mesela “Le Paysan de Paris” adlı romanının gerçeküstücülüğün en güzel örneklerinden biri olarak gösterilen ve şiir, roman, eleştiri, deneme, çeviri olarak 61 kitap yazan Louis Aragon tabi ki…
Şiirle ilgili bir soruya şöyle cevap verir bir röportajında: Şiir’in gizemi ezgidedir…
Ardından başlar şiirden bahsetmeye:
“Şiirden, fizik ya da marangozluktan söz eder gibi konuşan insanlar vardır ve bunlar; sözü aldıklarında, ’Bakın bu olmamış, bunun yetkinliğini kanıtlayacak hayâl gücü, bu işin üstesinden gelemiyor’ diye, ya da ‘Bu masa sallanıyor, üzerine dayanılmaz, üstüne bir çiçek vazosu bile konulmaz’ demekten öte gidemezler. Şiirden, büyü ya da dinden söz eder gibi konuşan insanlar vardır ve bunlar olsa olsa; gizemli olma gizemliliğin özünde dolaşırlar.”
Ne derin ifadeler değil mi? Tabi ki hissedene…
*****
19 yaşında annesinin ısrarıyla girdiği tıp fakültesinde 5 yıl okuduktan sonra okulu bıraktı. 1. Dünya Savaşı’nda orduya çağırıldı. Orada aldığı tıp eğitimi sayesinde 2. dereceden doktorluk yaptı. Savaştan döndükten sonra edebiyat çevresinin içinde buldu kendini. Renk ahenk kravatları, nükteli ve küstah konuşmalarıyla dönemin tipik züppelerinden biri olarak görülen Louis Aragon; kendisiyle aynı özelliklere sahip arkadaşlarıyla sürdürdükleri bohem hayat o yıllarda kurulmuş. Bu durum, Fransız Komünist Partisi’ne kabul edilmemelerine neden oldu.
Hep birlikte gerçekleştirdikleri mücadeleleri sonucunda Komünist Parti’ye üye olurlar. O dönem sevgilisi olan Nancy Cunard’ın bir caz piyanisti yüzünden kendisini terk etmesi nedeniyle aşırı dozda ilaç içerek intihar etmeye kalktı. Fakat ölmedi… Daha yaşayacağı günler ve yazacağı yazılar, şiirler vardı. 1928 yılında Rus yazar Elsa Triolet ile tanıştıktan sonra geri kalan hayatı boyunca hep O’nun için şiirler yazacağını düşünüyordu. Triolet ve Aragon Fransız anti-faşist hareketinde görev aldılar. Evlendiler… 42 yaşındayken, İkinci Dünya Savaşı’na, işçilerden oluşan büyük bir grupla yeniden cepheye gitti. Almanlara esir düştüyse de kaçmayı başararak canını kurtardığında ikinci kez savaş madalyasıyla ödüllendirildi. Savaş sonrası şiirleri artık elden ele dolaşıyordu. Artık bir efsaneye dönüşmüş olan aşkını da ölümsüzleştiriyordu şiirlerinde. Ve savaşla, devrimle, direnişle yanan zihinleri de aşkla aydınlatıyordu.
Aslında Louis ve Elsa mutlu aşkı temsil ediyorlardı. Yani herkes böyle zannediyordu. 42 yıl evli kaldılar. Gerçeği anlamak için de sadece birlikte oldukları zamana değil, sonrasına da bakmak gerekiyormuş demek. Ki, bu en büyük dramlardan biridir dostlar… Boşuna dememiştir Aragon, “Mutlu Aşk Yoktur” diye…
İşte buraya dikkat!!! Aragon, eşi Elsa kalp krizinden öldükten sonra çekmecelerini boşaltırken bir liste bulur. Aragon’un tanımadığı kişilerin olduğu listede; ya Elsa’ya âşık olan erkeklerin adları yazılıdır, ya da Elsa’nın birlikte olduğu erkeklerin… Kim bilir?
Aragon ki; büyük şair-yazın insanı, hayatı ülkesi ve inandığı değerler için siyasi mücadelelerle geçmiş cesur bir adam. Halkının taptığı bir kahraman… İşte o Aragon, Elsa’ya sırılsıklam âşık Aragon, O’ndan başka hiç kimseyi düşünmeyen ve Elsa’ya sevgisini, geleceğini, benliğini veren Aragon; o listeyi bulduğu andan itibaren, hayatının sonuna kadar Elsa’nın kendisini aldattığına inanır. Tekrarlıyorum dostlar: Bu, büyük bir dramdır…
MUTLU AŞK YOK Kİ DÜNYADA
İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman.
Ne gücünü, ne güçsüzlüğünü, ne de yüreğini.
Ve açtım derken kollarını, bir haç olur gölgesi.
Ve sarıldım derken mutluluğuna, parçalar o şeyi.
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an.
Mutlu aşk yoktur…”
*****
Ne dersiniz dostlar? Farklı farklı düşünenleriniz illa ki çıkacak ama eğer şiirlerde yazdığı ya da dostlarının tanık olduğu kadar mutlu bir aşk yaşamış olsalardı, Aragon o listeyi bulduğunda yıkılmaz, aksine güler geçerdi. Zor olan kısım; ölen birinin arkasından, ona doğruları soramadığı için kafanda soru işaretleriyle kalakalmak. Hem de ömrünün sonuna kadar…
Zaten Elsa’nın günlüğünün sonunda yazan şu cümle her şeyi açıklamıyor mu? “Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum.”
Defterdeki o isim listesini bulmasının ardından Aragon’da çok radikal değişiklikler gözlenmeye başlanır. Aragon, o koyu renkli ciddi takımlarını bir kenara bırakıp; gösterişli kıyafetleri, sarı çizmeleri, göz alıcı trençkotları, kovboy şapkasını andıran şapkaları ve uzun saçlarıyla yepyeni biri olmuştur artık. Bu O’ndaki değişikliğin görünen kısmıdır. Ya görünmeyen ya da tam olarak fark edilmeyen kısmı ne diye soracak olursanız: Görünmemesi için çaba da sarf etmiyordu gerçi. Louis Aragon’un cinsel tercihleri bile değişmiştir.
Elsa’nın ölümünden sonra 12 yıl daha yaşayabilir şu garip dünyada Louis Aragon… 24 Aralık 1982’de, 85 yaşında, Paris’te hayata gözlerini yumar. Ölümünün ardından Fransız hükûmet yetkilileri, Louis Aragon’un Elsa’ya olan aşkına duydukları saygıyla özel bir yasa çıkartırlar. Ve yan yana yatmaya başlarlar aynı bahçede, mezarlarında, ebedi istirahatgâhlarında…
Orada var mıdır ‘mutlu aşk’, bilemem… Ve uzanırlar sonsuzluğa… Anısına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…
BAHA AKINER
29 Eylül 1882’de, Selanik’te; Hoca Osman Efendi’den oldu da Zehra Hanım’dan doğdu Mehmet Nuri. Evet dostlar, Baha’nelere ne gerek, bugünkü konukluğumuz; Mustafa Kemâl’in çocukluk, mahalle, okul, silah arkadaşı. Ölmedi, yaşıyor yüreğimizde; Mehmet Nuri Conker, 144 yaşında…
Mustafa Kemâl’in erkek kardeşi yoktu ama kardeşten öte dostu, sırdaşı, yol ve silah arkadaşı vardı. Çocukluğunda da dediği gibi aynı, sonrasında da; annesi ve eşinden başka “Kemâl” diye hitap edebilen tek kişiydi Mehmet Nuri Conker…
Çeşitli başarılı görevlendirilmelerinden sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun gidişatı, askeri manevralar ile birlikte, askeri alanda verdiği tüm konuşma ve konferanslarını; 1914 yılı Nisan ayında, “Zabit ve Kumandan” ismiyle kitaplaştırdı.
O’nun bu kitabı, Mustafa Kemâl’in de bir kitap yazmasına vesile oldu. Mustafa Kemâl; aynı yılın ekim ayında, “Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal” isimli eserini kaleme aldı ve bunu kardeşi, dostu, sırdaşı; yol arkadaşı, Mehmet Nuri’ye ithaf etti.
Hareket Ordusu, Trablusgarp, Çanakkale, Muş Cephesi, Conkbayırı, Kurtuluş Savaşı… Mustafa Kemâl nerede, Mehmet Nuri de oradaydı. Hep omuz omuzaydılar. Bulundukları ortamda elektrik kesilse mesela, ışıklar tekrar geldiğinde hep aynı manzara görülürdü: Mehmet Nuri ayakta, tabancası elinde; gövdesini, Mustafa Kemâl’ine siper etmiş. Bu kadar bağlı, bu kadar tutkundu Ata’sına, arkadaşına. Böyle bir sadakat, böyle bir emek, böyle bir sevgi… Sahi sevgi neydi dostlar? Sevgi; sadakatti, emekti…
*****
Ömrü boyunca; her yerde ve her zaman olduğu gibi aynı, verilen vatan mücadelesinde de, Mustafa Kemâl’iyle omuz omuzaydı. Öyle ki, Conkbayırı’nda; Mustafa Kemâl’in göğsüne gelen kurşunun, saatine isabet ettiği âna bile tanıklık etti. 10 Ağustos 1915’te, Conkbayırı’nda, sağ şakağından ağır şekilde yaralandı.
Mehmet Nuri’nin; nüktedan, sınırlarını iyi bilen ama eleştirmekten de kaçınmayan bir yapısı vardı. Mustafa Kemâl Atatürk’ün, yemek masasında Mehmet Nuri yoksa çağırtacak kadar da sevdiği bir gönül insanıydı.
Ömrü; savaşlarda, mücadelelerle, görevlerle, sorumluluklarla geçti. Çeşitli yerlerden aldığı madalya ve nişanlarla ödüllendirildi. Ancak bunların içinde, O’nun için kuşkusuz en değerli olanı; 1927 yılında aldığı, İstiklâl Madalyası idi…
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 3. döneminde, Gaziantep Milletvekili olarak Meclis’e giren Mehmet Nuri; Mustafa Kemâl’in isteği üzerine, 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’na katıldı ve bu partinin Genel Sekreterliği’ni üstlendi.
Soyadı kanununun kabulüyle Atatürk, Mehmet Nuri’ye; Conkbayırı’ndaki kahramanlığından ve başarısından dolayı, “Conker” soyadını verdi.
Çanakkale yöresinde “Conk” kelimesinin anlamının, “Tatlı dilli, neşeli ve iyi bir insan” olarak düşünüldüğünde; bu soyadı, Mehmet Nuri gibi neşeli ve hoşsohbet birisi için biçilmiş kaftandı. Hele; çocukluk, mahalle, okul ve silah arkadaşı, Başkomutan’ı, Mustafa Kemâl Atatürk’ün bu soyadını vermesi. İşte bu; geri kalan yaklaşık 10 yıllık ömrü boyunca, gurur duyduğu en büyük kazanımıydı.
*****
Kılıç Ali ile Salih Bozok, hem yâverleri hem arkaşıydılar Mustafa Kemâl’in. Mehmet Nuri Conker ise en eski ama eskimeyen dostu, sırdaşı…
Mehmet Nuri’siz sofraya oturmazdı Mustafa Kemâl. Sadece Mehmet Nuri’nin nazını çekerdi. Sadece Nuri’nin sesini yükseltme imtiyazı vardı etrafında. Zaten davudî sesliydi, gümbür gümbür bağırırdı Mehmet Nuri. Çok kafası bozulduğunda, masaya yumruğunu vura vura konuşurdu. Birlikte kafa çekerlerdi. Birlikte şarkı söylerlerdi. Ne kadar olacaksa artık o kadar; birlikte eğlenir, birlikte mücadele ederlerdi.
Paşa olabilirdi mesela Mehmet Nuri Conker. Bakan da olabilirdi. Meclis Başkanı bile olabilirdi. İstediği her şeyi olabilirdi. Ama istemedi. Dost kalmayı tercih etti. Dostluğunu hiç suistimal etmedi. Şimdilerde anlamını yitiren “Dost” kelimesini, dostluğun ne demek olduğunu ne anlama geldiğini yıllar sonra yine bize tarif edercesine adeta…
*****
Ömrü boyunca sürdü koşuşturması ya, Ata’sının yanı başında. Bedeni de yorulmuştu artık. Kafası da kalbi de… 7 Ocak 1937’de rahatsızlandı. Şiddetli kalp ağrısı teşhisiyle hastaneye kaldırıldı. Ancak yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Ata’sından 1 yıl önce, 11 Ocak 1937 Pazartesi günü, saat 20.05’te bu dünyadan ayrıldı.
Başka bir âleme karıştı Mehmet Nuri Conker…
Dedim ya; “11 Ocak 1937 Pazartesi günü bu dünyadan ayrıldı” diye. Ölümünden birkaç saat önce. Evinde, ölüm döşeğinde, sekeratte Mehmet Nuri Conker…
Son nefesini vermek üzereyken Atatürk’ün ziyarete geleceğini öğrenir. Azrail’le randevusunu erteler de erteler. Gözleri kapıdadır hep. En kadim dostu, Ata’sının yolunu gözler. Son ânında O’nu görmek için dua eder. Atatürk belirir kapıda. Yüzünde huzurlu bir gülümseme, dilinde kelime-i şehadet’le, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resûlü” der ve son nefesini verir.
Yıkılır Atatürk…
Yurt dışında bulunan Prof. Afet İnan’a yazdığı 16.1.1937 günlü mektubunda şöyle der: “Hatay üzüntüsüne Conker’in ölüm acısı karıştı. Bu acının açtığı yaranın derinliğini tahmin edersin.”
Cenazesine katılmaz, katılamaz. Evini görmemek için taziyeye bile gitmez. Bir daha asla Nuri’nin oturduğu semte uğramaz. Nuri’yi hatırlatan her şeyden uzak durmaya çalışır. Taa ki, bir süre sonra, bir akşam, sofrada düşünceli düşünceli yemek yerken, aniden yerinden fırladı, otomobiline bindi. Şoföre nereye gideceğini söylemeden, “Sağa dön, şuradan sola dön” diyerek yolu tarif etti. Cebeci’ye geldiler. “Burada dur!” dedi. Nuri’nin kabrine gelmişti. Mezarının başına yürüdü, bir heykel gibi bir süre kıpırdamadan durdu. Sonra da sadece bir cümle kurdu:
“Beni niçin yalnız bıraktın Nuri?”
Sadece bir cümle…
…
…
…
Bir süre daha sessizce durdu, sonrasında bitkin halde otomobile döndü. Bir daha da asla; çocukluk, mahalle, okul ve silah arkadaşının, kardeşten de öte, dostu, sırdaşı, yol arkadaşının kabrine gelmedi.
Gelemedi…
*****
O, Mustafa Kemâl Atatürk için, kendi deyimiyle; “Hâtırası, kalbinden ve vicdanından çıkmayacak kardeşi.” idi…
Bizim için de hep öyle kalacak…
Ruhun şâd olsun Mehmet Nuri Conker. Minnet ve saygıyla…
BAHA AKINER
Babam seslendi salondan; “Emine, hadi gel; başlıyor.” Ağdalı bir tınıyla en çok Levent Kırca’nın sonrasında ise Oya Başar’ın ve tüm ekibin seslendirdiği program müziği başladı ardından: “Aç gözünü seyreet tekrarıı yok bunun. İşimiz muhabbeet efkarıı yok bunun. Arada bir dilimizz sürçerse af ola Susmasını biliriiz de kemiğii yok bunun. Olacaaak olacaaak olacak o kadar. Olacaaaak olacaaak olacak o kadar.”
80’li yılların sonları, bir perşembe akşamı. Televizyonun karşısına geçmek için bütün Türkiye’nin aynı saati beklediği akşamlardan hani. “Olacak O Kadar” başlayınca evde herkes susar, çaylar tazelenir, kapı zili çalsa bile kimse yerinden kalkmazdı. Çünkü Levent Kırca ekrana çıktığında, aslında yalnızca bir komedi programı başlamazdı; Türkiye’nin de aynası açılırdı.
Evet, Levent Kırca bugünkü konukluğumuz. Yaşasa 76. yılını devirecekti ya Usta; 28 Eylül 1950’de, Samsun’un Ladik ilçesinde doğdu. Öğretmen Bahriye Özbay Kırca ile ressam Mehmet Kırca’nın ikinci çocuğu olarak…
Küçük yaştayken babası aileden ayrılıp İsviçre’ye yerleşti. Levent ise çocukluk yıllarında annesiyle birlikte Ankara’daydı artık. Tiyatro ile lise yıllarında tanıştı. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahne yaparken ilk kez gözaltına alındı. Verdiği röportajda bu gözaltılarda işkence gördüğünü söyledi.
1965’te Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahneye çıktı. Ankara Birlik Tiyatrosu ve Halk Oyuncularında çalıştı. 10 yıl Ankara’da tiyatro çalışmalarında bulunmasının ardından, her artık yaptığı işlerle Ankara’nın dar geldiği sanatçı gibi İstanbul’a yerleşti. “Nasreddin Hoca”, “Oyun Treni”, “Siz Olsaydınız Ne Yapardınız?”, “Bu Oyun Nasıl Oynanmalı?”, “Sağlık Olsun!”, “Ne Olur Ne Olmaz?” gibi televizyon dizilerinin yapımcılığını üstlendi.
Ve sinema…
1978’de “Taşı Toprağı Altın Şehir” adlı filmle sinemaya geçti. “Ne Olacak Şimdi?” ve “Mavi Muammer” adlı filmlerde oynadı. Hodri Meydan Topluluğu adlı tiyatro grubunu kurdu. Eski eşi Oya Başar ile birlikte “Güzel ve Çirkin” ve “Sefiller” adlı oyunları sergiledi. “Üç Baba Hasan”, “Kadıncıklar” adlı oyunları sergiledi. 1988 yılında başlayıp yaklaşık 22 yıl süren “Olacak O Kadar” adlı televizyon programını hazırladı. İlk sinema yönetmenliği denemesini ise “Son” adlı filmle yaptı.
Projeler, projeler, projeler. Hayatı tiyatro ve çalışmayla geçti Levent Kırca’nın. Hep başarılıydı ya; yaptıkları ürettikleri değil, insan yönüne vurgu yapmak isterim müsaadenizle…
İnsandı, evet…
*****
Levent Kırca anlatıyor:
“Babam, İsviçre’de bir akademide profesördü. Heykeltraş ve ressam. Hiçbir zaman bir baba-oğul ilişkimiz olmadı. 35 sene sonra kapımıza geldiğinde, annem Cüneyt Gökçer geldi zannetmiş. Geldi, beni uyandırdı ve ‘Cüneyt Hocan geldi’ dedi. Gördüğün gibi annem de yabancılaşmış! Annem olayın farkına sonra vardı. Bizi tanıştırdı; ‘Oğlum, bu senin baban’ dedi. Tokalaştık. Babam da ‘Sarılmayacak mısın?’ dedi. Dedim ki, ‘Valla hiç içimden gelmiyor. Çünkü siz benim için herhangi bir adamsınız şu anda!’ Sanatçı genlerim babamdan. Makyaj yapmalarım, heykele merakım filan hep ondan gelmiş.”
*****
12 Ekim 2015 tarihinde, garip bir İstanbul akşamında ayrıldı ya aramızdan; karaciğer kanseriydi ve vefatından yaklaşık 1 ay önce, 10 Eylül 2015 tarihinde tiyatrosunun da bulunduğu İstanbul’daki evinde Ayşe Arman’a bir röportaj verir. Arman’ın röportajının yayımlanma tarihi, 13 Eylül 2015.
Ayşe Arman, röportajın başında Kırca’nın çok zor yürüdüğünü, artık sahnede ayakta duramadığı için tiyatro yapamadığını ve buna rağmen esprilerini sürdürdüğünü anlatır. Ve röportaja “Jübile yapacak mısınız?” sorusuyla başlar. Kırca cevaplar soruyu:
“Bir ayakta durabilsem, çıkıp oyun da oynarım ama ayakta duramıyorum. Yürüyemiyorum. Şu koltuğa gidip orada oturuyorum, sonra yatıyorum. Genelde de yatıyorum. Ama bunlar normal. Birileri ölecek, birileri yaşayacak. Ölmek zorundasın ki, başkaları doğsun. Hayatın diyalektiği bu. Ben yapacağımı yapmışım. Yaşadığım sürece de mücadele ederim. Yaşarsam, bir-iki oyun daha koyarım. Ama tiyatromu güzel yaptım, onu görmeni istiyorum. Hemen alt katta. Oraya bir okul da yaptık. Ücretsiz bir okul. 250 öğrencimiz var. Gençlerle bildiklerimi paylaşmak istiyordum. Öğrencilerimi filmde de oynattım. Ama filmi dağıtmıyor kimse. Elimizde donumuz, torbamız dolaşıyoruz kapı kapı. Tiyatrom benden sonra da devam etsin istiyorum. Bülent Demir’e devrediyorum, çok sağlam çocuktur Bülent. Başından itibaren beni hiç yalnız bırakmayan kişidir. Sizin sorunuz gibi “Jübile yapar mısın?” diye soruyorlar. Yapmam, prensip olarak bana aykırı. Zenginlerden bilet karşılığı para toplamak istemem ama tiyatromuza bağış yapmak isteyen olursa da başımızın üstünde yeri var. İsteyen istediği katkıda bulunabilir. Mesela bir iş adamı dostum, biraz maddi yardımda bulundu; buradan teşekkür ediyorum kendisine. İsmini verirsem vurur beni, keşke verebilsem. Onun ve Aslı’nın sayesinde ustaların paralarını filan ödeyebildim. O iş adamı arkadaşım aradığında da bir güzel ağladım. İnsanlar size iyilik yapınca ağlıyorsunuz.”
Gözünden birkaç damla yaş, akıııp gider. “Ayşe Arman’ın “Biraz ara verelim mi?” sorusuna, “Yok!” der Kırca. “Devam edelim.” Devam eder:
“Zeki Alasya o kadar telaşla öldü ki, dört günde içinde öldü çocuk. Şu benim yaşadığım şeyleri yaşayamadı, gözlemleyemedi. Bunları ancak ölüm döşeğinden gözlemlersin. Bu bile Allah’ın bir lütfu. Etrafına bakabiliyorsun, sevgiyi görüyorsun. Seneler evvel bir arkadaşım çok ağır kanserdi. Hastaneye ziyaretine gittim. Hiç unutamam, pencereyi açtı ve gökyüzüne bağırdı, ‘Neden ben?’ diye. Sesimi çıkarmamıştım ama yadırgamıştım. ‘Neden ben?’ demek, bana bencillik gibi geliyor, kibir gibi geliyor. 18 yaşında çocuk da şehit düşüyor, var mı bunun açıklaması? Yok. Neden o ölüyor da başkaları ölmüyor? Yok bunların açıklaması. Kemoterapiye, sosyal sigortalar hastanesinde; herkesle birlikte giriyorum, küçücük çocuklar görüyorum. Onlar acı çekerken benim şikâyet etmem, ‘Ölmek istemiyorum. Gitmeyeceğim, kazık çakacağım!’ diye tutturmam ayıp değil mi? Bu son olaylar çok sarstı beni, her an ağlayabilirim. Bu vatanın evladına şehit olarak gelen ölüm, bana kanser olarak gelmiş çok mu? Yanlış anlama, bu politik bir konuşma değil. Bunları ölüm döşeğinde söylüyorum sana.”
Ölüm döşeğinde söyledi Ayşe Arman’a bunları. Ve yaklaşık 1 ay sonra aramızdan ayrıldı Levent Kırca. Nurlarda uyu, özlem ve saygıyla…
BAHA AKINER
“Han Duvarları” deyince aklınıza ilk ne gelir dostlar? Şiire uzak kişiler için üstüne üstüne kocaman yapılı devasa duvarlar gelse de akıllarına; şiiri seven, hatta bir yaşam biçimi olarak gören dostlarım için de önce Faruk Nafiz gelir, sonra da sanırım Anadolu’nun yalnızlığı…
Şiire balıklama dalarlar da o şiir âşıkları, içinde bir yolculukla; o bozkır yolları, gurbet, kervansaraylar, yorgun yolcular, sıla özlemi ve Anadolu insanının sessiz hüznünü hissederler doyasıya. Özellikle duvarlara kazınmış mısralar, geçmişten bugüne ulaşan bir yalnızlık ve hasret sesi gibi…
“Han Duvarları” dostlar; Anadolu’nun taşına sinmiş bir yalnızlıktır, yollarda büyüyen gurbet, duvarlarda unutulmayan bir insan sesidir.
Bilenler bilir: Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiiri; Anadolu’nun coğrafyasını, insanını ve yalnızlığını bir yolculuk hikâyesi içinde anlatan en güçlü eserlerden biridir. Faruk Nafiz’in İstanbul’dan Anadolu’ya yaptığı yolculuk; yalnızca mekânsal bir değişim değil, aynı zamanda Anadolu gerçeğiyle yüzleşme anlamını da taşır. Hatta şiirdeki hanlar, yollar, bozkırlar ve kervanlar; yoksulluğun, gurbetin, yalnızlığın ve kaderine terk edilmiş insanların sembollerine dönüşür. Dedim ya: Hissedene…
Özellikle “Binlerce yıl süren bir yalnızlık” duygusunu taşıyan Anadolu tasviri; şiire hem hüzünlü hem de gerçekçi bir atmosfer kazandırırken, duvarlara kazınmış mısralar Anadolu insanının sessiz çığlığını dile getirir. Hayatımız hikâye ya; gelin dostlar hep birlikte bu şiir nasıl doğdu, nasıl yazıldı bir göz atalım…
*****
Faruk Nafiz, umutsuz aşkı Şükûfe Nihâl’den ayrılmak için 1922 yılında Kayseri Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayinini ister. Önce trenle Ulukışla’ya gelir. Buradan da at arabasıyla Kayseri’ye geçer. Ve ‘’Han Duvarları’’ şiiri işte buradan, Ulukışla’dan başlar. İşte oku oku doyamadığımız, bin yıllar boyunca okunacak “Han Duvarları” şiiri, Faruk Nafiz Çamlıbel’in Ulukışla’dan Kayseri’ye at arabası ile yaptığı üç günlük yolculuğu anlatır.
Yolculuk üç gün sürer ama şiirde birkaç mevsim birden anlatılır. Aylardan marttır. Bilenler bilir; Ulukışla ve Niğde, Araplıbeli’ne kadar bu ay hâlâ kış ayı gibidir, soğuk ve karlıdır. Şiirde de belirtildiği gibi; Niğde’den Kayseri’ye giderken Araplıbeli geçildi mi, Yeşilhisar ovası gelir. İşte bu ayda da Yeşilhisar ovası uçsuz bucaksız yeşillikleri ve çiçekleriyle bahar mevsimindedir.
Şiirin içinde parça parça Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın hüzünlü hikâyesi de “koşma” şeklinde anlatılır. Şiire adını veren de ”Han Duvarları”ndaki bu yazılardır. Aslında iki şiir iç içedir. Biri koşma diğeri modern şiir türünde yazılan iki şiir bir şiirde buluşur. ‘’Han Duvarları’’ şiirinin en önemli özelliği de budur. İstanbul ile Anadolu’yu birleştirir, aydın ile halkı kaynaştırır. “Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış” diye bir halk şairinin gerçekten var olup olmadığı, O’na atfedilen dizelerin Faruk Nafiz tarafından mı yazıldığı veya monte edildiği tam olarak bilinmemektedir.
Şiirin akışına göre Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış ile Faruk Nafiz, mart aylarında ve bir yıl arayla arka arkaya bu hanlarda konaklayarak seyahat etmişlerdir.
Faruk Nafiz’in bu yolculukta konakladığı ilk han Ulukışla’daki Öküz Mehmet Paşa Hanı’dır. Bu hanın şimdiki adı Kervansarayı’dır. Bu handan şiirde bahsedilmez. Faruk Nafiz’in konakladığı ikinci han Niğde’deki handır. Faruk Nafiz, Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın bu han duvarına yazdığı koşmayı, 1921 yılına tarihlendiğini bilir. Çünkü şiirinde şöyle diyordu Faruk Nafiz:
”Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi.” Bu şu demektir: Koşmanın yazıldığı tarih, 08 Mart 1337’dir. Yani miladi takvime göre 08 Mart 1921’dir. “10 yıldır ayrıyım Kınadağı’ndan” diye başlayan mısra ile Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın, 1911’den beri evine dönemediğini anlar. Bunun nedeni ise savaşlardır; Balkan Savaşı’dır, Çanakkale Savaşı’dır, 1. Dünya Savaşı’dır, Kurtuluş Savaşı’dır… Aslında Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış, savaştan savaşa koşan Anadolu insanının sembolüdür.
Maraşlı Şeyhoğlu Satımış’ın en büyük derdi, en büyük acısı ayrılıktır. Evden, aileden, sevgiliden ayrı kalmaktır; rüzgârın önüne katılmış kuru bir yaprak misali huduttan hududa sürüklenmektir.
‘’Han Duvarları’’ şiiri, Ulukışla’dan Kayseri’ye doğru iklimi ve coğrafyayı anlatırken Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın dizeleri ise tarihi ve bütün bir hayatı anlatır. Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın dizelerinde hüzün vardır, ayrılık vardır, gurbet vardır. Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın dizeleri Faruk Nafiz’in yolculuğunun Kayseri’den önce son durağı olan İncesu’daki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yaptırdığı handa son bulur.
Faruk Nafiz şiirinde bu dizelere başlamadan şöyle der:
“Uykuya varmak için bu hazin günde, erken / Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken / Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı / Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı / Ben garip çizgilere uğraşırken baş başa / Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa.
On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan / Baba ocağından, yar kucağından / Bir çiçek dermeden sevgi bağından / Huduttan hududa atılmışım ben.”
Faruk Nafiz’in konakladığı üçüncü han Niğde’den sonraki Araplıbeli’ndeki handır. Bu handaki duvarda da şu dizeleri okur:
“Gönlümü çekse de yârin hayali / Aşmaya kudretim yetmez cibali / Yolcuyum bir kuru yaprak misali / Rüzgârın önüne katılmışım ben.”
Faruk Nafiz, Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın Araplıbeli’nden sonraki İncesu’daki handa duvarda yazdığı,
“Garibim namıma Kerem diyorlar / Aslı’mı el almış haram diyorlar / Hastayım derdime verem diyorlar / Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben.” dizelerini görünce şiirinde söyle ifade eder: “Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!..”
Off ki offf!…
Faruk Nafiz, bu dizelerden sonra şiirine şöyle devam eder:
“Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu
Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende.
Dedi: “Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!..”
Ve şöyle bitirir:
“Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti
Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..”
*****
Hadi, ne dersiniz? Baha’nelere ne gerek, yaşam telaşınızda, işinizde, uğraşınızda, ne varsa elinizde bırakın şöyle. 3, 4 dakika sadece. Şöyle baştan sona, duyumsaya duyumsaya, hissede hissede Şeyhoğlu’nun hikâyesini Faruk Nafiz’in kaleminde; Anadolu yollarında gurbetin insana ne kadar ağır bir bedel ödettiğinin en sarsıcı karşılığı olan bir yazınsal abide “Han Duvarları” şiirini okuyalım hep birlikte…
Saygı, hayranlık ve özlemle…
BAHA AKINER
Tarih unutmaz! Önemseyenler, hatırlamak isteyenler de… Gelip gelip koyarlar önüne. 1951 yılında çıkarıldı vatandaşlıktan Nâzım. Ölümünden 12 yıl önce. 2009 yılında da tekrar kabul edildi vatandaşlığa. Yıllaaaaar yıllar sonra…
Peki, 1951 yılında ülkemizi yöneten çok büyük devlet büyüklerimiz; “Vatandaşlıktan çıkardık!” demişti de ne olmuştu ki? Gönüllerden çıkarmak mümkün olabilmiş miydi? Bunca yıldır dilimizde, belleğimizde değil miydi o muhteşem şiirleri? Hem dik duruşu, vatan sevdası, hapislerde geçen iç burkan hikâyesi. Bunca yıldır yüreğimizde, taa derinlerinde değil miydi sevgisi?
Sait Faik, “Bir insanı sevmekle başlar her şey!” demiş ya! Ne güzel söylemiş…
Sadece kadınları değildir aşkları dünya ozanının, Nâzım’ın. O; memleketine, doğaya, insana, kısacası güzel olan her şeye âşıktır, sevdalıdır. “Âşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir!” der mesela. Ve ekler hemen ardına; “Ve çok şükür âşığım! Bu aşk mistik manada falan değil. Her birine ayrı ayrı pratik tezahürleriyle faal bir aşk… Bana öyle geliyor ki, bir tek insana, yüz milyonlarca insana, bir tek ağaca, bütün ormana, tek bir düşünceye, fikre, birçok düşünceye ve fikre âşık olmadan yaşamak; yaşamak değildir.”
Dil böyle söyler de yürek de bunun için atmaz mı, yanmaz mı? Yaşamı boyunca pek çok kadına âşık olmuştur ya; Nazım’ın kitabını yazan çok kıymetli Ahmet Eroğlu ağabeyim “Bilinen 13 kadını vardır Nâzım’ın” der. Üstelik kimi zaman sadece kendisinin âşık olması yetmiştir dünya ozanına…
Bugünkü konuğumuz ise Nâzım’ın o 13 kadınından biri, tek taraflı aşkı, 53 yıl önce bugün 24 Eylül 1973’te İstanbul’da aramızdan ayrılan şair, öğretmen, eylemci ve aktivist Şükûfe Nihâl…
“Tek taraflı” derken, plâtonik değil! Nâzım, sevgisini, ilgisini belli eder; O’na, o andaki kadınına -sevdiceğine- şiirler yazar, aşkını söylemekten çekinmezdi. Çok da reddedildi. Nazım ile Şükûfe Nihâl mi?
Buyurun dostlar hikâyesine:
*****
1920’li yıllarda Erenköy’de bahçelerde, köşklerde edebiyatçılar toplanır, edebi sohbetler yaparlardı. O toplantıların birinde, Nâzım; bir kâğıda bir şeyler yazıp, Şükûfe Nihâl’e vermesi için Halide Nusret’e uzattı. Halide Nusret Zorlutuna; “Bir Devrin Romanı” adlı eserinde, o günü şöyle anlatır:
“Şükûfe Nihâl, Nâzım’ın yazdıklarını okuduktan sonra gülerek kâğıdı bana verdi. Bugün gibi hatırlıyorum. Kâğıtta, Nâzım’ın o delişmen yazısıyla aynen şu kelimeler yazılıydı: ‘Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz.’”
Baha’nelere ne gerek, uygun bir zamanda değineceğiz de Ahmet Kutsi Tecer’in âşık olduğu, Faruk Nafiz Çamlıbel’in ise adına aşk şiirleri yazdığı kadın, Şükûfe Nihâl…
Faruk Nafiz’in;
“İnce bir kızdı bu solgun sarı heykel gibi lâl,
Sanki ruhumdan uzak sisli bir akşamdı Nihâl.
Ben küreklerde, Nihâl’in gözü enginlerde,
Gizli sevdalar için yol soruyorduk nerde.”
dizelerinin sahibi…
Şükûfe Nihâl ile Faruk Nafiz Çamlıbel arasındaki ilişki, Türk edebiyatının hüzünlü ve yarım kalmış aşklarından biridir dostlar. Faruk Nafiz, Şükûfe Nihal’e büyük bir hayranlık ve sevgi besler; bu duygularını da şiirlerine yansıtır. Aşkları karşılıklı. Faruk Nafiz, “Yıldız Yağmuru”, Şükûfe Nihâl ise “Yalnız Dönüyorum” adlı romanlarında dile getirirler birbirlerine aşklarını. Şükûfe Nihâl’in Ahmet Başar Hamdi ile olan evliliği, bu ilişkinin önündeki en önemli engel.
*****
Yarınki köşemde Faruk Nafiz’in, Şükûfe Nihâl’den artık ayrılmak için 1922 yılında Kayseri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak tayinini isteyip; trenle başlayıp at arabasıyla bitirdiği Kayseri yolculuğunda o meşhur “Han Duvarları” şiirinin nasıl doğduğunun hikâyesini anlatacağım. “Han Duvarları” ki; Faruk Nafiz Çamlıbel’in Ulukışla’dan Kayseri’ye at arabası ile yaptığı o üç günlük yolculuğu anlatır.
*****
Biz Nazım’a, o geceye, yine bir şiirin hikâyesine, Erenköy’deki o bahçeye geri dönelim. O meşhur, “Bir kitap düştü yere, kapandı bir pencere; AYRILDILAR” dizesiyle biten o şiirine. Nazım, “Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz” der ya Halide Nusret Zorlutuna ile yolladığı not kâğıdında. Şükûfe Nihâl, notu okur, gülümseyerek Halide Nusret’e verir ve Nazım’a karşı davranışını hiç değiştirmez. Dikkate almaz Nazım’ı, hatta yüzüne bile bakmaz. Bu duygular da dünya ozanının bize yıllar sonra tekrar tekrar okunası yeni bir şiirine gebe bırakır ve Baha’nelere ne gerek, yeni bir şiir daha doğar:
BİR AYRILIŞ HİKÂYESİ
“Erkek kadına dedi ki:
Seni seviyorum!..
Ama nasıl?
Avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp,
Parmaklarımı kanatarak,
Kırasıya,
Çıldırasıya…
Erkek kadına dedi ki:
Seni seviyorum!..
Ama nasıl?
Kilometrelerle derin,
Kilometrelerle dümdüz,
Yüzde yüz,
Yüzde bin beş yüz,
Yüzde hudutsuz kere yüz…
Kadın erkeğe dedi ki:
Baktım!..
Dudağımla, yüreğimle, kafamla.
Severek, korkarak, eğilerek;
Dudağına, yüreğine, kafana…
Şimdi ne söylüyorsam,
Karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana…
Ve ben artık biliyorum:
Toprağın,
Yüzü güneşli bir ana gibi;
En son,
En güzel çocuğunu emzirdiğini…
Fakat neyleyim;
Saçlarım dolanmış
Ölmekte olan parmaklarına,
Başımı kurtarmam kabil değil…
Sen;
Yürümelisin,
Yeni doğan çocuğun
Gözlerine bakarak…
Sen;
Yürümelisin,
Beni bırakarak…
Kadın sustu,
SARILDILAR…
Kapandı bir pencere;
AYRILDILAR…”
*****
Gün, Şükûfe Nihâl dostlar. Anısına, Türk şiirine katkısına, duruşuna ve üretimlerine saygıyla…
Yarın: “Han Duvarları” şiiri hikâyesi…
BAHA AKINER
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.