21 Temmuz 2026 Salı
Tarih ve Tekerrür…
Gülistan Doku soruşturmasında Vali’nin eşi de gözaltında
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Cemal Süreya
Cemal Süreya, Ankara için bir yazısında “İyi kalpli üvey ana” der, ardından da ekler; “Bu şehri bu kadar yalın anlatan başka bir şey olamaz sanırım. Sorumluluklarını bilen, asla kötü davranmayan ama sonuçta bir üvey ana olan Ankara… Bu şehirde insanlar bekler. Emekliliği, askerliğin bitmesini, rüşvetin gelmesini, gönderdiğiniz evrakın cevaplanmasını, suskun devletin konuşmasını beklerler. Taşı çatlatacak bir sabırla bir şeyleri beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır… Belki denizi görselerdi beklemezlerdi. Denizi su sanırlar. Suyu görmek için göllerin kıyısına gidersiniz ama su ufka uzanmaz. Bir suyu deniz yapan ufuk yoktur Ankara’nın göllerinde. Oysa ne önemlidir suyun hiç bitmemesi ve uysal bir sevgili gibi gökyüzüyle birleşmesi. O vaatkâr ufuk çizgisi; o nasıl güzeldir. Her zaman ötelerde bir şey olduğunu fısıldayan o şehvetli çizgi. İnsanlar Ankara’da beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır.”
“İstanbul’da ise durum daha vahimdir” der aynı yazısında, yazmaya devam eder; “Hayat sanki bir adım ötede duruyor gibidir. Doğruya doğru, dünyanın en güzel şehridir İstanbul. Ama hayat, eli çabuk davranır. Daha siz elinizi uzatmadan işveli bir kadın gibi kaçar gider. Bu yüzden hırsla kovalarlar hayatı İstanbullular. Beklediği şeyin belki de hiç gelmeyeceğini söyleyen şeytani fısıltıya rağmen Ankaralının dingin tevekküllü bekleyişinde bir huzur vardır ama İstanbullunun hırslı kovalamacasında ne huzur vardır ne de tatmin. Dünyanın en güzel şehri, hemen kol mesafesindeyken; kendilerini yiyip yutan bir kovalamacanın içinde kaybolur giderler. Hayat kaçar, onlar kovalar.”
“Ya İzmir?” dediğinizi duyar gibiyim; ya İzmir’in, ustanın fikrinde ve yüreğinde nasıl bir yeri var? Buyurun Cemal Süreya’nın İzmir için söylediklerine; “Ama İzmir… İzmir’de hayat beklenmez, kovalanmaz da. O zaten sizinle beraberdir. Ufkun ötesini muştulayan bir deniz vardır. Mutlulukla dolu, sakin bir sevişmenin tadındadır körfez. Körfez vapurlarının sakin gidişinde hırslarınız yok olur, kovalamayı bırakırsınız, hatta martılara gevrek atacak kadar iyilikle dolarsınız. Ne varsa bu şehirde, bayatlamış vapur çayı bile nektar olur. Hafta sonları denize doğru bir göç başlar. ‘Ey hayat, biz Çeşme’ye gidiyoruz sen de arkadan gel’ der, İzmirliler muzipçe. Ve ne gariptir ki; hayat, uslu bir çocuk gibi onların peşinden gider.”
*****
9 Ocak 1990 tarihinde İstanbul’da ayrıldı ya aramızdan usta; daha çok İstanbul, Ankara ve Bilecik ekseninde geçen yaşamı, müfettişliği nedeniyle devlet memurluğu görevleri incelendiğinde Mersin’e geldi mi bil(e)miyorum, araştırdım, bulamadım. Ama illa ki geldiğini düşünüyorum. Çünkü iki dostu var Mersinli. İkisi de yakın dost kendisi için. “Kasabalı Lorca” diye tarif ettiği şair ve yazar Abdülkadir Bulut’u mesela keşfeden ve Türk edebiyatına kazandıran isimdir Cemal Süreya. Aralarındaki mektuplaşmaların haricinde ya da devamında mutlaka Abdulkadir Bulut’un Cemal Süreya’yı Anamur’da ağırladığını düşünüyorum. Keşke çok genç yaşta minibüsten düşüp de aramızdan ayrılmasaydı Abdulkadir Bulut da yazsaydı; yazsaydı da biz doyamadan okusaydık.
Gelelim bir diğer dostu Arslanköylü yazar ve öğretmen Behzat Ay’a. O’na da “Meksikalı Eskimo” der Cemal Süreya. Aralarındaki ilişki, belki de Türk edebiyatının en sıcak, samimi ve köklü dostluk hikâyelerinden biridir. Dostlukları 1950’li yıllarda başlar ve Cemal Süreya’nın 1990 yılındaki ölümüne kadar kesintisiz devam eder. “Meksikalı Eskimo” der dedim ya Behzat Ay için Cemal Süreya; bunu Behzat Ay’ın fiziki yapısı, Toroslar’ın bağrından kopup gelen esmerliği, sıcakkanlılığı ama aynı zamanda kendine has bohem, yalnız ve sarsılmaz duruşu nedeniyle yapar. Cemal Süreya, Behzat Ay’ın bu özgün karakterine ve hiç durmadan yazma azmine her zaman hayranlık duyduğunu belirtir.
Behzat Ay mutlaka davet etmiştir Cemal Süreya’yı. O da mutlaka davete icabet etmiştir. Kim etmez ki hem. O güzel Arslanköy’e kim gitmek istemez ki hem? Neyse; daha çok var yazacak ama ben kısaca değineyim yine b u güzel dostluğun birkaç yaşanmışlığına:
İkilinin dostluğu özellikle 1980’li yıllarda İstanbul Kadıköy’deki Merkez Kıraathanesi ve meşhur Hatay Restoran ekseninde derinleşir. Edebiyat tarihçisi Refik Durbaş’ın aktardığına göre; Hatay Meyhanesi’ne önce Behzat Ay gitmiş, ardından buraya Cemal Süreya’yı getirmiştir. Cemal Süreya’nın gelişiyle mekân, dönemin entelektüellerinin, şairlerinin ve ressamlarının uğrak noktası haline gelmiştir. Süreya, mekandaki ünlü “Hatay Defteri” geleneğini de burada başlatmıştır.
Behzat Ay, Cemal Süreya’yı “Şiirimizin Yalvacı (Peygamberi)”, “Çağdaş bir derviş”, “Bir sevi ve erotizm şairi” olarak görmüş; Süreya’nın çok yönlü, anlayışlı ve dost meclislerinde hesabı her zaman üstlenen cömert yapısını yazılarında hep övmüştür. Cemal Süreya da Behzat Ay’ın öğretmenlik yaparken, zorlu hayat koşullarında ve derin bir yalnızlık içinde bu kadar çok roman, öykü, inceleme ve şiir yazmasını hep hayranlıkla karşılamış ve O’nun çalışkanlığına hep saygı duymuştur.
Dedim ya, “Cemal Süreya, 9 Ocak 1990’da aramızdan ayrıldı” diye; bu kayıpla birlikte Türk ve dünya edebiyatında çok büyük bir boşluk olmuş fakat bu kayıptan en derin yara alanlardan biri Behzat Ay olmuştur. Behzat Ay, dostunun ardından “Şiirimizin Yalvacı Cemal Süreya’ya Mektuptur” başlıklı duygu yüklü bir veda yazısı kaleme almıştır. Bu yazısında Süreya’ya olan sevgisini anlatırken “Hıçkıra hıçkıra ağlamaktan yazının devamını getiremediğini” belirtmiştir. Böyle bir dostluk…
Ahh ki ahhh! Şimdi oralarda bir yerlerde buluştular. Mektuplara gerek yok artık; dünyadan, edebiyattan, insanlardan, şiirden ve felsefeden konuşuyorlardır. Kimbilir belki de İstanbul’dan, Arslanköy’den… 2 ebedi dost. İkisine de saygıyla…
*****
Baha’nelere ne gerek! Buyurun İzmir doğumlu Mersinli bendenizin kaleminden güzel Mersin:
“Cemal Süreya, Ankara için ‘İyi kalpli üvey ana’, İstanbul için ‘Hayat sanki bir adım ötede duruyor gibi’, İzmir için ise ‘İzmir’de hayat beklenmez, kovalanmaz da. O zaten sizinle beraberdir’ der ya; bana göre Mersin’de denizin iyot kokusu ve tüm kenti sere serpe saran narenciye kokusu ile birlikte Yörüklerinin yazın kaçtıkları yaylaları ile balıkçılarının kıyıları, aynı türkünün birer mısraları…
Hem Mersin, denizin kıyısına kurulmuş bir şehir değildir; deniz, burada insanların kalbine kurulmuştur. Sabah güneşi limanın vinçlerine vururken umut yüklenir o gemilere; akşam olduğunda aynı umut, dalgaların sesine karışıp sahile geri döner. Bu şehir acele etmez dostlar; çünkü bilir ki, portakal çiçeği de muz da limon da mevsimini bekleyince güzeldir.
Toroslar arkasında dimdik durur Mersin’in; insanına sırtını değil, omzunu verir. Denizi sadece seyretmez Mersinli; ona dert anlatır, sessizliğini bırakır, sevincini emanet eder. Palmiye gölgelerinde yürürken zaman biraz yavaşlar, insan biraz kendine yaklaşır. Ondandır; burada güneş yakmaz yalnızca, insanın içini de ısıtır.
Mesela Şahmeran’ın şehri Tarsus’un taşlarında tarih, Kızkalesi’nin sularında efsaneler dolaşır; Soli’nin sütunları ise geçmişi, bugüne fısıldar. Her fısıltı bir şiir dizesidir, bir şiirdir bu kentte. Yine mesela Göksu Deltası’na konan kuşlar bilir ki; bazı şehirler sadece insanlar için değil, bütün canlılar için yuva olur. Narenciyenin kokusu bir mevsim değil, bir hatıradır burada. Mersin’in sofrasında, denizin bereketiyle toprağın cömertliği yan yana oturur. Bu şehirde liman sadece gemileri karşılamaz; hayalleri de uğurlar, umutları da karşılar.
İnsanları sıcaktır; çünkü Akdeniz, önce onların yüreğine vurur. Bir akşam gün batımını izlerken anlarsınız ki; ufuk bazen varılacak bir yer değil, hissedilecek bir duygudur. Mersin; farklı dillerin, kültürlerin ve hikâyelerin birbirine omuz verdiği sessiz bir kardeşliktir aslında. Deniz suyu tuzlu ve sıcaktır, rüzgârı da tuz kokar ama içinde dağların serinliği de vardır. Bu şehir, gürültüyle değil; huzurla kendini hatırlatır.
Bitirirken; Mersin’in en güzel yanı da şudur: Burada insan; denize bakarken yalnız ufku değil, kendi içindeki sonsuzluğu da görür.”
BAHA AKINER
Ya yüz yıl önceydi ya bin yıl. Her şeyin aslı olduğu, “her şeyin aslı olduğu” için güzel olduğu zamanlardı. Ben bir diyeyim, siz çok anlayın işte; zaman, eski asır…
Biz yine de “Dokuz yüzlü yıllar” diyelim adına. Vakit, 70’lerin sonu, 80’lerin başı; yazacaklarım mı, yok öyle uzun uzuun değil, hepi topu iki satır…
*****
“Anlatacaklarım eski zamanlardan” dedim ama duygusunu-duyumsamasını kim unutur ki! Hem dostlar; ahir insan ömrü, bazen bir mektubun zarfına bazen de eski bir kasetin cızırtılı sesine sığar. Çünkü zamana meydan okuyan tek servet; hatıralardır.
Yıllar geçer, evler-zevkler-her şey ama her şey değişir, insanlar uzak uzak diyarlara savrulur; ama bir gün posta kutusu görürsün bir eski apartman girişinde. Alır seni anılar, geçmişin tozlu raflarına çırılçıplak, savunmasız bir şekilde bırakırlar.
Dedim ya; “70’lerin sonu, 80’lerin başı” diye. Hani o telefonun her evde olmadığı, seslerin kilometrelerce öteden yalnızca kasetlere emanet edildiği yıllar işte. Posta kutusunda görülen bir mektubun bile, bugün alınan yüzlerce bildirimin ver(e)meyeceği kadar büyük bir heyecan verdiği zamanlar…
Baha’nelere ne gerek; var mısınız, hür iradenizle gitmek ister misiniz benimle o yıllara? Hazır mısınız, yaklaşık yarım asır öncesine zaman yolculuğuna?
Buyruunn… Gözünüzü kapatın ve sadece hissedin öyleyse. Hissedin ki; hisseden(ler)le devam edelim. Hoooop, bakın, oradayız. O zamanda… Bıyıklarım terlememiş daha; 5, 6 yaşlarında…
Gelip geçerken sürekli göz gezdirdiğim posta kutusunda, baktım mektup var. Küçük anahtarıyla açtım. İçim içime sığmıyor. Kelimelerin yetersiz kaldığı, tarifinin imkânsız olduğu bir heyecan, kocaman bir sevinç. 5. kata nasıl çıktığımı bilemedim. Renkli zarfını yırtmadan, yapışkan yerinden çıkardım bir güzel. Avusturya pulunu yine güzelce ayırdım zarftan. Kaldırdım, her zaman sakladığım defterimin arasına. Herkesi topladım mutfağa annemin yanına.
Mutfakta toplandı aile(m). Buram buram kızartmanın kokusuna karışan özlem havada…
Hani hatırlar mısınız, eskilerden? Bir mektup okunurken; ne diyorum size, herkes aynı cümlenin içinde buluşurdu ya. İşte o ortam duygusuyla; annem kızartma yapıyor, mutfakta. Başladım mektubu okumaya. Okudum, okudum; kâh güldük hep birlikte, kâh duygulandık, elimizle, elimize o an geçen bir bezle gözümüzde biriken yaşları sildik. Anlattı, anlattı teyzem yaşadıklarını; sonunda da artık ritüel hale gelen bir şekilde başladı yine herkese selam etmeye…
İsmiyle, tek tek; kelimelere, cümlelere, söze yansıyan hasretle. Bir tek ben eksik. Atladı herhalde… Küçüklerin gözlerinden öptü, büyüklerin ellerinden yine…
Bilisiniz… Uzakta yaşayan “bir candan öte” yakınının mektubunda tek tek isimleri anması, insanın var olduğunu yeniden hissettirirdi o zamanlar. Sıraya geçip beklemek gibi; ne zaman beni söyleyecek hissi. Çünkü sevilmek, bazen yalnızca adının anılması kadar sade bir mutluluktu. “tu” dedim yine değil mi? Di’li geçmiş zaman kullandım farkındaysanız, di’li geçti işte. Neyse…
Baktım; kaset koymuş bu sefer, mektubun içine. Rahmetli babam daha demeden, gittim; aldım, getirdim oturma odasından. Taktım teybe. Mutfak bir anda sessizleşti. Sadece kızaran patatesleri kızartan yağın fokurdama sesi. Hasret o zamanlarda tek taraflı değildi dostlar; konuşan da dinleyen de aynı sevginin içindeydi.
“Neyse” dedim ya, devam edelim: Herkeste bir heyecan. Sardırdım kasedi en başa. En başından bastım “Play” tuşuna. Lafın ortasından başladı teyzemin sesi. Demek ki bu ikinci yüzü, başı değil. Çıkardım kasedi, öbür tarafını taktım bu sefer. En başa sardırıyorum yine. Bilirsiniz yavaş yavaş sarar. Beklersiniz sabırla. Sararken geçen sürede konuşmalar:
-Allah Allah, niye kaset yollamış ki?
-Vardır bir sebebi, durun bakalım.
-Acaba bir sorun mu var?
-Daha geçen ay konuşmuştuk halbuki.
-Durun yaa. Hemen moral bozmayın
-Özledik diye sesini kaydedip yollamıştır belki.
Bu kadar yorumun arasında rahmetli babam yüksek sesle; “Durun bakalım” dedi. Ben de düşünüyorum bu arada, Ma’ ma’ teyzem mektubunda niye beni demedi ki? Çocuk yüreği işte, başka türlü hesap tutar.
Bant başa sardı bu arada, bastım yine “Play” tuşuna. İlk başta esaslı bir Gencebay türküsü. Buram buram memleket kokanından, şöööyle. Arkasından başladı teyzem konuşmaya. Özlemiş, sesini kaydedip yollamış. “İyisiniz inşallah” diyor teyzem. Bütün ev kafa sallayıp, “İyiyiz iyiyiz” diyoruz. “Köydeki erik ağacının meyvesinin çiçeği de açmıştır” diyor. “Açtı açtı” diyor herkes, yine kafa sallayarak. Herkesi tek tek saydı, yine mektuptaki gibi. Sordu, “Nasıllardır?” diye. “Kalanlara da hasretle selam ederim” dedi. Dedi de herkesi saydı da tek tek; beni saymadı yine iyi mi…
İşte o “kalan” bendim…
Ama atladığını, yazın gelince fark ettim…
BAHA AKINER
15 Temmuz 2016 Cuma, o kara gece. 20.30 civarında Ankara’daki Akıncı Üssü’nden kalkan F-16 uçaklarının alçak uçuş yapması ve Genelkurmay Karargâhında yaşanan hareketlilik. Türkiye şaşkın… Hemen ardından, aynı saatlerde İstanbul’da Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri darbeci askerler tarafından trafiğe kapatıldı. Türkiye endişeli…
Ülkenin dört bir yanındaki insanlar korku, şaşkınlık, belirsizlik ve endişe ile TV ve sosyal medya gibi iletişim kanallarının başında. Askerlerden; bir darbe girişimine dahil olanlar var, bir de canı pahasına direnen, görev yapanlar. O askerler ki; yalnızca canlarını değil, vatanın geleceğini de koruduklarının bilinciyle ağır bir sorumluluk bilinci içinde, olabildiğince büyük bir psikolojik baskıyla mücadele etmekte.
Ne diyorum size?
Sokaklara çıkan vatandaşlar ise tankların, silah seslerinin ve uçakların gölgesinde korkularını bastırıp demokrasiye sahip çıkma kararlılığı gösteriyor. O gece milyonlarca insanın ortak duygusu; korkunun yanında umut, kaygının yanında cesaret ve sabaha mutlaka özgür bir Türkiye’de uyanma inancı…
*****
Sıra dışı yaşanılanlarla bir geceden çok daha fazlası olan o 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece, saat 02.16… Hainlik, darbe teşebbüsü belirgin hale gelmeye başlamış. Ankara’nın Gölbaşı ilçesindeki Özel Kuvvetler Komutanlığı nizamiyesi…
Bazı geceler vardır; saatler ilerlemez, tarih nefesini tutar ya. O gecelerde gökyüzü karardığında yalnız şehirler değil, insanların vicdanı da sınanmaya başlanır. İşte o gece, telefonun diğer ucunda verilen emir yalnız bir askere değil, bir ömre sesleniyordu adeta…
“Sonunda şehadet var” diyordu telefonun diğer ucunda. Sonunda ölüm… Bu cümleyi duyan herkes aynı cevabı veremezdi. Ömer Halisdemir verdi, “Baş üstüne komutanım…”
“Baş üstüne komutanım…” Bu iki buçuk kelimenin içinde korkudan daha büyük bir inanç, ölümden daha güçlü bir teslimiyet vardı. Çünkü bazı insanlar yaşayacakları günü değil, uğruna ölecekleri değeri seçer dostlar…
Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı, Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir’e, “Sana, vatanımız ve milletimiz adına tarihi bir görev veriyorum asker. Tuğgeneral Semih Terzi vatan hainidir, isyancıdır. Onu, Karargâha girmeden öldür! Bunun sonunda şahadet var. Biliyorsun seninle 20 yıllık beraberliğimiz var. Hakkını helâl et.” der.
Kahraman Ömer Başçavuş, sonu ölüme varan emir üzerine vakur bir sesle Zekai Paşa’ya hitaben, “Baş üstüne komutanım, hakkım helâl olsun. Siz de helâl edin” diyerek komutanının emrini yerine getireceğini belirtir. Ve gözünü kırpmadan “şehadet şerbeti” içme emrini yerine getirir.
O gece belki Karargâhın kapısında beklerken, çocuklarının yüzü geçti gözlerinin önünden. Kim bilir? Belki Niğde’nin rüzgârı, çocukluğunun dağları, babasının sesi… Belki de hiçbir şey düşünmedi. Bilinmez… Çünkü görev bazen düşünmekten önce gelir.
Darbe girişimi sırasında Özel Kuvvetler Komutanlığı’na girmeye çalışan Özel Kuvvetler Komutan Yardımcısı Tuğgeneral Semih Terzi’yi, Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı’dan aldığı emir üzerine alnından vurarak öldüren Ömer Halisdemir, hemen oracıkta hainlerin 30 küsur kurşunuyla şehit düştü.
Tek kurşun sıktı Ömer Halisdemir, ardından onlarca kurşunla susturulmaya çalışıldı. Oysa kurşunlar bir bedeni susturabilir sadece; fakat bir milletin hafızasını asla…
O anda onları düşündü işte…
10 yıl önce bugün oldu bunlar dostlar. 16 Temmuz 2016’da, Ankara’da, Gölbaşı’nda bulunan Özel Kuvvetler Komutanlığı nizamiyesinde…
Minnetle Ömer Başçavuş, saygıyla, hasretle…
*****
O an orada o emri yerine getirip hain Semih Terzi’yi alnından vurup öldürmeseydi eğer; darbe girişimi belki şekil değiştirecek, cuntacı hainler bordo berelilerin karargâhını da ele geçirecek, akabinde birçok eylemler yapılacak, kanlar dökülecek, kim bilir belki de o şeref yoksunu hainler emellerine ulaşacaktı.
Şehit Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir, vatanı uğruna oracıkta hiç düşünmeden son nefesini verdi. Ömer Başçavuş o an, kendi hayatından vazgeçip bir milletin geleceğini korumayı seçti. Kurşunlar bedenini hedef aldı ama inancı ve cesareti asla yere düşmedi.
Vatan ve bağımsızlık uğruna birçok şehit verdiğimiz o karanlık gecede, saatler 02.16’yı gösterdiğinde; yalnızca bir asker değil, milyonların yüreğine kazınacak bir kahraman da ölümsüzleşti.
O’nun sessiz fedakârlığı, sabaha kadar süren direnişin en güçlü sembollerinden biri haline geldi. Ömer Halisdemir’in adı artık yalnızca bir insanı değil; cesareti, sadakati ve vatan sevgisini anlatan bir destanı ifade ediyor dostlar. Hep de öyle olacak…
Her 15 Temmuz gecesi saat 02.16 olduğunda, zaman sanki O’nun hatırası önünde saygıyla duruyor. Çünkü bazı insanlar ölmez; bir milletin vicdanında, bayrağında ve özgürlüğünde sonsuza dek yaşamaya devam ederler. Bazı insanların yaşamları yalnızca bir ömürlüktür. Kendileri için yaşarlar. Bazıları ise bir millete ömür olurlar.
*****
Ömer Halisdemir’in hikâyesi, 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan o gece sıktığı tek kurşunla başlamadı tabi ki. O hikâye, 20 Şubat 1974 tarihinde, Niğde’nin Çukurkuyu Beldesi’nde başladı. Büyüdükçe sabahın ilk ışıklarıyla hep koyunların peşine düştü o genç. İlk aşkı “Pamuk” adlı bir kınalı kuzuydu. Okul dönüşü çobanlık yaptı. Erken yaşta aldığı sorumlulukla, yedi çocuklu bir ailenin sorumluluğu da omuzlarındaydı.
Anadolu’da, “Toprağı tanıyan çocuklar, vatanın da kokusunu erken öğrenir” derler. Çünkü alın teriyle büyüyenler, ekmeğin kıymetini bildikleri kadar bayrağın gölgesini de bilirler.
Ömer Halisdemir de öyleydi…
Hayatı boyunca gösterişin değil görevin, sözün değil sadakatin adamı oldu O… Kardeşlerine omuz veren bir ağabey, evlatlarına umut olan bir baba, üniformasını yalnızca taşıyan değil, ona anlam yükleyen bir askerdi; di’li geçmiş zaman şimdi…
*****
Bugün O’nun adı üniversitelerde, okullarda, meydanlarda yaşıyor. Fakat asıl adresi ne taş tabelalar ne de bronz heykeller. Ömer Halisdemir’in gerçek yeri, bu ülkenin ortak vicdanı.
Babasının anlattığı bir cümle, belki de bütün hayatını özetliyor: “Beni ayakta tutan o çocuktu.” Şimdi ise milyonlarca insanın ayakta tuttuğu bir isim oldu.
Baha’nelere ne gerek; 15 Temmuz’u yalnızca bir tarih olarak okumak eksik kalır. O geceyi anlamak; basit bir çobanın nasıl kahraman vatan nöbetçisine dönüştüğünü, bir babanın nasıl evladıyla gurur duyarken gözyaşını içine akıttığını ve bir milletin kaderinin bazen tek bir insanın cesaretine nasıl emanet edilebildiğini anlamaktır.
Ömer Halisdemir, yalnızca bir kahramanın adı değildir. O; sorumluluğun cesarete, cesaretin fedakârlığa, fedakârlığın ise sonsuzluğa dönüştüğü bir eşiktir. Ve belki de her 15 Temmuz’da yeniden hatırlamamız gereken en önemli gerçek şudur: Vatan bazen kalabalık ordularla değil, tek başına dimdik duran bir insanın yüreğiyle korunur.
Bitirirken; bazı nöbetler sabaha kadar sürer dostlar. Bazıları ise bir millet uyandıkça hiç bitmez. Minnet, rahmet ve saygıyla Ömer Başçavuş. Huzurla uyu! Senin yerin inan hiç dolmaz…
BAHA AKINER
Toplumcu gerçekçi şiirin son büyük burçlarından biri daha devrildi dostlar, biz şiir severlerin kalbinde çoook derin bir hüzün bırakarak. O’nun gidişiyle, sesini isyana ve aşka aynı anda verebilen o görkemli lirik damar da yetim kaldı. Tıpkı Hasan Hüseyin Korkmazgil’in o unutulmaz dizesinde söylediği gibi; haziranda ölmek zordu ama temmuzda eksilmek de bu toprakların şiir sevdalılarına en az o kadar ağır bir yük bıraktı.
Hissettirdiği duygularla…
*****
TEMMUZ’DA EKSİLMEK
Sessiz yürür temmuz,
Ceplerinde yanık harfler taşır…
Masada eksik bırakılır sandalyeler;
Kitaplarda kıvrılan ayraçlar,
Hüznünden demlenmiş çaylar kalır…
Bir kavak ürperir önce;
Sonra bir köy kahvesi
Bir memleket her ferdiyle…
Küllerin içinden
Bir dize eğilir su içmeye;
Adını söylemez,
Hepimizin sesi olur…
Bir çocuk acıkır,
“Ekmek” diye ağlar.
Çıkar göğe dizeleri,
Bir şair daha susar…
Ahmet Telli de gider aramızdan.
Takvimler eksilir birer birer;
Şiirler öksüz, imgeler yetim kalır…
12 Temmuz 2026 Pazar, Saat: 11.48, Mersin…
Ahmet Telli de ayrıldı aramızdan…
Toplumcu gerçekçi şiirin son büyük burçlarından biri daha devrildi dostlar, biz şiir severlerin kalbinde çoook derin bir hüzün bırakarak. O’nun gidişiyle, sesini isyana ve aşka aynı anda verebilen o görkemli lirik damar da yetim kaldı. Tıpkı Hasan Hüseyin Korkmazgil’in o unutulmaz dizesinde söylediği gibi; haziranda ölmek zordu ama temmuzda eksilmek de bu toprakların şiir sevdalılarına en az o kadar ağır bir yük bıraktı.
Hissettirdiği duygularla…
*****
TEMMUZ’DA EKSİLMEK
Sessiz yürür temmuz,
Ceplerinde yanık harfler taşır…
Masada eksik bırakılır sandalyeler;
Kitaplarda kıvrılan ayraçlar,
Hüznünden demlenmiş çaylar kalır…
Bir kavak ürperir önce;
Sonra bir köy kahvesi
Bir memleket her ferdiyle…
Küllerin içinden
Bir dize eğilir su içmeye;
Adını söylemez,
Hepimizin sesi olur…
Bir çocuk acıkır,
“Ekmek” diye ağlar.
Çıkar göğe dizeleri,
Bir şair daha susar…
Ahmet Telli de gider aramızdan.
Takvimler eksilir birer birer;
Şiirler öksüz, imgeler yetim kalır…
12 Temmuz 2026 Pazar, Saat: 11.48, Mersin…
BAHA AKINER
Mersin, BÜYÜK bir ŞEHİR. Masmavi denizi, bereketli toprakları, tarihi mirası ve yılın büyük bölümünde güneşli iklimiyle Akdeniz’in en özel şehirlerinden biri aynı zamanda. Antik kentlerden doğal koylara, edebiyatçılarından sanatçılarına hatta, misafirperver insanlarından zengin mutfağına ve kültürel çeşitliliğine, verimli tarım arazilerinden modern limanına kadar pek çok değeri bir arada barındıran Mersin; yaşam kalitesiyle de hep öne çıkan bir şehir.
Mersin Büyükşehir Belediyesi, Vahap Seçer’in belediye başkanlığı döneminde hayata geçirilen hizmetlerle “tartışmasız” kentin dört bir yanında umut, dayanışma ve yaşam kalitesini güçlendiren çalışmalara imza attı. Bu, taraflı tarafsız herkes tarafından kabul edilen su götürmez bir gerçek dostlar. Yapılan yatırımlar, sosyal projeler ve modern şehircilik anlayışıyla Mersin; her geçen gün daha yaşanabilir ve daha güçlü bir kent olma yolunda da önemli adımlar attı, atıyor. Bu değişim, sadece yolları ve meydanları değil; insanların geleceğe olan inancını, ortak yaşam kültürünü ve Mersin’e duyduğu aidiyet duygusunu da büyüttü.
Hepsi için teşekkür ediyoruz; başta Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer olmak üzere kente katkı sağlayan tüm yöneticilere…
“Fakat” deyince tüm söylediklerinin anlamı kalmazmış derler ya; öyle değil dostlar. “Fakat” demeli, diyebilmeli insanlar; sorumluluk duygusuyla yapılan doğrular gibi yanlışların ya da hataların diyelim söylenmesi de her vatandaşın görevi. Hele ki; gazetecilerin…
*****
Bir şehrin büyüklüğü; yalnızca yollarıyla, binalarıyla ya da ekonomik gücüyle ölçülmez. Asıl büyüklük, yetiştirdiği insanlara gösterdiği vefada saklıdır. Çünkü şehirler de insanlar gibi hafızaları kadar yaşar. Hafızasını kaybeden kentler ise zamanla kimliğini de yitirir.
Mersin, bereketli toprağının yanında edebiyata, sanata ve düşünce dünyasına kazandırdığı isimlerle de övünmesi gereken şehirlerden biri. Yıllardır bir avuç insanla birlikte çabamız bunun üzerine. Torosların eteklerinde, okumaya ve üretmeye değer veren Arslanköy mesela bu zenginliğin en özel duraklarından biri. Osman Şahin’den Recep Bilginer’e uzanan kültürel iklimin içinde yetişen Behzat Ay da işte bu toprağın sessiz ama güçlü seslerinden biri.
Biri, biri de koca BÜYÜK ŞEHİR bunu nasıl atlar yıllardan beri; aklım mantığım bir türlü almıyor. 9 Temmuz tarihi Behzat Ay’ın ölüm yıl dönümü. Kentte ne bir sivil toplum kuruluşu, ne bir edebiyat derneği, ne bir Arslanköy derneği-platformu, ne bir edebiyat sever, ne bir edebiyatçı; hiç kimse ama hiç kimse bir anma, bir saygı, bir vefa paylaşımı yapmadı. Çok üzüldüm…
Ben aslında bu yıl bekledim. Her yıl 9 Temmuz’da anarım Behzat Ay’ı kendimce; aynı diğer değerlerimizi andığım gibi doğum, ölüm yıl dönümlerinde ama dediğim gibi bu yıl bekledim. Sadece yine edebiyatçı olan ve İstanbul’da yaşayan kızı Behzat Ay’ı aradım ve babasını, Mersin’in gururu Behzat Ay’ı saygıyla andığımı belirttim kendine.
*****
Vefa, bir şehrin hafızasıdır…
Bazı insanlar yaşarken sessizdir; gürültü çıkarmazlar, kendilerini anlatmaya çalışmazlar. Ama geride bıraktıkları eserler, yıllar geçtikçe daha yüksek sesle konuşur, konuşulur, konuşulmalıdır. İşte Behzat Ay da onlardan biriydi.
Torosların eteklerinde, Arslanköy’ün tertemiz havasında başlayan bir hayat… Yolu O’nu memleketinden uzaklara taşısa da yüreği hiçbir zaman Mersin’den kopmadı. Her fırsatta çocukluğunun geçtiği topraklara döndü. Çünkü insan, en çok doğduğu yere benzer. Behzat Ay da eserlerinde, düşüncelerinde ve yaşamında hep bu coğrafyanın izlerini taşıdı.
Türk edebiyatı, nice değerli kalem yetiştirdi. Kimileri kitap raflarında ölümsüzleşti, kimileri ise hak ettiği ilgiyi göremeden sessizce aramızdan ayrıldı. Behzat Ay, ne yazık ki o hak ettiği ilgiyi göremeyen isimlerden biri. Oysa ortaya koyduğu eserler; yalnızca Mersin’in değil, Türk edebiyatının da önemli yapı taşları arasında anılmayı hak ediyor.
Bugün dünya şehirleri, kendilerini yetiştiren sanatçılarla övünüyor. Meydanlarına heykelleri dikiliyor, adları kütüphanelere, kültür merkezlerine veriliyor. O değerlerin ölüm yıl dönümleri; yalnızca bir anma günü olarak değil, kültürel bir buluşmaya dönüştürülüyor. Çünkü artık biliniyor ki; bir şehrin gerçek zenginliği, beton binaları değil, yetiştirdiği fikir insanları…
Mersin’in de böyle bir zenginliği var. Behzat Ay gibi, Osman Şahin gibi, Abdülkadir Bulut gibi adını daha saymadığım nice bu toprağın sesini ülkeye duyuran kalemleri var. Ancak bazen en yakınımızdakini en kolay unutan yine biz oluyoruz. Ben şahsen Vahap Başkanın da bu konulara çok önem verdiğini biliyorum. Aslında bunu tüm Mersin biliyor fakat ne ‘olmuyorsa olmuyor’ ve bir türlü bu değerlerimizi biz yeterince hatırlatamıyor ve anamıyoruz. Şu eşiği bir atlasak artık…
*****
Cemal Süreya, Mersin’in ne yazık ki bir başka fark edilemeyen değeri Abdulkadir Bulut için “Kasabalı Lorca” der ya; Behzat Ay’ı da “Meksikalı Bir Eskimo”ya benzetir. Buyurun dostlar, Cemal Süreya’nın kendi ifadeleriyle Behzat Ay’ı anlattığı yazısına:
“Toroslarla Orta Amerika’daki dağ zincirleri arasında eski jeolojik zamanlardan kalma bir akrabalık bağı var mıdır Behzat Ay’ın; bilinemez. Olsa da herhalde ilk zamanlardadır. Ama O, Toroslarda doğduğu halde bir Türk’ten çok bir Meksikalıyı andırmaktadır. Aslında Toroslarda değil, Antitoroslarda doğmuş. Bu yüzden olacak, görünümünde bir Eskimoluk da var galiba. Kısacası Meksikalı bir Eskimo. Hele gözlük takınca…
Aşk, kadınlar…
Behzat Ay’ın hayatının asıl köşebendinin kadınlar olduğu söylenebilir. Tek bir aşk söz konusu değil ama… Sürekli, nesnelerini zaman içinde değiştire değiştire akan, hiç durmayan bir aşk… Kadınlar olmasaydı roman yazmayacaktı belki de; deneme, öykü, hiç… Hatta öğretmen de olmayacaktı. Hatta hatta, içki de içmeyecekti…
Tutkulu bir yazardı Behzat Ay…
Hayatı bunca kalabalık olan, evli olduğu halde gömleklerini bile temizleyiciye verdiğini söyleyen bir adamın onca yazıyı nasıl kotarabildiğini her zaman düşünmüşümdür. Hatta kimi zaman, bunları bir başkası mı yazıyor diye kuşkulandığım olmuştur. Yine de biraz az içseydi daha iyi bir yazar olacaktı kuşkusuz. En büyük gazetelerimizin birinin ikinci sayfasında zaman zaman yazıları yayımlanır. Yıl dönümleriyle ilgili bu yazılar…”
*****
“Vefa vefa” diyoruz da; vefa dostlar, sadece mezar başına bir çelenk bırakmak değil. Vefa; bir çocuğun okulda Behzat Ay’ın adını öğrenmesi, bir gencin O’nun kitabını okuyup ilham alması, bir kültür etkinliğinde adının yaşatılması. Çünkü unutulan yalnızca bir yazar ya da şair ya da bir sanatçı değil; bir şehrin hafızasının yavaş yavaş siliniyor olması…
Behzat Ay’ın aramızdan ayrılışının üzerinden tam tamına 27 yıl geçti. Fakat gerçek yazarlar, takvim yapraklarında yaşamaz. Onlar, okudukça-okundukça yeniden doğar(lar); hatırlayıp-hatırlatıp-hatırlandıkça da yaşamaya devam eder(ler).
Baha’nelere ne gerek; belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi de geçiyor: BİZ, BU ŞEHRİN BİZE BIRAKTIĞI DEĞERLERE GERÇEKTEN SAHİP ÇIKABİLİYOR MUYUZ?
Çünkü şehirler, yollarıyla değil; hafızalarıyla büyür(ler). Hafızasını koruyan kentler de geleceğe yürür(ler); unutanlar ise geçmişini de geleceğini de sessizce yavaş yavaaş kaybetmeye başlar(lar).
Behzat Ay’ın 27 yıldır kalemi suskun belki. Fakat O’nun yazdığı yazılar, şiirler, makaleler, buranın toprakları, Torosların rüzgârı ve Arslanköy’ün sesi hâlâ yaşamaya devam ediyor, edecek. Bize düşen ise bu sesi duymak ve gelecek nesillere aktarmak.
Behzat Ay’ı anmak dostlar; yalnızca bir yazarı hatırlamak değil. Behzat Ay’ı anmak; bu toprakların ruhuna, kültürüne ve ortak vicdanına sahip çıkmak. Ve belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam da budur: Vefa…
Saygıyla…
BAHA AKINER
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.