07 Eylül 2026 Pazartesi
Doğu Akdeniz’ in en büyük deniz faciası: Refah Vapuru trajedisi…*
ABD-Kanada ticaret savaşında yeni perde: Misilleme tarifeleri yürürlükte, Trump’tan Bombardier tehdidi
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
MERSİN’E DEĞER KATANLARIN ADLARI YAŞAMALI
Şükrü Erbaş, 73 yaşında…
Baha’nelere ne gerek; şiire adanmış bir hayat O’nunkisi…
“Türkçem benim ses bayrağım!” diyecek kadar hem de. Evet, bildiniz dostlar: Türkçe’nin arı bir dil olması için çok kıymetli çalışmalarıyla Türk Edebiyatı’nda önemli bir yer edinen şairlerden, hiçbir akımdan etkilenmeyip kendi şiir akımını oluşturan Fazıl Hüsnü Dağlarca bugünkü konukluğumuz…
Fazıl Hüsnü Dağlarca ki; şiirlerinde yeni kelime ve kelime toplulukları türeterek konuşma dilinin ağız özelliklerini vurgulayan, Türkçe’nin söz varlığını hep zenginleştirmek isteyen, Türk Edebiyatı’nın en verimli dönemlerinden biri olan Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin en özgün temsilcilerinden.
*****
26 Ağustos 1914’te, İstanbul’da, süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey’den olur da Kadriye Hanım’dan doğar Fazıl Hüsnü. İlköğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan’da dört farklı şehirde tamamladıktan sonra ortaöğrenimi için yolu önce Tarsus’a düşer. Tarsus Ortaokulu’nun ardından da Adana Ortaokulu’nda ortaöğrenimini tamamlar ve oradan 1933 yılında mezun olacağı Kuleli Askerî Lisesi’ne geçer.
Sonrasında mı? Hep şiir, hep ve daima şiir…
İlk şiirlerinde Necip Fazıl Kısakürek etkisinde kalır. 1934 yılında yayımlanan “Havaya Çizilen Dünya” adlı şiir kitabındaki şiirlerinde bu etki görülür. Kendi şiir çizgisine yönelişi 1940 yılında art arda yayımladığı “Çocuk ve Allah” ve “Daha” adlı şiir kitaplarıyla başlar.
Şiiri, “Sezgi” ve “Us” olmak üzere iki dönemde incelenebilir. “Sezgi” dönemi eserleri 1934 yılında yayımladığı “Havaya Çizilen Dünya”, 1940 yılında art arda yayımladığı “Çocuk ve Allah” ile “Daha”, 1945 yılında yine art arda yayımladığı “Çakırın Destanı” ve “Taş Devri” adlı şiir kitaplarını kapsar.
Aile, Ataç, Çağrı, Devrim, İnkılapçı Gençlik, Kültür Haftası, Türkçe, Türk Dili, Türk Yurdu, Varlık, Vatan, Yeditepe, Yücel, Yenilik ve Yön gibi dergi ve gazetelerde şiirlerini yayımlar. 1935 yılında piyade subayı göreviyle; Doğu ve Orta Anadolu’nun, Trakya’nın pek çok yerini dolaşır. Ordudaki hizmeti on beş yılı doldurunca, Önyüzbaşı rütbesiyle 1950 yılında askerlikten ayrılır.
1952 ile 1960 yılları arasında Çalışma Bakanlığı’nda iş müfettişi olarak İstanbul’da çalışır. 1955 yılında “Âsû” adlı kitabıyla Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazanır. Âsû; bilinmeyenin peşinden koşan, öğrenmek isteyen, diğerlerinden daha farklı düşündüğü için Güneş Tanrısına karşı çıkan ve bu sebepten yakılan bir siyahidir.
Âsû ile başlayan ikinci dönem günümüze kadarki şiirlerinde etkin olan “Usçu” dönemdir. Bu şiir kitabının ağırlıktaki teması ölüm ve sevgidir. Eserde Sait Faik ve Orhan Burian gibi dostlar için ağıtlar bulunurken; doğa, insan sevgisi, cinsellik, zaman olgusu gibi temalar da kullanılmıştır.
*****
“Sezgi” döneminde kendine has bir şiir dili ve biçemi yaratmaya çalışmıştır. “Us” dönemi ise güçlü bir Türkçe tutkusuyla dikkat çeker. Dağlarca bu dönemde dilin arılaştırılması çabalarına katılır, evrensel temalara ağırlık vermeye başlar. 1970 sonrasında yoğunlukla çocuk şiirleri yazar. Hem Türkiye’de hem uluslararası düzeyde birçok ödül kazanır, birçok ülkede şiirleri okunur. Kitapları birçok dile çevrilmiştir.
1960 yılında Çalışma Bakanlığı’ndan ayrılır ve İstanbul Aksaray’da Kitap Kitabevini açarak yayıncılığa başlar. 1964 yılının Temmuz ayına kadar dört yıl boyunca “Türkçe” isimli aylık dergiyi çıkarır. İlk yazısı 1927’de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikâyedir, İstanbul dergisinde 1933’te çıkan “Yalnızlığım” adlı şiiriyle adını duyurmaya başlar.
Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılâpçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri yayınlanır. 1967 yılında ABD’deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından “En İyi Türk Şairi” seçilir. Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu üyesi olan Fazıl Hüsnü Dağlarca; Dil Devrimi’ne ilişkin düşüncelerini Türk Dil Kurumu Koçaklaması’nda şöyle dile getirir: “Türk Dil Kurumu’nu kurarken Mustafa Kemâl’in tek mutsuzluğu vardı. Türkçeyi sevdiğini daha Türkçe söyleyememek! Kimilerinin şimdi tek mutluluğu var, Türkçeyi sevdiklerini daha Osmanlıca söylemek.”
*****
Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, bu yüzden hiçbir edebi akım ve kişiden etkilenmeden kendi kozasını örer. Çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle hiçbir şairden etkilenmez ve hiçbir akımın etkisinde kalmaz. Türkçeye bakışını ise “Türkçem, benim ses bayrağım!” diyerek “Türkçe Katında Yaşamak” adlı şiirinde sergiler.
“Seslenir seni bana “sonsuz”
Der ki çoğal, Der ki uzan mutluluğuna
Usun, iyiliğin, doğruluğun,
Bir bilinmeyenden, Bir bilinene dek
Türkçe, var olduğumuz…
(…) Seslenir seni bana ova’m, dağ’ım,
Nere gitsem bulur beni arınmış.
Bir çağ ki akar ötelere,
Bir ak… ki yüce atalar, bir al… ki ulu oğullar,
Türkçem, benim ses bayrağım…”
Dedim ya: 94 yıl süren hayatının 75 yılını şiire adamıştır diye; bir röportajında, “Ayrılığın acı veren, acı verecek başka bir büyüklüğü var. Ki bunu saydıklarımın üstünde tutarım: Türkçeden ayrılmak!” diyecek kadar Türkçeye sevdalıdır Dağlarca. “Türk olmak, önce Türkçe olmak değil midir?” sözleriyle de bu sevdasını vurgular ve ekler ardından: “Ne yazık ki ülkenin yöneticileri bu gerçeği görmüyorlar, yaşamıyorlar!”
*****
Kısa ve öz anlatımı, karmaşık ve uzun cümlelere tercih etmesi şiirlerindeki etkiyi artırmıştır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yerel ve doğal söyleyişler kullanması, konuşulan dilden yararlanması; O’nun şiirlerini içten ve çekici kılmakla birlikte kalıcı olmasını da sağlar. Sanat anlayışını ise şu cümlesi özetler: “Sanat eseri, hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir.”
1945 yılında yayımladığı ikinci şiir kitabının, “Taş Devri”nin hem ön sözünde hem arka kapağında; “Şairler bütün çalışmalarında yeniden doğarlar. Doğumları birbirini bilmez. İşitmez, duymaz. Çok uzak bir ses, şairlerin duymadığı bir ses, yapıtlarını birbirine duyurur. Bu, ortak sözcüklerden mi ötürüdür, kimi yazıların sağır yerlerinin dizeleri birbirlerine yaklaştırmasından mıdır, geceleri gözümüzü açmamızdan – gündüzleri gözlerimizin kapalı olmasından mıdır, yürürken ayaklarımızın el gibi olmasından – okşarken ellerimizin yoklukta dolaşan ayaklar gibi olmasından mıdır, bilmiyorum. Tek bildiğim, yazarken daha yaşamalı olmamdır” der Fazıl Hüsnü Dağlarca.
Ne anlamlı ve derin sözler birliği değil mi? Binlerce kez yaptığı gibi yine, yeniden doğar ya eserinde ve yaşar yazarken kendi ifadesiyle yaşayabildiğince; 1958 yılında “Ölü” adını verdiği bir şiir yazar:
“Hangi mahallede imam yok,
Ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim…
Ölüler namına, azade ve temiz,
Meçhul denizlerde balık,
Müslüman değil miyim, haşa,
Fakat istemiyorum kalabalık…
Beyaz kefenler giydirmesinler,
Sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
Ki bütün azalarım hülyada…
Hiçbir dua yerine getiremez,
Benim kâinatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar;
Çılgınca seviyorum sıcaklığımı…”
Bir anlamda vasiyetidir aslında bu şiiri. 5 Ekim 2008 Çarşamba günü, 94 yaşında, zatürre tedavisi gördüğü Başkent Üniversitesi İstanbul Hastanesi’nde yaşama veda eder Fazıl Hüsnü Dağlarca.
Bir dini törenle uğurlanmak istemediğini açıkça söylemiş olmasına rağmen, benzer vasiyette bulunan birçok kişi gibi onu da camiye götürüp yıkatıp, beyaz kefene sararlar. Üstüne cenaze namazını kılıp, Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağın altına gömüp, başucunda Arapça dualar okurlar.
Türkiye’de yaşarken istedikleri yapılamayan birçok aydın gibi Türkçeye ömrünü adamış, yüze yakın kitap yayımlamış bir şairin de son dileği yine göz ardı edilir böylece; yine, yeniden. Üstüne ne denilebilir ki?
Anısına, Türk şiirine katkısına, şiire sevdasına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…
BAHA AKINER