M. KIRIKKANAT VE HAKİKAT…

M. KIRIKKANAT VE HAKİKAT…

ABONE OL
Nisan 29, 2026 09:09
M. KIRIKKANAT VE HAKİKAT…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

M. KIRIKKANAT VE HAKİKAT…

Bazı insanlar vardır; yüzlerini değil, bakışlarını hatırlarsınız. Çünkü bakış bazen kelimelerden daha çıplaktır, daha dürüst ya da daha tehlikelidir.

Yıllar geçse de bir otelin avlusunda kurulmuş birkaç cümlenin gölgesi insanın zihninden silinmez. 1996 yılında Diyarbakır’da, Kervansaray Oteli’nin taş duvarları arasında, otantik bahçenin suskun ağaçları altında tanıdığım Mine Kırıkkanat da benim için böyle bir iz bıraktı.

O günlerin Diyarbakır’ı; acının, korkunun, suskunluğun ve aynı zamanda direnmenin şehriydi. Sokaklarda devletin sert gölgesi, insanların yüzlerinde yüzyıllık yorgunluk vardı. Bölgeye gelen gazeteciler, siyasetçiler, aydınlar; çoğu zaman gerçeği anlamaktan çok, gerçeğin etrafında güvenli bir yürüyüş yapmayı tercih ederlerdi.

Ama o akşam, Kırıkkanat’ın sözleri farklı bir tını taşıyordu. Kürtlerle ilgili; hukuktan, adaletten, devletin sosyal olması gerektiğinden, halkın acısına empatiyle yaklaşmanın insanlık borcu olduğundan söz ediyordu. O konuşmada vicdanın sesi var sanmıştım.

Sonra yıllar geçti.

İnsan bazen bir yüzün değişmediğini, ama maskesinin değiştiğini fark eder. Gazete köşelerinde sertleşen cümleler, daralan ufuklar, büyüyen kibir ve giderek daha keskin bir ulusalcı refleks. Bir zamanlar halktan yana görünen sözlerin yerini, halkı hizaya çağıran buyurgan bir dil aldı. Empatinin yerine öfke, çoğulculuğun yerine dışlayıcılık, insan haklarının yerine ideolojik muhafızlık geçti.

Bu ülkede kalem çoğu zaman hakikatin değil, konforun hizmetine girer. Kimi dini kullanır, kimi milliyetçiliği; kimi halkın yoksulluğunu, kimi etnik kimlikleri; kimi de Atatürk’ü bir düşünce olarak değil, bir kariyer zırhı olarak kuşanır.

Çünkü burada bazıları için fikir, inanç değil, geçim kapısıdır. Sözcükler ekmek teknesine, ideolojiler ise makam kartına dönüşür.

Mine Kırıkkanat da bu yolun en kestirme ve en güvenli tarafını seçti.

Milliyetçilikle ulusalcılığı, mezhepçi reflekslerle ırksal üstünlük duygusunu harmanlayan o dar çizgide yürüdü. Evrensellik, çağdaşlık, insan sevgisi, birlikte yaşama iradesi; bütün bunlar ancak kürsülerde alkış alan süslü kelimeler olarak kaldı. Gerçek hayatta ise daha sert, daha dışlayıcı, daha korkulu bir dil hâkim oldu.

“Kılıç artığı” gibi bir ifade bazen sadece bir söz değildir. İnsanın iç dünyasının, tarih karşısındaki ahlaki pozisyonunun ve vicdani çöküşünün aynasıdır. O kelime, bir makalenin satırı değil, bir zihniyetin itirafıdır. Sonrasında gelen açıklamalar, özeleştiriler ya da geri adımlar, kırılan şeyi onarmaya yetmez. Çünkü bazı kelimeler sadece söylenmez, sahibini ele verir.

Cumhuriyet gazetesi bile, uzun yıllar taşıdığı ulusalcı ağırlığın içinde bu yükü daha fazla sırtlayamadı ve yollar ayrıldı. Çünkü hiçbir kurum, hakikatten daha büyük değildir. Ve hiçbir kalem, halkın vicdanından daha uzun ömürlü olamaz.

Ben o Diyarbakır akşamını hâlâ hatırlıyorum. Taş avluda konuşan kadın ile yıllar sonra manşetlerde gördüğüm figür arasında büyük bir mesafe vardı. Belki insan değişmedi, sadece sakladığını açığa çıkardı. Belki de zaman, herkesin gerçek yüzünü sabırla ortaya çıkaran en büyük editördür.

Bugün dönüp baktığımda şunu daha net görüyorum: Halkı esas almayan, çevresel ve toplumsal adalete duyarsız kalan, farklılıklarla birlikte yaşama iradesine saygı göstermeyen dar ulusalcı-milliyetçi yapıların bu ülkeye verebileceği hiçbir şey yoktur.

Kırıkkanat gibi sığıntılar; yalnızca korkuyu büyütür, ayrışmayı derinleştirir ve toplumu birbirine yabancılaştırır.

Bir ülke sloganlarla değil, adaletle büyür. Bir halk korkuyla değil, eşitlikle nefes alır. Ve bir yazar, en çok da mazlumun yanında, haklının yanında durabildiği kadar yazardır.

Geriye kalan ise yalnızca şudur; İnsan bazen çok şey olur, ama hakikatin karşısında bir hiç olmaktan

kurtulamaz. 29.04.2026

Bedrettin GÜNDEŞ Sosyolog / Yazar

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP
rk
rk