13 Ağustos 2026 Perşembe
Küresel Paylaşım Savaşında Çin "Kazan-Kazan" vaadiyle Afrika’ ya açılırken…
Vergi, trafik cezası, öğrenim kredisi borcu olanlar dikkat! Son tarih 31 Ağustos
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
EN BÜYÜK DEVRİMCİ’YE SAYGIYLA…
Türkiye bazen kendi tarihinin önüne öyle bir kavşakta gelir ki mesele artık yalnızca bir kanunun kabul edilmesi, bir siyasi partinin tutumu ya da Mecliste kullanılan oyların toplamı olmaktan çıkar. O kavşakta asıl soru sorulmaya başlar…
Biz geçmişimizin korkularıyla mı yaşayacağız, yoksa geleceğimizi ortak bir insanlık duygusuyla mı kuracağız?
10 Ağustos’u 11 Ağustos 2026’ya bağlayan süreçte Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, kamuoyunda daha çok “çerçeve yasa” olarak tartışıldı. Düzenleme, silahlı örgütün fiilî varlığının ve silahlarının ortadan kalkmasının hukuki sonuçlarını belirlemeyi amaçlayan bir yapı taşıyor ve TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı. Oylama sonuçlarına göre teklif 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oy aldı.
Fakat bana göre bu oylamanın gerçek anlamı rakamlardan çok daha ötede bir sonuçtur.
Çünkü Türkiye’nin önündeki mesele artık yalnızca terörün veya silahların sona ermesi değildir. Mesele, silahın yerini hukukun, korkunun yerini güvenin, öfkenin yerini sağduyunun, ölümün yerini hayatın alıp alamayacağıdır.
Bir ülkenin gerçek gücü kaç yıl savaştığıyla değil, gerektiğinde kaç yüzyıllık önyargısını aşabildiğiyle ölçülür.
Güçlü devlet, güvenliği sağlarken barışı kurabilen; adaleti korurken toplumu birbirine düşmanlaştırmayan devlettir.
İnsanlık, iki dünya savaşından, soykırımlardan, sürgünlerden, etnik çatışmalardan ve milyonlarca insanın ölümünden sonra bazı temel değerleri ortaklaştırabildi. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin başlangıç noktası da budur: İnsanlar onur ve haklar bakımından eşittir; insan hakları milliyete, etnik kökene, dile veya başka bir statüye bağlı değildir.
Bu nedenle barış meselesini yalnızca milliyetçilik, solculuk, muhafazakârlık veya herhangi başka bir ideolojik kimliğin dar çerçevesinden değerlendirmek bana eksik geliyor.
Barış ideolojik değil, insani bir meseledir. Çünkü toprağa düşen insanın ideolojisi üzerinden acı çekmez anneler. Bir annenin gözyaşının milliyeti yoktur. Bir çocuğun babasız kalmasının sağı, solu yoktur. Bir gencin hayattan koparılmasının Türkçesi, Kürtçesi, Arapçası yoktur.
Türkiye’nin bu tartışmada en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri kavramları birbirinden ayırabilmektir. Barış istemek, yaşanan acıları unutmak değildir. Barış istemek, terörü meşru görmek değildir. Barış istemek, şehitleri unutmak değildir. Barış istemek, devletin güvenlik hakkından vazgeçmesi değildir.
Tam tersine barış, bir daha aynı annelerin ağlamamasını istemektir. Şehitlerin hatırasına gösterilebilecek en büyük saygılardan biri de yeni şehitlerin olmadığı bir ülke kurabilmektir.
Gazilerin fedakârlıklarına verilebilecek en büyük karşılıklardan biri, onların çocuklarının aynı acıları yaşamayacağı bir gelecek bırakabilmektir.
Burada insanın düşünmeden edemediği önemli bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Bedelin en ağırını yaşamış bazı insanlar “Bir daha aynı acılar yaşanmasın” diyerek barış ihtimaline kapı aralarken; hayatın bu bedellerinden görece uzakta duran bazı siyasi ve statükocu çevrelerin geçmişten kalma katı ideolojik reflekslerle barış ihtimaline karşı çıkmaları hayli düşündürücüdür.
Bu, Türkiye’nin tarihsel çelişkilerinden biridir. Bazen acıyı yaşayan insan barışmaya hazırdır; acıyı uzaktan tartışan insan ise hala savaşın diliyle konuşur.
Burada bir ayrımı özellikle yapmak gerekir. Bir milletvekilinin bir yasaya “hayır” demesi elbette demokratik hakkıdır. Demokrasi yalnızca bizim katıldığımız düşüncelerin özgürlüğü değildir. Karşı çıktığımız düşüncenin de kendisini ifade edebilmesidir.
Fakat burada ikinci bir soru sormak da meşrudur. Bir kanunun eksikleri varsa onları düzeltmek için mücadele etmek mi gerekir, yoksa ülkenin silahsız ve şiddetsiz bir geleceğe geçme ihtimalinin önüne bütünüyle set çekmek mi?
Barışı savunmak, hükümeti desteklemek değildir, barışı savunmak bir partiye oy vermek değildir, barışı savunmak, bir ideolojiyi kabul etmek değildir, barışı savunmak, yaşam hakkını savunmaktır. Hukukun üstünlüğünü savunmaktır. Demokratik siyaseti silahlı siyasetin önüne koymaktır.
Bu nedenle Avrupa insan hakları sisteminin temelinde de demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti birbirinden ayrılmaz değerler olarak görülmektedir. Hukuk devleti; iktidarın da hukukla bağlı olduğu, herkesin kanun önünde eşit bulunduğu ve bağımsız yargıya erişebildiği bir düzeni ifade eder.
Yani Türkiye’nin önündeki gerçek hedef yalnızca “terörsüz Türkiye” değil, aynı zamanda daha demokratik, daha adil, daha özgür ve daha güçlü bir hukuk devleti olan Türkiye olmalıdır.
YENİ PARTİ’DEKİ AYRIŞMA VE SİYASETİN SINAVI
Bu süreç siyasi partiler açısından da önemli bir sınavdır.
Özellikle son dönemde önemli bir siyasi ivme yakalayan Yeni Parti açısından oylamada ortaya çıkan ayrışma dikkat çekicidir. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre parti yönetimi milletvekillerini oylamada serbest bırakmış; Oy dağılımına göre 54 milletvekili “hayır”, 35 milletvekili “evet”, iki milletvekili ise çekimser oy kullanmıştır.
Bunun demokratik açıdan olumlu bir tarafı da vardır: Milletvekilleri kendi vicdanlarıyla karar verebilmiştir. Fakat siyasi açıdan başka bir gerçek de ortadadır. Tarihî meselelerde bir siyasi hareketin ortak bir gelecek perspektifi ortaya koyamaması, toplumda “Bu parti Türkiye’nin büyük meselelerinde nasıl bir yön tayin edecek?” sorusunu doğurmuştur.
Çünkü siyaset yalnızca iktidara karşı çıkmak değildir. Siyaset gerektiğinde risk almaktır. Gerektiğinde kendi tabanına rağmen doğru bildiğini söyleyebilmektir. Gerektiğinde dünün ezberlerini terk edebilmektir.
Siyaset Analizleri
İYİ PARTİ VE İDEOLOJİNİN SINIRLARI
İYİ Parti’nin sürece itirazı da demokratik zeminde değerlendirilmelidir. Partinin temsilcileri, Türkiye’nin terörsüz olması gerektiğini savunurken mevcut yönteme, anayasal zemine ve sürecin siyasi çerçevesine itiraz etmişlerdir.
Ancak burada bütün siyasi hareketler için geçerli daha temel bir mesele vardır. Bir parti kimliğini sürekli tehdit, çatışma veya kutuplaşma üzerinden oluşturduğunda, barış ihtimali o kimliğin siyasi gerekçesini zayıflatır.
Bu yalnızca İYİ Parti için değil, bütün ideolojik partiler için geçerli bir tehlikedir. Çünkü gerçek barış geldiğinde düşmanlık üzerinden siyaset yapmak zorlaşır. İnsanlar birbirlerini tanımaya başladıkça korkular azalır.
Korkular azaldıkça sert ideolojilerin toplumsal alanı daralır. Bunun için barış yalnızca silahların susması değildir. Barış aynı zamanda siyaset dilinin değişmesidir.
MHP’NİN SÜREÇTEKİ TARİHSEL POZİSYONU
Bu sürecin belki de siyasal açıdan en dikkat çekici aktörlerinden biri MHP olmuştur. Geçmişten gelen milliyetçi siyasi kimliğine rağmen MHP yönetiminin sürecin başından itibaren kararlı bir irade ortaya koyması, Türk siyasetinin alışılmış kalıplarının dışına çıkan önemli bir durumdur.
Devlet Bahçeli, 5 Mayıs 2026’daki grup konuşmasında “Terörsüz Türkiye” yaklaşımının teslimiyet veya taviz olmadığını, devletin temel ilkelerinden vazgeçilmesi anlamına gelmediğini açık biçimde savunmuştur. MHP milletvekilleri de Genel Kurul görüşmelerinde hedefi silahın siyasetin ve toplumun üzerinden çekilmesi ve gelecekte yeni kuşakların korkuyla büyümemesi üzerinden tarif etmişlerdir.
Bu tavır, milliyetçiliğin yalnızca çatışmayla tanımlanmak zorunda olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Belki de gerçek vatan sevgisi bazen savaşmaya hazır olmak kadar, barışmaya cesaret edebilmektir.
CHP’NİN SÜRECE SAHİP ÇIKMASININ ANLAMI
CHP’nin bütün güncel siyasi tartışmalarına ve iktidarla yaşadığı sert gerilimlere rağmen düzenlemeye destek vermesi de demokratik siyaset açısından önemlidir.
Siyaset Analizleri
CHP Grup Başkanvekili Rahmi Aşkın Türeli, partinin silah ve şiddeti sona erdirecek, hukuk devletini güçlendirecek adımları desteklediğini açıklamış ve düzenlemeye olumlu oy vereceklerini belirtmiştir.
Bu, Türkiye’de ihtiyaç duyduğumuz siyaset anlayışının önemli bir örneğidir. Bir iktidara karşı olmak başka şeydir. Ülkenin yararına olduğunu düşündüğünüz bir meseleye karşı olmak başka şeydir. Demokrasi olgunluğu, rakibinizin yaptığı her şeyi yanlış görmek değildir. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmektir.
Türkiye’nin yıllardır aşamadığı sorunlardan biri de bu dar siyasi ve çıkara dayalı beklentilerdir. Siyasi partiler çoğu zaman meseleleri içeriğine göre değil, kimin önerdiğine göre değerlendirmiştir. Oysa devlet meseleleri günlük parti rekabetinin üzerinde düşünülmelidir.
AK PARTİ AÇISINDAN YENİ BİR SİYASET ARAYIŞI
AK Parti açısından ise bu süreç yalnızca güvenlik politikası değil, aynı zamanda yeni bir siyasal pozisyon arayışı olarak okunabilir.
Uzun yıllar boyunca güvenlik, terörle mücadele ve bölgesel gelişmeler üzerinden şekillenen bir siyasetin, silahların tamamen devreden çıkarılmasını hukuki bir zemine taşıma iradesi göstermesi önemli bir yönetim tercihini ifade etmektedir.
Bunun siyasi sonuçları elbette tartışılacaktır. Seçim stratejileri tartışılacaktır. İttifak dengeleri tartışılacaktır. Siyaset mühendisliği tartışılacaktır. Ancak hiçbir siyasi hesap, ortaya çıkabilecek tarihsel fırsatın insani değerini gölgelememelidir. Çünkü bir siyasi iktidarın gerçek başarısı yalnızca seçim kazanmak değildir.
Siyaset Analizleri
Kendisinden sonraki kuşaklara daha az çatışmalı bir ülke bırakabilmesidir. Bu nedenle cesaretli, iradeli ve geleceği okuyan bir siyaset mühendisliğidir.
Türkiye’nin bazı kesimlerinde hala güçlü olan statik ulusalcı refleksler de bu süreçte yeniden görünür hale gelmiştir. Burada insanlara hakaret etmek veya herhangi bir siyasi görüşü “ilkel” ilan etmek yerine düşüncenin kendisini sorgulamak gerekir. Ulusalcılık eğer ülkesini sevmekse değerlidir.
Ama ülke sevgisi sürekli düşman üretmeye dönüşüyorsa orada sorun vardır. Devleti savunmak, toplumun bir bölümünden korkmayı gerektirmez. Bayrağı sevmek başka bir dili yasaklamayı gerektirmez. Cumhuriyeti savunmak farklı kimlikleri dışlamayı gerektirmez. Ülkenin bütünlüğünü savunmak, demokratik haklardan korkmayı gerektirmez.
Yirmi birinci yüzyıl dünyasında güçlü devlet; farklılıklarını bastıran değil, farklılıkları ortak yurttaşlıkta buluşturabilen devlettir. Evrensel insan hakları düşüncesinin özü de budur.
İnsan doğduğu etnik kimlikle, konuştuğu dille, inancıyla veya dünya görüşüyle daha az insan olmaz. Devletin görevi vatandaşlarını birbirine benzetmek değil, farklılıklarına rağmen eşit haklara sahip olduklarını güvence altına almaktır.
Türkiye’nin tarihi büyük başarılarla olduğu kadar büyük savruluşlarla da doludur. Darbeler gördük, faili meçhuller gördük, terör gördük, köylerinden göç etmek zorunda kalan insanlar gördük, şehit cenazeleri gördük, çocuklarını dağdan dönsün diye bekleyen anneler gördük, evladının tabutuna sarılan anneler gördük. Gencecik insanların birbirlerinin düşmanı haline getirildiği dönemler yaşadık. Devletin yanlışlarını da gördük.
Şimdi soru şu: Bütün bunlardan ne öğrendik? Eğer elli yıl sonra hala aynı cümleleri kuracak, aynı korkuları büyütecek, aynı gençleri toprağa vereceksek tarih bize hiçbir şey öğretmemiş demektir.
Geçmişi değiştiremeyiz. Ama geçmişin geleceğimizi yönetmesine izin verip vermemek bizim elimizdedir.
Savaş zamanlarında cesaret çoğu zaman silahla ölçülür. Barış zamanlarında ise başka bir cesaret gerekir. Önyargınızdan vazgeçme cesareti. Düşman olarak öğretilen insanı dinleme cesareti. Kendi siyasi mahallenizin tepkisini göze alma cesareti. Acılar arasında hiyerarşi kurmama cesareti.
Ve gerektiğinde:
“Dün yanlış düşünmüş olabilirim.” diyebilme cesareti. Barış unutmak değildir. Barış teslim olmak değildir, barış geçmişi silmek değildir. Barış, geçmişin acılarından geleceğin çocuklarını kurtarmaktır.
Türkiye bugün böyle bir eşiğin önündedir. Çerçeve yasa kusursuz olabilir mi? Hayır. Eleştirilebilir mi? Elbette. Hukuk devleti eksikleri tartışılmalı mı? Kesinlikle. Demokratikleşme devam etmeli mi? Tereddütsüz.
AİHM ve AYM kararları, ifade özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı, yerel demokrasi, eşit yurttaşlık, şeffaf devlet ve bağımsız yargı konuşulmalı mı? Bunların hepsi konuşulmalıdır.
Çünkü barış yalnızca silah bırakmak değildir. Barış aynı zamanda adalet inşa etmektir. Ve kalıcı barış ancak hukukla mümkündür.
Çünkü devletler yasalar çıkarır, siyasetçiler kararlar verir, parlamentolar oy kullanır. Ama sonunda bütün bunların tek bir amacı vardır:
İnsanı yaşatmak. İnsanı yaşatamayan hiçbir ideolojinin anlamı yoktur. İnsanın onurunu koruyamayan hiçbir devlet anlayışı tamamlanmış değildir. İnsanın yaşam hakkını siyasetin üzerine koyamayan hiçbir demokrasi gerçek anlamda olgunlaşmış sayılamaz.
Bu nedenle benim için mesele Türk ile Kürt arasında değildir. Sağ ile sol arasında değildir. İktidar ile muhalefet arasında değildir. MHP, CHP, AK Parti, DEM Parti, Yeni Parti veya İYİ Parti meselesi de değildir.
Mesele çok daha büyüktür. Mesele insan ile ölüm arasındadır. Ve insanlığın tarafı bellidir: Hayattan yana olmak, hukuktan yana olmak, adaletten yana olmak, demokrasiden yana olmak, birlikte yaşamaktan yana olmak.
Geçmişin acılarını unutmayacağız; ama çocuklarımızın geleceğini de geçmişimizin acılarına mahkûm etmeyeceğiz. Çünkü barış bir siyasi partinin zaferi değildir.
Barış devletin de muhalefetin de Türk’ün de Kürt’ün de Arap’ın da tek başına zaferi değildir.
Barış, insanın zaferidir.
BEDRETTİN GÜNDEŞ / SOSYOLOG – YAZAR
YENİ BİR TOPLUMSAL SÖZLEŞMENİN EŞİĞİNDE…
Toplumların tarihinde bazı dönemler vardır ki, o dönemler yalnızca yaşanan olaylarla değil, gelecek kuşaklara bırakacakları mirasla da değerlendirilir.
Türkiye’nin son elli yılı da böyle bir dönemin adıdır. Bu uzun zaman dilimi boyunca ülke, sadece terör olaylarıyla mücadele etmedi; aynı zamanda korkuların, ilkel kutuplaşmaların, karşılıklı güvensizliğin ve siyasal kamplaşmaların şekillendirdiği bir toplumsal atmosfer içinde yaşamaya mahkum edildi.
Devletin güvenlik refleksleri ile toplumun demokrasi talepleri çoğu zaman aynı zeminde buluşamadı. Kimlikler, inançlar ve farklılıklar doğal bir toplumsal zenginlik olarak görülmek yerine, çoğu zaman güvenlik eksenli tartışmaların konusu haline getirildi.
Böylece yalnızca insanlar hayatlarını kaybetmedi; adalet duygusu, ortak yaşam kültürü ve demokratik olgunlaşma süreci de ciddi yaralar aldı.
Bugün gelinen noktada ise, uzun yıllar boyunca çözümsüz olduğu düşünülen meselelerin yeniden konuşulabiliyor olması, tarafların diyalog zemininde buluşabilmesi ve toplumsal barışı güçlendirmeyi amaçlayan iradenin ortaya çıkması, Türkiye açısından sıradan bir siyasi gelişme olarak görülmemelidir.
Eğer bu süreç samimiyetle sürdürülür ve hukuk devleti ilkeleriyle desteklenebilirse, yalnızca güvenlik politikalarında değil; siyasal kültürde, toplumsal psikolojide ve demokratik yaşamın niteliğinde de köklü bir dönüşümün kapıları aralanmış olacak.
Bir toplumun gerçek gücü, yalnızca tehditleri bertaraf edebilme kapasitesiyle değil; farklılıklarını birlikte yaşatabilme becerisiyle ölçülür. Devletin temel görevi yalnızca kamu düzenini sağlamak değildir. Aynı zamanda her vatandaşın kendisini eşit, özgür ve güven içinde hissedebileceği bir toplumsal iklim oluşturmaktır.
Bunun yolu ise korkuyu değil güveni, dışlamayı değil kapsayıcılığı, baskıyı değil hukuku esas alan bir yönetim anlayışından geçmektedir.
Uzun yıllar boyunca Türkiye’de yaşanan çatışmalı ortam, yalnızca silahlı mücadeleyi beslemedi; aynı zamanda siyasal alanın daralmasına da neden oldu. Güvenlik merkezli söylemler, zaman zaman demokratik taleplerin önüne geçti. Ulusal solcu, statükocu, ırkçı, dar milliyetçi anlayışlar bu kaos ortamından nemalanmaya çalıştı. Devlet Kürtlerle , Alevilerle, Dindarlarla çatışsın ve oyalansın bizde ülkenin nimetlerinden keyfimizce faydalanalım ahlak ötesi düşüncelerle yol alınmaya çalışıldı.
Farklı düşünceler kolaylıkla birbirine karşıt kampların içine yerleştirildi. Kimileri, dile getirdikleri fikirler nedeniyle haksız ithamlarla karşı karşıya kaldı; kimileri ise düşüncelerini özgürce ifade etmekten çekindi.
Böyle bir atmosferde demokratik rekabet sağlıklı biçimde gelişemedi. Oysa şiddetin gölgesinden arınmış bir siyasal iklim, bütün düşüncelerin hukuk içinde yarışabildiği, eleştirinin ihanetle özdeşleştirilmediği ve vatandaşların korkmadan siyasal hayata katılabildiği daha olgun bir demokrasinin ön şartıdır.
Bu nedenle bugün yaşanan gelişmeler yalnızca çatışmaların sona erdirilmesine yönelik bir girişim olarak görülmemelidir. Asıl önemli olan, Türkiye’de demokratik siyasetin önündeki psikolojik ve siyasal engellerin ortadan kaldırılabilecek olmasıdır.
Sürecin adalet ve demokrasi ekseninde yol alması durumunda; İnsanlar düşüncelerini ifade ederken sürekli olarak güvenlik eksenli tartışmaların içine çekilmeyecek, siyasi partiler projeleriyle yarışabilecek, sivil toplum kuruluşları daha geniş bir hareket alanına kavuşabilecek ve toplumsal talepler meşru demokratik kanallar aracılığıyla daha güçlü biçimde dile getirilebilecektir.
Böylesi bir süreçten rahatsızlık duyan çevrelerin bulunması da şaşırtıcı değildir. Tarih boyunca çatışma ortamlarından beslenen siyasal anlayışlar, ideolojik katılıklarını sürdüren yapılar, kutuplaşmayı varlık nedeni haline getiren hareketler ve toplumsal gerilimlerden siyasi avantaj elde etmeyi alışkanlık haline getiren aktörler, normalleşme süreçlerine mesafeli yaklaşmışlardır. Her akşam TV ekranlarından emekli generallerin çırpınışları da kendi dikta heveslerinin sona ermesi korkusudur.
Çünkü barış, yalnızca silahların susması anlamına gelmez; aynı zamanda korku siyasetinin etkisini azaltır, toplumsal manipülasyon alanlarını daraltır ve siyasal rekabeti gerçek sorunlar üzerinden yapılmaya zorlar. Bu durum ise yıllarca güvenlik söylemi üzerinden siyaset üreten anlayışların etkisini doğal olarak sınırlar.
Demokrasi denildiğinde; farklılıkların güvence altına alındığı, muhalefetin meşru görüldüğü, kimsenin kimliğinden, inancından veya düşüncesinden dolayı tehdit altında hissetmediği bir hukuk düzeni akla gelir. Gerçek toplumsal barış da ancak böyle bir demokratik kültür içinde kalıcı hale dönüşebilir.
Türkiye’nin önünde bulunan en önemli fırsatlardan biri de ekonomik ve sosyal alanda ortaya çıkabilecek yeni olanaklardır. Uzun yıllar boyunca güvenlik harcamalarının zorunlu olarak öncelik kazandığı bir ülkede, çatışma risklerinin azalmasıyla birlikte eğitim, bilim, teknoloji, üretim, sosyal politikalar ve insan kaynağına daha fazla yatırım yapılabilmesi mümkün olacaktır. Halk artık mazeret değil, dönüşüm ve ağırlaşan yoksulluğun giderilmesini isteyecektir.
Ekonomik istikrarın güçlenmesi, yatırım ortamının iyileşmesi ve toplumsal güven duygusunun artması, yalnızca ekonomik göstergeleri değil, insanların gündelik yaşam kalitesini de doğrudan etkileyecektir. Barışın en somut sonuçlarından biri, insanların geleceğe daha güvenle bakabilmesi olacaktır.
Bununla birlikte hiçbir toplumsal uzlaşma, yalnızca hukuki düzenlemelerle başarıya ulaşamaz. Kalıcı barışın temel şartı, toplumun ortak vicdanında yeni bir yaşam ahlakının gelişmesidir.
İnsan onurunu bütün ideolojik aidiyetlerin üzerinde gören, kimlikleri çatışmanın değil zenginliğin unsuru olarak değerlendiren, adaleti yalnızca mahkeme kararlarıyla sınırlamayan ve hukuku ortak yaşamın teminatı olarak gören bir anlayış yerleşmedikçe, hiçbir siyasi reform tek başına yeterli olmayacaktır.
Türkiye artık geçmişin acılarından siyasal rant devşiren anlayışları geride bırakmak zorundadır. Bundan sonra başarı, insanların hangi kimlikten geldiğini tartışmakta değil; nasıl daha nitelikli eğitim alacağını, nasıl daha iyi yaşayacağını, nasıl daha üretken bir ekonomi kurulacağını ve nasıl daha güçlü bir hukuk devleti inşa edileceği üzerinde yoğunlaşılmalıdır.
Gerçek milli birlik de ancak ortak vatandaşlık bilinci, eşit haklar, adalet ve karşılıklı güven üzerine kurulabilir.
Bugün önümüzde duran tarihi fırsat, yalnızca bir güvenlik meselesinin çözümü değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi anlayışını, toplumsal ilişkilerini ve ortak geleceğe bakışını yeniden tanımlayabilecek bir eşiktir.
Bu eşiğin başarıyla aşılması, yalnızca siyasal aktörlerin değil; akademinin, medyanın, sivil toplumun ve her bir vatandaşın sorumluluk üstlenmesine bağlıdır. Çünkü toplumsal barış, devletin tek başına inşa edeceği bir proje değil; toplumun bütün kesimlerinin birlikte kuracağı ortak bir yaşam iradesidir.
Bu nedenle bugün verilmesi gereken en güçlü mesaj, herhangi bir tarafın kazanması değil; insanın kazanmasıdır. Eğer bu süreç sonunda artık anneler çocuklarını toprağa vermeyecekse, gençler geleceklerini çatışmaların değil bilimin, sanatın ve üretimin içinde kurabilecekse, insanlar düşüncelerini korkmadan ifade edebilecekse ve farklılıklar ortak bir vatandaşlık hukukunun güvencesi altında yaşayabilecekse, kazanan yalnızca Türkiye değil, insanlığın evrensel değerleri olacaktır.
Bedrettin GÜNDEŞ / Sosyolog – Yazar
Sayın Basın Mensubu,
Kamuoyunu yakından ilgilendiren ve önümüzdeki yıllarda ülkemizin enerji altyapısını doğrudan etkileyecek elektrikli araç şarj altyapıları ve buna bağlı güvenlik riskleri konusunda hazırladığımız basın açıklamamızı bilgi ve değerlendirmelerinize sunuyoruz.
Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi adına açıklamamıza haberlerinizde yer vermenizi rica eder, çalışmalarınızda başarılar dileriz.
Saygılarımızla.
BASIN AÇIKLAMASI
ELEKTRİKLİ ARAÇLAR YAYGINLAŞIYOR… PEKİ ELEKTRİK ALTYAPIMIZ HAZIR MI?
BİRLİKTE EMO Platformu’ndan Kamuoyuna Önemli Uyarı
Elektrikli araçlar, çevre dostu ulaşımın ve enerji dönüşümünün en önemli unsurlarından biri olarak her geçen gün hayatımızda daha fazla yer almaktadır. Ülkemizde elektrikli araç sayısındaki hızlı artış sevindirici olmakla birlikte, bu dönüşümün güvenli ve sürdürülebilir şekilde ilerleyebilmesi için elektrik altyapısının da aynı hızla planlanması ve güçlendirilmesi gerekmektedir.
BİRLİKTE EMO Platformu olarak yaptığımız teknik değerlendirmeler, özellikle mevcut bina elektrik tesisatları ile şehirlerin elektrik dağıtım altyapılarının gelecekte önemli risklerle karşı karşıya kalabileceğini göstermektedir.
ESKİ YAPILAR, YENİ YÜKLERİ TAŞIMAKTA ZORLANABİLİR
Bugün kullanılan apartman ve site elektrik tesisatlarının önemli bir bölümü, 20-30 yıl önceki tüketim alışkanlıklarına göre projelendirilmiştir. O yıllarda bir evde aynı anda birden fazla klima, yüksek güçlü elektrikli cihazlar ve elektrikli araç şarj sistemlerinin birlikte çalışacağı öngörülmemiştir.
Günümüzde ise birçok konutta iki, üç hatta daha fazla klima kullanılmakta; buna ilave olarak elektrikli araç şarj yükleri de bina tesisatlarına eklenmektedir.
Bu plansız yük artışı;
neden olabilecek önemli bir süreçtir.
PİK TÜKETİM SAATLERİ YENİ RİSKLER OLUŞTURUYOR
Elektrikli araçların büyük bölümü, kullanıcıların işten döndüğü akşam saatlerinde şarj edilmektedir. Aynı saatlerde klimalar, elektrikli ev aletleri ve diğer yüksek güçlü cihazların da yoğun olarak kullanılması, dağıtım şebekeleri üzerinde ilave yük oluşturmaktadır.
Gerekli planlamalar yapılmadığı takdirde;
gibi sorunların yaşanma riski artacaktır.
SEYYAR KABLO İLE ARAÇ ŞARJI GÜVENLİ DEĞİLDİR
Son dönemde apartmanlarda ve sitelerde balkonlardan veya pencerelerden uzatılan seyyar uzatma kabloları ile elektrikli araçların şarj edilmeye çalışıldığı görülmektedir.
Bu uygulama;
neden olabilmektedir.
Ev tipi prizler ve uzatma kabloları, elektrikli araçların uzun süreli ve yüksek akımlı şarj yükleri için tasarlanmamıştır.
BUGÜNDEN PLANLAMA YAPILMALIDIR
Elektrikli araçların yaygınlaşması yalnızca bireysel kullanıcıların değil; belediyelerin, elektrik dağıtım şirketlerinin, EPDK’nın, ilgili bakanlıkların, yapı sektörünün ve apartman yönetimlerinin de ortak sorumluluğudur.
Yeni yapılacak yapılarda elektrikli araç şarj altyapısı proje aşamasında planlanmalı; mevcut yapı stokunun ise teknik analizlerle değerlendirilerek ihtiyaç duyulan güçlendirmeler zamanında gerçekleştirilmelidir.
ÇAĞRIMIZDIR
Elektrikli araçlar geleceğimizdir. Ancak bu geleceğin güvenli olması; güçlü elektrik altyapısı, bilimsel planlama ve mühendislik ilkelerine bağlı uygulamalarla mümkündür.
BİRLİKTE EMO Platformu olarak;
kamu yararı açısından önemli görüyor ve bu konuda gerekli adımların bugünden atılması çağrısında bulunuyoruz.
Bugün alınacak doğru kararlar, yarının güvenli şehirlerini oluşturacaktır.
⸻
Saygılarımızla,
Seyfettin Atar
Elektrik-Elektronik Mühendisi
BİRLİKTE EMO Platformu Sözcüsü
⸻
BİRLİKTE EMO PLATFORMU
“Emeğin, Bilimin ve Geleceğin Sesi”
Partilerin Ötesinde, Vicdan Arayışı…
Türkiye’nin son yıllardaki siyasal atmosferine bakıldığında, kavramların anlamının büyük ölçüde yitirildiği görüyoruz. Demokratlık, muhafazakârlık, liberallik, sosyal demokrasi, milliyetçilik ya da sosyalizm gibi tarihsel ve düşünsel arka plana sahip ideolojiler artık çoğu zaman ilkeleriyle değil, günlük siyasi tartışmaların diliyle gündeme geliyor.
Aynı kişi, aynı konu hakkında farklı zamanlarda birbirine tamamen zıt görüşler savunabilmekte; dün eleştirilen bir davranış bugün alkışlanabilmekte, bugün savunulan bir ilke ise yarın kolaylıkla terk edilebilmektedir.
Böyle bir ortamda insanlar fikirleri değil tarafları, ilkeleri değil kişileri, doğruları değil, kendi grubunun söylemlerini savunur hale geldi. Asıl tehlikede budur zaten.
Esas olan herhangi bir düşünceyi sorgusuz kabul etmek değil; her düşünceyi sorgulayabilmektir. Gerçek anlamda özgür birey, yalnızca başkalarının düşüncelerini eleştirebilen kişi değildir. Aynı zamanda kendi inandıklarını da sorgulayabilen, kendisiyle yüzleşebilen, gerektiğinde yanlış yaptığını kabul edebilen ve yeni bilgiler ışığında fikirlerini değiştirebilen kişidir.
Çünkü düşünce, statik ve donmuş bir yapı değil; sürekli gelişen canlı bir süreçtir.
Bir toplumun en büyük gücü, aynı fikirde olan insanların çokluğu değildir. Asıl güç, farklı düşünebilen insanların birbirini dinleyebilmesidir. Ne yazık ki günümüzde farklı düşünmek çoğu zaman düşmanlık sebebi haline gelmiştir.
İnsanlar artık “Haklı olan kim?” sorusunu değil, “Bizden olan kim?” sorusunu sormaktadır. Böylece siyaset, ortak aklın üretildiği bir alan olmaktan çıkarak kimliklerin çatıştığı, algıların işletildiği bir arenaya dönüşmektedir.
Ulusal TV leri ve programcılarını izlediğimizde, her biri kendi mahallesinde konumlanmış, gerçeklerden ve objektif davranmaktan öte, birbirine algılarla üstünlük sağlama yarışına girdiklerini görüyoruz. Bu toplumu hiçe saymak, anlamamak, kendini yaşatmaktır.
Temsil mekanizmasının sağlıklı işlemesi için siyasi partiler gereklidir. Ancak hiçbir parti, hiçbir lider ve hiçbir ideoloji insan aklının ve vicdanının önüne geçmemelidir.
Çünkü partiler insanlar için vardır; insanlar partiler için değil. Bu denge bozulduğu anda siyaset, hizmet üretmekten çok sadakat üretmeye başlar.
Bir bireyin herhangi bir siyasi görüşe yakın hissetmesi son derece doğaldır. Ancak bu yakınlık, eleştirel düşünceyi ortadan kaldırıyorsa, yanlışları görmeyi engelliyorsa, karşı tarafı insan olmaktan çıkarıp yalnızca rakip ya da düşman olarak göstermeye başlıyorsa, artık burada düşünceden değil, saplantılı bağlılıktan söz etmek gerekir.
Kör bağlılık ise hangi düşünce adına yapılırsa yapılsın özgürlüğü daraltır. Özgür birey olmanın en önemli şartlarından biri, çıkar, korku veya beklentilerden mümkün olduğunca bağımsız düşünebilmektir. Elbette herkes yaşadığı çevrenin, yetiştiği kültürün ve sahip olduğu deneyimlerin etkisi altındadır. Hiç kimse bütünüyle tarafsız değildir.
Ancak taraflı olmak ile tarafgir olmak arasında önemli bir fark vardır. Taraflı olmak, belirli değerlere sahip olmayı ifade ederken; tarafgir olmak, doğrular değişse bile tarafını değiştirmemeyi ifade eder. İşte asıl sorun da budur.
Sistem düşünmeyi değil ezberlemeyi, sorgulamayı değil itaati ödüllendiriyorsa, siyasal kutuplaşmanın da önüne geçmek kolay olmuyor tabi.
Belki de en büyük kaybımız, siyasetin hayatımızın merkezine yerleşmiş olmasıdır. Aslında insan yaşamı bundan çok daha geniştir. Bilim, sanat, edebiyat, müzik, spor, felsefe, teknoloji, çevre, üretim, aile, dostluk ve insan ilişkileri; toplumun gerçek gelişimini sağlayan alanlardır.
İnsanlar günlerinin önemli bir bölümünü birbirlerine siyasi görüşlerini kanıtlamaya çalışarak geçirirken, birlikte üretebilecekleri, öğrenebilecekleri ve geliştirebilecekleri pek çok değeri ihmal etmektedir.
Bir düşünceyi savunmak ile o düşüncenin esiri olmak aynı şey değildir. Sağlıklı toplumlar, partizan bireylerden değil; bilinçli yurttaşlardan oluşur. Bilinçli yurttaş ise oy verdiği partiyi gerektiğinde eleştirebilen, desteklemediği bir partinin doğru yaptığı işleri de teslim edebilen kişidir.
İnsan olgunlaşmış karakteri ile, yalnızca doğru bildiği şeyleri savunmasıyla değil; yanlış olduğunu gördüğü anda kendi tarafına da aynı cesaretle “yanlış” diyebilmesiyle şekillenir. Vicdan, herhangi bir ideolojinin değil; insan olmanın ortak değeridir. Futbol takımını tutar gibi, toplumsal değerleri hiç edersek, tarafgir saplantısına kapılırsak, hayatın her alanında yanılgılarla karşılaşabiliriz.
Bu nedenle karakter sahibi birey, siyasi aidiyetini kimliğinin merkezine koyan kişi değil; hangi görüşten gelirse gelsin doğruyu destekleyebilen, yanlışa karşı durabilen kişidir.
Belki de geleceğin en büyük ihtiyacı, yeni siyasi hareketlerden önce yeni bir düşünme kültürüdür. İnsanların birbirlerini etiketlemeden dinlediği, fikirlerin kişilerden bağımsız değerlendirildiği, eleştirinin ihanet olarak görülmediği ve farklılıkların zenginlik kabul edildiği bir toplumsal iklim oluşturulmadan kalıcı bir demokratik olgunluğa ulaşmak kolay değildir.
Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, bir grubun içinde kaybolduğunda değil; kendi vicdanıyla baş başa kaldığında verebildiği kararlarla başlar. Partiler değişebilir, iktidarlar değişebilir, ideolojiler dönüşebilir. Ancak dürüstlük, adalet, merhamet, liyakat, özgürlük, bilim, akıl ve insan onuru gibi evrensel değerler kalıcıdır.
Siyaseti kendi çıkarları üzerinde biçimlendirmeye çalışan politikacılar, günümüzde siyasete olan güvensiz algının mimarlarıdır. Değerlerden önce şahsi menfaatler öne çıkınca böyle bocalamaya başlıyoruz.
Belki de asıl mesele; vatandaşa, “Hangi partiyi destekliyorsun?” sorusundan önce şu soruyu sorabilmektir:
“Hangi değerleri savunuyorsun?”
Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen şey, insanların hangi partiye oy verdiği değil; hangi değerlere sadık kaldığıdır.
Bedrettin GÜNDEŞ / Sosyolog – Yazar
Yargı kararıyla yeniden CHP Genel Başkanlığı görevine getirilen Kemal Kılıçdaroğlu, parti içindeki son gelişmelerin ardından dikkat çeken açıklamalarda bulundu. CHP İstanbul İl Başkanlığı’ndaki üye katılım programında konuşan Kılıçdaroğlu, parti içi tartışmalardan uzak durulması gerektiğini belirterek gündemin Türkiye’nin sorunları olması gerektiğini söyledi.
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in 90 milletvekiliyle birlikte CHP’den ayrılarak yeni bir siyasi oluşum kurmasının ardından konuşan Kılıçdaroğlu, parti teşkilatına sahada daha fazla çalışma çağrısı yaptı.
Konuşmasında, CHP’lilerin vatandaşlarla birebir temas kurmasının önemine vurgu yapan Kılıçdaroğlu, özellikle ekonomik sıkıntılar yaşayan kesimlere ulaşılması gerektiğini ifade etti.
Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları şöyle:
“Bütün CHP’lilere sesleniyorum. Nedeni şu, Türkiye iyi yönetilmiyor. Gezeceğiz mahalle mahalle, ev ev onlara hakkı hukuku adaleti anlatmak için.
Ben dün yıllardır Ankara’ya gelip tarımda çalışan işçileri ziyaret ettim. Bu insanlarla ilgilenen bir siyasetçi gördünüz mü? Biz lüks mahallelerde değil onların yanında olmak zorundayız. Adımız belli halk partisiyiz. Devleti kuran partiyiz. Biz Cumhuriyet Halk Partisi’yiz. O yüzden gideceksiniz. Milyonlarca ev gencimiz var. Bu iktidarın temel ayıbıdır.
Hiçbir Cumhuriyet Halk Partili yolsuzluk yapanlarla yan yana duramaz. Eğer yolsuzluk yapmak istiyorsan derhal partinin dışına çıkacaksın.
Türkiye’nin gerçek gündemine bakın. Gidin gençlerinin nasıl soyulduğunu görün.”
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.