Takvimler her yıl 24 Temmuz’u gösterdiğinde, o cehennem sıcaklarında; birbirini hiç tanımadan aynı gökyüzüne şiir bırakan Türk şiirinin iki büyük sesi yankılanır gökyüzünde. Olanca etkisiyle; hissimde, yüreğimde. Ama dostlar, ne diyorum size; her 24 Temmuz tarihinde…
Gün, Adnan Yücel ve Didem Madak…
Milenyuma vardık da göğe erdik ya; 2000’lerin farklı yıllarında, aynı gün sonsuzluğa uğurladık onları…
Adnan Yücel; şiirlerinde umudu, direnişi ve insanın daha güzel bir dünya kurma inancını büyüten bir öğretmendi. Kavganın ve Aşk’ın şairi. “Aşk’sız ve paramparçaydı yaşam” dedi de; kalemiyle yalnız dizeler-şiirler değil, dimdik yürüdüğü geleceğe duyduğu güveni de yazdı. Dedim ya; kavgasını da hiçbir zaman sevgiden ve Aşk’tan ayırmadı.
Anne tarafından hemşehrim Didem Madak ise çocukluğunu, annesinin yokluğunu, kırgınlıklarını ve sevgiyi çiçek kokulu dizelere dönüştüren, acısını incelikle taşıyan bir şairdi. “Kimi gün öylesine yalnızdım / Derdimi annemin fotoğrafına anlattım / Annem ki beyaz bir kadındır, ölüsünü şiirle yıkadım / Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım / Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım” diyecek kadar Türkiye’nin en çok dizeleri “anne sevgisi” kokan şairi. En derin yaralarını bile insanın yüreğine dokunan sıcak bir dile çevirmeyi başaran Didem Madak hani…
Biri “umut” diyerek yürüdü hayatın içinden, diğeri “sevgi” diyerek. Biri kalabalıkların vicdanına ses oldu, diğeri yalnız odaların sessizliğine. Ama ikisinin de yolu aynı yerde kesişti: Şiirde…
Ne tuhaftır ki, yıllar onları aynı tarihte buluşturdu. Biri 24 Temmuz 2002 sabahı gözlerini kapadı, diğeri dokuz yıl sonra yine bir 24 Temmuz günü hayata veda etti. Takvim, iki büyük şairi aynı sayfada yan yana yazdı. Biz şiir severler ikisini de yüreklerine kazıdı…
“Haziran’da ölmek zor. Temmuz’da daha da zor” dedik ya; belki de 24 Temmuz, şiirin en uzun ağıtlarından biri artık. Her yıl bu tarih geldiğinde bir yanda Adnan Yücel’in mücadeleye çağıran sesi yankılanır, öte yanda Didem Madak’ın annesine fısıldadığı hüzünlü cümleler usulca dolaşır. Biri toprağa umut eker, diğeri bir çiçeğin yaprağına gözyaşını bırakır.
Ölüm, bedenlerini bizden aldı; ama şiirlerini alamadı. Çünkü gerçek şairler; yaşadıkları yıllarla değil, dokundukları yüreklerle anılırlar. Bugün onların ardından bakarken anlıyoruz ki; biri bize “direnmenin”, diğeri “incinmenin” de bir insanlık hali olduğunu öğretti. Ve ikisi de kelimelerin, zamandan daha uzun yaşadığını gösterdi.
Belki de bu yüzden 24 Temmuz, yalnızca iki ölümün tarihi değildir. Aynı zamanda Türk şiirinin iki yıldızının, aynı gökyüzünde yeniden parladığı gündür.
*****
Baha’nelere ne gerek; yaşamlarında “Şiir’i Baha’ne” ederek hiç görüştüler mi bilemem ama ben burada iki şairi şiirleriyle, sözleriyle ve duruşlarıyla buluşturmaya çabaladım. Buyurun kalemime, içimden dökülenlere…
Birisi Ege’nin imbat rüzgârında büyüdü. Diğeri Doğu’nun sert dağlarında. Biri çocukluğunu annesinin yokluğuna yasladı. Diğeri çocukluğunu emek kokan bir evin sessizliğine. İkisi de çok erken öğrendi hayatın adalet dağıtmadığını. Didem Madak bir gün eski bir terliğe bakıp ağladı belki, Adnan Yücel de aynı gün bir çocuğun çıplak ayağına…
İkisi de aynı anda aynı soruyu sordu belki. Hatta muhtemel: “İnsan neden eksik doğar?” Birinin cevabı “çiçek…” oldu. Ötekininki “umut…”
Didem Madak kelimeleri küçük reçel kavanozlarına doldurur gibi sakladı. Adnan Yücel ise onları meydanlara bıraktı. Didem Madak bir kediyi severken dünyayı affedebileceğini düşündü. Adnan Yücel ise bir öğrencisinin gözlerinde yarını gördü. Sonra ikisi de yanıldı. Çünkü dünya affedilecek kadar masum değildi. Ama sevilecek kadar da yalnızdı…
24 Temmuz 2011, Didem Madak’ın öldüğü gece; gökyüzünde karşılaştılar. Adnan Yücel görür görmez Didem Madak’ı önce sustu. Didem Madak da Adnan Yücel sustuğu için sustu bir süre, sonra anladılar ki bir Şiir’in içindeler birlikte; Didem Madak sordu: “İnsan acıyı ne kadar taşır Adnan ağabey?”
Adnan Yücel gülümsedi ve “Taşıdığı kadar insan olur Didem.” dedi.
Didem Madak başını eğdi. “Ben annemi hiç bırak(a)madım.”
Adnan Yücel göğe baktı. “Ben de umudu…”
Sonra, sonra dostlar; ikisinin sesi birbirine karıştı. Bir bulut geçti aniden, yanlarından, hızla. Yağmur başlamadı ama… Çünkü gökyüzü, gözyaşlarını saklıyordu. Didem Madak cebinden kırık bir çocuk oyuncağı çıkardı. “Ben bununla büyüdüm.”
Adnan Yücel de cebinden eski bir tebeşir parçasını. “Ben bununla dünyayı değiştireceğime inandım.”
İkisi de tebessüm etti bu olanlara. Ama bilirsiniz dostlar; şairlerin tebessümünde bile biraz hüzün saklıdır; hatta hüzün, çehrelerinde avaz avaz bağırır…
Didem Madak, bir hercai menekşenin yaprağına doğru uzandı ve dokundu. “İnsan neden bu kadar kırılıyor ağabey?”
Adnan Yücel toprağa eğildi. “Çünkü kırılmayan hiçbir tohum filiz vermiyor be Didem.”
Sonra yine sustular; sanki yüz yıllar boyunca. Sonra rüzgâr konuştu. Dağlar konuştu. Deniz konuştu. Kaç yüz yıl geçti bilinmez; Didem Madak çocukluğunu anlatmaya başladı. Annesini… Yalnız odalarını… Kardeşi Işıl’ı… Göçebe valizlerini… Sokak kedilerini… Kendi içine yaptığı uzun yolculukları…
Adnan Yücel dinledi. Hiç sözünü kesmedi. Sonra O da kendi hikâyesini anlatmaya başladı. Sınıfları… Öğrencileri… Yarım kalan kitapları, yaşan(ama)mışlıkları… Bitmeyen mücadeleyi… Kavgasını… Bir ülkenin omuzlarında büyüyen yorgunluğu… Anlattı da anlattı…
Didem Madak gözlerini kapattı sonra. “Sen hep kalabalıklar için yazmışsın.”
Adnan Yücel gülümsedi yine, bu sefer tek başına. “Sen de tek bir kalbin bütün yalnızlığı için.”
Didem Madak sordu: “Peki hangisi daha zor?”
Adnan Yücel cevap vermedi. Sustular yine birlikte… Bu sefer bin yıl mı geçti aradan bilemem; gökyüzünden iki kuş geçti sonra. Birisi beyazdı, diğeri gri. İkisi de aynı yöne uçuyordu ama…
Didem Madak usulca fısıldadı: “Şiir gerçekten bir şeyleri değiştiriyor mu?”
Adnan Yücel önce cevap verecek oldu, sonra lafını yuttu. Uzun uzun düşündü sonra. “Belki dünyayı değil ama dünyaya yenilmeyen insanı.” dedi.
Didem Madak ilk kez güldü yine. O gülüşte annesi vardı. Çocukluğu vardı. Kızı, yarım kalan tamamlanamamış hayatı…
Adnan Yücel de güldü. İkisi gülüyor diye dünya yine güzelleşti. O gülüşte öğrencileri vardı Adnan Yücel’in. Kitapları vardı. Kavgası vardı. Yeryüzüne ve insanlara duyduğu sevgi vardı.
Sonra birlikte uzaklaştılar. Gittikçe küçülen silüetleri bir süre sonra görünmemeye başladı. Hangi Şiir’in içine girdiler bilinmez, kayboldular.
Özlem ve saygıyla…
BAHA AKINER
UNCATEGORİZED
3 gün önceDÜNYA
22 gün önceMAGAZİN
22 gün önceGÜNDEM
23 gün önceDÜNYA
27 gün önceDÜNYA
27 gün önceGÜNDEM
28 gün önce
1
Kılıçdaroğlu’nun açıklama yaptığı salonda dikkat çeken değişiklik
4234 kez okundu
2
Ahmet Serkan Tuncer in İhraç İstemi Üzerine
4208 kez okundu
3
TİSAN DAVASINDA GÖZLER YENİDEN KEŞİF SÜRECİNDE
4145 kez okundu
4
YENİ BİR ÇAĞIN EŞİĞİNDE: AVRUPA VE ORTA DOĞU’DA STRATEJİK UYANIŞ VE DEMOKRATİK BİRLİK
2940 kez okundu
5
SİYASİ PARTİLERİMİZ – 2: AK PARTİ
2641 kez okundu