KARANLIK YILLARDI

KARANLIK YILLARDI

ABONE OL
Eylül 14, 2026 00:20
KARANLIK YILLARDI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

46 yıl geçmiş üstünden ama zaman; sanki çoooook çok eski çağlardan, o karanlık yıllardan. Hiç unutmam; 8, 9 yaşlarındayım. Karışık da olsa ortalık, sokaklar oyun alanlarımız. Yine bir gürültülü geçen, insan seslerinin zaman zaman silah seslerine karıştığı bir gecenin ardından sabah saatlerinde oyun oynarken bir küçük silah buldum sokağımızın Arnavut kaldırımı taşları arasında. Küçücük ama…

Gittim, anneme gösterdim. Görür görmez kıpkırmızı olduğunu hatırlıyorum hemen saklama çabaları arasında. Telaşlı bir şekilde oyuncak olduğunu düşündüğüm silahı bir yerlere sakladıktan sonra “Nereden buldun bunu?” diye sordu. Sokaktan bulduğumu söyleyince bin bir tembihler etti bana, bu olayı kimseye anlatmayacağıma dair. Annem elimden silahı öyle bir almıştı ki; o an ilk kez, benim oyun sandığım bir şeyin büyükler için neden bu kadar korkunç olabileceğini sezmiştim.

Akşama kadar oyunun dibine dibine vurduk arkadaşlarla. Akşam babam geldiğinde her gün yaptığı gibi kardeşlerimle birlikte bize minik çikolatalardan birer tane verirken annem anlattı olayı. Daha sözü bitmeden babamda da aynı endişe. Yine aynı soru: Nereden buldun bunu?

Sokakta bulduğum o küçük silahın ne anlama geldiğini bilmiyordum. Çocukluğun, dünyanın bütün kötülüklerinden habersiz olduğu o yaşlarda; yerde bulduğum küçük bir silah bana korkulacak bir şeyden çok, merak edilecek bir oyuncak gibi gelmişti. Çocuk aklımla; onu neden oraya kimin bıraktığını, neden kimsenin gelip almadığını düşünüp duruyordum.

Sonradan Çekoslovakya yapımı 9 mm Zvi Kevin olduğun u öğrendiğim silahın sözü dahi edilmedi yıllarca. O saklandığı yerden hiç çıkmadı. Sanki hepimiz birbirimize söz vermişiz gibi konusunu dahi etmedik. Zaten o yıllarda büyükler çocuklara her şeyi anlatmazdı. Bazı şeyler konuşulmazdı. Bazı isimler yüksek sesle söylenmezdi. Bazı soruların cevabı, yetişkinlerin yüzündeki endişeydi. Annemin telaşla elimden aldığı o küçük silah, bir eşya olarak değil, bir dönemin sessiz tanığı olarak kaldı.

Tam 40 yıl… Aradan 40 yıl geçtikten sonra o silahı, askerlik mesleğinin içinden gelen astsubay bir arkadaşıma verdim. O an düşündüm: Babam onu yıllarca neden saklamıştı? Belki de o küçük silahı değil, o günlerin korkusunu saklamıştı. Çünkü biz, 12 Eylül 1980’in gölgesinde büyüyen çocuklardık. Bugün geriye dönüp baktığımda, o gün sokakta bulduğum küçücük silahın aslında çocukluğumun en büyük fotoğraflarından biri olduğunu düşünüyorum.

*****

12 Eylül 1980…

46 yıl önce bugün, perşembeyi cumaya bağlayan o kara gece, sabah saatlerine yakın saat 03.59, Sıhhiye’deki o tarihi binada görevli TRT Ankara Radyosu teknisyenleri, her zaman olduğu gibi yayına İstiklâl Marşı ile başladı.

Fakat bu sefer farklı bir durum vardı.

Açılış anonsu yapılmadan Harbiye Marşı yayına verildi. Marşın bitiminde Genelkurmay ve Millî Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayınlanan Millî Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi.

Türkiye, yine, yeniden bir darbeye uyanmıştı.

Ve “Bir soldan, bir sağdan” diyerek cuntacı askerlerin karar verdiği idamlar…

İlkine, soldan, 9 Ekim 1980’de Necdet Adalının katliyle başladılar. Ardından, sağdan Mustafa Pehlivanoğlu…

“Önce Necdet’i astılar” dedim ya; Necdet Adalı, bir kahvehanenin taranması olayına karıştığı gerekçesiyle 1977 yılında hapishaneye atıldı.

Bu olaydan kısa bir süre sonra yakalandı ve kahvehanenin taranmasından sorumlu tutuldu. İdam talebiyle yargılanmaya başlandı. Dava devam ederken 12 Eylül darbesi gerçekleşti. Bu defa Adalının davası askeri mahkemede görülmeye başlandı.

Adalı cezaevinde bulunduğu sırada gerçekleştirilen bir firar eylemine ‘nasıl olsa suçsuzluğunun anlaşılacağını’ düşünerek katılmadı. Kendisini yargılayan mahkeme başkanı Albay Hamdi Sevinç’in Adalının suçsuz olduğunu ileri sürmesine karşın, mahkeme heyeti tarafından suçlu bulundu. Karara şerh koyan Sevinç bu tutumu nedeniyle ceza aldı ve daha sonra ordudan istifa etti.

Adalı 9 Ekim 1980 tarihinde, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. Bu infaz, 12 Eylül’ün ilk idamıydı…

*****

12 Eylül, bizim kuşağımız için yalnızca takvimdeki bir tarih değildi. 12 Eylül 1980, çocukluğumuzun üzerine ansızın kapanan ağır bir kapıydı. Ben daha sekiz dokuz yaşındaydım. Dünyayı oyunlardan, sokaktan, arkadaşlarımızdan ve büyüklerin anlattığı masallardan ibaret sanıyordum. O günlerde anladım ben; sokaklarda başka bir dünya vardı. Büyüklerin tedirgin bakışları vardı. Seslerini alçaltarak yaptıkları konuşmalar… Birbirlerine temkinli yaklaşmaları… Gençlerin kavgası, gürültüsü… Geceleri evlerin içine çöken o anlaşılması güç endişe… Ve bütün bunların arasında, hiçbir şeyden haberi olmayan biz çocuklar…

Biz oyun oynarken memleket başka bir şey yaşıyordu. Çocuk aklımızla anlamlandıramadığımız şeyler, yıllar sonra hafızamızda yerli yerine oturdu. Gözaltılar… İşkenceler… İdamlar… Düşünceleri nedeniyle susturulanlar… Yaşam hakkı ellerinden alınanlar… Kurunun yanında yanan yaşlar… Ve bütün bunların arasında, hiçbir suçu olmayan masum insanlar…

12 Eylül’ün karanlığı yalnızca cezaevlerinin duvarlarında, sokakların sessizliğinde ya da haberlerde kalmadı. Evlerin içine girdi. Sofralara oturdu. Büyüklerin yüzlerine yerleşti. Çocukların oyunlarına sızdı.

Bizim çocukluğumuzdan da bir şeyler aldı. Belki korkmadan konuşabilme cesaretimizi… Belki sokakta oynadığımız oyunların bazılarını… Belki çocukluğun o kendiliğinden, hesapsız neşesini… Belki de en önemlisi; dünyaya güvenerek bakabilme duygumuzu. Çabuk büyüdük biz… Çocuk bedenlerimizin taşıyamayacağı kadar büyük şeyleri, çoğu zaman anlamadan gördük; anlamlandırmadan hissettik.

*****

46 yıl sonra dönüp bakıyorum da… Çocuksu, saf, kötülük bilmez-tertemiz, henüz kirlenmeyen beyaz hayallerimin arasındaki duygularımla; anne-babamın ve çevremde gördüğüm tüm kocaman kocaman insanların çehrelerine kalıcı olarak yansıyan korku dolu, endişeli yüz ifadelerine kadar hatırlıyorum o yitik zamanı…

Unutmam, unutmamız mümkün mü? Dedim ya: Karanlık yıllardı…

Olmasın artık ülkemde, ülkemizde; demokrasi tezgâhlarında eksiğinden bozdurulan adına “darbe” denilen, kısıtlamalar, kavgalar, karanlıklar…

Gelsin artık ve hep ve hep BARIŞ ve hep ve hep, aydınlıklar…

Baha’nelere ne gerek; -geldik geçtik bir selamı eksik bırakmayalım- siz kıymetli dostlarıma, en içten selamlar ve saygılar…

BAHA AKINER

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP
rk
rk