12 Eylül’ün 46. Yılında
Yeniden Düşünmek
Mustafa Güler
12 Eylül 1980’in üzerinden 46 yıl geçti.
Aradan geçen zamana rağmen 12 Eylül hâlâ Türkiye’nin siyasal ve toplumsal hafızasında canlılığını koruyor.
Çünkü 12 Eylül yalnızca bir askerî darbe değildi. Bir dönemin siyasal umutlarını, örgütlerini, düşünce biçimlerini ve toplumsal ilişkilerini de ağır biçimde etkileyen bir kırılmaydı.
12 Eylül’ü anlamak için darbeyi gerçekleştirenlerin sorumluluğunu tartışmak elbette zorunludur. Ancak bugün, 46 yıl sonra, yalnızca darbeyi değil, 12 Eylül’e giden yolu ve 12 Eylül sonrasında yaşananları da sorgulamak gerekiyor.
Çünkü tarihe yalnızca acılarımızı hatırlamak için bakarsak geçmişte kalırız. Tarihe kendi yanlışlarımızı da görerek bakabilirsek geleceği değiştirecek bir düşünce üretebiliriz.
1970 li yıllar, Türkiye’de büyük siyasal ve toplumsal hareketliliğin yaşandığı bir dönemdi. Gençlik, işçiler, sendikalar, öğrenciler ve toplumun farklı kesimleri siyasetin içindeydi. Eşitlik, bağımsızlık, özgürlük ve daha adil bir toplum arayışı güçlüydü.
Fakat bu büyük toplumsal enerjinin önemli bir açmazı vardı.
Türkiye solu, 1968’den aldığı düşünsel mirası kendi tarihsel ve toplumsal koşulları içinde yeterince yeniden üretemedi. Başka coğrafyalarda ortaya çıkmış ideolojiler, mücadele biçimleri ve örgüt modelleri Türkiye’nin gerçekliğine çoğu zaman hazır kalıplar halinde taşındı.
Böylece kendi toplumunun özgün koşullarından hareket ederek yeni bir düşünce üretmek yerine, mevcut ideolojik doğruların hangi örgüt tarafından daha doğru temsil edildiği tartışması öne çıktı. Sonuçta farklılıklar düşünsel zenginliğe değil, örgütsel bölünmelere dönüştü.
Örgütler çoğaldı ama ortak bir gelecek fikri aynı ölçüde çoğalmadı. Türkiye’nin sokaklarında büyüyen şiddet, zamanla siyasal örgütlerin kendi iç ilişkilerine de yansıdı.
Farklı düşünmek, eleştirmek veya örgütün çizgisini sorgulamak çoğu zaman doğal bir siyasal hak olarak görülmedi. Örgütsel sadakat düşünsel özgürlüğün önüne geçti. Eleştiri, ayrışma ve farklı görüşler zaman zaman düşmanlık olarak algılandı.
Böylece özgür ve eşit bir toplum kurma iddiasındaki bazı yapılar, kendi içlerinde özgür düşünceye yeterince alan açamayan, merkeziyetçi ve tekçi yapılara dönüştü.
Bu durum, dönemin sol hareketlerinin en önemli çelişkilerinden birini oluşturdu: Toplumda özgürlük isteyen bir hareket, kendi içinde özgürlüğü ne kadar yaşayabiliyordu?
Bu soru bugün hâlâ önemlidir.
Çünkü düşüncenin olmadığı yerde örgüt vardır ama hareket yoktur. Farklı fikirlerin konuşulmadığı yerde disiplin vardır ama gelişme yoktur. Eleştirinin düşmanlık kabul edildiği yerde birlik vardır ama yaratıcılık yoktur.
12 Eylül darbesi geldiğinde sol hareketler ağır bir yıkımla karşılaştı.
Tutuklamalar, işkenceler, idamlar, cezaevleri, sürgünler, yasaklar ve baskılar toplumun geniş kesimlerini etkiledi. Binlerce insanın hayatı altüst oldu. 12 Eylül’ün bu ağır suçları hiçbir biçimde unutulmamalıdır.
Darbenin etkileri yalnızca örgütleri dağıtmakla kalmadı. Aynı zamanda toplumun siyasal hafızasını parçaladı, örgütlü toplumsal hayatı zayıflattı ve bir kuşağın siyasal sürekliliğini kırdı.
Yaşananları sorgulamak gerek
Bugün 12 Eylül’ün 46. yılındayız.
Artık yalnızca “12 Eylül bize ne yaptı?” diye sormak yeterli değildir.
Şunu da sormalıyız: 12 Eylül’den sonra biz ne ürettik?
Darbeyle dağıtılan siyasal yapıların yerine hangi yeni düşünceleri koyduk?
Eski ütopyaların yerine hangi yeni ütopyayı geliştirdik?
Yeni toplum nasıl olacak?
Demokrasi nasıl yeniden tanımlanacak?
Özgürlük ile eşitlik nasıl birlikte kurulacak?
Ekonomik adalet nasıl sağlanacak?
Teknolojinin ve yapay zekânın dönüştürdüğü çalışma hayatında emek nasıl korunacak?
İklim krizi karşısında nasıl bir üretim ve yaşam modeli kurulacak?
Gençlerin geleceğini başka ülkelerde aramasına neden olan koşullar nasıl değiştirilecek?
Kadınların özgürlüğü, farklı kimliklerin eşit yurttaşlığı ve toplumun bütün kesimlerinin rızaya dayalı birlikte yaşamı nasıl güvence altına alınacak?
İşte 12 Eylül’ün 46. yılında asıl tartışmamız gereken mesele budur.
Geçmişin kahramanlığı geleceğin programı olamaz.
Bu kuşağın yaşadığı büyük fedakârlıklar ve ağır bedeller küçümsenemez. O kuşağın insanlarının önemli bir bölümü hayatlarını inandıkları değerlere adadı.
Fakat bir dönemin fedakârlığı, o dönemin bütün düşüncelerini doğru hale getirmez. Tarihsel deneyime saygı duymanın yolu onu kutsamak değil, ondan ders çıkarmaktır.
Bugün yetmişli yaşların eşiğinde olan birçok arkadaşımızın hâlâ gençlik yıllarının siyasal diliyle konuşması, yalnızca bireysel bir nostalji değildir. Bu durum aynı zamanda Türkiye’deki sol düşüncenin yeni bir dil ve yeni bir gelecek tasavvuru üretmekte zorlandığını gösteren daha geniş bir sorunun parçasıdır.
1970 yılların dünyası ile 2026’nın dünyası aynı değildir.
Bugün fabrikadaki işçi kadar platform ekonomisinde çalışan insanın, üniversite öğrencisinin, küçük esnafın, emeklinin, çiftçinin, beyaz yakalının ve güvencesiz çalışan gençlerin sorunlarını birlikte düşünmek zorundayız.
Yeni yoksulluk biçimlerini, dijitalleşmeyi, yapay zekâyı, iklim krizini, göçü ve toplumsal parçalanmayı hesaba katmayan bir siyasal düşüncenin geleceği kurması mümkün değildir.
O halde yeni dönem için öncelikle bir düşünce yenilenmesine ihtiyaç vardır. Bu yenilenme yeni bir örgütün kurulmasından önce yeni bir düşünce alanının kurulmasıyla başlamalıdır.
İnsanların aynı fikirde olmak zorunda olmadığı, farklı düşüncelerin birbirini yok etmek yerine tamamladığı bir siyasal kültür yaratılmalıdır.
Yeni hareketin temel gücü örgütsel itaat değil, özgür düşünce olmalıdır.
Liderler sorgulanabilmeli, kararlar tartışılabilmeli, yanlışlar kabul edilebilmeli, gerektiğinde düşünceler değiştirilebilmelidir.
Çünkü geleceği, geçmişin kesin doğrularıyla değil, bugünün sorularıyla kurabiliriz.
Geleceğin solu nasıl olmalı?
Belki de artık “hangi örgüt?” sorusundan önce “hangi toplum?” sorusunu sormalıyız.
Nasıl bir ekonomi istiyoruz?
Nasıl bir demokrasi istiyoruz?
Nasıl bir eğitim istiyoruz?
Nasıl bir çalışma hayatı istiyoruz?
Doğa ile insan arasındaki ilişkiyi nasıl kuracağız?
Teknoloji insanı özgürleştiren bir araç mı olacak, yoksa yeni bir tahakküm biçimi mi?
Devlet yurttaşına hükmeden bir güç mü olacak, yoksa yurttaşın ortak iradesinin aracı mı?
Bütün bunların cevapları yeni bir siyasal ütopyanın temelini oluşturabilir.
Toplumun her alanında özgürlüğü, eşitliği, dayanışmayı ve rızayı çoğaltan sürekli demokratik dönüşüm fikri konabilir.
Değişim artık yalnızca iktidarı ele geçirmek olarak görülmemelidir.
Değişim, insanın gündelik hayatında başlamalıdır.
Mahallede, okulda, fabrikada, kooperatifte, belediyede, sendikada, üniversitede ve çalışma hayatında demokratik ilişkiler kurulmadan büyük bir toplumsal dönüşümden söz etmek zordur.
Geçmişten geleceğe taşınması gereken ne?
Dünden geleceğe her şeyi taşımak zorunda değiliz.
Taşınması gereken; insanların eşitlik arayışı, adalet duygusu, özgürlük isteği, dayanışma ruhu ve daha iyi bir dünya kurma cesaretidir.
Taşınmaması gereken ise; tek doğru anlayışı, lider kültü, örgütsel dogmatizm, farklı düşünceye tahammülsüzlük ve şiddeti siyasetin meşru aracı haline getiren anlayıştır.
Geçmişten ders çıkaran bir gelecek, geçmişin aynısını tekrar etmez.
Son söz:
12 Eylül’ün 46. yılında geçmişi hatırlamak önemlidir. Ancak yalnızca ağıt yakarak geleceği kuramayız.
12 Eylül’ü unutmayacağız,
80 li yıllarda yaşananları da unutmayacağız.
Fakat 70 li yıllarda yaşamayı da bırakmalıyız.
Çünkü geçmiş bizim hafızamızdır; geleceğimiz değildir.
Bugünün görevi, geçmişin yaralarını sürekli kanatmak değil, o yaralardan yeni bir düşünce çıkarmaktır.
Bunun için önce birbirimizi dinlemeyi, farklı düşünceye tahammül etmeyi ve yanılabileceğimizi kabul etmeyi öğrenmeliyiz.
Sonra Türkiye’nin bugünkü gerçekliğini yeniden okumalıyız. Ve nihayet geleceğe ilişkin yeni bir ütopya kurmalıyız.
70 li yıllardan bugüne uzanan yolun muhasebesini yapmadan geleceğe yürüyemeyiz.
Bunu yaparken belki de 12 Eylül’ün 46. yılında kendimize soracağımız en önemli soru artık şudur:
“Geçmişte ne yaşadık?” yerine, “Geçmişten ne öğrendik ve çocuklarımıza nasıl bir gelecek bırakacağız?” sorusunu sormalıyız.
Asıl yüzleşmemiz gereken gerçek budur.
MUSTAFA GÜLER
UNCATEGORİZED
12 Eylül 2026DÜNYA
12 Eylül 2026MAGAZİN
12 Eylül 2026GÜNDEM
12 Eylül 2026DÜNYA
12 Eylül 2026DÜNYA
12 Eylül 2026GÜNDEM
12 Eylül 2026
1
Irak Başbakanı Zeydi: ‘Uluslararası Koalisyonun Irak’taki görevinin sona ermesi için 30 Eylül kesin tarih’
7685 kez okundu
2
Barışın Evrensel Dili ve Türkiye’nin Tarihsel Eşiği
6835 kez okundu
3
MERSİN’DE YENİ PARTİ…
6760 kez okundu
4
MECLİS ÜYELİĞİNE ADAYIM.
6441 kez okundu
5
ŞEREF’Lİ İKİNCİLİK…
5761 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.