Mustafa Güler

Mustafa Güler

31 Ekim 2026 Cumartesi

YENİ BAŞKANLAR, ORTAK BİR GELECEK

YENİ BAŞKANLAR, ORTAK BİR GELECEK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

MERSİN’DE YENİ BİR DÖNEM:

YENİ BAŞKANLAR, ORTAK BİR GELECEK

Mustafa Guler

Mersin ekonomisinin köklü kurumlarında önemli yönetim değişimleri yaşandı.

Mersin Ticaret ve Sanayi Odası (MTSO), Mersin Ticaret Borsası (MTB) ve Mersin Deniz Ticaret Odası (MDTO) ile Tarsus’un Ticaret ve Sanayi Odası ve Ticaret Borsasında yaşanan yönetim değişimleri, Mersin’in ekonomik geleceği açısından yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan geçmişiyle MTSO, yüz yılı aşan birikimiyle MTB ve 1989 yılında Türkiye’nin ikinci deniz ticaret odası olarak kurulan MDTO, Mersin’in ekonomik gelişmesinde önemli roller üstlenmiş kurumlardır.

Bu üç kurumda yaşanan değişimin kendine özgü bir hikâyesi vardır.

Mersin Ticaret Borsasında 31 yıl başkanlık yapan Abdullah Özdemir, yeni bir seçim yarışına girmeden kendi iradesiyle görevini bırakmayı tercih etti. Deniz Ticaret Odasının kuruluşundan itibaren 37 yılı aşkın süre başkanlığını sürdüren Cihat Lokmanoğlu da kendi isteğiyle görevinden ayrıldı. MTSO’da ise mevcut başkan, yaşadığı hukuki sürecin ardından yapılan seçimde yerini yeni yönetime bıraktı.

Değişim yalnızca Mersin merkeziyle sınırlı kalmadı. İlimizin en büyük ilçesi, önemli tarım, sanayi ve ticaret merkezlerinden Tarsus’ta da iki köklü kurumun başkanları değişti. Tarsus Ticaret ve Sanayi Odasında Hasan Ruhi Koçak’ın yerine Kubilay Hıdıroğlu, Tarsus Ticaret Borsasında ise Mustafa Teke’nin yerine Veyis Avcı seçildi.

Böylece Mersin’in ekonomik hayatında önemli ağırlığı bulunan beş kurumda yeni bir yönetim dönemi başladı.

Mesele yalnızca başkanların değişmesi değildir. Asıl mesele, bu değişimin Mersin’in ekonomik geleceğini yönlendirecek ortak bir iradeye dönüşüp dönüşmeyeceğidir.

İskeleden Dünya Ticaret Merkezine

Mersin, yaklaşık iki yüz yıl önce küçük bir iskele çevresinde gelişmeye başlayan, ticaretle büyüyen ve limanıyla zenginleşen bir kenttir.

Çukurova’nın tarımsal üretimi, Anadolu’nun iç bölgeleriyle kurduğu ilişkiler, demiryolu bağlantıları ve deniz ticareti, Mersin’i Doğu Akdeniz’in önemli ticaret merkezlerinden biri hâline getirmiştir.

Bugün dünya ticareti yeni bir dönüşüm yaşamaktadır. Geleneksel ticaret yolları değişirken yeni lojistik koridorlar, demiryolları, limanlar ve üretim merkezleri dünya ekonomisinin geleceğini yeniden şekillendiriyor.

Irak üzerinden geliştirilmesi öngörülen Kalkınma Yolu, Orta Koridor ve yeni demiryolu bağlantıları, Mersin’in coğrafi önemini daha da artırabilecek gelişmelerdir.

Dünyada ekonomik büyümenin yavaşladığı, ülkemizde ise ekonomik sıkıntıların daha derinden hissedildiği bir dönemde Mersin’in önünde yeni fırsatlar bulunmaktadır.

Ancak coğrafi üstünlük tek başına zenginlik yaratmaz. Bu üstünlüğü üretime, ticarete, istihdama ve toplumsal refaha dönüştürecek bir vizyona ihtiyaç vardır.

Mersin 2050

Mersin’in geleceğini yalnızca bugünkü liman kapasitesi, mevcut sanayi kuruluşları ve geleneksel tarımsal üretimi üzerinden değerlendiremeyiz.

Artık Mersin’i 2050 yılına taşıyacak ortak bir ekonomik yol haritası hazırlamanın zamanı gelmiştir.

Bu yol haritasının merkezinde limanlar, lojistik, tarım, tarıma dayalı sanayi, işleme tesisleri ve katma değerli ihracat bulunmalıdır.

Mersin yalnızca ürünlerin gelip geçtiği bir liman kenti olmaktan çıkmalı; ürünlerin toplandığı, işlendiği, değer kazandığı, depolandığı ve dünya pazarlarına yeniden dağıtıldığı uluslararası bir ticaret ve üretim merkezine dönüşmelidir.

Bunun dünyadaki başarılı örneklerinden biri Rotterdam’dır. Rotterdam yalnızca büyük bir liman değil, Avrupa’nın üretim, işleme, depolama ve dağıtım sisteminin önemli merkezlerinden biridir.

Mersin neden Doğu Akdeniz’in Rotterdam’ı olmasın?

Anadolu’nun, Irak’ın, İran’ın, Kafkasya’nın ve Orta Asya’nın üretim ve ticaret potansiyeli Mersin üzerinden Akdeniz’e ve dünya pazarlarına açılabilir.

Özellikle bakliyat, hububat, yağlı tohumlar ve diğer tarım ürünlerinde Mersin’in mevcut ticaret birikimi, yeni işleme sanayileriyle büyütülebilir.

Yalnızca ithalat ve ihracat yapan değil, ithal ettiği ham maddeleri işleyerek daha yüksek değerle yeniden ihraç eden bir Mersin ekonomisi kurulabilir. Bu dönüşüm yeni yatırımların, işletmelerin ve nitelikli istihdamın da önünü açacaktır.

Limanlar Mersin’in Geleceğinin Anahtarıdır

Mersin’in ekonomik hayatı liman odaklıdır. Limanın gelişmesi yalnızca deniz ticaretini değil, kentin sanayisini, tarımını, taşımacılığını ve istihdamını da doğrudan etkiler.

Bu nedenle mevcut Mersin Limanı’nın kapasitesinin geliştirilmesi, Taşucu ve Serbest Bölge Limanlarının ekonomik potansiyelinin değerlendirilmesi ve uzun yıllardır gündemde olan Ana Konteyner Limanı projesinin hayata geçirilmesi, Mersin 2050 Vizyonu’nun temel öncelikleri arasında olmalıdır.

Limanlar demiryollarıyla, organize sanayi bölgeleriyle, tarımsal üretim merkezleriyle ve uluslararası ticaret koridorlarıyla bütünleşmelidir.

Yenice’nin kara, demir, deniz ve hava ulaşımı bağlantıları bakımından taşıdığı potansiyel de bu bütünleşmenin önemli bir parçasıdır.

Mersin’in geleceği yalnızca daha fazla konteyner elleçlemek değildir. Asıl hedef, bu konteynerlerin taşıdığı ticaretten daha fazla ekonomik değer üretmektir.

TOBB’un Ekonomik Gücü Mersin’in Yatırımlarına Dönüşmelidir

Mersin merkez ve Tarsus’taki beş önemli oda ve borsanın ortak hareket etmesi, yeni dönemin en büyük kazanımlarından biri olabilir.

Bu kurumlar, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin (TOBB) ekonomik ve kurumsal gücünü Mersin’in büyük yatırımlarına yönlendirecek ortak bir irade oluşturmalıdır.

Bunun en somut örneği, Mersin’in yıllardır beklediği Ana Konteyner Limanı olabilir.

TOBB’un, Mersin’deki oda ve borsaların, Mersin Büyükşehir Belediyesinin ve özel sektör yatırımcılarının katılımıyla kurulacak bir yatırım ortaklığı, gerekli yasal düzenlemeler ve izinler çerçevesinde bu limanın yapımını ve işletmesini üstlenebilir.

Böyle bir model, Mersin’in kendi ekonomik geleceğinde daha fazla söz sahibi olmasını sağlayabilir. Limandan doğacak ekonomik değerin bir bölümünün yeniden Mersin’in üretimine, sanayisine ve lojistik altyapısına yatırılmasının önü açılabilir.

Bu düşünce yalnızca liman yatırımıyla da sınırlı kalmamalıdır. Lojistik merkezler, tarımsal ürün işleme tesisleri, depolama alanları ve yeni sanayi yatırımları da ortak girişimlerle gerçekleştirilebilir.

Mersin’in ekonomik kurumları artık yalnızca sorunları dile getiren değil, çözüm üreten ve büyük yatırımlara öncülük eden kuruluşlar hâline gelmelidir.

Yeni Başkanlardan Ortak Bir Mersin Vizyonu Bekliyoruz

MTSO, MTB, MDTO ve Tarsus’taki oda ve borsalar farklı alanlarda faaliyet gösterse de temsil ettikleri ekonomik hayat birbirinden ayrı değildir.

Ticaret Borsaları tarımsal ürünlerin ve emtia ticaretinin, Ticaret ve Sanayi Odaları üretimin, sanayinin ve ticaretin, Deniz Ticaret Odası ise limanların ve deniz taşımacılığının kurumsal temsilcisidir.

Bu kurumların ortak hareket etmesi, Mersin’in ekonomik geleceği bakımından büyük önem taşımaktadır.

Yeni başkanlardan beklenen yalnızca devraldıkları kurumları başarılı biçimde yönetmeleri değildir. Kendilerinden önceki yönetimlerin oluşturduğu birikimi koruyarak daha ileriye taşımaları ve Mersin’in ortak geleceğini birlikte tasarlamalarıdır.

Bunun için oda ve borsaların öncülüğünde, TOBB’un, üniversitelerin, yerel yönetimlerin, sanayicilerin, ihracatçıların, lojistik kuruluşlarının ve ilgili kamu kurumlarının katılımıyla Mersin 2050 Ekonomik Vizyonu hazırlanmalıdır.

Bu çalışma yalnızca iyi niyetli temennilerden oluşan bir rapor olmamalıdır. Yatırım öncelikleri, ulaşım bağlantıları, sanayi ve lojistik alanları, finansman kaynakları ve uygulama takvimi belirlenmiş somut bir yol haritasına dönüşmelidir.

Yeni Bir Mersin Mümkündür

Mersin geçmişte coğrafyasının sunduğu imkânları değerlendirerek büyüdü. Önümüzdeki dönemde ise yalnızca coğrafyasına güvenerek büyüyemez.

Yeni dünya ticaretinin koşullarını doğru okuyabilen, üretimle lojistiği bütünleştiren, katma değeri ve refahı büyüten bir ekonomik anlayışa ihtiyacımız vardır.

Mersin’in ekonomik kurumlarında aynı yıl yaşanan yönetim değişimlerini bu bakımdan önemli bir fırsat olarak görüyorum.

Yeni başkanların birbirinden bağımsız başarı hikâyeleri yazması elbette değerlidir. Ancak asıl başarı, birlikte Mersin’in geleceğine yön verecek ortak bir hikâye yazabilmeleridir.

Mersin’in ihtiyacı yalnızca büyüyen bir liman değil; limanıyla büyüyen sanayi, gelişen tarım, çeşitlenen ticaret, artan istihdam ve yükselen toplumsal refahtır.

İki yüz yıl önce küçük bir iskeleden doğan Mersin’i, 2050 yılında Doğu Akdeniz’in üretim, işleme, lojistik ve dünya ticaret merkezlerinden biri olarak görmek istiyoruz.

Yeni başkanların önünde böylesine önemli bir tarihsel fırsat bulunmaktadır.

Devraldıkları mirası büyüterek Mersin’e yeni bir gelecek kazandırmaları, yalnızca temsil ettikleri kurumların değil, bütün Mersin’in ortak beklentisidir.

Mersin’de başkanlar değişti. Şimdi bu değişimi Mersin’in geleceğini değiştirecek ortak bir güce dönüştürmenin zamanıdır.

MUSTAFA GÜLER

Devamını Oku

DEMOKRASİ YOKSA CUMHURİYET TABELADIR

DEMOKRASİ YOKSA CUMHURİYET TABELADIR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

DEMOKRASİ YOKSA CUMHURİYET TABELADIR

Cumhuriyetin 103. Yılında Hâlâ Demokrasiyi Arıyoruz

Mustafa Güler

Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103. yılını kutluyoruz. Saltanatı kaldırdık, hanedan yönetimine son verdik, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan ettik. Ancak aradan geçen 103 yıla rağmen hâlâ demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, bağımsız yargıyı ve gerçek halk egemenliğini tartışıyoruz.

O hâlde kendimize şu soruyu sormalıyız: Cumhuriyetin varlığı mı önemlidir, yoksa vatandaşlarına nasıl bir hayat sunduğu mu?

Cumhuriyet, devlet başkanlığının bir hanedanın kalıtsal hakkı olmadığı yönetim biçimidir.

Demokrasi ise halkın kendi yöneticilerini özgürce seçebildiği, denetleyebildiği ve değiştirebildiği siyasal düzendir.

Cumhuriyet devletin biçimini, demokrasi yönetimin niteliğini belirler. Bu iki kavramı birbirine karıştırdığımızda, cumhuriyetin varlığını demokrasinin de varlığı sayma yanılgısına düşeriz.

Avrupa’da Monarşi mi, Bazı Ülkelerde Cumhuriyet mi?

Bugün Avrupa’da 12 egemen devlet monarşiyle yönetiliyor. İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, İspanya ve Lüksemburg bunların arasındadır.

Bu ülkelerde devlet başkanlığı kalıtsaldır. Ancak çoğunda hükümetler halkın seçtiği parlamentolara dayanır. Yargı bağımsızlığı, temel haklar ve demokratik kurumlar güçlü güvencelere sahiptir.

Buna karşılık İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerin adı cumhuriyettir. Irak, Suriye ve Libya’nın geçmiş dönemlerinde de cumhuriyet adı altında otoriter yönetimler kurulmuştur. Cumhuriyet sözcüğü, bu ülkelerde tek başına demokrasi ve özgürlük sağlamamıştır.

İşte burada çarpıcı bir çelişkiyle karşılaşıyoruz.

Bir tarafta devlet başkanı kral olan, fakat vatandaşlarının özgür seçimlerle hükümetlerini değiştirebildiği, hukuk güvencesine sahip olduğu ülkeler; diğer tarafta devlet başkanı cumhurbaşkanı olan, fakat siyasal hakların ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı ülkeler bulunuyor.

O hâlde hangisi daha önemlidir:

Devletin başında kral mı, cumhurbaşkanı mı bulunduğu; yoksa halkın özgür, güvenli ve refah içinde yaşayıp yaşamadığı mı?

Bugün milyonlarca insan daha iyi bir gelecek arayışıyla Avrupa ülkelerine göç ediyor. İngiltere, Hollanda, İsveç, Norveç ve Danimarka gibi monarşiler de bu ülkeler arasında bulunuyor. İnsanlar buralara krallık rejimini benimsedikleri için değil; iş, eğitim, güvenlik, hukuk ve yaşam imkânları aradıkları için gidiyor.

Elbette Almanya, Fransa ve İsviçre gibi demokratik cumhuriyetler de benzer biçimde göç alıyor. Demek ki insanların aradığı şey monarşi veya cumhuriyet adı değil, bu devletlerin sağladığı yaşam koşullarıdır.

İnsanlar bir ülkenin tabelasına değil, kendilerine sunduğu hayata bakıyor.

Cumhuriyet sözcüğünü kutsamak yerine, onun içini hangi değerlerle doldurduğumuzu sorgulamalıyız.

103 Yıldır Neden Demokrasiyi Arıyoruz?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu tarihsel bir dönüşümdür. Ancak Cumhuriyetin ilanıyla demokrasi aynı anda kurulmadı.

Tek parti dönemi, çok partili yaşama geçiş, 1950’de iktidarın seçimle değişmesi, askerî darbeler, muhtıralar ve siyasal müdahalelerle geçen bir asırlık tarihimiz var.

Cumhuriyeti kurduk, fakat demokratik kurumları kalıcı biçimde güçlendirmekte zorlandık.

Bugün de benzer sorunlarla karşı karşıyayız.

Egemenliğin millete ait olduğunu söylüyoruz, fakat milletvekili adaylarını çoğunlukla parti merkezleri belirliyor. Seçmen, kendi partisinin hazırladığı listedeki adayları ve sıralamalarını değiştiremiyor.

Siyasi partileri demokrasinin vazgeçilmez kurumları sayıyoruz, fakat parti içi demokrasinin yetersizliği nedeniyle liderler ve dar yönetici kadrolar geniş yetkiler kullanıyor. Ön seçim zorunlu değil, parti üyelerinin aday belirleme gücü sınırlı.

Belediye başkanlarını ve cumhurbaşkanını doğrudan seçiyoruz, fakat adayların belirlenmesinde yine parti yönetimlerinin ağırlığı bulunuyor.

Halkın egemenliğinden söz ederken, halkın kendi temsilcilerini belirleme hakkını yeterince geliştiremiyoruz.

Kuvvetler ayrılığını savunuyoruz, fakat yürütme yetkisi cumhurbaşkanında toplanmış bulunuyor. Yargı bağımsızlığını anayasal güvenceye alıyoruz, fakat Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı örnekler yaşıyoruz.

Seçilmiş yerel yöneticiler hakkında hukuki soruşturmalar yürütülebilirken, görevden uzaklaştırma ve kayyım uygulamalarının halkın temsil hakkı üzerindeki etkilerini tartışıyoruz.

Bütün bunlar cumhuriyetin varlığından çok, demokratik işleyişinin sorgulanmasını gerektiriyor.

Cumhuriyetin Adı Değil, İçeriği Önemlidir

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, devletimizi demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlıyor. Üstelik bu nitelikler değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen hükümler arasında yer alıyor.

Ancak anayasaya yazmakla demokratik hukuk devleti kendiliğinden gerçekleşmiyor.

Bağımsız yargı, kuvvetler ayrılığı, adil yargılanma, özgür basın, siyasi partilerde demokrasi ve eşit koşullarda yapılan seçimler olmadan halk egemenliği eksik kalıyor.

Cumhuriyetin 103. yılında artık yalnızca saltanatın kaldırılmasını kutlamakla yetinmemeliyiz. Cumhuriyetin halka ne kazandırdığını, hangi özgürlükleri güvence altına aldığını ve devlet gücünü ne ölçüde sınırlandırabildiğini de sorgulamalıyız.

Çünkü demokrasi yalnızca seçim yapmak değildir. Halkın yöneticilerini belirleyebilmesi, denetleyebilmesi ve gerektiğinde değiştirebilmesidir.

Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar yaşadığımız sorunları yalnızca bugünkü iktidarlara bağlamak da yeterli değildir. Siyasal kültürümüzü, devlet anlayışımızı, seçim sistemimizi ve siyasi partilerimizin yapısını birlikte sorgulamak zorundayız.

Cumhuriyetin 103. yılında asıl sorumuz şudur: Biz Cumhuriyeti kurduk, fakat demokrasiyi neden hâlâ arıyoruz?

Artık cumhuriyeti yalnızca monarşinin karşıtı olarak tanımlamaktan öteye geçmeliyiz.

Asıl olan devletin başında kral veya cumhurbaşkanı bulunması değil, devletin vatandaşlarına nasıl davrandığıdır. Hukukun herkese eşit uygulanıp uygulanmadığı, insanların özgürce yaşayıp yaşayamadığı, geleceğe güvenle bakıp bakamadığıdır.

Cumhuriyetimizin 103. yılında ihtiyacımız olan yeni bir cumhuriyet ilan etmek değil, var olan Cumhuriyetin demokratik hukuk devleti niteliğini bütün kurumlarıyla hayata geçirmektir.

Cumhuriyeti kelime olarak kutsamaya gerek yoktur. Asıl kutsal olan insan onuru, özgürlük, adalet ve halkın iradesidir.

Çünkü önemli olan tabelada ne yazdığı değil, o tabelanın altında yaşayan insanlara nasıl bir hayat sunulduğudur.

Demokrasi yoksa Cumhuriyet tabeladır.

MUSTAFA GÜLER

Devamını Oku

Abdullah Özdemir’in 31 Yılı:

Abdullah Özdemir’in 31 Yılı:
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Abdullah Özdemir’in 31 Yılı:

Mersin Bakliyatında Bir Dönemin Hikâyesi

Mustafa Güler

Mersin Ticaret Borsası’nın 100. kuruluş yılında, 31 yıllık başkanlık görevini tamamlayan Abdullah Özdemir’e veda ederken, onun döneminde yaşanan değişimi ve Mersin’in bakliyat ticaretinde ulaştığı yeri değerlendirmek gerekiyor.

Özdemir’in 1995 yılında başlayan başkanlık dönemi boyunca Mersin, bakliyat ticaretinde önemli bir merkez hâline geldi. Bu gelişmede Mersin Limanı’nın, tüccarların, sanayicilerin ve sektörde çalışan birçok insanın emeği var. Abdullah Özdemir’in katkısı ise bu gelişimi destekleyecek kurumsal yapının güçlenmesine öncülük etmesi oldu.

2007 yılında modern hizmet binasına geçilmesi, Bakliyat Tohumculuk Şirketinin kurulması, araştırma çalışmalarının başlatılması ve ticari işlemlerin dijital ortama taşınması, bu dönemin önemli adımları arasında yer aldı. Böylece Ticaret Borsası, yalnızca ticari işlemlerin yapıldığı bir kurum olmanın ötesine geçerek üretime, teknolojiye ve sektörün gelişmesine de katkı sunmaya yöneldi.

Bu dönemin önemli çalışmalarından biri de laboratuvar hizmetleridir.

Mersin Ticaret Borsasının ortak olduğu gıda kontrol laboratuvarı, tarım ve gıda ürünlerinin kalitesinin ve güvenilirliğinin belirlenmesine yönelik analizler yapıyor. Mikrobiyolojik ve kimyasal analizler, pestisit kalıntılarının ve mikotoksinlerin incelenmesi gibi hizmetler, ürünlerin niteliğinin daha sağlıklı değerlendirilmesine yardımcı oluyor.

Laboratuvar hizmetlerinin önemi, ürünün yalnızca üretilmesi veya satılmasıyla sınırlı değil. Ürünün kalite ölçütlerine uygunluğunun belirlenmesi, alıcı ile satıcı arasındaki güvenin güçlenmesi ve ihracat pazarlarının taleplerine cevap verilmesi açısından da önem taşıyor. Güvenilir analiz sonuçları, ticari anlaşmazlıkların azaltılmasına ve üreticilerin, tüccarların ve ihracatçıların daha sağlıklı kararlar almasına katkı sağlayabiliyor.

Bu nedenle laboratuvar yatırımlarını, Mersin’in tarım ve gıda ticaretindeki rekabet gücünü destekleyen önemli bir kazanım olarak değerlendirmek gerekir.

Tohumculuk alanındaki çalışmalar da dikkat çekiciydi.

Sertifikalı tohum üretiminin 2015’te 4 ton düzeyinden 2019’da 180 tona yükseldiği açıklandı. Beş yıllık dönemde sekiz yeni baklagil çeşidinin geliştirildiğinin bildirilmesi de bu çalışmaların sonuçları arasındaydı.

Bu adımlar, tarımda verimi ve ürün kalitesini artırmak için bilimsel çalışmaların ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu.

Bakliyat Araştırma ve Geliştirme Merkezinin kurulmasıyla yeni ürünler geliştirmek için de çalışmalar yapıldı. Mercimek unu, bakliyat bazlı makarna ve farklı gıda ürünleri üzerine araştırmalar yürütüldü. Amaç, bakliyatı yalnızca ham madde olarak satmak yerine işleyerek daha değerli ürünlere dönüştürmekti. Bundan sonraki dönemde bu çalışmaların daha fazla ticari ürüne, markaya ve ihracata dönüşmesi gerekiyor.

Mersin’in bakliyat ticaretindeki gücü, açıklanan rakamlarda da görülüyor.

Mersin Ticaret Borsasının 2025 yılında paylaştığı verilere göre Türkiye’nin yaklaşık 2,7 milyon tonluk bakliyat dış ticaretinin yüzde 85’i Mersin üzerinden gerçekleşiyordu. Kentteki işleme, tasnif ve paketleme tesisleri de bu gücü destekliyordu.

Ancak Türkiye’nin bakliyat ticaretinin büyük bölümünün Mersin üzerinden yapılması, bu ürünlerin tamamının Mersin’de üretildiği anlamına gelmiyor. Mersin’in gücü; limanı, depoları, işleme tesisleri, paketleme işletmeleri ve dış ticaret deneyiminin bir araya gelmesinden kaynaklanıyor.

Şimdi yapılması gereken, bu ticari gücü yerli üretimin gelişmesine ve daha yüksek katma değerli ürünlerin ortaya çıkmasına da hizmet eder hâle getirmektir.

Türkiye’nin bakliyatta ithalata ihtiyaç duyması, yerli üretimin artırılması gerektiğini gösteriyor. Üreticiyle sanayicinin iş birliğinin güçlendirilmesi, kaliteli tohum kullanımının yaygınlaştırılması, ürünlerin laboratuvarlarda analiz edilmesi, araştırma sonuçlarının ticari ürünlere dönüştürülmesi ve markalı ihracatın artırılması birlikte ele alınmalıdır.

Böylece hem ürün kalitesi hem de rekabet gücü yükselirken yaratılan ekonomik değerin üreticiye daha fazla yansıması sağlanabilir.

Abdullah Özdemir’in 31 yıllık başkanlık dönemini değerlendirirken yapılan çalışmaları teslim etmek gerekir.

Kurumsal altyapının güçlendirilmesi, laboratuvar hizmetleri, tohumculuk faaliyetleri, araştırma çalışmaları ve dijitalleşme bu dönemin önemli kazanımlarıdır. Elbette her dönemin eksikleri ve tamamlanmayı bekleyen işleri vardır. Önemli olan, kazanılan deneyimi koruyarak yeni hedeflere yönelmektir.

Özdemir’in gençlerin önünü açmak amacıyla yeniden aday olmaması da yeni bir döneme yer açması bakımından anlamlıdır. Kurumların gelişmesi, birikimin yeni kuşaklara aktarılması ve yenilenmenin önünün açılmasıyla mümkündür.

Otuz bir yıl boyunca bir kuruma başkanlık etmek, uzun bir emek ve sorumluluk dönemidir. Bu emeği ve kuruma kazandırılan değerleri takdir etmek bir vefa borcudur. Gelecekte yapılması gerekenleri ortaya koymak da bu birikimin daha iyi değerlendirilmesine katkı sunar.

Abdullah Özdemir’e Mersin Ticaret Borsasına ve bakliyat sektörüne yaptığı katkılar için teşekkür ediyor, bundan sonraki yaşamında sağlık, huzur ve mutluluk diliyorum.

Bir görev sona erebilir; ancak geride bırakılan emek ve birikim, geleceğe ışık tutmaya devam eder.

MUSTAFA GÜLER

Devamını Oku

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABDULLAH ÖZYİĞİT:

Eczacılıktan Belediye Başkanlığına Uzanan Bir Yaşam

Mustafa Güler

Abdullah Özyiğit’in Mersin’de eczacılıkla başlayan, meslek örgütleri ve uluslararası kooperatif yöneticiliğiyle devam eden, ardından siyasete ve belediye başkanlığına uzanan uzun bir yolculuğu var.

Özyiğit, meslek yaşamı boyunca eczacı örgütlerinde ve kooperatifçilik alanında çeşitli görevler üstlendi. Yerel meslek örgütlerinden Türkiye çapındaki kooperatif yönetimlerine, oradan Avrupa’daki eczacı kooperatifleri yapılanmasına uzanan bu süreçte önemli bir yöneticilik deneyimi kazandı. Farklı insanlarla birlikte çalışmayı, ortak çıkarlar etrafında buluşmayı, uzlaşmayı ve kurumsal yönetimi bu deneyimler içinde öğrendi.

Daha sonra CHP Mersin İl Başkanlığıyla siyasi yaşamını sürdürdü. 2019 yılında Yenişehir Belediye Başkanı seçildi, 2024 seçimlerinde yeniden aynı göreve getirildi. Böylece meslek örgütlerinde edindiği deneyimi yerel yönetim alanına taşıdı.

Abdullah Özyiğit’in belirgin özelliklerinden biri, insan ilişkilerinde gerilimden uzak durması ve diyaloğa önem vermesidir. Sakin, rahat ve uzlaşmacı tavrıyla siyasi farklılıkları kişisel ilişkilerinin önüne koymamaya çalışır. Farklı düşüncelere sahip insanlarla konuşabilmesi, ilişkilerini sürdürebilmesi ve karşısındakine saygıyı önemsemesi, yöneticilik anlayışının temel unsurları arasındadır.

Meslek örgütlerinde kazandığı bu deneyimi CHP İl Başkanlığına ve belediye başkanlığına da taşıdı. Rahat ve aceleci olmayan tavrı zaman zaman bazı çevrelerde kaygı yaratsa da sorunları gerilimle değil, konuşarak çözmeyi tercih etmesi onun farklılığını oluşturuyor.

Özyiğit’in belediye başkanlığında özellikle önemsediğim yön, rutin belediye hizmetlerinin ötesinde insanın gelişimine verdiği değerdir.

Yol, kaldırım, park ve temizlik, her belediyenin yerine getirmesi gereken temel hizmetlerdir. Ancak belediyecilik bunlarla sınırlı değildir. Çocukların eğitimini desteklemek, onların gelişimine katkı sunacak merkezler oluşturmak ve okul öncesi eğitime önem vermek, bir kentin geleceğine yatırım yapmaktır.

Özyiğit’in belediyecilik anlayışında eğitim çalışmalarının yanında kültür ve sanatın da önemli bir yeri vardır. Yenişehir’in eğitim düzeyi, sosyal yapısı ve kültürel beklentileri, bu alanlara özel önem verilmesini gerektiriyor. Özyiğit de kültürel etkinlikleri ve sanat çalışmalarını belediye hizmetlerinin bir parçası hâline getirmeye çalıştı.

Bana göre onun belediyeciliğinin özgün tarafı burada yatıyor: Kenti yalnızca fiziki yatırımlarla değil, çocukların gelişimi, kültürel yaşam ve sanat yoluyla da geliştirmeye çalışmak.

Abdullah Özyiğit’in gözaltına alınması ve tutuklanması, kendisini tanıyan ve çalışmalarını izleyen biri olarak beni üzdü.

Elbette belediye başkanları da herkes gibi hukuk önünde sorumludur. Hakkındaki iddialar araştırılmalı, varsa hukuka aykırılıklar yargı tarafından değerlendirilmelidir. Ancak yargılanmak ile tutuklanmak aynı şey değildir. Tutuklama bir ceza değil, ancak gerekli koşullar oluştuğunda başvurulması gereken istisnai bir koruma tedbiridir.

Öte yandan Özyiğit, Yenişehir halkının iki kez seçimle göreve getirdiği bir belediye başkanıdır. Halkın iradesi hukukun üzerinde değildir; fakat hukuk uygulanırken demokratik temsilin ve seçmen iradesinin korunması da göz ardı edilmemelidir.

Bu nedenle, hukuki koşulların elvermesi hâlinde tutuksuz yargılanması ve yargılama sürecini görevi başında sürdürmesine imkân tanınması gerektiğini düşünüyorum. Adaletin sağlanması kadar, demokratik iradenin korunması da önemlidir.

Abdullah Özyiğit’in eczacılıktan uluslararası kooperatif yöneticiliğine, oradan siyasete ve belediye başkanlığına uzanan yaşamı, yılların emeğini ve deneyimini taşıyor.

Bu yolculukta benim özellikle önemsediğim, yöneticilik birikiminin yanında insanlarla kurduğu ilişkilerde saygıyı ve diyaloğu koruyabilmesidir.

Çocukların eğitimine, kültüre ve sanata verdiği önem de bu yaklaşımın belediyeciliğe yansıyan yönüdür.

Siyasetin giderek sertleştiği, farklı siyasi kimliklere sahip insanların birbirinden uzaklaştığı bir dönemde, gerilim üretmeden siyaset yapabilmek ve farklılıklarla birlikte yaşamayı başarmak önemli bir değerdir. Abdullah Özyiğit’in yöneticiliğinde öne çıktığını düşündüğüm özellik de budur.

Dileğim, hakkındaki yargılama sürecinin adil biçimde yürütülmesi, tutuksuz yargılanmasının hukuken mümkün olması ve önünde hukuki bir engel kalmaması hâlinde halkın kendisine verdiği görevi sürdürmesidir.

Çünkü demokrasi yalnızca halkın oy kullanmasından ibaret değildir. O oyla ortaya çıkan iradeye saygı göstermek, hukuku adaletle uygulamak ve seçilmişlerin haklarını hukuk çerçevesinde korumak da demokrasinin vazgeçilmez koşullarıdır.

MUSTAFA GÜLER

Devamını Oku

Vahap Seçer’in Tanığı Mersin de Cumhur İttifakı’dır!

Vahap Seçer’in Tanığı Mersin de Cumhur İttifakı’dır!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Vahap Seçer’in Tanığı Mersin de Cumhur İttifakı’dır!

Mustafa Güler

Vahap Seçer’in tutuklanmasıyla birlikte Mersin Büyükşehir Belediyesinin yönetimi, harcamaları ve sorumlulukları yeniden tartışılmaya başlandı.

Elbette kamu kaynaklarının kullanıldığı her yerde hesap sorulmalı, hukuka aykırı işlemler varsa araştırılmalı ve sorumlular hukuk önünde hesap vermelidir. Ancak adalet, yalnızca ileri sürülen iddialarla değil, olayların bütününü ortaya koyan belgeler ve gerçeklerle sağlanır.

Bu nedenle bugün sorulması gereken önemli bir soru vardır:

Vahap Seçer’in yedi yılı aşkın belediye başkanlığı döneminin siyasi, mali ve idari tanıkları kimlerdir?

Bu sorunun yanıtı yalnızca belediyenin yöneticilerinde değil, belediye meclisinde, denetim organlarında, mali kayıtlarda ve Mersin halkının değerlendirmelerinde aranmalıdır.

Ve bu tanıkların başında Cumhur İttifakı gelmektedir.

Güçlü Muhalefet, Güçlü Denetim

Vahap Seçer, 2019 yılında Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde belediye meclisinde çoğunluğa sahip değildi. Karşısında AK Parti ve MHP’den oluşan güçlü bir Cumhur İttifakı muhalefeti vardı.

Belediyenin bütçesi, borçlanma talepleri, yatırımları ve faaliyetleri bu siyasi ortamda görüşüldü. Bazı önemli borçlanma talepleri kabul edilmedi. Metro projesi için 2022 yılında istenen yaklaşık 2,49 milyar liralık borçlanma yetkisinin reddedilmesi bunun örneklerinden biriydi.

Buna rağmen belediye hizmetleri devam etti. Ulaşım yatırımları yapıldı, altyapı çalışmaları sürdürüldü, sosyal belediyecilik uygulamaları genişletildi.

Burada önemli bir ayrıntı vardır.

Muhalefetin çokluğu her zaman yönetimin başarısızlığı anlamına gelmez. Doğru ilişkiler kurulduğunda güçlü muhalefet, yönetimin en önemli denetim ve yol gösterme gücüne dönüşebilir.

Muhalefet yalnızca karşı çıkmak için değil, yanlışları önlemek, kaynakların doğru kullanılmasını sağlamak ve kamu yararını korumak için vardır.

Mersin’in siyasi kültürü de bu bakımdan önemlidir. Farklı siyasi görüşlerin, kültürlerin ve toplumsal kesimlerin bir arada yaşadığı bu kentte iktidar ve muhalefet birbirinden tamamen kopuk iki ayrı dünya değildir.

Mersin’de iktidar ve muhalefet bir elmanın iki yarısı gibidir.

Siyasi rekabetin yanında diyalog ve ortak kent çıkarlarında buluşma imkânı da vardır. Seçer ‘in ilk döneminde yaşanan sert tartışmaların yanında, belediye yönetiminin devam etmesi ve meclisin işleyişini sürdürmesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Bilen Elde Her Para Büyüktür

Bir belediyenin başarısını yalnızca bütçesinin büyüklüğüyle ölçemeyiz. Asıl önemli olan, eldeki kaynağın nasıl kullanıldığı ve toplum için ne kadar değer üretildiğidir.

Bilen elde her para büyüktür, bilmeyen elde her para küçüktür.

Bu söz kamu yönetiminin temel gerçeğini anlatır.

Yönetim bir vizyon meselesidir. Aynı zamanda bilgi, deneyim, öncelik belirleme ve niyet meselesidir.

Vahap Seçer, Nisan 2022’de belediyeyi yaklaşık 400 milyon dolar borçla devraldıklarını, borcun 107 milyon dolara gerilediğini açıkladı. Aynı dönemde 272 otobüs alımını önemli yatırımları arasında gösterdi. Kasım 2023’te ise borç miktarını yaklaşık 115 milyon dolar olarak duyurdu. Yönetimin borç azaltma hedefiyle hizmet üretimini birlikte yürütmeye çalıştığı görülmektedir.

İkinci dönemde de ulaşım, altyapı, sosyal hizmetler ve kent yönetimi alanındaki çalışmalar devam etti. Önemli olan yalnızca ne kadar para harcandığı değil, harcanan paranın Mersin’e ne kazandırdığıdır.

Seçmenin Tanıklığı: Yüzde 45’ten Yüzde 60’a

Beş yıllık ilk dönemin sonunda Mersin halkı yeniden sandığa gitti.

2019 yılında yüzde 45,09 oyla seçilen Vahap Seçer, 2024 seçimlerinde oy oranını yüzde 59,52’ye yükseltti.

Bu sonuca göre Vahap Seçer in en büyük tanıklarından biri de seçmendir.

Bu sonuç, siyasi bakımdan üzerinde durulması gereken önemli bir değişimdir. Seçer, güçlü muhalefet karşısında yürüttüğü ilk döneminin ardından seçmen desteğini önemli ölçüde artırmıştır. Farklı siyasi tercihlere sahip seçmenlerin Seçer’e yönelmiş olması, yerel yönetimlerin yalnızca parti kimliği üzerinden değerlendirilmediğini düşündürmektedir.

İkinci Dönemin Tanıklığı:

Başkanvekilliği Seçimi

Vahap Seçer’in ikinci döneminde yaşanan ve üzerinde özellikle durulması gereken bir başka olay da tutuklanmasının ardından yapılan belediye başkanvekilliği seçimidir.

13 Ekim 2026 tarihinde Mersin Büyükşehir Belediye Meclisi, yeni başkanvekilini seçmek üzere toplandı.

Vahap Seçer’in önerdiği belirtilen CHP’li Gülşah Yıldırım Genç, seçimde tek aday oldu. Üç tur boyunca 47 oy aldı ve üçüncü turda başkanvekili seçildi.

Bu seçimde dikkat çekici olan, Cumhur İttifakı’nın karşısına başka bir aday çıkarmamasıydı.

Yine de bu olayın siyasi anlamı üzerinde durmak gerekir.

Bir belediye başkanı tutuklanmış, belediyenin yönetimi tartışmaya açılmış, siyasi gerilim yükselmiştir. Buna rağmen belediye meclisinde başkanvekilliği seçimi rakip adayların yarışına dönüşmemiştir.

Bu tutum, Mersin’de siyasi rekabet ile kurumsal sorumluluğun birbirinden ayrılabildiğini gösteren önemli bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Seçer’in aday tercihi karşısında yeni bir siyasi yarış açılmamasını, belediyenin yönetiminde sürekliliği koruma düşüncesiyle birlikte, yıllar içinde oluşan karşılıklı saygı ve güven ilişkisinin bir işareti olarak da okumak mümkündür. Muhalefet Seçer in adayına aynı güveni göstermiş ve Seçer’in en önemli tanıklarından biri olmuştur.

Çünkü siyaset yalnızca oy sayılarından, parti kararlarından ve meclis çoğunluklarından ibaret değildir. İnsan ilişkileri, karşılıklı saygı, güven ve birlikte çalışma kültürü de siyasetin önemli unsurlarıdır.

Sevgi ve güven yalnızca aynı siyasi görüşü paylaşan insanlar arasında oluşmaz. Farklı düşünen insanlar da birbirlerinin emeğine, kişiliğine ve yönetim anlayışına saygı duyabilir.

Mersin’deki başkanvekilliği seçimi, bu açıdan ayrıca incelenmeyi hak etmektedir.

Genel Sekreterin ve İdari Yönetimin Sorumluluğu

Bugün soruşturma konusu olan işlemler değerlendirilirken belediyenin idari yapısı da göz ardı edilmemelidir.

Belediye başkanı, halkın seçtiği ve belediye yönetiminin başında bulunan kişidir. Ancak büyükşehir belediyesinin gündelik idari işleyişi genel sekreterlik, daire başkanlıkları ve ilgili birimler aracılığıyla yürütülür.

Vahap Seçer’in genel sekreterlik gibi önemli bir göreve emniyet kökenli bir yöneticiyi getirmesi, bazı başka görevlerde de emniyet ve askerlik geçmişi bulunan kişilerden yararlanması, yönetimde disiplin ve denetim anlayışıyla ilişkilendirilebilir.

Genel sekreterin soruşturma kapsamında verdiği beyanlar da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Uzun yıllar belediyenin idari yönetiminde görev alan bir kişinin açıklamaları önemlidir. Ancak bu açıklamalar, kendi görev ve sorumluluklarından bağımsız ele alınamaz. Bir kişinin itirafçı olması, söylediklerinin kendiliğinden doğru olduğu anlamına gelmediği gibi, bütün sorumluluğun başka bir kişiye yüklenmesini de haklı kılmaz.

Hukuk, iddiaları somut belgelerle ve bağımsız delillerle değerlendirmelidir.

Cumhur İttifakı’nın Tanıklığı Neden Önemlidir?

Mersin de Cumhur İttifakı, Vahap Seçer’in ilk döneminde belediye meclisinde güçlü bir çoğunluğa sahipti. Bütçeleri, borçlanma taleplerini, faaliyet raporlarını ve yatırımları tartışma imkânı vardı.

İkinci dönemde de belediye meclisinde temsil edilmeye ve yönetimi siyasi olarak denetlemeye devam etti.

Bu nedenle Cumhur İttifakı’nın yedi yılı aşkın dönemdeki tutumu, kararları, itirazları ve değerlendirmeleri bugün önemli bir başvuru kaynağıdır.

Burada Cumhur İttifakı’nın belediyenin bütün işlemlerini onayladığını veya her harcamayı denetlediğini söylemiyoruz. Belediye meclisinin siyasi denetimi ile idari ve mali denetim birbirinden farklıdır.

Ancak bu kadar uzun süre aynı yönetimi yakından izleyen siyasi muhalefetin, belediyenin genel işleyişi hakkında önemli bilgi ve gözlemlere sahip olması doğaldır.

İşte bu nedenle Vahap Seçer’in tanığı Mersin Cumhur İttifakı’dır diyoruz.

Bu tanıklık bir mahkeme tanıklığından ibaret değildir. Meclis tutanakları, bütçe kararları, denetim raporları, borçlanma görüşmeleri, yatırımlar ve siyasi ilişkiler üzerinden okunması gereken tarihsel ve kurumsal bir tanıklıktır.

Sonuç:

Mersin’in Yönetim Deneyimi ve Hukukun Gereği

Mersin’de yaşanan deneyim bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır:

Güçlü muhalefet, doğru yönetim anlayışıyla birleştiğinde kamu kaynaklarının daha dikkatli kullanılmasına ve yönetimin hesap verebilirliğinin güçlenmesine katkı sağlayabilir.

Vahap Seçer’in ilk döneminde güçlü muhalefet koşullarında hizmetlerin sürdürülmesi, ikinci döneminde ise siyasi ilişkilerin ve kurumsal işleyişin devam etmesi birlikte değerlendirilmelidir.

Bugün ileri sürülen iddialar elbette araştırılmalıdır. Ancak bir belediye başkanının sorumluluğu, yalnızca makamına bakılarak değil, somut işlemler, yetkiler, belgeler ve deliller üzerinden belirlenmelidir.

Mersin’de iktidar ve muhalefetin yıllar boyunca aynı mecliste kurduğu ilişki, seçmenin verdiği karşılık ve son başkanvekilliği seçimi bu dönemin siyasi hafızasında yerini almıştır.

Vahap Seçer e Cumhur İttifakının tanıklığı yanında meclis kararları, mali kayıtlar, yapılan hizmetler ve Mersin’in yedi yıllık yönetim hafızası ve kamuoyunda bıraktığı etkidir.

MUSTAFA GÜLER

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.