29 Mayıs 2026 Cuma
3.Dünya Savaşının trampet sesleri küresel büyük çatışmayı haber veriyor…
TİSAN DAVASINDA GÖZLER YENİDEN KEŞİF SÜRECİNDE
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Öyle ya da böyle İstanbul fethedilecekti.
Yargının Kıskacındaki CHP ve Türkiye Siyasetinin Çıkmazı
Türkiye uzun zamandır ağır sorunlarla karşı karşıya. Ekonomik sıkıntılar büyüyor, adalet tartışmaları derinleşiyor, gençler geleceğe umutla bakmakta zorlanıyor. Böyle bir dönemde toplumun beklentisi, siyasetin çözüm üretmesi ve ülkenin gerçek meselelerine yönelmesidir. Ancak bugün Türkiye’nin gündemi, ana muhalefet partisi CHP’nin kendi içinde yaşadığı kriz tarafından kuşatılmış durumda.
CHP’de yaşanan tartışma yalnızca bir parti içi rekabet değildir. Bu süreç, Türkiye’de siyasetin nasıl işleyeceği, seçmenin iradesinin ne kadar belirleyici olduğu ve yargının siyasal alan üzerindeki etkisi açısından da önemli bir sınav niteliği taşımaktadır.
Bir tarafta mahkeme kararlarıyla hareket alanı daralan mevcut yönetim, diğer tarafta yeniden siyasetin merkezine dönmeye çalışan eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu bulunmaktadır. Böylece ortaya garip bir tablo çıkmaktadır: Bir taraf hukuki meşruiyet tartışmalarıyla karşı karşıya kalırken, diğer taraf toplumsal meşruiyet arayışı içindedir.
Asıl sorun ise bu tartışmanın giderek bir çözüm arayışından çıkıp sert bir kutuplaşmaya dönüşmesidir. Siyaset üretmesi gereken kadrolar, birbirlerini tasfiye etmeye çalışan kamplara dönüşürken toplum da öfke diliyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Oysa insanlar kavga değil, çıkış yolu görmek istemektedir.
Bugün milyonlarca insanın zihnindeki temel soru şudur: Türkiye’nin gerçek sorunu CHP’nin iç kavgası mı, yoksa siyasetin giderek toplumdan kopması mı?
Çünkü ülkede hayat pahalılaşırken, gençler umudunu kaybederken, emekliler geçim derdi yaşarken ve hukuk sistemi sürekli tartışılır hale gelirken, siyaset giderek kendi içine kapanmaktadır. İktidar ile muhalefet arasındaki mücadele çoğu zaman ülkenin sorunlarını çözmeye değil, rakibi yıpratmaya odaklanmaktadır.
CHP’nin yaşadığı kriz de biraz bu nedenle büyümüştür. Kongre süreci yargıya taşındığı andan itibaren meselenin yalnızca siyasi olmaktan çıkacağı belliydi. Böyle dönemlerde yapılması gereken, krizi büyütmek değil yönetmektir. Ancak parti içinde uzlaşma yolları aranmak yerine karşılıklı sertleşme öne çıktı.
Ortaya çıkan tablo yalnızca CHP’yi değil, muhalefetten umut bekleyen toplumsal kesimleri de yormaktadır. Çünkü toplum, sürekli iç çatışma yaşayan bir muhalefetin ülkeye güven verebilmesini zor görmektedir.
Fakat bütün bu karamsar görüntüye rağmen Türkiye’nin önünde hâlâ güçlü bir demokratik imkan bulunmaktadır. Tarih gösteriyor ki toplumlar uzun süre çözümsüzlük içinde kalmaz. Siyaset tıkandığında yeni yollar, yeni kadrolar ve yeni arayışlar ortaya çıkar.
Bu durum demokratik olmayan arayışlara yönelmek anlamına gelmez. Tam tersine, demokratik toplumlar kriz dönemlerinde kendilerini yenileme kapasitesi üretirler. Fransa’da Emmanuel Macron’un yükselişi bunun önemli örneklerinden biridir. Geleneksel siyaset toplumun beklentilerine cevap veremediğinde, insanlar mevcut kutuplaşmanın dışında güven veren yeni bir siyasal merkez oluşturmuştur. Önce yeni bir lider ortaya çıkmış, ardından yeni bir siyasal hareket şekillenmiştir.
Türkiye’de de benzer bir ihtiyaç giderek hissedilmektedir. İnsanlar artık yalnızca sert muhalefet ya da sert iktidar dili değil; sakin, güven veren, çözüm üreten ve toplumu bir arada tutabilecek bir siyaset aramaktadır.
Belki de önümüzdeki dönemin en önemli ihtiyacı tam olarak budur: Kavga eden değil güven veren siyaset.
Çünkü toplumun beklentisi yalnızca iktidarın değişmesi değildir. İnsanlar aynı zamanda siyaset yapma biçiminin değişmesini istemektedir. Daha fazla öfke değil daha fazla akıl, daha fazla kutuplaşma değil daha fazla diyalog beklenmektedir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni siyasal yaklaşım birkaç temel ilkeye dayanmak zorundadır.
Öncelikle siyaset yeniden toplumun gerçek sorunlarına dönmelidir. İnsanların geçim derdi, eğitim sorunu, adalet beklentisi ve gelecek kaygısı günlük siyasi hesapların önüne geçmelidir.
İkinci olarak partiler lider merkezli yapılardan çıkarak daha güçlü kurumsal yapılara dönüşmelidir. Demokratik sistemlerin gücü yalnızca liderlerden değil, kurumların güven vermesinden doğar.
Üçüncü olarak hukuk, siyasi mücadelenin aracı olmaktan çıkarılmalıdır. Yargıya duyulan güven zedelendiğinde sadece partiler değil, bütün demokratik düzen zarar görür.
Ve en önemlisi, Türkiye yeniden ortak bir dil kurabilmelidir. Çünkü aynı ülkenin insanları birbirini rakip olarak görebilir; ama düşman olarak görmeye başladığında siyaset çözüm üretme gücünü kaybeder.
CHP’nin yaşadığı kriz aslında Türkiye siyasetinin genel sıkışmışlığını göstermektedir. Ancak her kriz aynı zamanda yeni bir başlangıcın işaretidir. Toplumlar bazen uzun tartışmaların, kırılmaların ve hayal kırıklıklarının ardından yeni bir denge kurar.
Türkiye’nin geleceği de yalnızca bugünkü kavgalarda değil, bu kavgalardan çıkacak yeni demokratik olgunlukta saklıdır.
Belki bugün toplum yorgun, siyaset gergin ve umut zayıf görünüyor. Ama tarih boyunca hiçbir toplum umudunu tamamen kaybederek yoluna devam etmemiştir. Bayramların anlamı da biraz budur: Kırılmış bağları onarmak, umudu yeniden hatırlamak ve yarına inanabilmek.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni bir kavga değil; birbirini tüketmeyen, birlikte çözüm arayan yeni bir siyasal akıldır. Çünkü bu ülkenin insanları öfkeyle değil umutla nefes almak istemektedir.

Mustafa Güler
Türkiye’nin Yeni Siyaset Arayışı
Korku Değil Güven
Bugün Türkiye’de insanlar sandığa giderken sadece bir partiye oy vermiyor; aynı zamanda kendi hayatlarının geleceği hakkında bir karar veriyor.
Eskiden siyaset daha çok ideolojiler üzerinden konuşulurdu. Sağ-sol, laik-dindar gibi ayrımlar ön plandaydı. Ama artık toplumun büyük kısmı için temel mesele şu soruya dönüştü:
“Kim benim hayatımı daha güvenli hâle getirir?”
Çünkü insanlar bugün yalnızca siyasi tartışmaları değil, ekonomik sıkıntıları, geçim derdini, işsizliği, toplumsal gerilimi ve geleceğe dair belirsizliği düşünüyor. Bir kesim ekonomik çöküşten korkuyor, başka bir kesim yaşam tarzına müdahale edilmesinden endişe ediyor. Kimileri özgürlüklerin azalmasını risk olarak görüyor, kimileri ise devletin zayıflamasını ve kaosu.
Bu yüzden Türkiye’de siyaset artık büyük vaatlerden çok, güven verme meselesine dönüşmüş durumda.
Muhalefetin en önemli sorunu da burada ortaya çıkıyor.
İnsanların bir kısmı mevcut durumdan memnun olmasa bile şu sorunun cevabını net duymak istiyor:
“Değişim olursa hayatım daha mı iyi olacak, yoksa daha mı karışacak?”
Muhalefetin sadece eleştirmesi artık yeterli değil. İnsanlara güven veren bir dil kurması gerekiyor. Özellikle muhafazakâr kesimde bulunan “yaşam tarzıma müdahale edilir mi?” korkusunu küçümsemek yerine anlamaya çalışması gerekiyor. Çünkü siyasette bazen korkuların gerçek olması değil, hissedilmesi belirleyici olur.
Aynı şekilde ekonomi konusunda da toplumun önüne somut çözümler koymak gerekiyor. İnsanlar artık slogan değil; plan görmek istiyor. Kriz anında ülkeyi kimin yönetebileceğine bakıyor.
Bazen insanlar alıştıkları düzeni güvenli sanır. Oysa uzun süren ekonomik sorunlar, kurumların zayıflaması ve toplumsal kutuplaşma da büyük riskler üretir.
Yani sadece değişim değil, hiçbir şeyin değişmemesi de bir tehlike olabilir.
Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yeni bir kültür savaşı değil; toplumun farklı kesimlerinin birbirine yeniden güven duymasıdır.
Çünkü bu ülkenin insanları aslında birbirine düşünüldüğü kadar uzak değil. Dindar ama modern yaşayanlar da var, seküler ama geleneksel değerlere önem verenler de.
Siyaset, insanları sürekli karşı karşıya getirmek yerine ortak bir gelecek duygusu kurabilirse Türkiye daha sakin ve daha güçlü bir döneme girebilir.
Çünkü sonunda sandıkta verilen karar sadece bir parti tercihi değildir.
Aynı zamanda şu sorunun cevabıdır:
“Bu ülkede yarın daha güvende olabiliriyim.?”

Mustafa Güler
SEÇİM PERFORMANSI VE ELEŞTİRİ DİNAMİKLERİ
Son günlerde kamuoyunda kullanılan sert ve tartışmalı siyasi dil, Cumhuriyet Halk Partisi içindeki gerilimleri yeniden görünür kılmıştır. Özellikle bazı gazeteci ve yorumcuların kullandığı ifadeler etrafında büyüyen tartışmalar, dikkatleri bir kez daha Kemal Kılıçdaroğlu’na yöneltmiştir.
Bu yönelimin tesadüf olmadığı açıktır. Zira halihazırda gündemde olan “butlan kararı” ihtimali ve bu kararın olası sonuçları, CHP içindeki liderlik tartışmasını yeniden alevlendirmiştir.
Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel başkanlık ihtimali, hukuki bir zorunluluktan ziyade siyasal ve psikolojik bir tartışma alanı üretmiş; bu da eleştirilerin kişiselleşmesini ve sertleşmesini beraberinde getirmiştir.
Oysa hukuki açıdan bakıldığında, bu tartışmanın merkezine yerleştirilen figürün süreç üzerindeki etkisi son derece sınırlıdır.
Kılıçdaroğlu söz konusu davada ne davacı ne davalı, ne sanık ne de tanıktır. Sürecin sonucunu doğrudan belirleyecek bir yetkiye sahip değildir.
Bir butlan kararı verilecekse bu karar onun iradesinden bağımsız olarak verilecektir. Aynı şekilde, olası bir görevi kabul etmemesi de sürecin hukuki akışını ortadan kaldırmayacak, kayyum atanması gibi ihtimalleri engelleme kapasitesi de bulunmayacaktır.
Bu durumda ortaya çıkan temel soru şudur: Hukuki etkisi sınırlı olan bir aktör üzerinden neden bu denli yoğun bir siyasal tartışma ve duygusal gerilim üretilmektedir?
Tarihsel Performans ve Liderlik Gerçeği
Bu soruya cevap ararken CHP’nin tarihsel seçim performansına bakmak kaçınılmazdır. Çok partili hayata geçişten bu yana CHP’nin temel özelliği, hiçbir dönemde tek başına iktidar olamamış olmasıdır. Bu durum yalnızca günümüze özgü değil, partinin yapısal karakteriyle ilgilidir.
CHP, çoğunluk partisi olmaktan ziyade belirli toplumsal kesimleri temsil eden ve ancak geniş ittifaklarla iktidar alternatifi olabilen bir siyasal aktör olarak şekillenmiştir.
Liderlik dönemleri incelendiğinde bu tablo daha da netleşir.
İsmet İnönü döneminde CHP, çok partili hayata geçişle birlikte iktidarı kaybetmiş ve uzun yıllar muhalefette kalmıştır. Ancak bu durum İnönü’ye yönelik yoğun bir “seçim kaybetme” eleştirisi üretmemiştir. Çünkü İnönü’nün tarihsel rolü ve kurucu kimliği, seçim performansının önüne geçmiştir.
Bülent Ecevit döneminde ise CHP %41,4 oy oranına ulaşarak tarihinin zirvesini görmüş, ancak yine de tek başına iktidar olamamıştır. Buna rağmen Ecevit başarılı bir lider olarak kabul edilmiştir.
Bunun nedeni yalnızca oy oranı değil, CHP’yi geniş toplumsal kesimlere açan bir kitle partisine dönüştürmesidir.
Deniz Baykal döneminde ise tablo tersine dönmüş, CHP oylarını ciddi biçimde kaybetmiş ve hatta 1999 seçimlerinde Meclis dışında kalmıştır.
Buna rağmen Baykal’a yönelik eleştiriler bugünkü ölçekte sert ve kişiselleşmiş bir karakter kazanmamıştır. Bunun en önemli nedeni, o dönemde CHP’nin zaten iktidar alternatifi olarak görülmemesi ve beklentinin düşük olmasıdır.
Ayrıca parti içi yapı daha kapalı ve lider merkezli olduğu için eleştiri sınırlı bir çevrede kalmıştır.
Baykal’ın genel başkanlıktan ayrılışı da siyasi performanstan ziyade özel hayatına ilişkin bir skandal üzerinden gerçekleşmiş, bu da siyasal başarısızlığın derinlemesine tartışılmasını ikinci plana itmiştir.
Kemal Kılıçdaroğlu dönemi ise bu tarihsel çizgi içinde farklı bir yerde durmaktadır. CHP oy oranını %20 bandından %25 seviyesine taşımış, ancak asıl önemli dönüşümü ittifak siyaseti ve kitle partisi olma yönünde gerçekleştirmiştir.
2019 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyükşehirlerin kazanılması, CHP açısından tarihsel bir kırılma yaratmıştır.
2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde ise %48’e yaklaşan bir oy oranı elde edilmiştir.
Bu sonuçlar, CHP’nin tek başına çoğunluk sağlayamasa da geniş bir toplumsal blok oluşturabildiğini göstermektedir.
Beklenti, Siyasal Psikoloji ve Eleştirinin Sertleşmesi
Tam da bu noktada eleştirinin yoğunlaştığı paradoks ortaya çıkar. CHP tarihinde hiçbir lider tek başına iktidar olamamışken, en sert eleştirinin Kılıçdaroğlu’na yöneltilmesi dikkat çekicidir.
Bu durum performanstan çok beklentiyle ilgilidir.
Baykal döneminde hâkim olan “zaten kazanamaz” algısı, Kılıçdaroğlu döneminde yerini “kazanabilirdi” beklentisine bırakmıştır.
Siyasal psikoloji açısından bakıldığında, kaybedilmiş bir ihtimal, hiç var olmamış bir ihtimalden çok daha güçlü bir hayal kırıklığı yaratır.
Bu nedenle eleştiri de daha sert ve daha kişisel hale gelir.
Buna günümüz siyasal ortamının etkisi de eklenmelidir. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte siyaset sürekli bir tartışma alanına dönüşmüş, liderler doğrudan eleştirinin hedefi haline gelmiştir.
Türkiye’de siyasetin giderek lider merkezli hale gelmesi de başarı ve başarısızlığın doğrudan kişiselleştirilmesine yol açmaktadır.
Bu durum, Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştirilerin yoğunluğunu ve sertliğini artıran önemli bir faktördür.
Sonuç olarak, CHP’nin tarihsel performansı dikkate alındığında “seçim kazanamadı” eleştirisinin tek başına yeterli bir analiz sunmadığı açıktır.
Çünkü CHP hiçbir dönemde tek başına iktidar olamamış bir partidir. Kılıçdaroğlu dönemi ise bu tarihsel çizgi içinde yerel seçim başarıları ve genişleyen ittifak kapasitesiyle farklı bir konumda yer almaktadır.
Bugün yaşanan tartışma ve eleştiri dalgası, yalnızca seçim sonuçlarının değil; yükselen beklentilerin, siyasal psikolojinin ve değişen iletişim ortamının bir ürünüdür.
Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu tek bir cümleyle özetlemek mümkündür: Beklenti büyüdükçe eleştiri de büyür.
Kılıçdaroğlu etrafında şekillenen tartışma da yalnızca bir lider tartışması değil, aynı zamanda Türkiye’de siyasetin nasıl algılandığına dair daha geniş bir sorunun yansımasıdır.

Mustafa Güler
Mine Kırıkkanat,
Bu Dille Hangi Zihniyeti Açığa Vuruyor?
Mine Kırıkkanat ın Kemal Kılıçdaroğlu için kullandığı “kripto kılıç artığı” ifadesi bir polemik değil, açık bir zihniyet beyanıdır
. Bu söz, basit bir hakaret değildir; içinde yoğun bir düşmanlık ve intikam duygusu taşır.
Bu cümle siyasal bir eleştiri dili de değildir. Eleştiri, fikirle yapılır; bu ise doğrudan varoluşa yönelmiş bir dışlama dilidir. Siyaset değil, düşmanlık konuşmaktadır.
Üstelik bu ifade gündelik dilde rastlanan sıradan bir küfür de değildir. Nadir kullanılır ve çoğunlukla öfke ile kinin en uç noktaya ulaştığı anlarda ortaya çıkar.
Bu nedenle burada rastlantısal bir dil sürçmesi değil, derin bir zihinsel arka planın dışa vurumu söz konusudur.
Dersim Katliamının hafızası ortadayken, bu dil yalnızca bir kişiyi değil; o tarihin içinden geçmiş herkesi hedef alır.
Bu yüzden kullanılan ifade, bir tartışma unsuru değil, tarihsel bir husumetin bugünkü dile yansımasıdır.
“Bilmiyordum” savunması ise bu tabloyu değiştirmez. Çünkü böylesi yüklü bir söz ya bilinerek kullanılır ya da kullanılmaması gerektiği bilinir. Her iki durumda da sorumluluk ortadadır.
Sorun bir kelime değil. Sorun, o kelimenin taşıdığı zihniyettir.

Mustafa Güler
İlber Ortaylı’dan İbn Haldun’a Uzanan Bir Tartışma
Ünlü tarihçi İlber Ortaylı’nın vefatı Türkiye’de yalnızca bir bilim insanının kaybı olarak değil, aynı zamanda tarih yazımı üzerine yeni bir tartışmanın başlamasına da yol açtı.
Ortaylı uzun yıllar boyunca Osmanlı tarihini geniş kitlelere anlatan en tanınmış tarihçilerden biriydi. Onun ölümüyle birlikte şu soru yeniden gündeme geldi: Tarih gerçekten nasıl yazılmalı?
Bu sorunun cevabı aslında çok eskilere uzanır. 14. yüzyılda yaşamış olan düşünür İbn Haldun, tarihçilerin sık yaptığı bir hataya dikkat çekmişti. Ona göre tarih yalnızca olayların sıralanması değildir. Asıl mesele, olayların arkasındaki toplumsal nedenleri anlamaktır.
İbn Haldun devletlerin yükselişini ve çöküşünü açıklamak için “asabiyet” kavramını ortaya koymuştu. Asabiyet, bir topluluğu bir arada tutan dayanışma gücüdür. Toplumların gerçek gücü de bu dayanışmadan doğar.
Bu bakış açısı, günümüzde tarih yazımını tartışırken de önemli bir ölçüt sunar.
Türkiye’de Osmanlı ve Anadolu tarihi üzerine çalışan üç önemli tarihçi — Halil İnalcık, İlber Ortaylı ve Ahmet Yaşar Ocak — farklı tarih anlayışlarını temsil eder.
İlber Ortaylı’nın tarih anlatımı daha çok imparatorluk yönetimi ve diplomasi üzerine yoğunlaşır. Ortaylı, Osmanlı’yı çok uluslu bir imparatorluk olarak ele alır ve özellikle Tanzimat dönemi, yerel yönetimler ve Avrupa ile ilişkiler üzerinde durur. Ayrıca tarih bilgisini akademi dışına taşıyarak geniş toplum kesimlerine ulaştıran önemli bir anlatıcı olmuştur.
Halil İnalcık ise Osmanlı tarihinin bilimsel temellerini güçlendiren bir tarihçidir. Arşiv belgeleri üzerine yaptığı çalışmalar sayesinde Osmanlı devletinin ekonomik ve idari yapısını ayrıntılı biçimde incelemiştir. Tımar sistemi, vergi düzeni ve devlet kurumları üzerine yaptığı araştırmalar tarih yazımında sağlam bir belge temeli oluşturmuştur.
Ahmet Yaşar Ocak ise farklı bir yönü temsil eder. Onun çalışmaları devlet kurumlarından çok toplumsal ve inanç hareketleri üzerine yoğunlaşır. Babaî hareketi, Kalenderîler, Bektaşilik ve Alevilik gibi konular üzerinden Anadolu’daki farklı inanç ve kültür geleneklerini anlamaya çalışır.
Bu üç tarihçi birlikte düşünüldüğünde üç farklı tarih yaklaşımı ortaya çıkar:
İnalcık devlet ve kurum tarihini, Ortaylı imparatorluk ve diplomasi tarihini, Ocak ise toplumsal ve inanç tarihini temsil eder.
Ancak burada önemli bir eksiklik de görülür.
Türkiye’nin tarihsel yapısı yalnızca devlet kurumlarından ya da büyük siyasal olaylardan oluşmaz. Bu topraklarda yüzyıllar boyunca farklı halklar, kültürler, inanç toplulukları ve sosyal sınıflar birlikte yaşamıştır. Cumhuriyet döneminde kurulan ulus-devlet modeli ise bu çok katmanlı yapıyı büyük ölçüde tek bir kimlik altında toplamaya çalışmıştır.
Bu süreçte bazı kültürler, yerel topluluklar ve toplumsal katmanlar kamusal görünürlüğünü kaybetmiştir.
Oysa toplum yalnızca devletin merkezinde bulunan elitlerden ibaret değildir. Köylüler, göçer topluluklar, işçiler, inanç grupları ve farklı kültürel topluluklar da toplumun temel parçalarıdır. Bu kesimlerin yaşadığı sorunlar çoğu zaman devletin gündemine girdiğinde tarihsel bir mesele hâline gelir. Aslında birçok toplumsal hareketin ve dönüşümün arkasında bu kesimlerin biriktirdiği deneyimler vardır.
İbn Haldun’un “asabiyet” kavramı tam da burada önem kazanır. Çünkü toplumsal dayanışma ve ortak kimlik duygusu çoğu zaman bu alt katmanlarda ortaya çıkar. Tarihin gerçek dinamikleri çoğu zaman saraylarda değil, toplumun bu görünmeyen kesimlerinde şekillenir.
Ancak tarih yazımında çoğu zaman farklı bir durum ortaya çıkar. Tarihçiler çoğu zaman olayları devlet ve iktidar merkezli bir çerçevede anlatırlar. Bu yaklaşımda toplumun geniş kesimleri arka planda kalır. Böylece yaşanan tarih ile yazılan tarih arasında bir mesafe oluşur.
Bu durum yalnız Türkiye’ye özgü değildir; fakat Türkiye’de daha belirgin biçimde hissedilir. Çünkü tarih yazımında çoğu zaman devletin sürekliliğini ve meşruiyetini koruma kaygısı ön planda tutulmuştur. Bu kaygıyla yazılan tarih, toplumsal sorunları ve farklı deneyimleri yeterince göstermez.
Sonuçta tarih yalnızca olayların anlatıldığı bir alan olmaktan çıkar ve çoğu zaman idari bir anlatıya dönüşür. Bu tür bir tarih yazımı, toplumsal gerçekliği tam olarak yansıtamaz. Çünkü toplumun gerçek dinamikleri çoğu zaman görünmez.
İbn Haldun’un yüzyıllar önce yaptığı uyarı bugün hâlâ geçerlidir: Tarihi anlamak için yalnızca iktidarın hikâyesine bakmak yeterli değildir. Aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinin deneyimlerini, dayanışma biçimlerini ve adalet arayışını da görmek gerekir.
Gerçek tarih, yalnızca devletlerin değil; toplumların da hikâyesidir.
Eğer tarih bu geniş perspektifle yazılmazsa, yaşanan tarih ile yazılan tarih arasındaki mesafe büyür.
Bu nedenle geçmişi anlamak için devletin hikâyesi ile toplumun hikâyesini birlikte görmek gerekir. Ancak o zaman tarih, toplumun gerçek hafızasını yansıtan bir bilgi alanı hâline gelebilir.

Mustafa Güler