SİYASAL AHLAK MI, DALGALANMA MI?
Türkiye’de siyaset uzun zamandır halkın omuzlarından yükselen bir vicdan alanı olmaktan çıkıp, kendi içine kapanmış bir iktidar koridoruna dönüşüyor.
O koridorlarda yürüyenlerin önemli bir kısmı, ülkenin acısını değil; koltuğun ömrünü düşünüyor. Çünkü artık birçok siyasal yapı içinde fikirler değil, pozisyonlar yarışıyor.
İnançlar değil, yakınlıklar ödüllendiriliyor.
Kimin haklı olduğundan çok, kimin güçlü olduğu önem kazanıyor. Güce yakın duranlar “tecrübeli siyasetçi”, ilkesini koruyanlar ise çoğu zaman “uyumsuz” ilan ediliyor.
Bir dönem aynı masada birbirine en ağır sözleri söyleyenlerin, ertesi gün başka bir çıkar denkleminde aynı fotoğraf karesine girebilmesi bundandır.
Bugün gündemimizi yoğunlukla işgal etmesi gereken ekonomideki sarsıntılar olması gerekirken, bir partinin kendi iç kavgasının önceden kurgulanmış senaryosunu izlemek zorunda kalıyoruz.
Dün ihanet dediğine bugün sadakat diyebilen; dün halk adına öfke kusup bugün sarayların, genel merkezlerin, sermaye odalarının gölgesine sığınabilen bir siyasal karakter tipi oluşmuştur.
Hiç bir özelliği olmayan siyasallaşmış tiplerin, sağa sola savruluşları da bundandır.
Bu tipin pusulası vicdan değil, rüzgardır. Hangi taraftan iktidar kokusu geliyorsa, yüzünü oraya çevirir.
Siyasetin üst katlarında kurulan bu düzen zamanla bir tür kast sistemi yaratıyor. Genel başkana yakın olmak, merkezin dilini konuşmak, güçlü olana sadakat göstermek; liyakatten, ahlaktan ve halkla kurulan gerçek bağdan daha önemli hale geliyor.
Böylece siyaset, toplumun vicdanını temsil eden bir alan olmaktan çıkıp, profesyonel bir hayatta kalma mekanizmasına dönüşüyor.
İnsanların yoksulluğu, işsizliği, adaletsizliği, çocukların umutsuzluğu ya da emeklilerin sessiz çöküşü; sadece seçim meydanlarında kullanılan cümlelere indirgeniyor.
Oysa halk başka bir şey görüyor.
Pazarda fileyi dolduramayan annenin yüzünde siyasetin gerçekliği var. Atama bekleyen gencin gözlerinde, icra dosyalarının altında ezilen esnafın suskunluğunda, emeğinin karşılığını alamayan işçinin çatlamış ellerinde bu ülkenin hakikati duruyor.
Fakat siyasal elitlerin önemli bir kısmı artık bu hayata dokunmuyor. Cam koridorlarda dolaşan insanlar, sokağın sesini duymuyor. Çünkü uzun süre güce yakın yaşayanlar, halkın nefesini unutuyor.
Bunun en tehlikeli tarafı ise yalnızca yozlaşma değildir; toplumun ahlaki hafızasının da aşınmasıdır.
Sürekli değişen ittifaklar, dün söylenenin bugün inkar edilmesi, yalanın propaganda adına meşrulaştırılması, iftiranın politik silah gibi kullanılması zamanla topluma şu duyguyu bulaştırıyor;
“Demek ki ilke diye bir şey yok.” İşte asıl çürüme burada başlıyor.
Çünkü siyaset yalnızca devleti yönetmez; toplumun karakterini de biçimlendirir.
Bugün Türkiye’de öfkenin bu kadar büyümesinin, insanların birbirine bu kadar sertleşmesinin sebeplerinden biri de budur. Beslenen medya düzeniyle insanlar sürekli kutuplaştırılıyor.
Ekranlarda hakaret dili normalleştiriliyor. Gerçekler değil algılar dolaşıma sokuluyor.
Kendi tabanını diri tutmak isteyen siyaset mühendisleri, toplumu sürekli bir korku ve düşmanlık ikliminde yaşamaya zorluyor.
Çünkü korkan toplum daha kolay yönlendirilir. Öfkeli kalabalıklar ise sorgulamaz.
Fakat bütün bu karanlığın içinde hala başka bir siyaset ihtimali vardır.
Çünkü bu ülke yalnızca çıkar hesapları yapan siyasetçilerden ibaret değildir. Hala inandığı değerler uğruna bedel ödeyen insanlar vardır.
Makamı değil sözü kıymetli olanlar,
Partisini menfaat için değil, düşünce için taşıyanlar,
Yoksulun elini seçimden seçime değil, her gün tutabilenler,
Kendi mahallesine yaranmak yerine hakikati söyleme cesareti gösterebilenler.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar değil, yeni bir siyasal ahlaktır.
Çünkü bir ülkeyi yalnız ekonomi çökertmez. Ahlaki çürüme de çökertir. İnsanlar hukuka olan inancını kaybettiğinde, siyaseti bir vicdan alanı değil bir çıkar pazarı olarak görmeye başladığında, toplum içten içe çözülür.
Bugün yaşadığımız bocalamanın temel nedenlerinden biri tam da budur.
Belki de yeniden başlanması gereken yer çok basittir;
İnsanı yeniden merkeze koymak…
Çünkü halktan uzaklaşan siyaset, sonunda hakikatten de uzaklaşır.
Hakikatten uzaklaşan her düzen ise bir süre sonra kendi ağırlığı altında çökmeye mahkümdur.

Bedrettin Gündeş / Sosyolog – Yazar
GÜNDEM
Az önceSPOR
2 gün önceUNCATEGORİZED
3 gün önceUNCATEGORİZED
3 gün önceGENEL
3 gün önceGENEL
4 gün önceUNCATEGORİZED
5 gün önce
1
Trump’tan seçim sonrası ilk mülakat
8130 kez okundu
2
Avusturya başbakanı Sebastian Kurz ile ilgili bilinmeyenler
5127 kez okundu
3
ABD’nin küresel hegemonyasında tarihi kırılma: Trump’ın Çin ziyareti ‘eksen kaymasını’ gözler önüne serdi
2759 kez okundu
4
İran: Baskı ve kuşatma altında müzakerelere girmeyeceğiz
2289 kez okundu
5
Joe Biden 6 aylık hedeflerini açıkladı. Senato buz gibi…
2112 kez okundu