NEYZEN TEVFİK…

NEYZEN TEVFİK…

ABONE OL
Mayıs 26, 2026 18:58
NEYZEN TEVFİK…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Üstüne bir ekleye ekleye akıp gidiyor, gelip geçiyor zaman. Hep bir mücadele, hep bir paylaşım, hep ve daima güzellik uğruna. Hayat bu değil mi dostlar? Yeter ki eksilmek olmasın anbean…

BAHA AKINER

“Benim Neyzen Tevfik’i tanımam kahvelerde, meyhanelerde olmadı. Benim O’nu asıl tanımam, Bakırköy Akıl Hastanesi’nde olmuştu” der şair Cahit Irgat bir makalesinde. Ve ekler ardından:

“İnsan haysiyetini boğazlayarak, kışın soğuk bir gününde, dilim bağlı, dört duvar arasına koydular beni. En uysal delilerin koğuşuydu bu. Her adam kendi dünyasını yaşıyordu. Birkaçı sobanın çevresinde halkalanmışlar, birkaçı pencerelerden dışarıyı seyrediyordu. Biri parke taşlarını sayıyordu. Bir başkası bir köşeye büzülmüş, sigarasını avucunun içinde saklayarak içiyordu. Üçü beşi ellerini arkasına bağlamış, üçü beşi sıralar üstünde ayakta, başlarını havaya sallayarak mırıldanıyorlardı. Çoğu yalınayaktı. Zaman zaman susan, zaman zaman yumruklarını başına ve bacaklarına çarparak dövünen, acı acı uluyan biri çevremde üçgenler dörtgenler çizerek çömeliyor, kalkıyor, gene dolaşıyordu. İki Yahudi hasta, el ele, birbirlerinden hiç ayrılmıyorlardı.

Burada da imtiyaz vardı. Her sınıftan, her işten, her çeşit insan yan yana yaşıyorduk. Çoğunun üstü başı yırtıktı. Yatağına uzanmış biri kitap okuyordu. Saçları ensesini aşmış ressam, sayfaları yırtarcasına desenler çiziyordu. Şahlanan at resimleri…

Akşam saat altı sularında hastalar yataklarına yatırıldı. Tabii ki söz dinleyen, uysal hastalar. Kimsesizler, itilip kakılmışlar, hor görülmüşler, çıldırmışlar, yalnızlar… Böyle böyle gece yarısı oldu. “Oh, of!” sesleri çınlıyor avluda, koğuşta. Bitmez tükenmez “Of”lar,” Ah’lar…”

“Neyzen geldi” dedi hastabakıcılardan biri. Zil zurnaydı, yıkılmış halde. Üstü başı berbat. Düşe kalka gelmiş, belli…

– Kim getirdi seni üstat, buraya? dedi nöbetçi doktor.

– Kim mi getirdi beni? Kendim geldim, tıpış tıpış, ayaklarımla. Benim haysiyetimle oynadılar mı, kalkar gelirim buraya. Haysiyetli insanlar arasına. Burası benim evim. Evim burası! Evim…

Üstünü başını temizlediler, yıkadılar, temiz pijama giydirdiler. O hâlâ “Oh!” çekiyor. Koğuşta bölme bölme, sonradan bölünmüş birkaç oda vardı. Bu odaların birinde yanındaki karyola boştu. Oraya yatırdılar O’nu… Sonra uyandı:

– Sen kimsin? dedi bana, necisin? Söyledim, anlattım…

– Âlâ, âlâ… Demek sen Abidin Dino’nun arkadaşısın! Çok severim, çok severim onları. Severim, severim, severim…

Bir sözü tutturdu mu, tutturur da tuttururdu. İğneler, ilaçlar, kusmalar, zor uyuttuk onu o gece. Sabah erken uyanmıştı, durmadan “of” çekiyordu…

– Fahrettin Kerim gelince gelsin beni görsün, dedi.

Fahrettin Kerim başhekimiydi hastanenin. Gerçekten de gelip görmüştü viziteden önce O’nu. Hatırını, isteklerini sormuştu. İyi bir çorba istiyordu önce, sonra söğüş, bir tavuk, sütlaç muhallebi ve komposto…

İkinci Harbin ortalarıydı. Alman orduları zaferden zafere koşuyordu. Nedense Hitler’e tutkundu üstat o sıralar. Ama Alman orduları kuşatılıp geriledikçe, O da gerilemeye, Hitler sevgisi erimeye başlamıştı. Bir şeyi tutturdu mu tutturur, ertesi günü de yüz seksen derece dönüverirdi. Nedeni yoktu bunun, öyle işte…

Ara sıra sinirlenirdi en olmayacak şeye. Kıvır kıvır beyaz saçlı, lahana yüzlü, harita yüzlü Neyzen Tevfik; yarı homurdanır, yarı susar, yemekleri beğenmez, küfreder, aklına estikçe de neyini veya nısfıyesini üflerdi.

– Getirin elbisemi; çıkar, kaçarım burdan da ha! Kimse beni tutamaz. Bu dünyadan da kaçarım ha! Adam gibi eşit davranın insanlara…

Bu gözdağını sık sık tekrarlardı.

Bir gün tıp öğrencileri gelmişti hastaneye. Koğuş koğuş gezdiriliyorlardı. Bir sirkteymiş gibi eğleniyorlardı hastaları seyrederek. Öyle ya, kimi: “Çörçil’le randevum var yarın, uçağı hâlâ hazırlayamadılar mı? Adam bekler mi beni? Çörçil bu! Londra’da buluşup Rozvelt’e gideceğiz. Washington’a! Özel kalem müdürüm de hep gecikir! Kovacağım onu bugün de gecikirse!” diyor kimileri de İsmet Paşa’ya, Stalin’e, Hitler’e sövüp sayıyordu. Görülecek, zevk alınacak şeylerdi herhalde bu görünüş onlar için. Etüt yapıyorlardı.

Bu arada üç güzel kız gelmişti bizim odaya. Birbirinden güzel üç kız. İçlerinden biri üstada:

– Bize bir şey çalar mısın? dedi.

– Ben hırsız mıyım kızım?

– Hayır, ney demek istiyorum.

– Ben çalgıcı mıyım? Ney çalınmaz, üflenir. Beni çalgıcı mı sandınız?

– Hayır ama…

– Hayırı bayırı yok! Ben, benim; gönlüm isteyince üflerim…

Birbirlerinden üç güzel kız fena bozulmuşlardı. Onların bu haline üzüldü mü ne:

– Ver şunu, dedi bana birden.

– Neyi mi, nısfiyeyi mi? dedim.

– Nısfıyeyi, dedi…

Sonra üç güzeli yataklarımıza oturttu, başladı üflemeye. Uzun uzun, çok uzun uzun… Önce kızlardan biri başladı ağlamaya, sonra ikincisi, sonra üçü birden. Sessiz sessiz ağlıyorlardı. Ne dokunmuştu onlara böyle? Yaşlı bir üstadın tımarhanede oluşu mu? Böyle büyük bir adamın bu hallere düşüşü mü? Ses’ti…

Sonra birden ayırdı nısfiyeyi ağzından. Yahya Kemâl Beyatlı’nın “Mehlika Sultan” adlı şiirini okudu.

– Neden kendinden değil de Yahya Kemâl’den, dedim.

– Her şey, hepsi benden mi olsun, dedi. Biraz da Yahya Kemâl’i hatırlayalım. Benim şiirler ağır gelir bu genç güzel kızlara. Bu okuduğum tam onlar için. Hafif, naif, güzel, tatlı…

Üç güzel çok istediler kendinden okuması için. Ama Neyzen uzun uzun baktı kızlara, uzun uzun süzdü onları, tepeden tırnağa kadar, okumadı. Kızlar Neyzen’in elini öpmek için eğildiler:

– Ben hoca mıyım, papaz mıyım, dedi. Çekti öptürmedi elini üç güzele…

Sen ne papazdın ne hoca; sen, bir daha hiç gelmeyeceklerden’din Neyzen Tevfik usta…

Ve sonra aylar, aylar geçti aradan… İkimiz de dışarıda, Çiçek Pasajı’nda karşılaştık. İyice hoştu başı. Dilediği gibi içiyordu, dilediği gibi konuşuyordu. Bana çok kızgındı. Onu o tarihlerde Bakırköy’de bırakıp, ondan önce çıktığım için hastaneden…

Oturttu beni yanına. Üst üste çay içtik. Bir değil, üç beş bardak. “Bu keser” dedi. “İçki isteğini keser…” Sonra fakir çocuklarını toplamaya başladı yanına. Çay ikram etti onlara. Bir iki derken, çocuklar top top olmuş birikmişti çevremizde. İki sıra yaptı onları okul çocukları gibi. Kimi yalınayak, kiminin üstü başı yırtık pırtık…

– Haydi, dedi, şimdi Mahmutpaşa’ya.

– Ne olacak?

– Param var bugün. Bu yetimler de sevinsin, yarın bayram, giydireceğiz bunları.

Giydirdi o gün o fakir fukara çocuklarını…

“Kızdım,” deyip, kızına nasıl kızdığını anlatmıştı bana bir gün. Doğru muydu bilmem. Evde temizlik yapılıyormuş Pendik’te, tahta siliniyormuş. “Baba basma” demiş kızı. Vay sen misin söyleyen. “Nasıl dersin sen babana basma diye” demiş. “Benim ayaklarımda ne var?” diye eklemiş. “Çamur var” dememişlerdir illa ki. Ama Usta kızmış bir kere. Ötesi Baha’ne…

Vurmuş kapıyı çıkmış. Aylarca içmiş hırsından. Hepsi Baha’ne. Nedeni bu değildi elbet… Evden çıkmak, kaçmak, içmek istiyordu canı. Ve arşınlamak her yeri… Sesiyle doldurmak… Ama bir türlü bulamazdı isteğini, biliyorum. Gece gündüz içerdi…

O isteğini bulamadan öldü. Şimdi Usta seni düşünüyorum da o ağlayan üç kız geliyor gözlerimin önüne, o fakir fukara çocuklar ve o günkü deliler…

Yine, yarın bayram Usta…

Hasretle, saygıyla…”

BAHA AKINER

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP
rk
rk