ROMANLAR VE HAYATIN GERÇEĞİ. Bedrettin Gündeş Yazdı…

ROMANLAR VE HAYATIN GERÇEĞİ. Bedrettin Gündeş Yazdı…

ABONE OL
Haziran 10, 2026 12:21
ROMANLAR VE HAYATIN GERÇEĞİ. Bedrettin Gündeş Yazdı…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ROMANLAR VE HAYATIN GERÇEĞİ…

Romanlar…
Nam-ı diğer çingeneler…
Şehrin tam ortasında ama herkesin gözünün uzağında yaşayan, varlıkları bilinen ama hayatları görülmeyen bir halk.

Mersin’in merkezinde, Akdeniz ilçesinin Turgut Reis Mahallesi’nde, yüz yıl öncesinden bugüne düşmüş gibi duran sokaklarda hayatlarını sürdürürler.

Aynı gökyüzünün altında ama bambaşka bir kederin içinde yaşarlar. Şehir büyür, binalar yükselir, siyaset değişir, iktidarlar gelir geçer; fakat onların hayatında değişen çoğu zaman sadece yoksulluğun biçimi olur.

Roman olmak, çoğu zaman doğarken sırtına görünmeyen bir yük almak gibidir.
Yoksulluk…
İşsizlik…
Eğitimsizlik…
Sağlıksız yaşam koşulları…
Erken yaşta evlilikler…
Toplumun kenarına itilmiş olmanın ağır sessizliği…

Ve en acısı; bütün bunların zamanla kader gibi kabul ettirilmesi.

Oysa onların ruhunda müzik vardır.
Ritim vardır.
Dans vardır.
Lehimcilik, sepetçilik, sokakların sesi olan müzisyenlik vardır.
Hayata tutunmanın en renkli biçimleri vardır.

Bir Roman mahallesine girdiğinizde önce kahkahaları duyarsınız.
Sonra çocukların koşuşunu…
Sonra kadınların yüksek sesli konuşmalarını…
Sonra bir darbukanın uzaktan gelen sesini…

Dışarıdan bakınca neşeli bir tablo gibi görünür.
Ama biraz yaklaştığınızda o kahkahanın içinde açlığı, o müziğin içinde çaresizliği, o kalabalığın içinde görünmezliği hissedersiniz.

Ben onları ilk kez kendi aralarında düzenledikleri bir futbol turnuvasında daha yakından tanıdım.
Kupayı vermem için mahalleye davet ettiler.
Saha kenarında gençlerin heyecanı, çocukların coşkusu, kadınların zılgıtları vardı.
Yoksulluk o an görünmüyordu.
Öteki olmak unutulmuştu.
Sadece sevinmek vardı.

Final maçından sonra kahvenin önünde bütün mahalle toplandı.
Kadınlar, yaşlılar, gençler…
Bir anda herkes konuşmaya başladı.

“Çocuğuma iş…”
“Kocam işsiz…”
“İlaç param yok…”
“Okul harçlığı lazım…”
“Sokağımız çamur içinde…”
“Çocuk okuyamıyor…”
“Evde yiyecek yok…”

Her cümle başka bir yara,
Her ses başka bir kırgınlıktı.

Kimse birbirini dinlemiyordu çünkü herkesin derdi kendine göre çok büyüktü.
Ve insan o kalabalığın ortasında sadece dinlemiyordu; vicdanı da konuşuyordu.

İşte o gün anladım; mesele sadece yardım etmek değildi.
Mesele görünmeyeni görünür kılmaktı.
Mesele bir toplumu sadece seçim zamanı hatırlayan siyasetin vicdanıyla yüzleşmekti.

Romanlar yıllardır stratejik eylem planlarının süslü cümlelerinde var oldular.
Valilik raporlarında, belediye sunumlarında, siyasi vaatlerde hep yer aldılar.
Ama hayatın içinde yok sayıldılar.

Her seçim öncesi verilen sözler,
Her toplantıda kurulan büyük cümleler,
Her proje dosyasındaki umutlar…

Hepsi çoğu zaman kâğıt üzerinde kaldı.

Oysa çözüm bazen çok basitti.

Her Roman ailesinden sadece bir kişinin kamu kurumlarında istihdam edilmesi bile;
o evin eğitim sorununu çözerdi,
sağlık güvencesini getirirdi,
çocuğun okulu bırakmasını engellerdi,
erken yaşta evliliklerin önüne set olurdu,
yoksulluğun nesilden nesile aktarılmasını durdururdu.

Ama bu bile çok görüldü.

Bugün eğitim oranı hâlâ içler acısıdır.
Üniversite mezunu oranı neredeyse yok denecek kadar azdır.
Erken evlilik hâlâ bir kader gibi sürmektedir.
İşsizlik, yalnızca ekonomik değil; sosyal dışlanmanın da adıdır artık.

Üstelik onların geleneksel meslekleri de ellerinden kayıp gitti.
Lehimcilik bitti.
Sepetçilik unutuldu.
Müzisyenlik bile artık geçim kapısı olmaktan çıktı.

Ellerindeki meslek gidince,
hayat daha da sertleşti.

Zamanın akışına kapılmış,
çaresizliği kabullenmiş,
yarına umutla değil alışkanlıkla bakan bir topluluk haline geldiler.

Ben onların dernekleriyle, federasyonlarıyla ilgilendim.
Dernek binası için belediyenin boş ofisini tahsis ettik.
Eğitimlerine, örgütlenmelerine, görünür olmalarına destek olmaya çalıştım.

2014 seçimlerinde meclis üyeliği adaylığım sürecinde Romanların sesi olsun diye Özcan Portçu’yu meclis listesine yazdırdım.
Sonra İzmir’den milletvekili adayı olma ihtimali ortaya çıktı.
Gitti ve parlamentoda Romanların sesi olmaya çalıştı.

Bu sadece bir siyasi tercih değildi;
bir toplumun görünmezliğine karşı verilmiş bir mücadeleydi.

Romanlar bana sadece bir sosyal sorumluluk alanı olmadı.
Onlar hayatın unuttuğu insanların aynası oldular.

Bu yüzden beni Romanlar Federasyonu’nun Onursal Başkanı yaptılar.
Belçika’da Roman delegasyonlarıyla, Hırvatistan’da anma programlarında çok kıymetli dostluklar kurdum.
Onları tanımak, anlamak, birlikte yürümek; insan olmanın en sahici taraflarından biriydi.

Çünkü mesele Roman olmak değildi.
Mesele insanın insana uzak düşmesiydi.

Sevgiye uzak,
adalete uzak,
eşitliğe uzak bir yaşamın içinde;
onlar hâlâ yaşamı müzikle, dirençle ve sabırla taşımaya çalışıyorlar.

Ama artık sadece alkış değil, adalet gerekiyor.
Sadece proje değil, samimiyet gerekiyor.
Sadece ziyaret değil, kalıcı çözüm gerekiyor.

Çünkü Turgut Reis Mahallesi’nde çocuklar hâlâ yoksulluğa doğuyor.

Ve bir toplumun çocukları kader diye yoksulluğu miras alıyorsa,
orada sadece sosyal sorun değil,
derin bir vicdan eksikliği vardır.

Romanlar yardım değil;
eşitlik istiyor.

Acıma değil;
adalet istiyor.

Görülmek değil sadece;
hak ettikleri hayatı yaşamak istiyorlar.

Ve belki de bütün mesele tam burada başlıyor:

Bir toplum, en görünmeyen insanlarına nasıl davrandığı kadar insan kalır.

Akdeniz Belediyesi’ne üç Roman erkek işe alınmıştı.
Görevleri temizlik işlerinde çalışmaktı.

Dışarıdan bakıldığında sıradan bir belediye kadrosu…
Ama Turgut Reis Mahallesi’nde bunun anlamı çok daha büyüktü.

Bu sadece bir iş değildi.
Bu, yıllardır kapısı çalınmayan bir hayatın ilk kez devlet tarafından görülmesiydi.
Bu, yoksulluğun içine bırakılmış bir ailenin nefes almasıydı.
Bu, çocukların geleceğine ilk defa umutla bakabilmekti.

Üzerine belediyenin tulumunu giyip mahalleye geldiklerinde, o tulum bir iş kıyafeti değil; adeta bir onur madalyası gibi taşınıyordu.
Başı dik…
Göğsü ileride…
Yürüyüşünde gurur, bakışında güven vardı.

Kendini bir general gibi hissediyordu.
Niye hissetmesindi?

Sigortası vardı artık.
Ay sonunda gelecek düzenli bir maaşı vardı.
Evine eli boş dönmeyecekti.
Çocuğuna “yarın ne olacak” korkusuyla bakmayacaktı.

Asgari ücret bile olsa, o maaş sadece para değildi;
saygınlıktı.
Aidiyetti.
Toplumsal kabulün ilk adımıydı.

Mahallenin en zengini olmuştu belki değil ama,
en itibarlısı olmuştu.

Dün kimsenin yüzüne bakmadığı adam,
bugün mahallenin en kabadayısı gibi yürüyordu.
Çünkü insan bazen sadece çalışarak değil,
görülerek de ayağa kalkar.

İşte bütün mesele buydu.

Her Roman ailesinden yalnızca bir kişinin kamu kurumlarında istihdam edilmesi…
Sadece bir kişi…

Bu küçücük gibi görünen adım,
bir ailenin kaderini baştan sona değiştirebilirdi.

Bir kişinin sigortası;
evdeki annenin hastaneye gidebilmesi demekti.

Bir kişinin maaşı;
çocuğun okuldan kopmaması demekti.

Bir kişinin düzenli işi;
erken yaşta evliliğin önüne çekilen görünmez bir duvardı.

Bir kişinin devlet kapısında görünmesi;
bütün bir mahallenin kendini bu ülkenin parçası hissetmesi demekti.

Ama ne yazık ki bu kadar basit bir çözüm bile yıllarca çok görüldü.

Oysa umut bazen büyük projelerde değil,
bir işçi tulumunun cebinde taşınır.

Büyükşehir Belediyesi’nin çevre koruma biriminde işe alınan on Roman kadın da bunun başka bir yüzüydü.

Sabahın karanlığında, şehir daha uyanmadan onlar sokaklara çıkıyordu.
Cadde süpürüyor, park temizliyor, kaldırımları düzenliyorlardı.

Ama asıl temizledikleri şey sadece sokaklar değildi;
yıllardır üzerlerine yapışan görünmez önyargılardı.

Bir gün anlattılar…

Kadınlardan birinin vardiyası sabah saat üçte başlıyormuş.
Evde küçük çocuklar var.
Anne işe gitmek zorunda.

Eşi ne yapıyor biliyor musunuz?

Kadının yerine, o saatte sessizce kalkıp sokağa çıkıyor.
Eşinin sorumlu olduğu caddeyi pırıl pırıl temizliyor.
Süpürüyor, topluyor, düzenliyor…

Kadını ise evde bırakıyor.
Çocuklara bakabilsin diye.

Bu yalnızca bir yardım değildi.
Bu, yoksulluğun içinde filizlenen bir sevgi biçimiydi.
Bu, hayatın bütün sertliğine rağmen ayakta kalmaya çalışan bir aile dayanışmasıydı.

Belki resmi kayıtlarda görünmez bu hikâye.
Belki hiçbir stratejik planda yazmaz.
Ama toplumsal dönüşüm tam da burada başlar.

Bir adamın, eşi yorulmasın diye sabaha karşı sokağı süpürmesinde…
Bir kadının, çocukları için belediye üniformasını gururla taşımasında…
Bir Roman gencin ilk maaşıyla annesine aldığı ekmekte…

Siyaset bazen büyük nutuklarla değil,
işte tam bu küçük ama onurlu anlarla anlam kazanır.

Romanlara sahip çıkmak, yardım dağıtmak değildir.
Onlara fırsat vermektir.

Sadaka değil; sistem kurmaktır.

Acıyarak bakmak değil;
yan yana yürümektir.

Çünkü bir toplumun gerçek medeniyeti,
en geride bıraktığı insanı ne kadar ileri taşıyabildiğiyle ölçülür.

Ve inanıyorum ki;
eğer gerçekten el uzatılırsa,
eğer samimiyetle sahip çıkılırsa,
eğer devlet sadece seçim zamanı değil hayatın içinde de onların yanında olursa…

Turgut Reis Mahallesi’nin kaderi değişir.

Çünkü Romanlar tembelliğin değil,
ihmal edilmişliğin çocuklarıdır.

Ve ihmal edilen her hayat,
bir gün adaletle yeniden ayağa kalkabilir. 05.06.2026

BEDRETTİN GÜNDEŞ   SOSYOLOG / YAZAR

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP
rk
rk