Aynı Masa

Aynı Masa

ABONE OL
Ağustos 10, 2026 07:43
Aynı Masa
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Aynı Masa

Otuz üç yıl kadar önceydi.

Rumelikavağı’nda, Boğaz’ın o kendine has serinliğini taşıyan bir yaz akşamında, liseden arkadaşlarımla balık yemeye gitmiştik.

Gençtik.

Dünyayı biraz fazla basit görüyorduk galiba. İnsanların okudukları gazeteye, dinledikleri müziğe, oy verdikleri partiye bakarak kimlerin kimlerle arkadaş olabileceğini, hatta kimlerin aynı masaya oturabileceğini kestirebileceğimizi sanıyorduk.

Sonra birden gözümüz yan masaya takıldı.

Masada Türkiye’nin yakından tanıdığı isimler vardı: Orhan Gencebay, Sevim Emre, Selçuk Ural, Adnan Şenses…

Ve tam aralarında, o meşhur kırmızı atkısıyla Yalçın Küçük oturuyordu.

Birbirimize şaşkınlıkla baktığımızı hatırlıyorum. Çünkü o masada, bizim kafamızdaki dünyaya göre yan yana gelmesi pek mümkün olmayan insanlar vardı.

Yalçın Küçük’ün orada ne işi vardı?

O yaşlarda bunu anlamakta gerçekten zorlanmıştık.

Çünkü zihnimizde görünmez sınırlar vardı. Kimlerin kimlerle arkadaş olabileceğini, kimlerin hangi çevrede bulunabileceğini, daha da önemlisi kimlerin aynı sofraya oturabileceğini bu sınırlar belirliyordu. Oysa hayatın böyle işlemediğini sonradan öğrendim.

İnsanlar, dışarıdan görünen kimliklerinden çok daha karmaşık.

Bir insanın dünya görüşü sizinkinden tamamen farklı olabilir. Buna rağmen çocukluk arkadaşınız olabilir.

Oy verdiği parti sizinkinden başka olabilir. Ama aynı espriye birlikte gülebilirsiniz.

Hayata bambaşka pencerelerden bakabilirsiniz. Sonra aynı sofrada oturup aynı balığın kılçığıyla uğraşırken birdenbire ortak bir kahkahada buluşabilirsiniz.

Bunların hiçbiri insan ilişkilerine aykırı değil.

Aykırı olan, bizim insanları birkaç sıfatın içine sığdırmaya çalışmamız.

Galiba zaman içinde bunu daha da kötü yaptık.

Eskiden insanların kim olduğunu gazetelerden, televizyondan öğrenmeye çalışırdık. Şimdi sosyal medya bunu çok daha hızlı yapıyor.

Bir fotoğraf…

Birlikte yenmiş bir yemek…

Bir düğünde çekilmiş bir görüntü…

Ve hemen hüküm.

“Demek ki…”

Sonrasını herkes kendi kafasına göre tamamlıyor.

Sanki bir insanla aynı masaya oturmak, onun bütün düşüncelerini kabul etmek anlamına geliyormuş gibi.

Sanki dostlukların da siyasi bir ruhsatı olması gerekiyormuş gibi.

Oysa aynı masada oturmak aynı düşünmek değildir.

Hatta belki tam tersidir.

Aynı masaya, aynı düşünmediğiniz halde oturabilmek bir tür olgunluktur.

Çünkü karşınızdakini değiştirmek, kendinize benzetmek ya da hizaya sokmak zorunda hissetmezsiniz.

Şimdi dönüp o akşamı düşündüğümde aklımda ne yediğimiz balık var ne de masadaki sohbetin ne olduğu.

Aklımda kalan, Yalçın Küçük’ün o masada oturması.

Bir de bizim şaşkınlığımız.

Bugün düşününce, aslında şaşırmamız gereken şey onun o masada olması değilmiş.

Bizim insanların birbirlerinden bu kadar farklı olabileceklerini ve yine de aynı masada oturabileceklerini o yaşta henüz anlayamamış olmamızmış.

Gençliğimiz bize insanların kim olduklarından çok, kimlerle yan yana gelmemeleri gerektiğini öğretiyordu. Yaş almak ise insana başka bir şey öğretiyor.

İnsanları etiketlerinden biraz sıyırıp baktığınızda, aradaki farkların düşündüğünüz kadar büyük olmadığını görüyorsunuz.

Belki de bu ülkenin en çok ihtiyacı olan şeylerden biri bu.

Herkesin aynı düşünmesi değil.

Herkesin birbirini sevmesi de değil.

Sadece birbirinden farklı insanların hâlâ aynı masaya oturabilmesi.

Çünkü bazen bir ülkenin ne kadar bölündüğünü Meclis’teki sıralara bakarak değil, insanların hangi masalarda oturmayı bıraktığına bakarak anlayabilirsiniz.

Otuz üç yıl önce Rumelikavağı’nda gördüğüm o masa bugün hâlâ aklımda.

O gün biz Yalçın Küçük’ün o masada ne işi olduğunu merak etmiştik.

Şimdi ise başka bir şeyi merak ediyorum:

Biz ne zaman aynı masalardan kalkmaya başladık?

Prof. Dr. Mehmet İsmail YAĞCI

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP
rk
rk