İsmail Yağcı

İsmail Yağcı

12 Temmuz 2026 Pazar

Srebrenitsa: Avrupa’nın Kapanmamış Yarası

Srebrenitsa: Avrupa’nın Kapanmamış Yarası
0

BEĞENDİM

ABONE OL

11 Temmuz 1995’te Bosna’nın doğusunda, Srebrenitsa’da 8 binden fazla masum Boşnak sivilin sistematik biçimde öldürülmesinin üzerinden otuz yıl geçti. Bu insanlar aslında Birleşmiş Milletler korumasındaydılar. Gözetimli bir katliama maruz kaldılar.

Geçen bunca zaman, bu katliamın yükünü hafifletmek yerine, daha da ağırlaştırdı. Çünkü Srebrenitsa, yalnızca bir etnik temizlik girişimi değil; aynı zamanda uluslararası düzenin ve “medeniyet” iddiasındaki Batı’nın en ağır sınavlarından biriydi. Bu sınav, kayıpla, sessizlikle, utançla sonuçlandı.

Srebrenitsa, “bir daha asla” denilen şeylerin aslında ne kadar kolay tekrar edilebileceğini gösterdi. 2. Dünya Savaşı’nın sonlanmasından 50 yıl sonra Avrupa’nın ortasında, BM tarafından güya “güvenli bölge” ilan edilen bir kentte, BM’nin barış gücü askerlerinin gözetiminde, binlerce masum insan toplama kamplarına götürüldü, kurşuna dizildi, toplu mezarlara gömüldü. Katliamın baş aktörü Ratko Mladić ekranlara yansıyan buz gibi bir soğukkanlılıkla, “Türklerden intikam alıyoruz” derken, Batı kamuoyu ses bile çıkarmadı. Kayıtsızlık dizboyuydu.

Birleşmiş Milletler’in çöktüğü gün

Srebrenitsa Katliamı, sadece Bosna’nın değil, BM’nin de tarihine kara bir leke olarak kazındı. Zira orada yaşanan bu trajedi, aslında barışı korumakla görevli uluslararası sistemin, siyasi hesaplar ve korkaklık uğruna nasıl çöktüğünün utanç göstergesiydi. Hollandalı barış gücü askerleri, çaresizliği kabul edip binlerce insanı eli kanlı Sırp faşistlere teslim etti. Dünya, bunu izlemekle yetindi.

Evet, Uluslararası Adalet Divanı, yıllar sonra Srebrenitsa’yı “soykırım” olarak tanıdı. Ancak bu tanımanın gerisinde derin bir adaletsizlik yatıyor: Bu büyük suç işlenirken müdahale etmeyen devletler, yirmi yıl sonra verdikleri mahkeme kararlarıyla akılları sıra vicdanlarını akladılar.

Türkiye’nin bakışı: Unutma ama öğren de

Türkiye kamuoyunda Bosna’ya dair duyarlılık hep güçlü oldu. Osmanlı’dan kalan tarihsel bağlar, Bosnalı Müslümanlara yönelik empatiyi artırdı. Ancak bu empati, zaman zaman milliyetçi veya yalnızca dinsel bir zemine hapsedildi. Oysa Srebrenitsa, yalnızca bir Müslüman halkın değil; insan olmanın, savaşın vahşetine uğrayan her bireyin trajedisidir. Türkiye’nin bu meseleyi yalnızca “dindaş dayanışması” üzerinden değil, evrensel insan hakları ve laik adalet anlayışı çerçevesinde sahiplenmesi gerekir. Aynı durum bugün Gazze katliamı için de geçerlidir.

Bugün, Türkiye’nin resmi tarih anlatısında Srebrenitsa anılırken, aynı anda Filistin’de, Arakan’da, Sudan’da yaşanan katliamlar karşısında sergilenen çifte standartlar da sorgulanmalı. Adalet ve insan hakları evrenselse, ölçü de eşit olmalı. Aksi takdirde Srebrenitsa, yalnızca retorik bir acıdan ibaret kalır.

Katillerin gölgesinde, sessizliğin ortasında

Bugün Avrupa’nın bazı bölgelerinde, özellikle Sırp milliyetçileri Srebrenitsa katliamını hâlâ inkâr ediyor. Hatta bu katliamı açıkça meşrulaştırmaya çalışan bazı siyasi çevreler de var. Soykırımı inkâr etmek, suçu sürdürmenin başka bir yoludur. Soykırımcı zihniyet, farklı isimler ve dillerle bugün de yaşıyor. Yeni Srebrenitsalar her zaman mümkündür.

“Bir daha asla” sadece sözle olmaz

Otuz yıl geçti ama anneler hâlâ evlatlarını bekliyor. Her yıl 11 Temmuz’da, kimliği yeni tespit edilmiş masum bedenler, toprakla buluşuyor. Her yıl aynı mezar taşlarının önünde aynı sessizlik yaşanıyor. Çünkü Srebrenitsa hâlâ kapanmamış bir yara. Ve bu yara, sadece adaletle, sadece yüzleşmeyle iyileşebilir.

Bugün, bu soykırımın yıldönümünde sadece Srebrenitsa’yı değil; onu mümkün kılan sessizliği, kayıtsızlığı, korkaklığı da hatırlamak zorundayız.

Ve bir kez daha, yüksek sesle söylemeliyiz:
Unutursak, kalbimiz kurusun!

Prof. Dr. Mehmet İsmail YAĞCI

Devamını Oku

Tarsus’un Zamanı

Tarsus’un Zamanı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Medeniyetlerin izini taşlarında saklayan, insanına adres değil karakter olan kadim bir kentin sessiz, gösterişsiz ama derinden akan hikâyesi.

Bazı şehirler büyür.

Bazı şehirler ise derinleşir.

Aralarındaki fark nüfus tablolarından anlaşılmaz. Birinde gökdelenler yükselir, diğerinde ise hatıralar.

Ben Tarsus’u elli yılı aşkın bir süredir tanıyorum.

1975 yılında Tarsus Amerikan Koleji’nin kapısından içeri girdiğimde henüz çocuk sayılırdım. O gün yalnızca bir okula başlamadım; bana ait olmayan ama zamanla bana da ait olacak büyük bir hikâyenin içine girdim. İnsan bunu o yaşta anlamıyor. Yıllar geçtikçe fark ediyor ki bazı şehirler size adres olmaz; karakter olur.

Hayat beni çok farklı ülkelere ve şehirlere götürdü. Akademik hayatın, yöneticiliğin ve mesleğin yükü omuzlarıma yeni sorumluluklar koydu. Ama ne zaman Tarsus’a dönsem, omuzlarımdan görünmez bir ağırlık kalkıyor. Sanki şehir bana, “Telaş etme, ben senden çok daha uzun zamandır buradayım.” diyor.

Belki de kadim şehirlerin en büyük özelliği budur.

İnsana zamanın kendisinden daha sabırlı olmayı öğretirler.

Yıllar sonra oğlumun da aynı okulda okuması, Tarsus’u benim için sadece bir gençlik hatırası olmaktan çıkardı. Aynı kampüste iki kuşağın yürümüş olması, aynı ağaçların gölgesinde iki farklı hayatın şekillenmesi, insana tuhaf bir süreklilik hissi veriyor. Hayat değişiyor ama bazı mekânlar insanın ömründen daha uzun yaşamaya devam ediyor.

Bugün birçok insan Tarsus’u, Adana ile Mersin arasında kalmış bir ilçe olarak tarif ediyor.

Oysa ben bu cümleyi her duyduğumda içimden itiraz etmek geliyor.

Hayır…

Tarsus iki şehrin arasında kalmış değildir.

Tam tersine, etrafında Adana ve Mersin’in yükseldiği coğrafyanın en eski hafızasıdır.

Bu topraklarda ticaret vardı.

İnanç vardı.

Bilim vardı.

Kültür vardı.

Yolların kesiştiği, dillerin birbirine karıştığı bir şehir vardı.

Adı Tarsus’tu.

Henüz ne Adana bugünkü büyüklüğündeydi ne de Mersin bugünkü liman kentiydi.

Ama Tarsus vardı.

İşte bu yüzden Tarsus’un yaşını takvimle ölçemezsiniz.

Onun yaşı, medeniyetlerin birbirine bıraktığı izlerle hesaplanır.

Şehirlerin de insanlar gibi karakterleri vardır.

Bazıları çok konuşur ama anlatacak hikâyesi yoktur.

Bazıları sessizdir ama her köşesi bir roman taşır.

Tarsus ikinci gruptadır.

Roma’nın taşlarıyla Osmanlı’nın avluları yan yana durur. Eski çarşıda yürürken yalnızca dükkânların önünden geçmezsiniz; yüzyılların içinden yürürsünüz. Fırınlardan yükselen o sıcak lahmacunun, köşebaşlarındaki humusçulardan yayılan kimyonlu ve tereyağlı o tanıdık kokunun içinden geçersiniz. Berdan’ın suyuna baktığınızda sadece akan suyu değil, zamanın kendisini seyredersiniz.

Belki de bu yüzden Tarsus hiçbir zaman aceleci olmadı.

Kendini pazarlamak için bağırmadı.

Varlığını kanıtlamak için gösterişe ihtiyaç duymadı.

Çünkü köklü insanlar da köklü şehirler de kim olduklarını herkese anlatma telaşı taşımaz.

Ama çağımız biraz acımasız.

Sessiz olanı çoğu zaman görünmez sanıyor.

Oysa bugün dünyanın birçok ülkesi birkaç yüz yıllık geçmişini büyük bir marka hâline getirirken, Tarsus binlerce yıllık mirasını hâlâ gerektiği kadar anlatamıyor.

Bu yalnızca Tarsus’un kaybı değildir.

Türkiye’nin kaybıdır.

Çünkü Tarsus, sadece tarih kitaplarında okunacak bir şehir değildir.

Hissedilecek bir şehirdir.

Hatırlanacak bir şehirdir.

Ben her gidişimde bunu yeniden hissediyorum.

Şehrin sokaklarında yürürken aslında kendi geçmişimin de içinden geçiyorum. Gençliğimin seslerini yeniden duyuyorum. İnsan bazen bir şehri özlemez. O şehirde bıraktığı kendisini özler.

Belki benim Tarsus’a bağlılığımın sebebi de budur.

İnsan doğduğu yeri seçemez.

Ama ruhunu büyüten şehri seçer.

Benim ruhumu büyüten şehirlerden biri Tarsus’tur.

Bugün hâlâ o sokaklardan geçerken aynı duyguyu hissediyorsam, bunun sebebi yalnızca hatıralarım değildir.

Çünkü bazı şehirler yaşlanmaz.

Onlar yalnızca biraz daha derinleşir.

Ve Tarsus…

Türkiye’nin en derin şehirlerinden biridir.

Prof. Dr. Mehmet İsmail YAĞCI

Devamını Oku

Akdeniz’de Ama Akılda Değil: Mersin’in Marka Sorunu

Akdeniz’de Ama Akılda Değil: Mersin’in Marka Sorunu
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir şehir düşünün: Denizi var, limanı var, stratejik konumu var… ama akılda yok.

İşte Mersin tam olarak böyle bir şehir.

Türkiye’nin Akdeniz’e açılan kapılarından biri. Ama soralım: Türkiye’de ya da dünyada “Akdeniz şehri” denince kaç kişinin aklına Mersin geliyor? Cevap rahatsız edici: Çok az.

Çünkü şehirler sadece var oldukları için değil, anlatabildikleri kadar vardır.

Bakın Atlanta’ya. Kimse Atlanta’yı sadece bir coğrafya olarak hatırlamaz. Coca-Cola, CNN, Delta Air Lines… Bu markalar şehrin kimliğini inşa eder. Atlanta kendini anlatmaz; markaları onun yerine konuşur.

Mersin’in böyle markaları var mı?

Yok.

İşte bütün mesele bu kadar basit. Ve bu kadar sert.

Bugün Hatay, Adana, Mersin, Antalya ve Muğla arasında bir “ilk akla gelme” yarışı yapsanız, kazanan neredeyse her zaman Antalya olur. Mersin ise çoğu zaman yarışın bile dışında kalır.

Daha acısı şu: Mersin sadece Antalya’nın değil, yıllardır Adana’nın da gölgesinde.

Peki neden?

Çünkü Mersin hâlâ ne olmak istediğine karar veremedi.

Turizm şehri mi?
Sanayi şehri mi?
Lojistik üs mü?

Hepsinden biraz olmak, hiçbirinde güçlü olamamaktır.

Gerçek şu: Mersin yanlış rekabetin içinde. Antalya ile turizmde yarışamaz. Muğla ile deneyim ekonomisinde yarışamaz. Ama başka bir ligde, çok daha güçlü bir oyunun içinde olabilir.

Mersin’in gerçek gücü turizm değil. Ticaret ve lojistik.

Bu şehir, Doğu Akdeniz’in en kritik lojistik merkezlerinden biri olabilecek potansiyele sahip. Limanı var, konumu var, hinterlandı var. Ama hâlâ kendini “tatil şehri” gibi pazarlamaya çalışıyor.

Bu, bir sprinterin maraton koşmaya çalışması gibi.

Kaybedersiniz.

Bir şehir markası, hayal üzerine değil, gerçek rekabet avantajı üzerine kurulur. Mersin bunu yapmadığı sürece, ne slogan kurtarır ne tanıtım filmi.

Ayrıca işin sadece ekonomik tarafı da yok.

Mersin’in bir ruhu var. Ve bu ruh, Türkiye’de nadir bulunan bir şey: çeşitlilik ve hoşgörü. Farklı kimliklerin özgürce bir arada yaşayabildiği bir şehir.

İşte gerçek marka hikâyesi burada başlıyor.

Rengârenk Akdeniz” sadece güzel bir slogan değil; doğru kurulursa güçlü bir iddiadır. Ama bu iddia, boş bir reklam cümlesi değil, somut bir şehir deneyimi olmak zorunda.

Aksi halde bir slogan daha çöpe gider.

Son söz net:

Mersin ya ticaret ve lojistikte bölgesel bir güç olacak, kendi markalarını yaratacak ve kendi hikâyesini yazacak…

Ya da yıllar sonra hâlâ şu soruya cevap arayacak:

“Biz neden akılda değiliz?”

Çünkü şehirler için en büyük tehlike geri kalmak değil.

Hiç hatırlanmamaktır.

Prof.Dr.İsmail YAĞCI

Devamını Oku

Duvarların Arasına Sıkışan Ruhlar: 1+0 Yalnızlık

Duvarların Arasına Sıkışan Ruhlar: 1+0 Yalnızlık
0

BEĞENDİM

ABONE OL


Prof.Dr.İsmail YAĞCI

Bir pazarlama hocası olarak son yıllarda Türkiye’deki konut piyasasını izlerken dehşete düşüyorum. Aslında yoksulluğun makyajlanmış hali olan bir küçülme furyasıdır gidiyor. Nedeni inşaat sektöründeki ekonomik zorunluluklar olabilir, ama bu sadece metrekarelerin kaybı değil; bu, soframızın, misafirimizin ve en nihayetinde haysiyetimizin kaybıdır.

Abraham Maslow’un o meşhur ihtiyaçlar hiyerarşisini bilirsiniz; en temelde “barınma” vardır. Evet, barınmamız lazım ama nasıl? Bugün pencereleri gökyüzüne değil, yan binanın asansör boşluğuna açılan o daracık kutulara “ev” diyorlar. Mutfak tezgahıyla yatak arasındaki mesafenin bir iç çekiş kadar dar olduğu, insanın kendi gölgesine çarptığı tuhaf mekanlar bunlar… 1+1’leri bir şekilde anladık da peki ya o “1+0” denilen, matematiğin bile utandığı o sıfır noktası nedir?

Modern İnsanın Gönüllü Hücresi

Pazarlama dünyasının o cafcaflı diliyle “stüdyo daire” diye pazarlanan bu yerler, aslında modern insanın gönüllü hücresi haline geliyor.

Bir insanın hayatını bir sıfıra sığdırmasını beklemek; onun hayallerini, anılarını ve ruhunu o sıfırın içinde eritmesini istemektir. Adımını attığın an yatağın üzerine çıkmak zorunda kaldığın, bavulunu bile sığdıramayacağın bu odaları tasarlayan mimarların, tasarım derslerinden “sıfır” alması gerekmez miydi?

Bu küçülme dalgasının toplum sağlığı üzerindeki etkileri kaçınılmazdır. Duvarlar birbirine yaklaştıkça, insanlar birbirinden uzaklaşıyor. Eskiden evler, içine misafir sığsın diye geniş yapılırdı. Şimdi ise bir misafirin gelişi, o küçük hücredeki tüm mahremiyetin darmadağın olması demek.

Sofranın Kaybı, Ruhun Cüceleşmesi

Bu evler bizi sadece dar alanlara değil, korkunç bir yabancılaşmaya hapsediyor. Mutfağı yatağından ayrılmamış bir evde, insan ne yediği yemeğin kokusunu unutabilir ne de o kokunun içinde uyuduğu uykunun ağırlığını…

Kalabalık sofraların, uzun sohbetlerin yerini; kucağında sipariş verilmiş bir dürümle televizyon karşısında tüneyen, tek kişilik ve kederli akşam yemekleri alıyor.

Toplum, bu küçük kutuların içinde atomlarına ayrılıyor. Herkes kendi küçük ekranına bakarak, devasa bir yalnızlığı paylaşıyor. Daha da acısı, alt ve orta gelir grubunu bu “kümes tipi” evlere hapsederken, üst gelir grubunun geniş alanlarda kalması; toplumsal kutuplaşmayı fiziki bir boyuta taşıyor.

Büyük Düşler Dar Yerlere Sığmaz

İnsanı bir tavuk gibi kümese sokup, adına “özgür ve modern yaşam” diyorlar. Oysa ruh, dar yerlerde cüceleşir. Tavanı alçak, ufku dar, duvarları üzerinize gelen bir evde büyük düşler kuramazsınız; sadece hayatta kalmaya çalışırsınız.

Metrekareler düştükçe, insanlığımızdan bir parça daha o beton yığınlarının arasında kalıyor. Bugün belki bir “evimiz” var ama içinde nefes alacak bir “ruhumuz” yok artık.

Geriye kalan sadece dört duvar, bir sıfır ve koca bir hiçlik…

Prof.Dr.İsmail YAĞCI

Devamını Oku

Mersin İçin Yeni Yol Haritası

Mersin İçin Yeni Yol Haritası
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sadece Liman Şehri mi, Bölgesel Güç mü?

Türkiye sanayisini yeniden konumlandırmaya çalışıyor. “4 Endüstri Koridoru”nu içeren Sanayi Alanları Master Planı ile üretim sadece büyütülmüyor, aynı zamanda daha stratejik noktalara akıllıca taşınıyor. Yani yetkililerin belirttikleri bu. Ama elbette bu büyük dönüşümde bizi ilgilendiren en kritik sorulardan biri şu: Mersin bu oyunun neresinde?

Cevap net, ancak bir o kadar da düşündürücü.

Mersin, bu plan bağlamında halihazırda öncelikli bir “sanayi üssü” olarak değil, bir “lojistik güç” olarak konumlandırılıyor. Yani üretim çarklarından önce, küresel ticaretin trafiği yönetilecek.

Bu bilinçli bir tercih.

Çünkü Mersin asıl gücünü konumundan alıyor. Limanı, serbest bölgesi, çok modlu ulaşım ağları ve uzmanlığıyla şehir, sadece kendi üretimini değil, Anadolu’nun geniş bir hinterlandını dünyaya bağlayan bir kapı konumunda.

Bu yüzden bugün atılan adım net:
Önce lojistik güçlenecek.

Kısa vadede tablo olumlu. Daha fazla yük, daha fazla ticaret, daha fazla hareket… Böylece Mersin, böylece küresel ağlarda daha da görünür bir oyuncu haline gelebilir.

Ama madalyonun bir de diğer yüzü var.

Çünkü aynı dönemde Doğu Akdeniz’de başka bir gerçeklik daha şekilleniyor: Yeni limanlar ve lojistik altyapı yatırımları.

İskenderun hattında büyüyen kapasite, Erzin ve Yumurtalık’ta planlanan ve gelişen liman yatırımları, bölgedeki dengeleri sessiz ama güçlü bir şekilde değiştiriyor. Bu sadece yeni tesisler demek değil; aynı hinterlanda talip yeni ve güçlü rakipler demek.

Ve bu noktada kritik soru şu:

Eğer herkes aynı yükü taşımaya talipse, o yük kime gidecek?

Mersin’in bugünkü “doğal çıkış kapısı” olma avantajı, alternatiflerin devreye girmesiyle sarsılabilir. Yük akışları bölünebilir, rekabet kızışabilir. Açıkça söylemek gerekirse: Mersin’in bugünkü gücü, yarının garantisi değildir.

Jeopolitik ve diplomatik açıdan bakıldığında tablo hâlâ güçlü bir potansiyel barındırıyor. Evet, Mersin geniş bir üretim havzasının dünyaya açıldığı kapı olursa, bu onu Doğu Akdeniz’de bir “düğüm noktası” ve hatta bir “karar verici” haline getirebilir.

Ama bu artık otomatik bir sonuç değil.

Çünkü aynı rolü oynamaya aday başka limanlar da sahneye çıkıyor.

Bir şehir düşünün…
Sadece kendi gücüyle değil, rakiplerinin hamleleriyle de şekilleniyor.

İşte Mersin tam olarak böyle bir eşikte.

Eğer lojistik yatırımlar güçlendirilir ama bu rekabet doğru okunamazsa, şehir bir “merkez” olmaktan çıkıp sıradan bir “alternatif” haline gelebilir. Eğer sanayi tamamen ötelenir ve sadece taşımacılığa odaklanılırsa, uzun vadede katma değer üretimi başka şehirlere kayabilir.

Bu da şu riski doğurur:
Mersin taşır, ama başkaları üretir ve kazanır.

Bu yüzden mesele artık sadece “lojistik mi, sanayi mi?” değil.

Mesele denge.

Evet, bugün için lojistik öncelikli bir strateji mantıklı olabilir. Ama bu stratejinin, rekabetin arttığı bir coğrafyada sürekli güncellenmesi gerekir. İhtiyaç ve uygunluk durumuna göre Mersin’de planlı sanayi alanlarının devreye alınması, belki de bir tercih değil, zorunluluk haline gelebilir.

Bugün kurulan denklem hâlâ geçerli:
Önce akışı kontrol et, sonra üretimi konumlandır.

Ama artık buna bir cümle daha eklenmeli:
Rakiplerini hesaba kat.

Çünkü bu yarışta mesele sadece büyümek değil.
Önde kalabilmek.

Mersin’in önünde iki yol var:
Ya bu dönüşümü doğru okuyup bölgesel bir güç merkezine dönüşecek…

Ya da artan rekabet içinde avantajlarını yavaş yavaş kaybeden sıradan bir liman kentine dönüşecek.

Karar sadece planlarda değil, uygulamadaki kararlılıkta verilecek

Prof. Dr. Mehmet İsmail Yağcı

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.