BARIŞIN ÖTEKİ ADI: RIZALIK

BARIŞIN ÖTEKİ ADI: RIZALIK

ABONE OL
Eylül 2, 2026 14:33
BARIŞIN ÖTEKİ ADI: RIZALIK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

BARIŞIN ÖTEKİ ADI: RIZALIK

Dünya Barış Günü Üzerine

İnsanlık yüzyıllardır barışı arıyor. Savaşlar bitiyor, anlaşmalar imzalanıyor, sınırlar yeniden çiziliyor; fakat bir süre sonra başka çatışmalar başlıyor. Çünkü çoğu zaman savaşı durdurmayı başarıyor, fakat barışı kurmayı başaramıyoruz.

Belki de sorun, barışı yalnızca silahların susması olarak görmemizdedir.

Oysa gerçek barış, insanların ve toplumların birbirlerinin varlığını, hakkını ve onurunu kabul ederek birlikte yaşayabilmesidir. Bunun için yalnızca çatışmanın sona ermesi değil; çatışmayı doğuran haksızlıkların da ortadan kaldırılması gerekir.

Bu noktada insanlığın eski ahlak kavramlarından biri yeniden önem kazanıyor:

Rızalık.

Rızalık, güçsüzün güçlüye boyun eğmesi değildir. Yaşananları unutmak, haksızlığı kabullenmek veya mevcut düzene razı olmak da değildir.

Rızalık; insanların birbirlerinin hakkını gözettiği, kimsenin hakkının diğerinde kalmadığı ve birlikte yaşamanın karşılıklı kabul üzerine kurulduğu bir toplumsal ilişkidir.

Bu nedenle barış ile rızalık arasında güçlü bir bağ vardır.

Adalet Olmadan Rızalık Olmaz

Bir savaş ateşkesle durdurulabilir. Fakat toplumların hafızasında kalan acılar, kayıplar ve haksızlıklar bir anlaşma metniyle ortadan kalkmaz.

Eğer geçmişin yaraları görülmüyor, mağduriyetler tanınmıyor ve insanlar kendilerini eşit yurttaşlar olarak hissedemiyorsa çatışma sona ermiş olsa bile barış henüz kurulmuş değildir.

Çünkü barış yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir ilişkidir.

Rızalık burada önemli bir ölçü sunar:

Taraflar birbirlerinin hakkını teslim etmiş midir?

Bu soru bizi doğrudan adalete götürür.

Hakkı teslim edilmeyen insandan razı olması beklenemez. Kimliği inkâr edilen bir toplumdan geçmişi unutması istenemez. Emeğinin karşılığını alamayan insandan kurulu düzene rıza göstermesi beklenemez.

Bu nedenle adalet, barışın sonucu değil; ön koşullarından biridir.

Barış Güçlünün Lütfu Değildir

Tarih boyunca barış çoğu zaman savaşın galipleri tarafından tanımlandı. Güçlü olan sınırları çizdi, koşulları belirledi ve diğerlerinden buna uymalarını istedi.

Böyle durumlarda savaş sona erebilir; fakat gerçek anlamda barış doğmayabilir.

Çünkü dayatılan sessizlik ile barış aynı şey değildir.

Kalıcı barışın temelinde karşılıklılık bulunmalıdır.

Benim hakkım kadar senin hakkın, benim özgürlüğüm kadar senin özgürlüğün, benim güvenliğim kadar senin güvenliğin de değerli olmalıdır.

Rızalık tam burada evrensel bir ilkeye dönüşür:

Kendimiz için istediğimiz hakkı başkası için de istemek.

Birbirimizden Razı mıyız?

Rızalık düşüncesinin belki de en güçlü tarafı, insanı yalnız kendi vicdanıyla değil, karşısındaki insanla da yüzleştirmesidir.

Bu nedenle barış için dünyaya sorulabilecek en yalın sorulardan biri şudur:

Birbirimizden razı mıyız?

Fakat bu soruya cevap vermeden önce başka sorular sormamız gerekir:

Kimin hakkı kimde kaldı?

Kimin sözü duyulmadı?

Kimin acısı görülmedi?

Kim kendi yurdunda kendisini yabancı hissediyor?

Kim yoksulluğun, savaşın veya ayrımcılığın bedelini ödüyor?

Kim gelecek kuşakların hakkını bugünden tüketiyor?

Bu sorular yalnızca savaş bölgelerinin soruları değildir.

Ailenin, mahallenin, işyerinin, ülkenin ve dünyanın sorularıdır.

Çünkü barış en küçük insan ilişkisinden başlayarak toplumlar ve devletler arasındaki ilişkilere kadar uzanan bir birlikte yaşama kültürüdür.

Rızalık Yalnız İnsanlar Arasında Değildir

Bugün barış kavramının sınırlarını daha da genişletmek zorundayız.

İnsan yalnız başka insanlarla değil, doğayla da bir ilişki içindedir.

Toprağı tüketirken, suları kirletirken, ormanları yok ederken henüz doğmamış kuşakların yaşam hakkından kullanıyoruz.

Bu nedenle çağımızın rızalık anlayışı yalnız bugünün insanlarını değil, gelecek kuşakları ve doğayı da kapsamak zorundadır.

Barış böyle düşünüldüğünde savaş karşıtlığının ötesine geçer.

İnsanın insanla, toplumun toplumla ve insanlığın doğayla kurduğu ilişkinin ahlakına dönüşür.

Güç Medeniyetinden Rıza Medeniyetine

Çağımızın temel sorunlarından biri, başarıyı güçle ölçmesidir.

Daha fazla servet, daha fazla silah, daha fazla toprak, daha fazla tüketim ve daha fazla egemenlik…

Oysa insanlığın geleceği belki de başka bir soruda yatmaktadır:

Ne kadar güçlüyüz değil, ne kadar adil birlikte yaşayabiliyoruz?

Bu değişim yalnız siyasi değil, aynı zamanda büyük bir medeniyet değişimidir.

Güç merkezli dünyadan hak merkezli dünyaya; rekabetten dayanışmaya; tahakkümden karşılıklılığa; dayatmadan rızalığa geçiştir.

Böyle bir dünyada barış, güçlülerin güçsüzlere sunduğu bir lütuf olmaktan çıkar ve herkesin birbirine karşı sorumluluğu haline gelir.

Barışın Öteki Adı

Dünya Barış Günü’nde yalnızca savaşların sona ermesini dilemek yetmez.

Savaşları üreten koşulları da sorgulamak gerekir.

Adaletsizliği, eşitsizliği, yoksulluğu, ayrımcılığı, tahakkümü ve insanların birbirlerinin haklarını görmezden gelmesini değiştirmeden kalıcı barış kurmak zordur.

Çünkü barış bir imza değil, bir ilişki biçimidir.

İnsanların birbirlerinin gözlerine bakarak:

“Hakkım sende kalmadı, hakkın bende kalmadı; birbirimizin varlığını ve onurunu kabul ediyoruz”

diyebildiği yerde gerçek barış başlar.

Belki insanlığın yüzyıllardır aradığı barışı yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir.

Hak olmadan adalet,

adalet olmadan rızalık,

rızalık olmadan da kalıcı barış olmaz.

Dünya Barış Günü’nün evrensel çağrısı da bu olabilir:

Barış, yalnızca savaşın olmadığı bir dünya değil; insanların birbirinden razı olabileceği adil bir dünya kurabilmektir.

Mustafa Güler

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP
rk
rk