“Anksiyetem bana annemden geçmiş”, “Bu ara serotonin eksikliği yaşıyorum”, “Dopamin detoksu insana iyi geliyor”…
Son yıllarda gündelik dilimize iyice yerleşen bu biyolojik söylemler, sadece sağlık durumumuzu değil, kimliğimizi, kararlarımızı ve değerlerimizi ifade etmenin yeni bir yolu haline geldi. Kendi benliğimizi anlamak için artık giderek daha çok laboratuvar verilerine, beyin görüntülerine, genetik testlere, hormon analizlerine bakıyoruz. Peki ama neden? Ve bu yeni biyolojik özneleşme biçimi bize ne söylüyor?
20.yüzyılın sonunda Michel Foucault, biyopolitika kavramıyla iktidarın insan bedenine nasıl nüfuz ettiğini ortaya koymuştu. Devletler, sınırları korumanın ötesine geçerek bizzat “yaşamın kendisini” düzenlemeye başlamıştı. Doğumdan ölüme, üremeden sağlığa kadar her alan, siyasi kararların nesnesi haline geliyordu.
Bugünse bu biyopolitika daha sofistike, daha bilimsel ve daha bireysel görünüyor. Nikolas Rose, The Politics of Life Itself adlı eserinde, yeni bir biyopolitik çağa girdiğimizi ileri sürer. Artık yaşamı anlamak, düzenlemek ve öngörmek için moleküller, genler ve nörotransmiterlerle konuşuyoruz. İktidar, artık davranışlarımızı değil, nöronlarımızı hedef alıyor. Kendi içgörüsüyle hareket eden birey, artık aynı zamanda kendini düzenleyen, ölçen ve optimize eden biyolojik bir projeye dönüşmüş durumda.
Bu yeni özneleşme biçimi, Evelyn Fox Keller’ın dikkat çektiği gibi, bilimsel bilgi ile toplumsal normlar arasındaki mesafeyi belirsizleştiriyor. Anne Fausto-Sterling’in vurguladığı şekilde, biyoloji “olduğu gibi” değil, “nasıl anlatıldığı” ile toplumsal etkiler yaratıyor. Beyin taramaları, gen haritaları ya da hormon analizleri tarafsız veriler gibi sunulsa da, bunları nasıl okuduğumuza yön veren derin ideolojik yapılar mevcut.
Bu noktada, genetik indirgemeciliğe yönelik en güçlü eleştirilerden birini getiren genetikçi ve biyolog Richard Lewontin’in görüşlerini hatırlamak gerekir. Lewontin, genetik açıklamaların bireyin toplumsal bağlamını göz ardı ettiğini ve bu açıklamaların toplumsal eşitsizlikleri doğallaştırma tehlikesi taşıdığını savunur. Ona göre, insan sağlığı ya da davranışı yalnızca genetik yapıyla belirlenemez; bireylerin içinde yaşadıkları ekonomik, kültürel ve çevresel koşullar bu süreçlerin en az genetik kadar belirleyici parçasıdır. Türkiye’de örneğin kronik hastalıkların genetik yatkınlıkla açıklanması, hava kirliliği, sağlıksız barınma, düşük gelir ve eğitim düzeyi gibi yapısal faktörlerin üzerini örtmektedir. Lewontin’in şu cümlesi bugün hâlâ geçerliliğini korumaktadır:
Oysa hastalıkların toplumsal boyutları, genetik yatkınlıklardan çok daha derin bir belirleyicilik taşır. Kronik hastalıkların önemli bir bölümü, sağlıksız beslenme alışkanlıklarından değil, sağlıklı gıdaya erişememekten kaynaklanır. Fiziksel aktivite eksikliği, güvenli parkların, spor alanlarının olmayışıyla ilişkilidir. Erken yaşlanma, kronik stres ve kalp hastalıkları gibi durumlar, uzun çalışma saatleri, düşük ücretli işler, barınma ve ulaşım sorunları gibi yapısal eşitsizliklerle yakından bağlantılıdır. Temiz suya erişim, hava kirliliği, toksik atıklar gibi çevresel koşullar da yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda sınıfsal meselelere dönüşmektedir. Yine de bu çok boyutlu sorunlar, bireyin genetik mirasına ya da yaşam tarzı tercihlerine indirgenerek kişiselleştirilmekte ve görünmez kılınmaktadır.
Bir diğer çarpıcı boyut, psikiyatrik dilin yaygınlaşmasıyla birlikte “nörokimyasal kimliklerin” inşa edilmesidir. Depresyon, anksiyete, dikkat eksikliği gibi deneyimler; artık bir yaşam durumu değil, kimliğin sabit bir parçası gibi sunuluyor. Birey kendini serotonin seviyeleriyle tanımlarken, bu biyokimyasal özneleşme süreci toplumsal koşulların üzerini örtüyor. Belki de eğitim sistemini, dersleri ve öğretme şeklini sorgulamamız gerekirken birçok çocuğa dikkat eksikliği tanısı konup ilaçla “uslu” çocuklar haline getirmek tercih edilen yöntem olmuş gözüküyor.
Biyolojik ideoloji, sadece bilimsel bir kavrayış değil; aynı zamanda bir düzenleme stratejisidir. Anne rahmindeki stresin epigenetik izler bıraktığına dair araştırmalar, kadınlara yönelik yeni bir etik baskı aracına dönüşüyor. “Çocuğunun geleceği senin hormonlarına bağlı” söylemi, kadın bedenini hem bilimsel hem ahlaki bir denetime tabi kılıyor.
Bugün nörobilim, genetik ve epigenetik gibi alanlar aracılığıyla hayatın kendisi, yeniden tanımlanmakta. Kim olduğumuz, neye değer verdiğimiz, hangi riskleri taşıdığımız gibi sorular artık biyolojik dillerle yanıt buluyor. Bu yanıtlar bilimsel olduğu kadar, ideolojiktir de. Rose’un belirttiği gibi, “yaşamın siyaseti” artık bizim damarlarımızda, hormonlarımızda ve nöronlarımızda işliyor.
Türkiye’de bu biyolojik ideoloji, sağlık politikalarından medya diline, eğitim sisteminden anne babalık kültürüne kadar pek çok alanda kendini gösteriyor. MHRS (merkezi hekim randevu sistemi) ve e-nabız gibi dijital sistemler, sağlığın devlet kontrolü altında özelleştirildiği bir yapıya işaret ederken, obezite, diyabet ya da depresyon gibi durumlar çoğunlukla bireysel sorumlulukla açıklanıyor. Toplumsal koşulların, yoksulluğun, eğitim eşitsizliğinin biyolojik dile gömülerek silikleştirildiği bu düzen, bireyi hem tüketici hem de suçlu haline getiriyor. Pandemi sürecinde bu dinamik daha da görünür hale geldi. Aşı takibi, dijital sağlık karnesi (e-nabız) ve HES kodu gibi uygulamalar, bedenin devlet eliyle düzenlenmesini, izlenmesini ve sınıflandırılmasını mümkün kıldı. Aşı olmamak, yalnızca kişisel bir sağlık tercihi değil; sosyal dışlanma, toplumsal baskı ve bazen de kurumsal yaptırımlarla karşı karşıya kalınan bir etik sorumluluğa dönüştü.
Biyomedikal bilgi çağında yaşıyor oluşumuz, insanı yalnızca bir organizmaya indirgememize neden olmamalı. Beyin taramaları, genetik analizler ve nörokimyasal açıklamalar elbette önemli buluşlar sunuyor; ancak bu bilgiler, toplumsal bağlamlarından soyutlandığında eksik, hatta yanıltıcı olabilir. İnsan sağlığını belirleyen asıl dinamikler; yoksulluk, eğitime erişim, çevre koşulları, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kültürel normlar gibi çok katmanlı yapılardır. Bireyin bedenine indirgenen hastalık anlatıları, yapısal sorunları görünmez kılarak sosyal sorumluluğu kişisel bir yük haline getirir.
Bu yazı, bilimsel bilginin gücünü inkâr etmeden, onun ideolojik kullanımlarına karşı eleştirel bir duyarlılık geliştirmemiz gerektiğini savunmaktadır. Hem bireysel hem toplumsal düzeyde sağlıklı bir yaşam inşa edebilmek için, biyolojinin ötesine geçip sosyal bilimlerin sunduğu perspektiflere de kulak vermeliyiz. Çünkü yaşamın siyaseti sadece genlerimizde ya da nöronlarımızda değil, içinde yaşadığımız toplumun dokusunda da gizlidir.
Burcu Doğan Kocak 14 Mar 2026
Kaynak: Açık Beyin
YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.