47,9190
0,00%55,5187
-0,02%6.765,55
-0,57%14084.9
-0,57%
Baha Akıner’in Bedrettin GÜNDEŞ İle Röportajı…
Sosyolog-Yazar Bedrettin Gündeş; vicdan, merhamet ve adaletin insan olmanın özünü oluşturduğunu belirtti. Makamların ve sahip olunan her şeyin bir gün sona ereceğini ifade eden Gündeş, “İnsan geride bıraktığı iz kadar yaşar. Kalplerde bırakılan güzel bir hatıra ve iyilik asıl zenginliktir.” dedi.
BAHA SADIK AKINER
Mersin Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Bedrettin Gündeş; insanı merkeze alan yaşam anlayışını, yıllara yayılan belediyecilik deneyimini ve yazarlık serüvenini “Kalbin Coğrafyası Yoktur” adlı dördüncü kitabında buluşturdu. Biz de Hakimiyet gazetesi olarak; insanların kimlik ve önyargılarla birbirinden ayrıştırılmasına karşı çıkan, sevgi, vicdan, empati, adalet ve farklılıklarla birlikte yaşama kültürünü odağına alan Sosyolog – Yazar Bedrettin Gündeş ile sohbet ettik.
Bugün burada “Kalbin Coğrafyası Yoktur” adlı 4. kitabınızı konuşmak için bir araya geldik ama müsaadenizle önce biraz sizden bahsedelim. Sizi yakından tanıyanlar, eserlerinizden önce insanlığınızı, mütevazılığınızı ve gönül insanı yönünüzü çok iyi biliyor. “Bedrettin Gündeş” denilince insanların yüzünde hemen sıcak bir tebessüm beliriyor ve o samimiyet yüreklere kadar iniyor. Sizce bir insanı hayatta gerçekten değerli kılan özellikler nelerdir? Nasıl insan oluruz?
Öncelikle bu güzel sözleriniz için teşekkür ediyorum. İnsan kendisini anlatırken zorlanıyor. Çünkü insanın kendisi hakkında söylediklerinden çok, başkalarının hayatında nasıl bir iz bıraktığı önemlidir diye düşünüyorum. Ben hayatım boyunca insanları makamlarına, unvanlarına, ekonomik durumlarına, kimliklerine ya da dünya görüşlerine göre ayırmamaya çalıştım. Benim için insan, her şeyden önce insandır. Evrensel kimlik, saplantılardan arınma, felsefi derinlik insan yaşamıyla bütünleştiği zaman; iyi insan olma karakteri olgunlaşır. Bu olgunlaşmış karakter, her kişiyi ve her olayı kendi gerçeğinde görerek yol almaya çalışır.
İyi insan olmak çok büyük sözler söylemekten geçmiyor aslında. Bazen bir insanı dinlemek, bazen elinden tutmak, bazen düştüğünde kaldırmak, bazen de hiçbir karşılık beklemeden yanında durabilmektir. Hayat bana şunu öğretti: İnsanların çoğu söylediklerimizi zamanla unutuyor ama onlara ne hissettirdiğimizi kolay kolay unutmuyor.
Bu nedenle insan olmanın temelinde vicdan olduğuna inanıyorum. Vicdan varsa merhamet vardır. Merhamet varsa adalet vardır. Adalet varsa insanın karşısındaki kişiyi anlamaya çalışması vardır. Ben hayatı biraz da şöyle görüyorum: İnsan geride bıraktığı iz kadar yaşar. Bir gün hepimiz bu dünyadan çekilip gideceğiz. Makamlar bitecek, görevler sona erecek, sahip olduklarımız başkalarına kalacak. Ama bir insanın kalbinde bıraktığınız güzel bir hatıra, güven veren karakter, yaptığınız bir iyilik veya söylediğiniz bir güzel söz yaşamaya devam edecek. Benim için asıl zenginlik de budur.
İlk kitabınız “İnsan Kendi Olamadı” bireyin iç yolculuğunu, “Çağdaş ve Ekolojik Belediyecilik” de kentleri ve çevreyi ele alıyordu. Üçüncü kitabınız “Algı ve Adalet”te ise günümüzde yaşanan politik kararları ve adalet sorgulamasını ele alıyorsunuz. Başarılı bir sosyal adalet savunucusu ve belediyeci olarak; sizce insan ile şehir arasında nasıl bir bağ var? Bu bağı güçlü kılmak için neler yapılmalı?
Ben şuna inanıyorum: İnsanlar birbirlerini gerçekten anlamaya başladıklarında, farklılıklarını tehdit olarak görmekten vazgeçtiklerinde ve birbirlerinin hayatına saygı göstermeyi öğrendiklerinde çözülemeyecek çok az sorun kalır. Farklı kültürler, inançlar, yaşam biçimleri ve kimlikler bir toplumun zenginliğidir. Bunları birbirinden uzaklaştıran değil, birbirine yaklaştıran bir toplumsal anlayışa ihtiyacımız var.
İnsan ile şehir arasında çok güçlü ve karşılıklı bir bağ olduğuna inanıyorum. Kent insanı biçimlendirir; insan da yaşadığı kenti biçimlendirir. Kötü planlanmış, eşitsizliklerin derinleştiği, kamusal alanların azaldığı, insanların birbirinden koparıldığı bir kent zamanla insanların davranışlarını ve ilişkilerini de olumsuz etkiler. Şehir sadece fiziksel bir mekân değil, aynı zamanda toplumsal bir hafızadır, ortak bir yaşam alanıdır ve vicdanın görünür olduğu yerdir. Bir kentin sokaklarına baktığınızda o toplumun adalet anlayışını da görebilirsiniz. Engellilerin, çocukların, yaşlıların, kadınların, yoksulların, dezavantajlı grupların kent yaşamına ne ölçüde katılabildiğine baktığınızda, o kentin ne kadar demokratik ve ne kadar adil olduğunu anlayabilirsiniz.
Ben belediyeciliği hiçbir zaman yalnızca teknik bir görev olarak görmedim. Belediye, insanın doğduğu, büyüdüğü, çalıştığı, eğitim aldığı, yaşlandığı ve hayatını sürdürdüğü mekânı yönetir. Dolayısıyla belediyecilik doğrudan doğruya insan hayatına dokunur. İnsan ile şehir arasındaki bağı güçlü kılmanın ilk koşulu, insanı kentin nesnesi değil öznesi olarak görmektir. Kent yönetimleri kararlarını insanlarla birlikte üretmelidir. Katılımcılık yalnızca toplantılar düzenlemek değildir; insanların düşüncelerini, ihtiyaçlarını ve itirazlarını gerçekten karar süreçlerine yansıtabilmektir.
Kentlerde eşitlik ve sosyal adalet temel ilke haline getirilmelidir. Ekolojik duyarlılık kent yönetiminin merkezine yerleştirilmelidir. Bugünün konforunu yaratırken yarının yaşamını tüketmemeliyiz. Kültürler arasında köprüler kurulmalıdır. Bir kentte farklı kimliklerin, kültürlerin ve yaşam biçimlerinin birbirini tanıması ve anlaması için ortak alanlar yaratılmalıdır. Son olarak ise belediyeciliğin merkezine vicdanı koymak gerektiğine inanıyorum. Çünkü hukuk bize neyin yapılabileceğini söyler; vicdan ise neyin yapılması gerektiğini hatırlatır.
Benim açımdan bütün kitaplarımın ortak paydası burada ortaya çıkıyor. “İnsan Kendi Olamadı” insanı anlamaya çalıştı. “Çağdaş ve Ekolojik Belediyecilik” insanın yaşam alanını, yani kenti sorguladı. “Algı ve Adalet Arasında” insanın adalet karşısındaki mücadelesini anlattı. Dördüncü kitabım ise insanın insanı anlamasının, farklılıklarla birlikte yaşayabilmesinin ve toplumsal barışın yollarını arıyor.
Dolayısıyla benim için şehir, insanın dışında bir şey değildir. Şehir insanın aynasıdır. Bir kentte adalet varsa sokaklara yansır; özgürlük varsa kamusal alanlarda hissedilir, dayanışma varsa mahallelerde görünür, ayrımcılık varsa insanların hayatlarına dokunur. Bu nedenle daha iyi şehirler kurmak, aslında daha iyi bir toplum kurma çabasıdır.
Ben hala belediyeciliğin temel sorusunun “Kente ne yaptık?” değil, “Bu kentte yaşayan insanın hayatını ne kadar değiştirebildik?” olması gerektiğini düşünüyorum.
Bir yandan insanın iç dünyasını; diğer yandan kentleri, çevreyi ve toplumsal yaşamı kaleme alıyorsunuz. Sizce iyi bir toplumun temeli iyi insan mı, yoksa iyi kurumlar mı?
Aslında ikisini birbirinden ayırmak mümkün değil. İyi kurumları iyi insanlar kurar; iyi kurumlar da insanların daha adil ve güvenli bir toplumda yaşamasına katkıda bulunur.
Ama başlangıç noktasında insan vardır. Vicdanı olmayan insanların yönettiği en mükemmel sistemi bile zamanla bozabilirsiniz. Buna karşılık yalnızca iyi niyetli insanlardan oluşan ama kuralları, kurumları ve denetimi olmayan bir yapıyı da uzun süre ayakta tutamazsınız. Bu nedenle benim için doğru formül; iyi insan, güçlü kurum ve adil hukuk düzenidir.
Yazılarınızda ve kitaplarınızda sıkça vicdan, merhamet, vefa ve insan sevgisi öne çıkıyor. Günümüz toplumunda en fazla eksikliğini hissettiğiniz insani değer hangisi? Bu eksikliği nasıl kapatabiliriz?
Sanırım en fazla empatiyi kaybediyoruz. İnsanlar birbirlerini dinlemekten çok birbirlerine cevap vermeye çalışıyor. Herkes kendi acısını biliyor ama karşısındaki insanın acısını anlamaya yeterince zaman ayırmıyor. Oysa hayat sadece bizim penceremizden gördüklerimizden ibaret değil. Bir insanın neden öyle davrandığını bilmeden onu yargılayabiliyoruz. Yaşadığı hayatı bilmeden karar verebiliyor, verdiği mücadeleyi görmeden hüküm kurabiliyoruz. Ben insanların hikayelerini dinlemeyi bu nedenle önemli buluyorum. Bir insanı tanıdığınız zaman önyargılarınız azalıyor.
Bugüne kadar hem düşünceleriniz hem de üretimleriniz ve eserlerinizle birçok insana ulaştınız. Geriye dönüp baktığınızda, insanların sizi en çok hangi yönünüzle hatırlamasını istersiniz?
Beni büyük sözlerle hatırlamalarını istemem. “İyi bir insandı” demeleri bana yeter. Bir makamım olmuş, kitaplar yazmışım, projeler üretmişim; bunların hepsi elbette kıymetlidir. Ama bunların hiçbiri insan ilişkilerinin önüne geçmemeli. Ben hayatım boyunca mümkün olduğu kadar kimsenin kalbini kırmamaya, insanları dinlemeye, ihtiyacı olduğunda yanında olmaya çalıştım. Başarabildim mi, elbette bunun kararını ben veremem. Hatalarım da olmuştur, eksiklerim de. Ama niyetim hep insanların hayatına küçük de olsa güzel bir şey bırakabilmek oldu.
Bir gün ismim geçtiğinde bir insanın yüzünde küçük bir tebessüm oluşuyorsa, “Bana bir gün iyiliği dokunmuştu”, “Beni dinlemişti”, “Zor zamanımda yanımda durmuştu” diyebiliyorsa, sanırım bundan daha değerli bir miras yoktur. Çünkü insanın gerçek biyografisini kendisi değil, dokunduğu insanların hafızası yazar.
Gelelim “Kalbin Coğrafyası Yoktur” adlı yeni kitabınıza. İsmiyle bile güçlü bir mesaj veriyor. Bu kitabı yazmaya sizi iten duygu neydi?
“Kalbin Coğrafyası Yoktur” kitabını yazmaya beni iten temel duygu, insanların birbirinden ayrıldığı bütün sınırların, sevgi karşısında ne kadar anlamsız ve yapay olduğunu görmemdi. Hayat boyunca insanların kimlikleri, kültürleri, inançları, yaşadıkları yerler, aileleri ve ait oldukları topluluklar üzerinden birbirlerinden ayrıştırıldıklarına tanık oldum. Bazen bir insanı tanımadan onun hakkında hüküm verdik. Bazen farklı olanı “öteki” olarak gördük. Bazen de toplumun bize öğrettiği kalıplar nedeniyle, birbirini seven iki insanın arasına görünmez duvarlar ördük. Oysa insanın kalbine baktığınızda bu ayrımların hiçbirinin gerçek bir karşılığı olmadığını görüyorsunuz.
Bu kitapta birbirini seven iki gencin hikâyesinden hareketle aslında çok daha büyük bir meseleyi anlatmaya çalıştım. Sevginin, insanların önüne konulan bütün duvarları nasıl aşabildiğini; ayrıştırıcı dilin, ötekileştirmenin ve birbirini kategorilere ayırmanın sevginin yanında ne kadar ilkel ve yetersiz kaldığını göstermek istedim. Çünkü sevgi, insana önce insan olarak bakar. Kimliğini sormadan, nereden geldiğine bakmadan, hangi kültüre ait olduğunu sorgulamadan insanın içindeki değeri görür. Bu kitapta anlattığım hayatların önemli bir özelliği var. Bunların tamamı gerçeğin kendisiydi. Ben hayali bir dünya kurmadım. Hayatın içinden gelen, insanların yaşadığı, sevdiği, acı çektiği, ayrıldığı, yeniden umut ettiği gerçek hikayelerden yola çıktım. Çünkü bazen bir insanın yaşadığı gerçek bir hayat, yüzlerce teorik cümleden daha güçlü bir hakikati anlatır.
Benim için kitabın adı da buradan geliyor: Kalbin coğrafyası yoktur… Kalbin pasaportu, sınırı, milliyeti, mezhebi, sınıfı ya da kimlik kartı yoktur. Kalp, sevdiğinde sınır tanımaz. İnsan gerçekten sevdiğinde, kendisine öğretilmiş bütün ayrımların ötesine geçebilir. Bu nedenle kitapta yalnızca bir aşk hikâyesini değil, aynı zamanda toplumun önümüze koyduğu duvarlarla insanın kendi içindeki hakikat arasındaki mücadeleyi anlatıyorum. Bir tarafta “Sen kimsin, o kim, nerelisin, hangi kültürdensin?” diye soran ayrıştırıcı bir dünya; diğer tarafta ise bütün bu soruların ötesinde birbirini seven insanlar var. Ve bana göre asıl soru şudur: İnsanları birbirinden ayırmak için bu kadar çok sebep üretirken, onları birbirine yaklaştıracak sevgiyi neden bu kadar az konuşuyoruz?
“Kalbin Coğrafyası Yoktur” biraz da bu sorunun cevabını arayan bir kitap. Çünkü insanlık, farklılıkları yok ederek değil, farklılıklarla birlikte yaşamayı öğrenerek büyüyecek. Birbirimizi değiştirmeye çalışmak yerine anlamaya başladığımızda, öteki olarak gördüğümüz insanın da bizim kadar sevdiğini, üzüldüğünü, umut ettiğini ve incindiğini fark edeceğiz.
Ben bu kitabı yazarken bir kez daha şuna inandım: Dünyayı değiştirecek olan şey, insanların birbirine daha çok benzemesi değil; birbirlerinden farklı olduklarını bilerek birbirlerini sevebilmeleridir.
Okurlarınız ve takipçileriniz; “Kalbin Coğrafyası Yoktur” adlı kitabınızın ismini nasıl bulduğunuzu, eserinizin karar verme aşamasından basıma kadar süren yazma sürecini merak ediyorlar. Bize bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bir kitabın adı bazen kitabı yazmadan önce ortaya çıkar, bazen de kitabın içindeki düşünceler zamanla kendi adını bulur. “Kalbin Coğrafyası Yoktur” benim için ikinci şekilde gelişti. Yazılar biriktikçe ortak bir damar oluşmaya başladı. İnsan, sevgi, vicdan, özlem, aidiyet, dostluk, toplumsal yaşam, yalnızlık, dayanışma… Sonra fark ettim ki bütün bu metinlerin merkezinde aslında sınırların ötesinde bir insanlık düşüncesi var.
Kalbin pasaportu yok, sevginin milliyeti yok, acının dili yok, vicdanın sınırı yok. Kitabın adı da bu düşüncenin doğal sonucu olarak ortaya çıktı. Yazma süreci ise tek bir dönemde masa başına oturup tamamladığım bir çalışma olmadı. Hayatın içinde oluştu. Bazen bir sohbetten, bazen sokakta gördüğüm bir olaydan, bazen yaşadığım bir kırgınlıktan, bazen bir dostun sözünden, bazen de yıllar sonra hatırladığım küçücük bir anıdan bir metin doğdu. Sonra bunları yeniden okudum, bazılarını çıkardım, bazılarını yeniden yazdım. Çünkü kitap yayımlandığında artık sadece size ait değildir. Okuyucu onu kendi hayatıyla tamamlar.
Okuyucularınız kitaplarınızı bitirdikten sonra hangi duyguyla ayrılmalarını istersiniz?
Ben okuyucunun kitabı kapattığında “Bedrettin Gündeş böyle düşünüyor” demesinden çok, “Ben bu konuda ne düşünüyorum?” diye kendisine sormasını isterim. Bir insan kitabı okuduktan sonra annesini arıyorsa, uzun zamandır konuşmadığı bir dostunu hatırlıyorsa, kırdığı bir insanla barışmayı düşünüyorsa veya daha önce önyargıyla baktığı birine başka bir gözle bakabiliyorsa, edebiyatın en güzel görevlerinden biri gerçekleşmiş demektir. Ben okuyucuda biraz umut bırakmak isterim. Çünkü dünyanın bütün sorunlarına rağmen insanlığın hala iyilikle değişebileceğine inanıyorum.
Yeni eserinizin, diğer eserleriniz gibi okuyanı, anlayanı ve imzası çok olsun.
Ben teşekkür ediyorum. Bir kitabın gerçek yolculuğu matbaadan çıktığı gün değil, bir okuyucunun eline ulaştığı gün başlıyor. Her kitabın kendine ait bir kaderi olduğuna inanıyorum. Kimin kitaplığında duracağını, hangi insanın hangi cümlenin altını çizeceğini, hangi cümlenin bir insana hangi zamanda dokunacağını bilemezsiniz. Benim dileğim; “Kalbin Coğrafyası Yoktur” un mümkün olduğunca çok insana ulaşmasından önce, ulaştığı insanların kalbine dokunabilmesi. Çünkü sonunda yine aynı yere geliyoruz: İnsan geride bıraktığı iz kadar yaşar. Eğer bizden sonra birkaç güzel söz, birkaç güzel hatıra, birkaç dostluk ve insanların hayatında küçücük de olsa bir iyilik kalabiliyorsa, sanırım bu dünyadan boşuna geçmemişiz demektir.
UNCATEGORİZED
27 gün önceDÜNYA
18 Ağustos 2026MAGAZİN
18 Ağustos 2026GÜNDEM
18 Ağustos 2026DÜNYA
18 Ağustos 2026DÜNYA
18 Ağustos 2026GÜNDEM
18 Ağustos 2026
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.