Türk siyasetinde bazı isimler vardır; aktif görevden uzaklaşsalar bile etkileri sürer. Çünkü artık yalnızca bir partinin eski lideri değil, belli bir dönemin ruhunu, bir toplumsal arayışı ve tamamlanmamış bir siyasi ihtimali temsil ederler.
Selahattin Demirtaş bugün tam da böyle bir yerde duruyor.
Kimileri için demokrasi, temsil ve sivil siyasetin önemli bir yüzü; kimileri için Türkiye’nin güvenlik hassasiyetleriyle iç içe geçmiş, hapse girmiş, tartışmalı bir siyasi figür; kimileri içinse Türkiye’nin kaçırdığı bir normalleşme fırsatı.
Fakat üzerinde durulması gereken temel gerçek şu: Demirtaş, uzun süredir aktif siyasetin dışında olmasına rağmen Türkiye siyasetindeki sembolik ağırlığını bütünüyle kaybetmiş değil.
Çünkü bazı liderler makamlarıyla değil, yokluklarıyla da büyür.
Demirtaş’ın etkisi yalnızca bölgedeki Kürt seçmenle sınırlı olmadı. İstanbul, İzmir, Mersin, Adana, Bursa ve Ankara gibi büyük şehirlerde yaşayan geniş kesimler üzerinde de bir dönem ciddi karşılık buldu.
Onu farklılaştıran unsur yalnızca etnik aidiyeti değildi. Hitabeti, mizahı, siyasi dili, sahici görünme kapasitesi ve Türkiye’nin yalnızca doğusuna değil batısına da konuşabilmesi Demirtaş’ı klasik bir kimlik siyasetçisinin ötesine taşıdı.
Bu nedenle Demirtaş bir dönem yalnızca Kürt siyasetinin değil, genel muhalefet psikolojisinin de önemli figürlerinden biri haline geldi.
Ancak Demirtaş fenomeninin zayıf ve tartışmalı taraflarını görmeden yapılacak her analiz eksik kalır.
Çünkü Türkiye’de geniş bir kesim açısından mesele yalnızca demokratik temsil değil; aynı zamanda terör, şiddet ve devlet bütünlüğü meselesidir.
Özellikle 6-8 Ekim olayları toplum hafızasında derin iz bıraktı. O dönemde yaşanan şiddet görüntüleri, sokak çağrıları ve güvenlik krizleri Demirtaş’ın siyasi kariyerinde hâlâ tamamen kapanmamış bir tartışma alanı oluşturuyor.
Bugün bile Türkiye’nin önemli bir kısmı Demirtaş’ın PKK ile arasına yeterince net ve tartışmasız bir mesafe koyamadığını düşünüyor.
Bu algı doğru ya da yanlış olabilir; fakat siyasette bazen gerçeklerden çok toplumsal algılar belirleyici hale gelir.
Demirtaş’ın önündeki temel sorunlardan biri de tam burada başlıyor.
Çünkü Türkiye’de geniş merkez seçmen kitlesi artık yalnızca hak ve özgürlük söylemine değil; güvenlik, devlet kapasitesi ve toplumsal istikrara da aynı anda bakıyor.
Recep Tayyip Erdoğan ile Selahattin Demirtaş arasındaki “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışıyla sembolleşen siyasi gerilim, son on yılın en dikkat çekici kırılma alanlarından biri oldu.
Bir dönem çözüm süreci atmosferinde farklı saiklerle de olsa aynı siyasi iklimin parçası oldular. Türkiye’nin Kürt meselesini daha yumuşak zeminde çözebileceğine dair umutların yükseldiği yıllarda hem Erdoğan hem Demirtaş dikkatle izleniyordu.
Fakat süreç çöktü. Suriye savaşı derinleşti. PKK terörü yeniden tırmandı. 15 Temmuz travması yaşandı. Türkiye güvenlik eksenli daha sert bir döneme geçti.
Bu yeni atmosferde Erdoğan ile Demirtaş arasındaki siyasi mesafe dramatik biçimde açıldı.
Ancak ilginç olan şu oldu: Demirtaş, Erdoğan karşıtı muhalefetin sembolik isimlerinden biri haline gelirken, Erdoğan seçmeni içinde bile onun hitabetini, zekâsını ve siyasi yeteneğini teslim eden bir kesim oluştu.
Türkiye’de güçlü liderler bazen birbirlerinin siyasi ağırlığını en iyi anlayan kişiler olur.
Erdoğan nasıl sıradan bir politik figür değilse, Demirtaş da belli ölçüde sıradan bir muhalefet figürü olmanın ötesine geçti.
Bugün hâlâ konuşulmasının nedeni biraz da budur.
Demirtaş’ın dikkat çekici yönlerinden biri de cezaevinde kendisini tamamen suskunluğa terk etmemesi oldu.
Günlük siyasi polemiklerin içine doğrudan dalmak yerine daha farklı bir alan açtı. Romanlar yazdı, öyküler kaleme aldı, düşünsel üretimini sürdürdü, kamuoyuyla daha kontrollü ve sakin bir dil üzerinden temas kurmaya çalıştı.
Bu durum onu klasik “öfkeli muhalif siyasetçi” profilinden ayırdı.
Türkiye’de cezaevine giren siyasetçiler genellikle ya tamamen sertleşir ya da zamanla unutulur. Demirtaş ise farklı bir yol izledi.
Bir anlamda siyasi figürden kültürel figüre dönüşmeye başladı.
Bu nedenle özellikle genç kuşaklar içinde yalnızca bir politik aktör değil; düşünen, yazan, mizah kullanabilen, edebiyatla bağ kuran bir karakter olarak da dikkat çekmeye devam ediyor.
Fakat burada başka bir risk de oluştu.
Demirtaş’ın zaman zaman muhalefet içinde aşırı romantize edilmesi, bazı çevrelerin onu neredeyse bütün sorunların çözüm anahtarı gibi sunması, Türkiye toplumunun milliyetçi reflekslerini ve güvenlik hassasiyetlerini yeterince okuyamayan bir yaklaşımın ortaya çıkmasına yol açtı.
Oysa Türkiye’de kalıcı siyasal meşruiyet yalnızca mağduriyet üzerinden kurulamaz.
Toplum aynı zamanda kriz yönetimi, devlet sorumluluğu ve şiddetten net biçimde ayrışan bir siyasi çizgi görmek istiyor.
Türkiye’de sık yapılan hatalardan biri, Kürt siyasi hareketindeki bütün aktörleri aynı kategoriye koymaktır.
Oysa Abdullah Öcalan ile Selahattin Demirtaş aynı siyasi ve sosyolojik zeminde duran figürler değildir.
Öcalan daha çok hareketin ideolojik, tarihsel ve silahlı örgütsel hafızasını temsil ediyor. Güvenlik politikaları açısından da devletin doğrudan stratejik yaklaşım geliştirdiği ayrı bir başlık olmayı sürdürüyor.
Demirtaş ise uzun süre parlamenter siyaset, demokratik temsil ve Türkiye ile entegrasyon dili üzerinden yükseldi.
Bu yüzden özellikle şehirli genç Kürtler, batıdaki muhalif kesimler ve seküler çevrelerde oluşturduğu etki farklı bir zemine dayanıyor.
Bir başka ifadeyle, Öcalan hareketin tarihsel referans noktası olarak görülürken, Demirtaş Kürt siyasetinin Türkiye’ye açılan yüzü olarak öne çıktı.
Bu ayrım bugün daha da önem kazanıyor.
Bugün DEM Parti Meclis’te temsil gücünü sürdürüyor. Güneydoğu’da ve büyükşehirlerde ciddi bir seçmen tabanı bulunuyor.
Ancak kamuoyunda sık hissedilen bir gerçek var: Bugünkü kadrolar henüz Demirtaş dönemindeki geniş toplumsal etkiyi oluşturabilmiş görünmüyor.
Bunun temel nedeni Demirtaş’ın kişisel karizmasıydı.
Mizahı kullanabilmesi…
Sertleşmeden konuşabilmesi…
Türkiye’nin batısına hitap edebilmesi…
Ve yalnızca etnik lider görüntüsünün ötesine geçebilmesi onu farklılaştırıyordu.
Fakat aynı dönemde HDP çizgisinin zaman zaman kimlik siyasetinin dışına yeterince çıkamaması da önemli bir sınırlılık yarattı.
Türkiye’nin ekonomik sorunları, güvenlik kaygıları, dış politika kırılmaları ve devlet kapasitesi gibi başlıklarda daha geniş toplum kesimlerine güven verecek güçlü bir alternatif üretilemediği eleştirileri hâlâ devam ediyor.
Bugün Demirtaş açısından asıl mesele de burada başlıyor.
Eğer gelecekte yalnızca belirli bir siyasi tabanın değil, Türkiye’nin tamamına hitap eden bir devlet ve toplum siyasetçisi olarak görülmek istiyorsa, demokratik siyaseti tek meşru alan olarak daha güçlü ve tartışmaya yer bırakmayacak şekilde sahiplenmek zorunda kalacaktır.
Demirtaş açısından belki de en kritik eşiklerden biri, PKK ile arasına koyacağı mesafenin toplum tarafından ne ölçüde net ve inandırıcı bulunduğu olacaktır.
Çünkü Türkiye’de çok geniş bir kesim için mesele yalnızca Kürt meselesi değil; aynı zamanda güvenlik, şiddet ve devlet bütünlüğü meselesidir.
Silah yerine siyaseti önceleyen, Türkiye’nin ortak geleceğini vurgulayan, hukuk içinde demokratik mücadeleyi merkeze alan bir çizgi; onun yalnızca Kürt siyaseti içinde değil, daha geniş merkez seçmen nezdinde de inandırıcılığını artırabilir.
Yeni kuşak seçmen artık sürekli çatışma dili değil; istikrar, ekonomik kalkınma, hukuk güvenliği, özgürlükler ve normalleşme arıyor.
Bu nedenle Demirtaş’ın gelecekteki siyasi ağırlığını belirleyecek temel unsurlardan biri, “etnik hareketin temsilcisi” görüntüsünden çıkıp çıkamayacağı olacaktır.
Bugünün Türkiye’si 2015’in Türkiye’si değil.
Toplum daha yorgun.
Ekonomik baskılar daha ağır.
Jeopolitik riskler daha yüksek.
Milliyetçilik daha güçlü.
Göç baskısı daha yoğun.
Genç kuşakların beklentileri daha farklı.
Bu nedenle artık hiçbir siyasi hareket yalnızca kimlik siyasetiyle geniş kitleleri uzun süre taşıyamaz.
Yeni dönemde başarılı olacak liderler, öfkeyi büyütenler değil; karmaşayı yönetebilenler olacak.
Türkiye artık yalnızca kimliğini tanıyan değil, geleceğini kurabilen liderler arıyor.
Birincisi, yalnızca mağduriyetin sembolü olarak kalmamalı.
Türkiye’nin yeni nesil sorunlarına dair güçlü ekonomik, teknolojik ve toplumsal vizyon ortaya koymalı.
Genç işsizliği, eğitim, yapay zekâ, girişimcilik, şehirleşme ve bölgesel kalkınma gibi konulara daha fazla ağırlık vermesi, onu yalnızca kimlik siyasetinin değil Türkiye’nin geleceğinin aktörlerinden biri haline getirebilir.
İkincisi, demokratik siyaseti tek meşru alan olarak daha net ve tartışmasız biçimde sahiplenmeli.
Türkiye toplumunun geniş kesimleri artık yalnızca hak ve özgürlük söylemine değil, aynı zamanda güvenlik kaygılarına da bakıyor.
Bu dengeyi kurabilen liderler önümüzdeki dönemde daha etkili olacak.
Üçüncüsü, günlük siyasi polemiklerin ötesinde kalmaya devam etmeli.
Cezaevinde yazdığı romanlar, düşünsel üretimi ve kültürel yönü ona klasik siyasetçilerin ötesinde farklı bir alan açtı.
Eğer bunu daha derin bir entelektüel ve toplumsal vizyona dönüştürebilirse, ileride yalnızca bir parti lideri değil; Türkiye’nin normalleşme arayışında etkili bir toplumsal figür haline de gelebilir.
Liderleri yalnızca günlük siyasetin diliyle değil; toplumsal hafıza, psikoloji ve gelecek ihtimalleri üzerinden okumak gerekir.
Selahattin Demirtaş meselesi artık yalnızca bir parti lideri meselesi değildir.
Türkiye’nin gelecekte nasıl bir normalleşme, nasıl bir toplumsal denge ve nasıl bir siyasal uzlaşı arayacağıyla doğrudan bağlantılıdır.
Demirtaş’ı romantize etmeden, şeytanlaştırmadan, Türkiye’nin gerçek güvenlik kaygılarını da demokratik temsil ihtiyacını da dikkate alarak değerlendirmek gerekiyor.
Bu nedenle Demirtaş’ın geleceği yalnızca devletin yaklaşımına değil; kendi siyasi dönüşüm kapasitesine de bağlı olacak.
Eğer demokratik siyaseti tartışmasız biçimde merkeze koyan, Türkiye’nin ortak geleceğine dair kapsayıcı ve güven veren bir çizgi oluşturabilirse etkisi sürebilir.
Ama bunu başaramazsa, Türkiye siyasetinde güçlü fakat sınırlı bir dönem figürü olarak kalabilir.
Çünkü Türkiye artık yalnızca kimlikleri değil; birlikte yaşama iradesini, güvenliği, ekonomik istikrarı ve ortak geleceği aynı anda taşıyabilecek liderlik modellerini test ediyor.
Belki hiçbir zaman eski siyasi denklem aynen geri gelmeyecek.
Belki Demirtaş klasik anlamda yeniden aktif siyasetin merkezine dönmeyecek.
Ama Türkiye yeniden geniş toplumsal uzlaşı aradığı bir döneme girerse, onun adı büyük ihtimalle yeniden konuşulacak.
Çünkü bazı liderler seçim kazandıkları için değil; toplumun zihninde açık kalan soruların parçası oldukları için yaşamaya devam ederler.
Belki de asıl soru artık şudur:
Selahattin Demirtaş geri dönecek mi?

MEHMET ÖĞÜTÇÜ
UNCATEGORİZED
13 saat önceEKONOMİ
3 gün önceDOĞA
4 gün önceGENEL
4 gün önceYEREL-
4 gün önceGÜNDEM
5 gün önceGENEL
5 gün önce
1
Trump’tan seçim sonrası ilk mülakat
8128 kez okundu
2
Avusturya başbakanı Sebastian Kurz ile ilgili bilinmeyenler
5124 kez okundu
3
ABD’nin küresel hegemonyasında tarihi kırılma: Trump’ın Çin ziyareti ‘eksen kaymasını’ gözler önüne serdi
2732 kez okundu
4
İran: Baskı ve kuşatma altında müzakerelere girmeyeceğiz
2288 kez okundu
5
Joe Biden 6 aylık hedeflerini açıkladı. Senato buz gibi…
2112 kez okundu