Mehmet Öğütçü

Mehmet Öğütçü

26 Ekim 2026 Pazartesi

Herkesle konuş, kimseye boyun eğme: Türkiye’nin yeni güç doktrini

Herkesle konuş, kimseye boyun eğme: Türkiye’nin yeni güç doktrini
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Herkesle konuş, kimseye boyun eğme: Türkiye’nin yeni güç doktrini

Türkiye’nin hedefi Batı’nın en sadık müttefiki, Rusya’nın en uyumlu komşusu veya Çin’in gözde ticaret ortağı olmak değil; çıkarlarını koruyan, sözünü tutan, güçlü, müreffeh ve bağımsız bir ülke olmaktır.

Mehmet Öğütçü

26 Ekim 2026

Türkiye’nin dış politikası hâlâ yanlış tercihler üzerinden tartışılıyor: Batı mı, Rusya mı? Çin mi, Türk dünyası mı? NATO’ya bağlılık mı, stratejik özerklik mi?

Oysa bunlar yanlış sorular.

Asıl mesele, birbirleriyle rekabet eden güçlerle ilişkilerimizi Türkiye’nin güvenliğini, refahını ve hareket özgürlüğünü azami ölçüde artıracak şekilde yönetebilmektir.

Donald Trump’ın “Make America Great Again” sloganını benimsemek zorunda değiliz. Ancak arkasındaki stratejik soruyu kendimize sormalıyız: Türkiye’yi kendi şartlarımızla nasıl daha güçlü, daha müreffeh ve uluslararası alanda daha etkili bir ülke yapabiliriz?

Diplomasi, enerji ve uluslararası iş dünyasında geçirdiğim yıllar bana bir gerçeği öğretti: Bir ülkenin ağırlığı, liderlerinin yabancı başkentlerde ne kadar sıcak karşılandığıyla değil, işler ters gittiğinde elinde kaç gerçek seçenek bulunduğuyla ölçülür.

Güvenilirlik, itaatkârlık değildir

Batılı karar vericiler sık sık Türkiye’nin daha güvenilir bir NATO müttefiki, Avrupa’nın daha öngörülebilir bir ortağı olması gerektiğini söylüyor.

Peki, kime göre güvenilir? Hangi şartlarda? Hangi bedel karşılığında?

Güvenilirlik, müttefiklerin her talebini kabul etmek midir? Meşru güvenlik kaygılarımızı geri plana atmak mı? Washington veya Brüksel’in önceliklerini kendi ulusal çıkarlarımızın üzerine koymak mı?

Elbette hayır.

Ancak bunun tam tersi de aynı ölçüde sakıncalıdır. Sürekli yön değiştiren, verdiği sözleri tutmayan, ortaklarını her defasında şaşırtan bir ülke kalıcı güven ve saygınlık kazanamaz.

Asıl maharet, ulusal çıkarları kararlılıkla savunırken etkili diplomasinin temelini oluşturan güven sermayesini tüketmemektir.

Çünkü güven de stratejik bir sermayedir. Biriktirmesi yıllar, kaybetmesi bazen birkaç gün sürer.

NATO: Tek taraflı sadakat değil, karşılıklı güvenlik

NATO, Türkiye’nin güvenlik mimarisinin temel dayanaklarından biridir. Ancak ittifak üyeliği, her bölgesel anlaşmazlıkta aynı görüşü paylaşmayı gerektirmez.

Ankara’nın terörle mücadele, sınır güvenliği, savunma tedariki ve bölgesel istikrara ilişkin kaygıları ciddiyetle ele alınmalıdır. Aynı şekilde Türkiye de ortak savunma yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirmelidir.

NATO’nun 2025 tahminlerine göre Türkiye’nin savunma harcamaları millî gelirinin yaklaşık yüzde 2,3’üne ulaşmıştır. Ancak asıl mesele harcamanın büyüklüğünden ziyade bunun ne ölçüde caydırıcılığa, operasyonel kapasiteye ve karşılıklı güvenliğe dönüştüğüdür.

Bir ittifak, en güçlü üyelerinin diğerlerine sürekli sadakat sınavı uyguladığı bir mekanizma olarak sürdürülemez.

İttifakın gerçek gücü karşılıklılıktan doğar. Özellikle çıkarların ayrıştığı zamanlarda müttefiklerin birbirlerinin güvenliğini ciddiye alabilmesinden.

Rusya, Çin ve Türk dünyası: Farklı ilişkiler, farklı riskler

Coğrafya, Moskova’yla ilişkilerimizi sürdürmeyi zorunlu kılıyor. Karadeniz, enerji ve bölgesel çatışmalar sürekli diyaloğu gerektiriyor.

Ancak diyalog bağımlılığa dönüşmemeli.

Aynı ilke Çin için de geçerli. Ticaretimizi ve yatırımlarımızı büyütmek akılcıdır. Fakat kritik teknolojilerde, altyapıda ve finansmanda yeni stratejik kırılganlıklar yaratmamalıyız.

Türk dünyası ise farklı bir fırsat sunuyor. Ortak tarih, dil ve kültür önemli bir başlangıç noktasıdır. Ancak gerçek etki, ulaştırma koridorları, ortak yatırımlar, teknoloji işbirliği ve işleyen kurumlarla ortaya çıkar.

Üstelik bu ülkeler Ankara’nın uzantıları değil, kendi çıkarları ve egemen tercihleri bulunan ortaklarımızdır.

Avrupa’yla ekonomik bütünleşmeyi derinleştirmek, Körfez, Hindistan, Afrika veya Amerika’yla güçlü ilişkiler geliştirmemize engel değildir.

Çok yönlü diplomasi kendi başına çelişki yaratmaz.

Çelişki, farklı başkentlerde birbirleriyle bağdaşmayan sözler vermekle başlar.

Stratejik özerkliğin ekonomik temeli

Türkiye’nin ekonomik göstergeleri meselenin önemini açıkça ortaya koyuyor.

Resmî verilere göre 2025 yılında yaklaşık 273 milyar dolarlık ihracata karşılık 365 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirdik. Dış ticaret açığımız yaklaşık 92 milyar dolara ulaştı.

Jeopolitik ağırlığını artırmak isteyen bir ülke için bu tür dengesizlikler önemlidir.

Dış finansmana, ithal enerjiye, yabancı teknolojiye veya sınırlı sayıdaki ihracat pazarına aşırı bağımlılık, diplomatik tercihleri daraltabilir.

Stratejik özerklik yalnızca siyasi konuşmalarda ilan edilerek kazanılmaz. Rekabetçi sanayi, güçlü teknoloji, güvenilir kurumlar, öngörülebilir hukuk ve sürdürülebilir finansmanla inşa edilir.

Ekonomik baskılara dayanacak gücü olmayan bir ülkenin bağımsız siyasi kararlar alması da giderek zorlaşır.

Yeni doktrin: Çıkar, güven ve kapasite

Türkiye’nin dış politikası üç temel ilkeye dayanmalı.

Birincisi, ulusal çıkar. Her ortaklık ülkemizin güvenliğine, refahına ve karar verme özgürlüğüne yaptığı katkıyla değerlendirilmelidir.

İkincisi, karşılıklı güven. Verilen sözler tutulmalı, uluslararası taahhütlere uyulmalı; ancak aynı sorumluluk ortaklarımızdan da beklenmelidir. Öngörülebilirlik, hiçbir zaman teslimiyet anlamına gelmemelidir.

Üçüncüsü, ulusal kapasite. Ekonomik güç, kurumsal güvenilirlik, bilimsel yetkinlik ve savunma hazırlığı olmadan diplomatik bağımsızlığın sınırları dar kalır.

Türkiye ne Batı’nın ileri karakolu, ne Rusya’nın denge aracı, ne Çin’in pazarı, ne de Türk dünyasının kendiliğinden lideri olmakla yetinmelidir.

Hedefimiz, çevresindeki gelişmeleri şekillendirebilen, krizleri çözebilen, ortak refah üreten ve gereksiz düşmanlıklar yaratmadan baskılara direnebilen bir güç olmaktır.

Büyüklük, kaç ülkenin sizden korktuğuyla ölçülmez. Herkesi memnun etmeye çalışarak da elde edilmez.

Gerçek büyüklük, ortaklarınızın sözünüze güvenmesi, rakiplerinizin kapasitenize saygı duyması ve ekonominizin size bağımsız tercihler yapabilecek dayanıklılığı sağlamasıdır.

Türkiye’nin yeni stratejik pusulası aslında son derece yalın:

Herkesle konuş. Kimseye boyun eğme. Verdiğin sözü tut. Çıkarlarını savun. Bağımlılıklarını azalt. Gücünü artır.

Sonuçta Türk dış politikasının başarı ölçüsü, Washington’un, Brüksel’in, Moskova’nın veya Pekin’in Ankara’nın kararlarından ne kadar memnun olduğu değildir.

Asıl ölçü, alınan kararların Türkiye’yi ne kadar güvenli, müreffeh, saygın ve kendi geleceğine hâkim bir ülke hâline getirdiğidir.

MEHMET ÖĞÜTÇÜ

Devamını Oku

Siyasette hafıza, servette şeffaflık

Siyasette hafıza, servette şeffaflık
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Siyasette hafıza, servette şeffaflık

Mehmet Öğütçü

Siyasette dün söylenenler, bugün işimize gelmiyor diye unutulmamalı.

Mustafa Sarıgül’ün Şişli Belediye Başkanlığı döneminde, Deniz Baykal’ın CHP Genel Başkanı olduğu yıllarda, imar ve ruhsat işlemleriyle ilgili ağır iddialar ortaya atılmıştı. Yenilir yutulur cinsten olmayan bu iddiaları o dönemde canlı yayında dinledim. Sarıgül’den sonra göreve gelen Şişli belediye başkanları döneminde yaşanan tartışmaları da dışarıdan izledik.

Şişli gibi gayrimenkul değerlerinin ve imar kararlarının büyük rant yaratabildiği bir ilçede, bu tür iddiaların sümen altı edilmeden açıklığa kavuşması kamu yararınadır. Aynı şeffaflık talebi, umudumuz az olsa da, AKP’li belediye başkanları için de geçerli olmalı.

Sarıgül suçlamaları reddetti; bazı dosyalarda soruşturma izni verilmediğini, açılan bir davanın da beraatle sonuçlandığını söyledi. Hem bu hukuki sonuçları hem de iddiaları doğru aktarmalıyız. Ancak servetindeki büyük değişim hakkında kamuoyunda ciddi sorular var. Kaynağı demagojiye kaçmadan, açık ve belgeli biçimde anlatılmalı.

Yıllar içinde farklı partilerde siyaset yapan, kendi partisini kuran ve yeniden milletvekili seçilen Sarıgül şimdi Yeni Parti saflarında. Siyasi güç birliği meşrudur. Fakat geçmişte ciddi iddialara konu olmuş bir ismin partiye alınması, seçmende şu soruyu doğuruyor: O dosyalarda ne vardı, nasıl sonuçlandı ve bugün neden yeniden açıklığa kavuşturulmuyor?

Ailesi ve başka kişiler hakkında yürütülen güncel soruşturmada savcılık, Sarıgül hakkındaki iddiaları ayrıca değerlendirilmek üzere Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Sarıgül suçlamaları reddediyor ve bazı belgelerin sahte olduğunu savunuyor. Hakkında mahkûmiyet hükmü yok; soruşturma tamamlanmadan kimse suçlu ilan edilmemeli.

Yüz milyonlarca avroluk işlemler ve milyarlarca dolarlık servet iddiaları dolaşıyor. Bunlar doğrulanmış kişisel servet rakamları değil; Almanya ve Avusturya’ya para transferi iddialarıyla şahsi mal varlığını birbirine karıştırmamak gerekir. Yine de Sarıgül’ün gelir ve mal varlığının kaynağı konusunda açık, belgeli ve ikna edici bir açıklama yapması beklenir.

Çağrımız açık: Sarıgül geçmiş dosyaları belgeleriyle açıklasın ve bugünkü soruşturmanın aydınlatılmasına katkı versin. Yeni Parti yönetimi, incelemenin kendi yöneticilerine de uzanabileceği kaygısına kapılmadan bağımsız bir değerlendirme başlatsın; süreç tamamlanana kadar Sarıgül’den parti görevlerinden ayrılmasını istesin.

Bu, peşinen suçlu ilan etmek değil, kuruma duyulan güveni korumaktır.

Aynı “Bu servet nasıl edinildi?” sorusu, iktidar partisindeki belediye başkanlarına ve servetinde büyük artış olduğu ileri sürülen siyasetçilere de sorulmalı. İktidar için istediğimiz şeffaflığı muhalefetten de istemeliyiz.

Siyasete güven, herkese aynı ölçü uygulandığında mümkün. Bugün de gelecekte de böyle bir siyaset istiyoruz.

MEHMET ÖĞÜTÇÜ

Devamını Oku

TRUMP, PUTİN, Xİ, ERDOĞAN VE MODİ AYNI MASADA: BÜYÜK DÜŞÜNÜRLER NE DERDİ?

TRUMP, PUTİN, Xİ, ERDOĞAN VE MODİ AYNI MASADA: BÜYÜK DÜŞÜNÜRLER NE DERDİ?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

TRUMP, PUTİN, Xİ, ERDOĞAN VE MODİ AYNI MASADA: BÜYÜK DÜŞÜNÜRLER NE DERDİ?

Mehmet Öğütçü | 19 Ekim 2026 | Turcomoney

Dünyanın en güçlü beş liderini aynı masaya oturtup karşılarına uluslararası ilişkilerin büyük düşünürlerini yerleştirsek nasıl bir tartışma çıkardı? Askerî güç mü, ekonomik üstünlük mü, güçlü kurumlar mı, toplumsal güven mi geleceği belirleyecek? Türkiye bu tartışmadan hangi dersleri çıkarmalı?

Donald Trump, Vladimir Putin, Xi Jinping, Recep Tayyip Erdoğan ve Narendra Modi’yi aynı masaya oturtalım. Karşılarına da John Mearsheimer, Joseph Nye, Robert Keohane, Francis Fukuyama, Samuel Huntington, Elinor Ostrom ve Robert Putnam’ı yerleştirelim.

Muhtemelen diplomatik bir akşam yemeğinden çok, hararetli bir strateji tartışması yaşanırdı. İlk anlaşmazlık belki de masada kimin nereye oturacağı konusunda çıkardı.

Geçenlerde Stanford–Elsevier bilimsel etki listelerine bakarken aklıma bu hayalî buluşma geldi. Çünkü dünyayı anlamak için liderlerin söylediklerinden çok, kararlarını şekillendiren güç ilişkilerine, kurumlara, ekonomik çıkarlara ve toplumsal dinamiklere bakmak gerekiyor.

Bu düşünürler aynı görüşte değiller. Zaten değerleri de burada. Her biri aynı dünyayı farklı bir pencereden açıklıyor.

Trump: Güç her kapıyı açar mı?

Trump söze muhtemelen gümrük tarifeleri, yaptırımlar, askerî üstünlük ve pazarlık gücüyle başlardı.

Mearsheimer başını sallardı: Uluslararası sistemde büyük güçler rekabet eder; güvenlik ve üstünlük arayışı kaçınılmazdır.

Ancak Keohane itiraz ederdi: Müttefiklerinizi sürekli baskı altında tutarsanız, kurduğunuz uluslararası düzeni nasıl ayakta tutacaksınız?

Joseph Nye daha temel bir soru yöneltirdi: Amerika yalnızca korkulan değil, aynı zamanda hayranlık duyulan ve birlikte çalışılmak istenen bir güç olmayı nasıl sürdürecek?

Trump’ın Çin’le rekabeti artık ticaret açığının çok ötesinde. Yapay zekâ, yarı iletkenler, kritik mineraller, enerji ve teknolojik üstünlük mücadelesine dönüşmüş durumda.

Ancak burada unutulmaması gereken bir gerçek var:

Güç sizi müzakere masasına oturtur; güvenilirlik o masada kalmanızı sağlar.

Putin: Toprak kazanmak güvenlik kazandırır mı?

Putin, Rusya’nın tarihsel güvenlik kaygılarını, NATO genişlemesini ve Batı’yla yaşadığı stratejik rekabeti anlatırdı.

Mearsheimer güç dengesi ve nüfuz alanlarından söz ederdi. Kenneth Waltz, devletlerin anarşik uluslararası sistemde kendilerini koruma arayışını hatırlatırdı.

Alexander Wendt ise farklı bir noktaya dikkat çekerdi: Devletlerin birbirlerini nasıl algıladıkları, tehditlerin kendisi kadar önemlidir.

Ancak güvenlik kaygılarını anlamak, başka bir ülkenin egemenliğini ihlal etmeyi haklı çıkarmaz.

Ukrayna savaşı yalnızca toprak meselesi değil. Rusya’nın ekonomik geleceğini, Avrupa’nın güvenlik mimarisini, Karadeniz ticaretini ve küresel enerji dengelerini etkiliyor.

Putin’e sorulması gereken soru açık:

Bir savaşta toprak kazanabilirsiniz. Peki, bunun karşılığında kaybettiğiniz güveni, ekonomik fırsatları ve gelecek nesillerin refahını nasıl geri kazanacaksınız?

Xi Jinping: Dünyayı fabrikalar mı yönetir?

Xi Jinping muhtemelen uzun konuşmazdı. Önüne Çin’in üretim kapasitesini, ihracatını, limanlarını, elektrik altyapısını, teknolojik yatırımlarını ve kritik mineral tedarik zincirlerini gösteren rakamları koyardı.

Çin’in gücü yalnızca ordusunda değil, dünyanın ekonomik damarlarına yerleşmiş olmasında.

Keohane karşılıklı bağımlılığın önemini vurgulardı. Nye ise ekonomik nüfuzun her zaman siyasi çekicilik yaratmadığını hatırlatırdı.

Fukuyama, güçlü devlet kapasitesinin avantajlarını kabul ederken hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik ve kurumsal denetim sorunlarını gündeme getirirdi.

Çin’in yükselişi bize yeni bir jeopolitik gerçek öğretiyor:

Yirmi birinci yüzyılın savaşları yalnızca sınırlar için değil; çipler, veri, elektrik, limanlar ve teknolojik standartlar için de veriliyor.

Fakat dünyanın fabrikası olmak, dünyanın güvenini kazanmakla aynı şey değil.

Modi: Hindistan yeni yüzyılın denge gücü mü?

Modi, Hindistan’ın nüfusunu, büyüyen ekonomisini, yazılım kapasitesini, uzay teknolojilerini ve stratejik özerkliğini öne çıkarırdı.

Washington’la yakınlaşırken Moskova’yla ilişkilerini koruyor; Çin’le ekonomik bağlarını sürdürürken sınır güvenliğinde rekabet ediyor.

Mearsheimer bu yaklaşımı güç dengesi siyaseti olarak yorumlardı.

Putnam ise Hindistan’ın asıl sınavının yalnızca dış politikada değil, içeride toplumsal güveni korumakta olduğunu söylerdi.

Huntington’ın medeniyetler yaklaşımı da tartışmaya açılırdı. Hindistan’ın geleceğini dinî kimliği mi, yoksa çoğulcu yapısı, ekonomik tercihleri ve kurumları mı belirleyecek?

Modi’nin karşısındaki soru şu:

Hindistan, büyük güçler arasında denge kuran bir ülke olmaktan çıkıp uluslararası oyunun kurallarını belirleyen bir güce dönüşebilecek mi?

Nüfus potansiyeldir. Onu eğitim, üretkenlik ve refaha dönüştürmek ise devlet adamlığı gerektirir.

Erdoğan: Jeopolitik güç neden yeterli değil?

Erdoğan masaya Türkiye’nin NATO üyeliğini, Karadeniz diplomasisini, savunma sanayiindeki ilerlemeyi, enerji koridorlarını ve Rusya, Körfez, Çin ve Türk dünyasıyla geliştirdiği ilişkileri getirirdi.

Mearsheimer Türkiye’nin stratejik konumuna dikkat çekerdi. Nye, diplomatik erişimin ve kültürel etkinin önemini vurgulardı.

Fukuyama ise doğrudan sorardı: Hukuk güvenliği, liyakat ve kurumsal öngörülebilirlik olmadan bu avantajlar kalıcı ekonomik güce dönüşebilir mi?

Putnam toplumsal kutuplaşmayı ve güven erozyonunu gündeme getirirdi. Elinor Ostrom ise ortak kaynakların, suyun, enerjinin ve kamusal kurumların nasıl yönetildiğini sorgulardı.

Türkiye’nin önemli bir jeopolitik ağırlığı var. Ancak enflasyon, verimlilik, eğitim, gelir dağılımı ve yatırım güveni sorunları çözülmeden bu ağırlığın sürdürülebilir refaha dönüşmesi zor.

Coğrafya avantaj sağlar; güçlü kurumlar onu gerçek güce dönüştürür.

Peki, bu masadan kim haklı çıkardı?

Muhtemelen hiçbiri tek başına.

Mearsheimer askerî gücün, Nye çekiciliğin, Keohane iş birliğinin, Fukuyama kurumların, Ostrom ortak kaynak yönetiminin, Putnam toplumsal güvenin önemini savunurdu.

Aslında hepsi büyük resmin farklı parçalarını açıklıyor.

Diplomaside ve uluslararası iş dünyasında geçirdiğim yıllar bana üç şey öğretti.

Birincisi, güçlü ordu ve büyük ekonomi gereklidir; ancak güvenilir kurumlar olmadan yeterli değildir.

İkincisi, güçlü liderler dönemsel başarılar kazanabilir. Kalıcı başarıyı ise liderlerden sonra da işleyen kurumlar sağlar.

Üçüncüsü, enerji, teknoloji, finans, ticaret, iklim ve güvenlik artık birbirinden ayrı düşünülemez.

Petrol kuyusuyla veri merkezi, ticaret koridoruyla yarı iletken fabrikası aynı küresel güç mücadelesinin parçaları.

Türkiye açısından çıkarılacak ders açık: Büyük güçler arasında ustaca manevra yapmak önemli. Ama daha önemlisi, ülkenin kendi ekonomik, teknolojik ve kurumsal temelini güçlendirmek.

Çünkü gerçek devlet adamlığı, yalnızca bugünün rakiplerini geride bırakmak değildir.

Asıl başarı, liderin gücünü değil, ülkenin geleceğini büyütmektir.

Ve belki de hayalî masamızdaki en önemli soru budur:

Bu liderlerden hangisi, iktidardan ayrıldıktan sonra ülkesini devraldığından daha güçlü, daha özgür, daha müreffeh ve daha güvenli bırakacak?

⸻

Mehmet Öğütçü

London Energy Club Yönetim Kurulu Başkanı, eski Türk diplomatı ve OECD yöneticisi

Devamını Oku

Sokrates’ten Yarının Demokrasisine: Sandık Yetiyor mu?

Sokrates’ten Yarının Demokrasisine: Sandık Yetiyor mu?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sokrates’ten Yarının Demokrasisine: Sandık Yetiyor mu?

Mehmet Öğütçü

19 Ekim 2026

Demokrasi, halkın nasıl yönetileceği konusunda söz sahibi olmasını sağlamalı. Peki seçim kazanmak ve demokratik usulleri işletmek, iyi yönetim için yeterli mi? Dünyanın dört bir yanında seçmenler artık siyasi sistemleri yalnızca korudukları özgürlüklerle değil, ürettikleri somut sonuçlarla da değerlendiriyor.

Sokrates’in 2.400 yıllık sorusu

Demokrasi, dünyanın en yaygın siyasi meşruiyet dili hâline geldi. Ancak uygulamadaki başarısı ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösteriyor.

Seçimler yapılıyor, parlamentolar toplanıyor, hükümetler değişiyor. Buna rağmen kurumlara güven zayıflıyor, kutuplaşma derinleşiyor, devletlerin sorun çözme kapasitesi giderek daha fazla sorgulanıyor. Bazı demokrasilerde istişare, müzakere ve siyasi uzlaşma süreçleri, zamanında karar alınmasının önünde bir engele dönüşebiliyor.

Oysa seçmen sonuç istiyor: Daha güvenli sokaklar, işleyen hastaneler, kaliteli eğitim, erişilebilir konut, adil bir hukuk düzeni ve ekonomik fırsatlar.

Bu tablo bizi Sokrates’le ilişkilendirilen temel bir soruya geri götürüyor: Bir ülkeyi yönetmek için halkın iradesi yeterli mi, yoksa siyasi otoritenin bilgi, liyakat ve sorumlulukla da desteklenmesi mi gerekiyor?

Platon’un Devlet adlı eserindeki ünlü gemi benzetmesinde, denizciler dümeni ele geçirmek için yarışırken gemiyi güvenle yönetmek için gereken bilgi ve uzmanlık göz ardı edilir. Platon’un uyarısı açıktır: Güçlü hitabet, siyasi ihtiraslar ve halkın anlık duyguları sağduyunun önüne geçebilir.

Sokrates’in Atina’da bir yurttaş jürisi tarafından ölüme mahkûm edilmesi de çoğunluğun verdiği kararın her zaman adil olmayabileceğini hatırlatıyor.

Buradan çıkarılacak sonuç demokrasiden vazgeçmek değil, demokrasinin oy saymaktan çok daha fazlasını gerektirdiğini kabul etmektir.

Sandık yönetme yetkisini verir; iyi yönetme becerisini garanti etmez. Hele sınırsız iktidar yetkisini hiç vermez.

Seçim yapmak her zaman demokrasi anlamına gelmiyor

Bazı ülkelerde düzenli seçimler yapılırken basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, siyasi muhalefet ve kamu yönetiminin hesap verebilirliği ciddi biçimde sınırlandırılıyor.

Siyaset bilimciler bu sistemlerin bir bölümünü seçimli veya rekabetçi otoriterlik olarak tanımlıyor. Sandığın bulunması, siyasi rekabetin adil yürütüldüğü ya da demokratik hakların güvence altında olduğu anlamına gelmiyor.

Ancak köklü demokrasiler de kendi sorunlarıyla karşı karşıya.

İsviçre’nin doğrudan demokrasi modeli, referandumlar ve halk girişimleri yoluyla vatandaşlara yasaları ve anayasal kararları etkileme imkânı sunuyor. Katılımı güçlendiren bu sistem, zaman zaman karar almayı karmaşıklaştırıp yavaşlatabiliyor.

İskandinav ülkeleri, demokratik kurumları etkili kamu hizmetleri, sosyal koruma ve yüksek toplumsal güvenle birleştirme geleneğine sahip. Ancak göç, yaşlanan nüfus, mali baskılar ve siyasi parçalanma bu modeli de sınamaya başladı.

Birleşik Krallık başka bir örnek. Köklü parlamenter kurumlarına rağmen konut, sağlık, altyapı ve hayat pahalılığı alanlarında süregelen sorunlar, birbirini izleyen hükümetlerin çözüm üretme kapasitesinin sorgulanmasına yol açıyor.

Bir demokrasi anayasal bakımdan işleyebilir, ancak uygulamada vatandaşlarını hayal kırıklığına uğratabilir.

Bu hayal kırıklığı kronikleştiğinde siyasi meşruiyet de aşınmaya başlar.

Seçmen siyasi tiyatro değil, sonuç istiyor

Demokratik yönetimlerin karşı karşıya bulunduğu en rahatsız edici sorulardan biri şu:

Partizan çekişmeler ve bürokratik gecikmelerle boğuşan demokrasilere kıyasla, bazı merkeziyetçi siyasi sistemler neden büyük altyapı projelerini, sanayi yatırımlarını ve idari kararları daha hızlı hayata geçirebiliyor?

Çin’in altyapı ve sanayi alanındaki gelişimi ile Singapur’un etkili kamu yönetimi bu tartışmada sıkça örnek gösteriliyor. Elbette iki ülkenin siyasi sistemleri, ölçekleri ve koşulları birbirinden oldukça farklı.

Ancak hız ile isabetli karar almayı birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Gücün merkezileşmesi kararları hızlandırabilir; fakat hataların etkisini de büyütebilir. Eleştirinin bastırıldığı, kurumların liderleri sorgulayamadığı sistemlerde yanlış politikalar, başarısızlıkları açıkça ortaya çıktıktan sonra bile sürdürülebilir.

Üstelik otoriter yönetimlerin hepsi etkili değil. Siyasi baskıyı yolsuzluk, ekonomik kötü yönetim ve yetersiz kamu hizmetleriyle birleştiren çok sayıda örnek var.

Bununla birlikte demokrasiyi savunanların rahatsız edici bir gerçekle yüzleşmesi gerekiyor:

Özgür seçimler, kötü yönetimin mazereti olamaz.

Vatandaş, kamu hizmetleri bozulurken ve yaşam standartları yerinde sayarken bitmek bilmeyen siyasi tartışmalar izlemek istemiyor. Karar alabilen, bunları uygulayabilen ve sonuçlarının sorumluluğunu üstlenebilen hükümetler bekliyor.

Güçlü ve kararlı liderlerin zaman zaman cazibe kazanmasının nedenlerinden biri de bu hayal kırıklığı.

Ancak verimlilik vaadi karşılığında özgürlüklerden vazgeçmek tehlikeli bir alışveriştir.

Çözüm demokrasiyi daha otoriter hâle getirmek değil, demokratik yönetimi daha etkili kılmaktır.

Yarının demokrasisi nasıl şekillenecek?

Yapay zekâ, dijital platformlar ve dezenformasyon, demokrasinin önüne yepyeni bir sınav çıkarıyor.

Siyasi görüşler giderek daha fazla, insanların hangi bilgiyle karşılaşacağını belirleyen algoritmalar tarafından şekillendiriliyor. Vatandaş güvenilir bilgiyle manipülasyonu birbirinden ayıramıyorsa oy verme özgürlüğünün anlamı da zayıflıyor.

Teknoloji kamu yönetimini iyileştirebilir, hizmetleri hızlandırabilir ve devleti vatandaşın ihtiyaçlarına daha duyarlı hâle getirebilir. Ancak aynı teknoloji, kapsamlı gözetim sistemlerine, ayrımcı otomatik kararlara ve benzeri görülmemiş siyasi yönlendirme araçlarına da dönüşebilir.

Uzmanlık, siyasi kararların kalitesini artırmalı; seçilmiş temsilcilerin yerini almamalı. Algoritmalar hükümetlere yardımcı olmalı, denetlenemeyen yeni güç merkezlerine dönüşmemeli.

Türkiye açısından da mesele, parlamenter sistem ile başkanlık sistemi arasındaki alışılmış tartışmanın ötesine geçiyor. Asıl önemli olan, hukukun üstünlüğünü, liyakate dayalı kamu yönetimini, etkili icraatı ve demokratik hesap verebilirliği bir arada sağlayabilen kurumlar oluşturmak.

Bu çerçevede üç öncelik öne çıkıyor.

Birincisi, seçimleri demokrasinin tamamı değil, temeli olarak görmek. Bağımsız yargı, özgür basın, etkili parlamento denetimi ve meşru siyasi muhalefet vazgeçilmezdir.

İkincisi, sonuç üretebilen yönetimler oluşturmak. Profesyonel kamu yönetimi, uzun vadeli planlama, ölçülebilir performans ve hesap verebilirlik birbirini güçlendirmeli.

Üçüncüsü, dijital çağda vatandaşın haklarını korumak. Güvenilir bilgiye erişim, karar süreçlerine anlamlı katılım ve algoritmik kararların denetlenmesi, demokrasinin yeni güvenceleri arasında yer almalı.

Sokrates’in gemisi hâlâ fırtınalı sularda yol alıyor.

Dümeni bütünüyle çoğunluğun anlık duygularına bırakmak çözüm değil. Kendisinin herkesten bilgili olduğunu iddia eden, denetlenemeyen bir lidere teslim etmek de öyle.

Sandık rotayı belirler. Bilgi ve liyakat geminin yol almasını sağlar. Hukukun üstünlüğü ve bireysel özgürlükler ise kayalıklara çarpmasını önler.

Yarının demokrasisi yalnızca iktidarı kimin kazandığıyla değil, bu gücün nasıl kullanıldığıyla ve sıradan insanların hayatında neyi değiştirdiğiyle değerlendirilecek.

Çünkü seçmenler artık demokratik usuller kadar demokratik sonuçlar da istiyor.

Asıl mesele, birini diğerine feda etmeden her ikisini de sağlayabilmek.

MEHMET ÖĞÜTÇÜ

Devamını Oku

İstanbul Sular Altında: Doğa mı Suçlu, Biz mi?

İstanbul Sular Altında: Doğa mı Suçlu, Biz mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İstanbul’un sokakları şelaleye dönüştü, araçlar sürüklendi, can kayıpları yaşandı. Çin’den Pakistan’a, Hollanda’dan Japonya’ya dünyanın sel felaketlerinden hangi dersleri çıkarabiliriz? Sigortası olmayan vatandaşın zararını kim karşılayacak? Devlet, belediyeler ve sigorta şirketleri ne yapmalı?

İstanbul’dan gelen görüntüler ürpertici. Sokaklar nehre, merdivenler şelaleye dönüşmüş. Otomobiller sürükleniyor, evler ve işyerleri sular altında kalıyor. İnsanlar canlarını kurtarmaya çalışıyor.

14–15 Ekim’deki şiddetli yağışlar can kayıplarına, büyük maddi hasara ve günlük hayatın felce uğramasına yol açtı. Bazı bölgelerde olağanüstü yağış miktarları bildirildi. İstanbul gibi iki kıtayı birleştiren, dev altyapı projelerine ev sahipliği yapan bir dünya metropolünün böylesine savunmasız kalması düşündürücü.

Asıl mesele yağmurun ne kadar yağdığı değil, yağdığında suyun nereye gideceğinin önceden düşünülüp düşünülmediğidir.

Dünyanın acı hafızası

1931’de Çin’de Yangtze ve Huai nehirlerinin taşması, açlık ve salgın hastalıklarla birlikte yüz binlerce, bazı tahminlere göre milyonlarca insanın ölümüne neden oldu. 1887 Sarı Nehir felaketinde de yüz binlerce kişi hayatını kaybetti.

1970’te bugünkü Bangladeş’i vuran Bhola Kasırgası’nın yarattığı deniz taşkınında 300–500 bin kişi öldü. 2022 Pakistan sellerinde 33 milyon insan etkilendi, 1.700’den fazla kişi yaşamını yitirdi.

2021 Almanya-Belçika selleri, gelişmiş ülkelerin bile güvende olmadığını gösterdi.

Türkiye’nin hafızasında 1957 Ankara, 1995 İzmir, 2009 İstanbul ve 2021 Kastamonu-Bozkurt felaketleri var. Bozkurt’ta Ezine Çayı’nın taşmasıyla binalar yıkıldı, onlarca insan öldü.

Her felaketten sonra aynı soruları soruyoruz. Sonra sular çekiliyor, gündem değişiyor, unutuyoruz.

Sel neden felakete dönüşüyor?

Sel, gelen suyun toprağın, nehirlerin ve altyapının taşıma kapasitesini aşmasıyla oluşuyor.

Aşırı yağış, suya doymuş toprak, hızlı kar erimesi ve dik yamaçlar doğal riskleri artırıyor. Ormansızlaşma, sulak alanların kaybı, dere yataklarının daraltılması, betonlaşma ve yetersiz drenaj ise tehlikeyi büyütüyor.

İklim değişikliği de tabloyu ağırlaştırıyor. IPCC’ye göre atmosfer sıcaklığı her 1°C arttığında havanın taşıyabileceği su buharı miktarı yaklaşık yüzde 7 yükseliyor. Bu durum uygun koşullarda daha şiddetli yağışlara zemin hazırlıyor.

Ancak her felaketi iklim değişikliğine bağlamak, yanlış şehirleşmenin sorumluluğunu gizler.

Toprağın suyu emeceği alanları betonla kaplıyor, dereleri daraltıyor, taşkın ovalarına binalar dikiyoruz. Sonra su kendi yolunu bulduğunda şaşırıyoruz.

Yağmur doğaldır; yıkımın boyutu ise çoğu zaman insan kararlarının sonucudur.

Hollanda ve Japonya neyi doğru yapıyor?

Hollanda, Room for the River programıyla nehirlere daha fazla alan açtı, taşkın ovalarını yeniden düzenledi, bazı setleri geriye taşıdı.

Japonya, Tokyo çevresinde dev yeraltı su tahliye sistemleri kurdu. Bangladeş ise erken uyarı ve tahliye kapasitesini güçlendirdi.

Türkiye’de de mühendislik bilgisi, teknoloji ve finansman imkânları mevcut. Dünya Bankası’nın 2024’te onayladığı 600 milyon dolarlık taşkın ve kuraklık yönetimi projesi önemli bir fırsat.

Ancak mesele yalnızca para değil. Doğru planlama, kurumlar arası koordinasyon, denetim ve siyasi kararlılık gerekiyor.

Sigortası olmayan vatandaş ne yapacak?

Felaket sonrasında en ağır darbeyi çoğu zaman dar gelirli aileler, küçük esnaf ve çiftçiler alıyor. Evler, dükkânlar, araçlar, tarım ürünleri ve yılların birikimi birkaç saatte yok olabiliyor.

Üstelik herkesin sel sigortası yok. Türkiye’de zorunlu deprem sigortası genel olarak sel hasarını karşılamıyor; bunun için ayrıca uygun sigorta teminatı gerekiyor.

Peki sigortası olmayan vatandaş kaderine mi terk edilecek?

Elbette hayır.

Devlet ve belediyeler, görev ve yetkileri çerçevesinde acil barınma, geçici kira, temel eşya, işyeri onarımı ve geçim desteklerini koordineli biçimde sağlamalı. Hasar tespitleri hızla yapılmalı. Yardımlar siyasi tercihlere değil, belgelenmiş zarara ve gerçek ihtiyaca dayanmalı.

Aynı zamanda uygun fiyatlı sel sigortası yaygınlaştırılmalı, dar gelirli ailelerin primleri desteklenmeli.

Sosyal devletin gücü, vatandaşını yalnızca felaketten kurtarmasında değil, felaket sonrasında yeniden ayağa kaldırabilmesinde de görülür.

Türkiye için üç stratejik öneri

1. Dere yatakları yeniden ıslah edilmeli, şehirler suya göre planlanmalı.

DSİ ve belediyeler bütün riskli dere yataklarını, menfezleri, köprüleri ve yağmur suyu kanallarını yeniden değerlendirmeli. Daraltılmış veya üzeri kapatılmış dereler mümkün olan yerlerde doğal akışına kavuşturulmalı. Taşkın ovalarında yeni yapılaşma durdurulmalı, yüksek riskli mevcut yapılar kademeli taşınmalı. Islah yalnızca beton kanal yapmak değil, suya güvenli akış ve yayılma alanı bırakmaktır.

2. Sigortasız mağdurlar için kalıcı afet dayanışma mekanizması kurulmalı.

Merkezi yönetim, belediyeler ve sigorta sektörü birlikte çalışmalı. Acil yardım, geçici konut, esnaf ve çiftçi destekleri için önceden tanımlanmış, şeffaf finansman mekanizmaları oluşturulmalı. Sigortalıların tazminat süreçleri hızlandırılırken sigortasız dar gelirli vatandaşlar da korunmalı. Önleyici yatırımlar ve sigorta teşvikleri, sürekli tekrarlanan zararların kamu bütçesine yükünü azaltmalı.

3. Ulusal taşkın güvenliği ve hesap verebilirlik sistemi kurulmalı.

DSİ, AFAD, Meteoroloji Genel Müdürlüğü, belediyeler ve üniversiteler ortak risk haritalarıyla çalışmalı. Erken uyarılar doğrudan vatandaşlara ulaşmalı, tahliye planları önceden hazırlanmalı. Her büyük selin ardından bağımsız teknik inceleme yapılmalı: Hangi altyapı yetersiz kaldı? Hangi imar kararları riski artırdı? Hangi kurum görevini yerine getirmedi? Bulgular açıklanmalı, sorumluluklar belirlenmeli, yatırımlar takvime bağlanmalı.

Suyun hafızası vardır

Sel yalnızca çevre meselesi değil; ekonomi, enerji, tarım, turizm, altyapı ve ulusal güvenlik meselesidir.

Bugün İstanbul, yarın İzmir, Antalya, Rize veya başka bir şehir aynı sınavla karşılaşabilir.

İyi yönetimin ölçüsü, selden sonra kaç kişiye yardım edildiği kadar, sel gelmeden kaç insanın hayatının ve geçiminin korunduğudur.

Bir dereyi haritadan silebilirsiniz ama suyun hafızasını silemezsiniz.

Yağmur doğanın işidir. Onu felakete dönüştürmemek ise bilimin, planlamanın, devletin, belediyelerin ve toplumun ortak sorumluluğudur.

Türkiye artık felaketlerden sonra enkaz kaldıran değil, felaketlerden önce önlem alan bir ülke olmalı.

MEHMET ÖĞÜTÇÜ

Devamını Oku