Mehmet Öğütçü, Diyalektik Haber sitesinin yazarı
Mehmet Öğütçü

Mehmet Öğütçü

25 Ağustos 2022 Perşembe

Nerede hareket orada bereket

Nerede hareket orada bereket
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hareketin olduğu yerde genellikle bolluk olur. Çünkü insanlar bolluk ve bereket gördükleri zaman belli bir yere toplaşır, oraya seyahat ederler. Hareket, sadece bizi değil çevremizdeki dünyayı, insanları, olayları, doğayı da yerinden kımıldatıyor.

Her başımıza gelen şey bize yeni bir şeyler öğretiyor. Yola çıkmakla bereket başlıyor, yaşadığımız aksilikler, olumsuzluklar bile bizi büyütüyor, bir sonraki adımlara katkı sağlıyor. Uzaklaşıyor gibi gözüküyoruz ama aslında ileri gidiyoruz. Yerinde durduğunda, kısır döngü içinde kalıyorsun. Bu kadar seyahat sonunda anlıyoruz ki herkes, her şey sensin; tek mekân, tek doğru, tek güzellik, tek dostluk, tek mutluluk yok bu evrende.

Evrende her yerdeyiz, herkes ileyiz. Eşyaya, maddeye, televizyon dizisine, spor takımına, ailene bağımlılık, sürekli sevgilini, köpeğini, evini beklemek köreltiyor. Bağımlı insanlar seyahat edemez, hep kımıldamamak için bir gerekçeleri vardır, kendi uydurduğu, kendisini inandırdığı. Elimizdekini kaçırmaktan, kaybetmekten korkuyoruz sürekli.

Kaybetmeyim derken de varımızı, yoğumuzu, en vahimi de ruhumuzu, enerjimizi kaybediyoruz aslında.

Yüzyıllar boyunca insanlar sürekli yer değiştirmiş, şimdiki yerleşik düzene geçene kadar. Atalarımız Orta Asya’dan kalkıp Avrupa kapılarına kadar göçmüşler. Göç farklı nedenlerle bugün de devam ediyor, içimizde, çevremizde ve dış dünyaya doğru.

Birleşmiş Milletler’in istatistiklerine göre, içinde yaşadığımız dönemde doğdukları ülkenin dışında yaşayan dünyada toplam 175 milyon kişi (dünya nüfusunun yüzde 3’u) varmış. Bu rakam 1966’da 77 milyon idi. Her yıl en az 10 milyon kişi katılıyor göçmenler ordusuna. Bunların dörtte üçü gelişme yolundaki ülkelerden. 1970- 1995 arası çeyrek yüzyılda göçmen olarak en fazla nüfus kaybeden ülkelerin başında 6 milyon ile Meksika geliyor.

Onu Bangladeş, Afganistan, Filipinler ve Kazakistan izliyor.

Yalnız, sanıldığının aksine, göçmenlerin hepsi zengin ülkelere gitmiyor. Yüzde 40’ı yine gelişme yolundaki ülkelerin sınırlarını geçiyor. En fazla göçmen alan ülkelerin başında ABD var. Nüfusunun yüzde 12,6’sı (35 milyon). Rusya, 13.3 milyon, Almanya 7,3 milyon göçmen kabul etmiş. Nüfusuna kıyasla en fazla göçmen kabul eden ülke yüzde 74 ile Birleşik Arap Emirlikleri. Kuveyt’in yüzde 58’i göçmen. Katar’da durum daha da vahim.

Eurostat’a göre, önümüzdeki 20 yılda AB’nin 25 ülkesinin nüfusu hâlihazırdaki 456 milyon’dan– pozitif göçmen dengesi sayesinde – 2025’e kadar 470 milyon’a ulaşacak. 2050’de 449 milyon’da çakılıp kalacak.

Hiç merak ettiniz mi, insanlar niye böyle göçmen kuşlar misali sürekli yer değiştiriyorlar?

Herkesin kendine göre bir sebebi var seyahat için. Kimi dertlerinden, sıkıntılarından, sevmediği şeylerden uzaklaşmak için, kimi kendisine yakınlaşmak için, kimisi zevk, macera arayışı ve keyif almak için, kimi iş için, kimi iklim krizi ve doğal felaketlerden kurtulmak için, kimi yoksulluk, baskı ve cezadan kaçmak için yolculuğa çıkar. Fiziki ömrümüzün nihai aşamasında da son yolculuğa çıkarız musalla taşı üzerinden.

Gerçekte bu nedenler birbiriyle ilintili. Küreselleşme, uluslararası göçmen olgusunda katalizör vazifesi görüyor. İletişim imkânları sayesinde Batı’nın tüketim modeli az gelişmişlerin iştahlarını kabartıyor. Eşitsizlikler artıyor. Ulaşım, eskisine kıyasla, kolay ve ucuz. İşgücü gereksinimi özellikle düşük beceri gerektiren sektörlerde artıyor. Yakında hava koşullarının aşırı uçlara salınmasına, bazı bölgelerde yaşamanın da-ha da güçleşmesine, çölleşmeye yol açacak olan “iklim değişikliği göçmenleri” kavramı ile de tanışacağız. İskandinav ülkelerden Akdeniz’e böyle bir göç üzün zamandır var zaten.

Savaş, yoksulluk, doğal felaketler, baskıcı rejimler yüzünden yakın coğrafyamızdan da bize doğru göç hareketleri artıyor. Suriyeli göçmenler, İranlı siyasi mülteciler, Moldovalı ya da Afgan ucuz işgücü, Kürt aile birleşmeleri hem ekonomimizi zorluyor, hem de toplumsal dokuyu.

Covid kısıtlamaları biraz gevşeyince insanlar kendilerini yollara atmaya başladılar yeniden, sanki bir daha hiç fırsat çıkmayabilir, yeni bir salgın dünyayı sarabilir güdüsüyle. Allah’tan seyahat imkânları ve ulaşım büyük ölçüde demokratikleşti, “avam”laştı da isteyen herkes şu ya da bu şekilde artık kendisini havada bulabiliyor. Vizesiz seyahat edilebilen yerlerin, gezginlerin sayısı da her geçen gün artıyor.

Dünyamızda bugün 60 yıl öncesine kıyasla üç kat daha fazla insan yaşıyor.  Kasım 2022’de 8 milyar eşiğini aşacağız. 60 yıl sonra 11 milyar’a ulaşacağız. Dünya Turizm Teşkilatı’na göre, tüm zorluklara rağmen, 1,2 milyar insan seyahat etmiş sınırlar ötesine. Yani, neredeyse her yedi kişiden birisi. 2030’da 1.8 milyar’a çıkması bekleniyor seyyahların sayısı.

Dikkatinizi çekerim, bu rakam, 1950’de sadece 25 milyon idi.

Gelir olarak da seyahat ve turizm ülkelere 1950’de 2.1 milyar dolar kazanç getirirken 2014’de 7.6 trilyon dolar, yani küresel GSMH’nin yaklaşık yüzde 10’unu, 277 milyon kişiye istihdam imkanını sağlamış. Doğrudan olmayan olumlu yansımaları tabii ki çok daha fazla.

Memlekete dönüp baktığımızda “yükselen sektör” olarak gördüğümüz turizm, ne yazık ki dış politika ve iç güvenlik sorunları nedeniyle, darbeler yedi. Ciddi bir gerileme sürecine girdi son yıllarda. Turist profili de tanınmayacak ölçüde değişti. Batılılar, yüksek gelirli kaliteli turistler, pek uğramaz oldular. Bu durumun yakın zamanda iyileşmesi de beklenmiyor.

Turizm gelirimiz 2021’de bir önceki yıla göre yüzde 103 artarak 24 milyar 482 milyon 332 bin dolar oldu. 2022’de daha da iyileşmesi bekleniyor. Turizm gelirinin yüzde 72,8’i yabancı ziyaretçilerden, yüzde 27,2’sı ise yurt dışında ikamet eden vatandaşlarımızdan elde edildi. Buna karşılık, Türkiye’den dışarıya turizm için gidenlerin sayısı her geçen yıl artmakta.

Hiç heveslenmeyin göçmenlik, mültecilik dünyamızın bitmeyen hikayesi ve onlarca yıl hep bizimle olacak ülkeler arasındaki gelir ve kalkınma dengesizliği, despot rejimler, insan hakları ihlalleri devam ettiği sürece.

Mehmet ÖĞÜTÇÜ

Devamını Oku

Geleceğin Diplomasisinde Kentlerin Artan Önemi: İzmir için Dersler – Mehmet Öğütçü

Geleceğin Diplomasisinde Kentlerin Artan Önemi: İzmir için Dersler – Mehmet Öğütçü
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Uzun yıllar diplomat olarak görev yaptım. Hem T.C. Dışişleri Bakanlığı bünyesinde Ankara, Pekin, Brüksel ve Paris’te, hem uluslararası diplomat olarak NATO, Uluslararası Enerji Ajansı, OECD, International Energy Charter’da, hem de özel sektörde enerji diplomatı ve iş insanı şapkasıyla. İhtilaf çözümlerinde de perde arkası diplomat olarak da görev aldım. Üstlendiğim görevler sırasında birçok kentimizin kardeş kent ilişkilerini başlattım, aracılık ettim. Kentler arasındaki diyalog, ortaklık ve iş birliklerinin bazen devletlerarası ilişkilerden daha verimli, etkin ve kazançlı olduğunu gözledim. Yerel liderlerin küresel sahnede parladıklarına şahitlik ettim.

Pekin’de görevli iken İstanbul ile Şanghay, Tiyenjin ile İzmir, Urumçi ile Konya ve Ankara ile Pekin arasında “kardeş kent” ilişkisi kurulmasına ön ayak olmuştum. Geriye baktığımda ne yazık ki Çinlilerin bu ilişkiyi bizim amaçları daha ziyade heyetler halinde seyahat olan belediyelerimizden çok daha akıllıca ve ticari bir zihniyetle kullandıklarını görüyorum. Başka ülkelerdeki kentler ile de farklı şekilde geliştiğini sanmıyorum bu ilişkinin. Onun için kardeş kentler bağlantısını nasıl “kazan-kazan” ortaklıklarına dönüştürebiliriz diye yeniden gözden geçirmek gerekiyor.

Kent diplomasisinin yükselişinin gelecekte Türkiye’nin menfaatlerini ilerletmede, kentlerimizin küresel şebekelere dahil edilmesinde, yatırımcı, turist, kültür ve sanat insanları, teknoloji ve yetenek cezbetmekte çok daha önemli bir rol oynayacağına inanıyorum. Yerelden küresele “belediye diplomasisi” çalışmalarının güç ve yoğunluk kazanması hem kentlerimize zenginlik katacak hem de onların dünyaya açılmalarına zemin hazırlayacak. Bu yüzden, 21. yüzyılın kentleri değişmekte olan gereksinimlere uygun şekilde akıllı tasarlanmalı, insan odaklı dönüştürülmeli, kaliteli ve etik liderleri çekebilmeli, dünyanın başarılı örneklerinden esinlenmeli ve estetiği, insanı, hesap vermeyi, şeffaflığı hizmetlerin merkezine oturtmayı becerebilmelidir.

O zaman bizde de küresel ölçekte göz kamaştırıcı örnek kentler, dünya çapında yerel liderler, kentleri ile gurur duyan kent sakinleri olacaktır.

*****

Dünyanın değişmekte olan ekonomik, teknolojik ve jeopolitik dinamikleri dönüp dolaşıp mikro düzeydeki yerel yönetimleri de en ücra köşedeki uluslararası sistemden kopuk olduğunu düşündüğümüz insanları da etkiliyor. Birbirine sıkı sıkıya eklemlenmiş küresel köyde Baltimore, Pekin, Moskova, Riyad, Astana, Mersin, Lima, Madrid ve Atina birbirinden etkileniyor. Küçük bir Çin yerleşim merkezinde çıkan korona virüsü tüm dünyayı kısa sürede sarabiliyor. İklim değişikliği artık bilim kurgu değil; hepimizi kasırgalar, depremler, kuraklık, su kıtlığı, taşkınlar ve benzeri doğal felaketlerle etkisi altına alıyor.

O nedenle belediyeler sadece merkezi hükümet ile ilişkilerini değil, küresel sistemle bağlantılarını da öncelikleri arasına dahil etmek zorundalar. Bu amaçla frekans dalgalarına yeniden ayar yaptırmak, kapasiteler yaratmak, yetenekler kazanmak, gündemlerine yerelden küresele uzanan hizmetleri, operasyonları, ilişkileri almak için çaba göstermeye şimdiden başlamalılar.

*****

Kentlerin kendi yerel çıkarları ya da ihtiyaçları veya ulusal ve küresel ihtiyaçlar doğrultusunda sınır ötesi geliştirdikleri ilişkileri ve işbirliklerinin artması, eski şehir devletleri zamanından beri var olan “kent diplomasisi” ya da “yerel diplomasi” diye adlandırabileceğimiz kavramın önemini de artırıyor.

Kentlerin, küreselleşmenin de etkisiyle özellikle iktisadi boyutta olmak üzere, birçok eksende ön plana çıkarak, geleneksel devlet merkezli diplomasi süreçlerinin değişime uğramasına neden olması, bu bağlamda değerlendirilmeli. Kavramın işaret ettiği alan, birbirlerine çok yakın anlamlar içeren ve literatürde kimi zaman birbirlerinin yerini alan, “para-diplomasi”, “yerel diplomasi” ve “yerel dış politika” kavramlarınca da ifade ediliyor.

Öte yandan, hâlihazırda dünya nüfusunun yüzde 60’a yakınının kentlerde yaşıyor olması, kimi kentlerin tanınırlığının ait oldukları ülkelerin tanınırlıkların önüne geçmesi, Tokyo, Londra, New York gibi birtakım kentlerin yıllık iktisadi hasılalarının, birçok ülkenin yıllık iktisadi hasılasını geride bırakıyor olması ve antik dönemden bu yana kentlerin -her ne kadar, uzun yıllar, kent devletleri olarak nitelendirilseler de- dış politikada edindikleri rollerin, göz ardı edilemeyecek düzeyde seyretmesi, “kent diplomasisi” kavramının yeni bir olgu olmadığını gösteriyor.

Bana sorarsanız yerel yönetimlerin, kurumlarını, çıkarlarını ve politikalarını temsil etmek üzere, ülke sınırları dışında uluslararası aktörlerle kurdukları temas ve süreçler bütünü, kent diplomasisi olarak adlandırılabilir. Geleneksel diplomasi yönelimine farklı bir yaklaşım sunan ve halen gelişme eğiliminde olan güncel bir kavram.

BM ise, “yerel yönetimlerin ve onlara bağlı kuruluşların, sosyal uyumu arttırma, çatışmadan korunma, çatışma çözümü ve çatışma sonrası yeniden inşa alanlarında, vatandaşların barış, demokrasi ve refah içerisinde bir arada yaşayabilmesi için kullandığı araçlar” şeklinde dar bir çerçevede tanımlıyor kent diplomasisini.

*****

Küreselleşme ve yerelleşme akımlarının etkisiyle, kent diplomasisi, özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ivme kazanan bir olgu haline geldi. Fakat kent diplomasisinin geçmişi esasen çok daha eskiye uzanıyor. Klasik diplomasinin ortaya çıkışı Vestfalya Barışı’na (1648) dayanırken, kent diplomasisi Yunan kent devletlerinden 11. Yüzyıl Batı Avrupası’nın otonom feodal kentlerine, 13. Yüzyıldan 15. Yüzyıla dek Avrupa’nın kuzeyinde önemli bir ekonomik ve siyasi güç oluşturan yaklaşık 100 kentin oluşturduğu Hansa Birliğinden, 15. Yüzyıl İtalyan Rönesans’ını yansıtan Floransa ve Venedik’e dek geniş bir coğrafyaya yayılıyor.

Vestfalya Barışı’na kadarki dönemde kentler, bölgesel devletler ve imparatorluklar, kendi kural ve kurumları ile diplomatik faaliyetler yürütmekteyken, egemen ulus devletlerin ortaya çıkmasını sağlayan söz konusu antlaşma, diplomatik faaliyetlerin yürütülmesini devlet merkezli hale getirmişti. Viyana Kongresi (1815) ise modern uluslararası ilişkilerin, diplomasinin ve diplomatik temsil ilkelerinin inşa edildiği, çok taraflı diplomasi örneğinin sergilendiği bir Avrupa uzlaşışı olarak ön plana çıktı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında da savaşın tahrip ettiği ülkeler arasında diyaloğun yeniden sağlanması, kalıcı barışın tesis edilmesi ve kültür alışverişinin mümkün kılınmasında, sivil toplum örgütleri, çok uluslu şirketler ve bölgesel oluşumlarla birlikte kentler de devreye girmeye başlamışlardı. Kardeş şehir uygulamaları bu dönemde filizlenmeye başladı. Berlin Duvarı’nın yıkılmasını takiben, doğu-batı Avrupa kentleri arasında kurulan ilişkilerin sürati ve etkisi de kent diplomasisinin etkinliğine örnek teşkil ediyor.

1980 sonrasında ise küreselleşmenin, yerele duyulan ilgi artışının ve neo-liberal deregülasyonun da etkisiyle, uluslararası kentsel ağların şekillenmesi söz konusu olmuştur. 1988’de yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, yerel yönetimlerin gerek ulusal gerekse uluslararası platformlarda, etkin bir aktör olarak rol almasını teşvik etti. 

Ardından, 1992’de Rio’da düzenlenen, Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nın çıktılarından biri olan “Gündem 21”in yerel yönetimlere ilişkin 28. maddesi “Yerel Gündem 21” olarak adlandırıldı. Burada da hedeflerden biri olarak, “uluslararası topluluk ile yerel yönetimler arasındaki işbirliğinin artırılması ve uluslararası ölçekte yerel yönetimler arasındaki işbirliğini güçlendirici adımların atılması” gündeme alındı. Bu çerçevede 2004’de Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği (İULA) ve Dünya Birleşmiş Kentler Federasyonu’nun (FMCU / ÜTO) birleşmesi ile kurulan Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatı (UÇLG), yerel yönetimlerin dünya genelinde çıkarlarını temsil etmekte olan en aktif teşkilat olarak görev yapıyor. 

*****

Kentleri, uluslararası ilişkilerde, ulus devletlerden avantajlı kılan bazı özelliklerini şöyle sıralamak mümkün:

  • Kentler, devletlerin, dış politikaya ilişkin faaliyetleri yürütürken ellerinde bir güç ve yerine göre tehdit unsuru olarak bulundurdukları silahlardan yoksunlar. Bu durum kentleri, diplomaside bir bakıma yumuşak güç olarak etkili kılan bir etmen. Böylelikle kentler, çatışma bölgelerindeki sorun ve krizlerin sulh yoluyla hallinde önemli rol oynuyorlar.
  • Kentler, devletlerin sahip oldukları ideolojilere ve – ülkenin idari ve siyasi yapısının muhtevasına göre değişmekle birlikte- ulusal kabullere, mitlere bağlı olmadıklarından ya da bu hususlarda daha esnek davranma imkanına sahip olduklarından, kendilerine göre karşı kampta değerlendirilen ülkelerin kentleriyle ilişki içerisine girebiliyorlar.
  • Kentlerin, uluslararası ilişkilerde, ekonomik çıkarları önceleyen pragmatik yapıları, ulus devletlerin, egemenliği ve güvenliği ilk sırada tutan tavırlarına göre uzlaşıya daha fazla imkân tanıyor.
  • Yerel girişimler, yurt içinde olduğu gibi uluslararası platformlarda da merkezi organizasyonlara nazaran, halkın karar ve uygulamalara katılımını daha görünür kılıyor. Bu bağlamda kentler, insanlığın ortak refahı için ulusal sınırları aşmak, yereldeki vatandaşları küresel kamu politikalarına bağlamak ve kozmopolit demokrasiye doğru hareket etmek için umut olarak değerlendiriliyor.

Ayrıca, devlet merkezli yaklaşımın taşıdığı ön kabullerden ve aynı yaklaşımın iletişimin önüne çekmiş olduğu bariyerlerden kurtulmak için, ulus devlet odaklı değil, kent odaklı düşünmenin gerekli olduğu görüşü giderek ağırlık kazanıyor. Yine, dünya hükümeti yerine kent diplomasisinin, küresel demokrasi yerine de küresel yönetişimin gündeme alınması savunuluyor.

Ulus devletlerin, yerel yönetimlerin özerkliklerine bakışları farklılık gösteriyor. Kent diplomasisi de bu doğrultuda devletler nezdinde farklı yaklaşımların gözlendiği bir olgu. Kimi devletler, kent diplomasisinin olabildiğince desteklenmesi yönünde politikalar geliştirirken, kimileri de hukuki prosedürler ve bazı uygulamalar marifeti ile kent diplomasisinin kısıtlanması yoluna gidiyorlar. Örneğin Fransa, İtalya ve İspanya gibi bazı ülkeler, ulusal politika ile aynı doğrultuda şekillenmeyecek olsa dahi, yerel yönetimlerin kendilerine ait bir uluslararası ilişkiler politikası geliştirmeleri ve kendilerine has bütçeyi kendilerince kullanmalarına olanak tanıyorlar.

İsveç gibi kimi ülkeler, yerel yönetimlerinin merkezi idarece fonlanması ve merkezi politika doğrultusunda hareket etmeleri koşulu ile uluslararası işbirliklerinde yer almalarına müsaade ediyorlar. Kanada ve Hollanda gibi kimi ülkeler ise, kent diplomasisinde yerel yönetimlerin ulusal politika dışına çıkmamalarını tercih ediyorlar.

*****

Hollanda Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nün yayımlamış olduğu, “Kent Diplomasisi: Kentlerin Uluslararası İlişkilerde Artan Rolleri” başlıklı çalışmaya göre kent diplomasisi güvenlik, kalkınma, ekonomi, kültür, ağ kurma ve temsil olmak üzere başlıca altı boyutta değerlendiriliyor. 

Kent diplomasisinin güvenlik ile ilgili boyutu, çatışma öncesinde engelleme, çatışma esnasında sona erdirme ve çatışma sonrasında iyileştirme gerçekleştiren uygulamalar ile gündeme gelmektedir. Çatışmaların nedenleri genellikle yerel coğrafyadan kaynaklanmaktadır. Çatışmalara maruz kalanlar da yöre insanlarıdır. Bu nedenle, söz konusu bölgeye ilişkin en sağlıklı girişimi üstlenecek olan mekanizma olarak yerel yönetim ve kent ön plana çıkmaktadır. Kentler, çatışmaya ilişkin çözüm üretirken, bunu bir askeri sorun olarak niteleme eğiliminde değillerdir. Ayrıca, belirli ideolojik ve mitsel bagajlardan ari olmaları ve uluslararası platformlarda devletlere kıyasla çok sesli olarak hareket edebilmeleri, kentleri sorun çözücü konuma taşımaktadır.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa Kentleri arasında kurulan kardeş şehir ilişkileri, kalkınmaya yönelik örnek teşkil eden kent diplomasisi uygulamalarındandır. Ayrıca, gelişmekte olan ülkelerin kentlerine, gelişmiş ülke kentlerince gerçekleştirilen insanî kalkınma yardımı ve acil durum yardımı faaliyetleri, kentlerin kalkınmasına katkı sunmaktadır.

Kentlerin uluslararası aktivitelerinde, ekonomi önemli bir yer teşkil etmektedir. Neticede kentler, içerisinde, iktisadi faaliyetlerin şekillendiği, her biri değişen oranlarda da olsa, üretim, dağıtım, bölüşüm ve tüketim işlemlerinin gerçekleştirildiği büyük organizasyonlardır. Sermaye birikiminin yer aldığı kentler, 21. Yüzyıl toplumunda devleşen sermayenin kitlesel tüketim yoluyla değerlendirilip yeniden daha büyük boyutlarda geri dönüşüne olanak tanıma işlevini üstlenmektedirler. Bu minvalde, kabına sığmayan kentler, markalaşma yoluna giderek gerek ulusal gerekse uluslararası piyasa ve platformlarda kendilerini pazarlama imkânı aramaktadırlar. Kent diplomasisi, kentlerin ekonomik çıkarlarını karşılama noktasında da aracılık işlevi görmektedir.

Toplumların tabanını teşkil eden bir olgu olduğu için, kültür aktarımı üzerinden gerçekleştirilen diplomatik faaliyetler, diplomasinin diğer boyutlarına kıyasla daha köklü sonuçlara yol açabilmektedir. Kültürün diplomaside ağırlık kazanması Soğuk Savaş dönemine rastlamaktadır. ABD’nin Sovyetler Birliği’nin kendisine yönelttiği ırkçılık suçlamalarını kırmak için 1956’da başlattığı AfroAmerikan sanatçılardan müteşekkil “Caz Elçileri Programı” kültürel diplomasinin başlıca örneğidir.

Yine dünya çapında gerçekleştirilen gençlik değişim programları, uluslararası olimpiyatlar, sanat festivalleri, gastro festivaller, kültür başkenti uygulamaları kentler ve toplumlar arasında kültür alışverişine olanak tanıyan uygulamalardır. Kültürel diplomasinin onca önemine rağmen, halen tüm potansiyelini yansıtacak biçimde gerçekleştirilemiyor olması eleştiri konusu olmaktadır. Özellikle, Batı kentleri ile İslam kentleri arasındaki kültür alışverişinin kısıtlı seyrine dikkat çekilmektedir. Göçmenlerden dolayı kurulan birtakım ilişkiler haricinde, Batı kentlerinin, Orta Doğu ve Asya kentleri ile, onların da Batı kentleri ile kültür diplomasisi geliştirme noktasında isteksiz davranmakta oldukları gözlenmektedir.

Kent diplomasisi, ikili ilişkilerle şekillenebildiği gibi, çok taraflı ağ işbirlikleri ile de vücut bulmaktadır. 21. Yüzyılda uluslararası arenada örgütlü hareket etmek ulus devletlerde olduğu gibi kentler açısından da önem taşımaktadır. Kentler, dünyanın çeşitli coğrafyalarındaki diğer kentlerle işbirliği ağları kurarak, yaptırım güçlerini arttırmaktadırlar. Bunun yanı sıra, çeşitli ilkeler doğrultusunda bir araya gelen kentler, normlar belirlemekte ve bu doğrultuda modern çağın gereksinimlerini kolektif bir yapı içerisinde edinmektedirler. Yine, uluslararası ağlara dahil olmak, kentlerin prestijine ve tanınırlığına katkı sunduğu gibi, bu durum kentlerin birbirlerinden teknik destek sağlamalarına da olanak tanımaktadır.

Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatı, Avrupa Belediyeler ve Bölgeler Konseyi, Uluslararası Kardeş Şehirler Teşkilatı, Uluslararası Sakin Şehirler Birliği, Avrupa Şehirler Birliği, Güneydoğu Avrupa Yerel Yönetim Birlikleri Ağı, İslami Başkentler ve Kentler Teşkilatı, Türk Dünyası Belediyeler Birliği ve halihazırda 353 Güney Amerika kentini bünyesinde barındıran MERCOCITIES gibi oluşumlar, kentlerin uluslararası platformlarda kurmuş oldukları ağ örnekleri.

Uluslararası ilişkilerdeki diğer tüm aktiviteler netice itibariyle kentin temsilini amaçladığından, kent diplomasisi denilince insanların aklında ilk canlanan şey, kent diplomasisinin temsil boyutu olmaktadır. Kent diplomasisinde temsil, kentlerin kendi çıkarlarını, uluslararası kuruluşlar nezdinde, lobi faaliyetleri geliştirerek savunmalarını ifade ediyor. Örneğin, Avrupa Konseyi içerisinde yerel ve bölgesel yönetimlerin karar alma organı olarak yer alan Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, yerel yönetimlerin çıkarlarını temsiline aracılık ediyor.

Kentler, zikredilen diplomatik boyutları ait oldukları idari yapı ve yasal çerçeveye, tarihsel altyapıya, coğrafi konuma, demografik yapıya, içerisinde yer aldıkları merkezi devletin küresel siyaset anlayışına, maddi imkanlarına ve kent diplomasisinde aktör olan kişilerin dış ilişkiler hususundaki ilgi ve tecrübelerine göre gerçekleştirmek durumundalar.

*****

20. Yüzyılın ikinci yarısından beri kentlerin ve bölgelerin uluslararası sahnede etkin gözükmeleri esasen bugüne ait olan bir gerçeklik değildir. Ulus devletler kurulmadan evvel de farklı coğrafyalardaki kentler, uluslararası ilişkilerde belirleyici rol oynamaktaydılar. Bu bağlamda, hâlihazırda gözlenen, yerelin dünya siyasetinde ortaya çıkması değil, yerelin “yeniden” ortaya çıkmasıdır.

21. Yüzyıl insanının gereksinim duyduğu, ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel oluşum ve organizasyonlarında kentlerin de yer aldığı göz önünde tutulursa, gelecekte sosyal yaşamın daha fazla kent odaklı şekilleneceği rahatlıkla görülür. Küreselleşme, yerelleşme, liberalleşme ve bireyselleşmenin de bu bağlamda klasik ulus devlet anlayışında aşınmalara neden olduğu görülmektedir. Diplomasi de bu süreçten bağımsız değildir.

Böylece, klasik devlet diplomasisi, yerini her geçen gün artan oranda alternatif diplomasi kanallarına bırakıyor. Kent diplomasisi bunların başında geliyor. Uluslararası platformlarda yerel özerklik ve yerele yetki devrinin yoğun biçimde ön plana taşındığı bu çağda, kentlerin ulus devletlerin köşeli tavırları ve keskin sınırlarını aşan bir yumuşak güç unsuru olarak, uluslararası ilişkilerde daha etkin rol almaları bekleniyor. Ayrıca, bugün birçok yerde ulusal dış politikaya paralel biçimde yürütülen kent diplomasisinin, yarın farklı koşullar altında ne tür bir yönelime sahip olacağı da merak konusu.

*****

Yeni ama beton yığını kirli yapılarla kentlerin cazibe merkezi olamayacağı anlaşıldı artık. Bugün gelişmiş ülkeler kent merkezlerindeki ucube gökdelenlerin esiri olmaktan kurtulmanın yollarını arıyorlar. İstanbul her ne kadar da yeni gökdelenleriyle gelişmiş bir kent havasını verse de tarihi dokuları ve boğazın coğrafi güzelliğini içinden aldığınızda, içi boş çöküntü halindeki bir beton yığını ile baş başa kalabilirsiniz.

Antalya, Mersin, Adana, Hatay gibi Akdeniz sahil bandında doğanın tüm güzelliklerini bünyelerinde taşıyan kentler bile çarpık yapılaşmadan kurtulamadılar. Bugün Hatay, hala Ortadoğu’nun geri kalmış ülkelerinin vasat şehirleri konumundan kurtaramadı kendini. Tarihin bıraktığı eserlerle adını ve varlığını sürdürebiliyor.

İzmir, Diyarbakır, Antep, Bursa, Urfa gibi kentlerin etrafı kaçak ve çarpık eğreti yapılarla sarılmış durumda. Karadeniz’in eşsiz coğrafi güzelliğine rağmen, sağlıklı planlamadan, modern ve kent estetiğinden yoksun yapılaşması, yaylaların talan edilmesi gündemimizi meşgul ediyor.

Yeni süreçte bazı yerel liderlerin küresel iyi uygulamaları da benimseyerek daha başarılı çalışmalar yapmaya çalıştıklarını da kuşkusuz göz ardı edemeyiz. Yine de Türkiye genelinde belediyecilik manzarası – uluslararası iyi örnekler ile kıyaslandığında- pek ümitli görünmüyor.

Bir kentin ekonomik, sosyal, kültürel, sanayi, ticaret, turizm, lojistik, sağlık, eğitim öncelikleri mevzi planlarda gösterilir. Nereye sağlık alanı, nereye yeşil alan, nereye sanayi, nereye konut, nereye turizm inşa edileceği bu planlarda açıkça belirtilir. En kötü kurgulanmış planın bile uyularak hayata geçirilmesi durumunda kentin görünümü ve yaşam alanları plansızlıktan daha iyi olacaktır.

Büyükşehir ve İlçe belediyelerinin meclisleri her ay yasal zorunluluk gereği toplanıyor. Tartışılan gündem maddelerinin çoğunu imar planı tadilatları oluşturuyor ne yazık ki. Oysa, gelişmiş toplumlarda ülkenin anayasası değişir ama imar planları değişmez. Bizde ise, başından itibaren, adaletsiz, rant ve kayırmacılık üzerinde şekillenen imar planları bile sürekli tadilat görmeye devam ediyor.

Gelecekteki Yönelimler ve İzmir için mesajlar

Günümüzde kentlerin yarattıkları marka ile oluşturdukları katma değerleri en az ülkeleri kadar değerli. Kentler, ülkelerinden ayrı ve farklı algılanıyorlar. Kent markası yaratmak kent diplomasisi açısından çok önemli. New York, Londra, Los Angeles, Paris, Milano, Barselona, Dubai, Roma, İstanbul, Marakeş, Berlin, Şanghay farklı alanlarda bugün değerli birer marka. Marka yaratmak, tabii ki kolay ve hızlıca gerçekleşecek bir süreç değil. Örneğin, Barselona’nın küresel bir marka kent olmasının temelleri 1992 Olimpiyat Oyunları’nın bu şehirde düzenlenmesiyle başladı. Dubai, Expo ile markalaşmada zirveye çıktı.

Günümüzün sorunları olan küresel ısınma, salgınlar, göç, çevre ve sürdürülebilir kalkınma, akıllı şehirler, radikalleşme gibi alanlar için ortak çözüm platformları ve finansman kaynakları yaratılması için kent diplomasisi politikaları çok değerli bir araç. Türkiye’den sadece Gaziantep’in temsil edildiği, OECD’nin “Şampiyon Belediye Başkanları” programı bu alanlarda önemli işlere imza atıyor.

Yerelin yaşadığı sorunları küresel tartışmalar içerisinde yönetmek, kentlerin öneminin her geçen gün arttığı bu günlerde değerlendirilmesi gereken önemli bir husus. Kent diplomasinin küresel sorunlara ortak çözümler getirmesi, kentin ihtiyacı olan projelere finansman sağlaması, ticaretin ve turizmin çeşitlenmesi ile gelişmesi, belirli alanlarda tecrübe paylaşımı gibi faydaları kent sakinlerine stratejik iletişim araçları üzerinden aktarmak da bu stratejinin önemli bir parçası.

İzmir, zaten halihazırda aktif bir aktör olarak birçok “kent diplomasisi” girişimi içinde yer alıyor. Kardeş kentler ilişki ağı oldukça geniş: Xiamen, Tel Aviv, Mumbai, Buhara, Split, Türkmenabad, Köstence, Plezen, Havana, Bremen, Tampa, Bişkek, Kırcaali, Lefkoşa, Mostar, Bakü, Ödense, Volgograd, Çimkent, Torino.

Dışişleri Bakanlığı, İzmir’de temsilcilik açtı. Almanya, Birleşik Krallık, İtalya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Romanya ve Yunanistan konsoloslukları ile çok sayıda fahri konsolos görev yapıyor bu kentimizde. “Dünya Kenti İzmir” programı ile birçok ülkede İzmir temsilciliği açılıyor. Uluslararası bağlantılı yüzlerce yabancı yatırımcı, teknoloji geliştirici, turizm firması, medya kuruluşu, kültür ve sanat kurumlarına da ev sahipliği yapılıyor.

Elbette, ulusal diplomasi kurumları işlev ve rollerini yerel yönetimlere kaptırmakta isteksiz davranıyorlar, en azından aynı siyasi akımdan olmayanlara engeller çıkartıyorlar. Ama kent diplomasisinin, ulusal diplomasiyi takviye edici bir boyutu da var ve birlikte çalışılması iki tarafın da kapasitesinin güçlendirecek, imkanları çeşitlendirecektir. Ülkeler arasında çekişme, gerginlik, çatışma ve rekabet olsa bile kentler arası doğrudan diplomasi birçok alanda yumuşama, ilerleme ve refah sağlama potansiyeli taşıyor.

Şunu da unutmayalım ki, nihai amaç, sadece keyif için diplomasi icra etmek değil; amaç kentin uluslararası şebeke ve angajmanlarını sağlamlaştırarak altyapısını, estetiğini, küresel tanınırlığını, teknolojik tabanını, yatırım ve ticaret akışlarını, sanat ve kültür değişimlerini, genç kuşaklarının eğitim ve görgüsünü daha iyiye taşımak olmalıdır.

Mehmet ÖĞÜTÇÜ


Yazarın diğer yazıları:


Devamını Oku

Enerjide karanlık günler mi?

Enerjide karanlık günler mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Durgunluk içindeki dünya ekonomisi, enerji alanında hızla büyüyen yeni bir kriz nedeniyle gittikçe kötüleşiyor. Doğal gaz arzındaki sıkıntı, petrol fiyatlarının fırlaması, santral ve enerji yoğun çalışan sanayi tesislerinin kapanması, elektrikte maliyetlerin tahammül edilemez boyutlara çıkması, zaten COVID-19 dolayısıyla durgunluk içindeki dünya ekonomisini etkileri uzun sürecek bir krize doğru sürüklüyor.

Dünya enerji sistemine fosil yakıt ithalatı, sermaye, teknoloji bakımlarından göbeğinden bağımlı, aynı zamanda son derece kırılgan bir ekonomik konjonktürde olan Türkiye’nin de bu olumsuz gidişattan nasıl etkileneceğini hesaplamak zor değil.

Enerji krizini ne tetikliyor?

Geçen sene enerjide arz bolluğu gündemin başındaydı.  Şimdi başta doğal gaz arz talep dengesizliği, fiyat dalgalanmaları, jeopolitik riskler ve belirsizlikler, teknik arızalar, süratli teknoloji dönüşümü, finansman ve yatırım eksikliği, çevre ve iklim değişimi gibi nedenlerle belirsizlikler artıyor. İyi hazırlanın, ağır bir kış geçireceğimiz kesin.

Krizi tetikleyen ana neden, yenilenebilir, yeşil ekonomiye beklenenden hızlı geçiş, fosil yakıtlara yatırımın azalması ile ortaya çıkan arz darlığı. Petrol, doğal gaz ve kömüre yeterince yatırım akmadığı da bir vakıa. Şu anda ulaşılan doğalgaz fiyatları, rasyonel bir arz talep dengesi ile açıklanabilecek seviye değil.

Spekülatörlerin yansıra Rusya’nın doğal gazdaki açığı karşılamada yavaş davranması, mevcut yükümlülüklerinin üzerinde arz sağlamaktan kaçınması, piyasayı manipüle etmesi de sıkıntı kaynağı.

Herkes tedirgin

Şimdiye kadar olanlar da, yakın bir dönemde olacakların habercisi gibi.

İzlenebilen petrol stok düşüşleri de tarihte görülmüş en büyük gerilemeyi yaşıyor. Arz açığı önümüzdeki aylarda kapatılamayacak çünkü açık, OPEC+’in üretimi artırmak isteyebileceği boyutların çok ötesinde. Bazı ülkelerde yenilenebilir enerjinin yetmediği noktalarda kömür ve nükleer yeniden devreye girebilir.

Hanehalklarına enerji arzına öncelik verilmesi nedeniyle başta Çin olmak üzere birçok ülkede çip, alimünyum, demir-çelik, cam, seramik ve çimento üreticileri dahil sanayi genelinde fabrika kapanmaları yaşanabilir. Üreticilerinin fiyatlarını artırarak maliyetleri müşterilerine yansıtmaları kaçınılmaz. Tedarik zincirleri, artan enerji maliyetleri nedeniyle daha da sıkışabilir. Gıda fiyatları bu sıkışmalarla daha da artabilir, enflasyonu körükleyebilir.

Enerji faturalarının yükselmesi kamuoyunda rahatsızlık yaratıyor. Yakıt fiyatlarının karşılanamaması durumunda özel sektör faaliyetleri durma noktasına bile gelebilir. Sosyal huzursuzluklar siyasi krizlere dönüşebilir.

Türkiye de kriz sarmalında

Her ne kadar bu gelişmelerin Türkiye’ye de olumsuz yansıyacağı gerçeği ile karşı karşıya olsak da belli dönemlerde eleştirildiğimiz Rusya ile uzun süreli doğal gaz anlaşmasının fiyat avantajını bu dönemde yaşayabiliriz. Uzun vadeli bir bakış açısına yönelik spot fiyatların, güncel fiyatlardan daha az etkileneceği muhakkak.

Yine de bu demek değildir ki Türkiye enerji maliyetlerini koruyabilecek. Çünkü açık olan bir şey var ki enerjinin çok pahalı olduğu bir döneme giriyoruz ve bizim enerji maliyetlerimiz de her şeye karşın bundan olumsuz etkilenecek.

Öne çıkan bir dezavantaj ise, Türkiye’de halen kömür ve doğalgaza dayalı santrallerin elektrik üretiminde yarıya yakın paya sahip olması hem maliyet hem de karbon emisyonları bakımından.

Sanayi cephesi, enerji fiyatlarındaki artışları kaygıyla izliyor. Üretim maliyet kalemleri arasında enerjinin çok yüksek bir oranı oluşturduğu demir-çelik, alüminyum, cam, çimento ve seramik gibi sektörler için “enerji” kritik bir gösterge olarak öne çıkıyor. Sanayiciler, rekabet gücünü koruyabilmek için, üretiminde enerjiyi yoğun kullanan sektörlere farklı tarife ve destek istiyor. Daha kışa girmeden vatandaşın da yakacak kömür fiyatlarından şikâyetleri başladı.

Kapsamlı bir dönüşüm tek çıkar yol

Yaklaşan kriz ilk değil, son da olmayacak.

Türkiye, uzun ve orta vadede enerji politikalarımızı etkileyecek olan Paris İklim Anlaşması’nı nihayet iç dinamiklerin zorlaması ve yoğun dış baskı altında onayladı. Bundan sonra dünyaya hâkim olan yeni iklim değişikliği ve temiz enerji ruhuna, yeni kalkınma modeline, yeni finansman ve teknoloji akımlarına dâhil olabilir.

Bunun icin yükümlülükleri süratle yerine getirmek, sanayi yapımızı, önceliklerimizi değiştirmek, enerji sistemimizi yenilemek, elverişli iklim finansmanını iş dünyamızın emrine sunmak, taptaze “kazan-kazan” uluslararası işbirliği ve ortaklıkları geliştirmek zorundayız.

Gereken adımları zamanlıca ve etkin şekilde atamazsak, Avrupa Birliği’nin Yeşil Mutabakat benzeri girişimleri üzerinden ticaret, enerji, çevre, dış politika ve finansman alanlarında yaptırımlara tabi kalabiliriz.

Öncelikle yeni kömür yatırımları durdurulacak, mevcut kömür santrallerinin tedricen tasfiyesi, fosil yakıtlardan zamana yayılmış çıkış planları yürürlüğe konulacak.

Elbette ki bunlar keyfe keder hedefler değil, uymayanları yaptırımlar, cezalar bekliyor. Topyekûn bir dönüşüm, bir devrim için toplumda bilincin arttırılması, insan kaynaklarının yetiştirilmesi, kurumsal kapasitenin arttırılması da en önemli işler arasında. Yeşil devrime katılmayanlar artık dünya ticaretinden, yatırımlardan, finansmandan, teknoloji aktarımından dışlanacaklar. Türkiye’nin akil insanlarını ve uluslararası oyuncuları harekete geçirerek partiler üstü, entegre bir enerji ve iklim değişikliği stratejisi, eylem planı çıkartması, gecikmesizin icraata geçmesi gerekiyor. 2023 sonrasındaki ikinci yüzyılımızı bu alandaki basarimiz şekillendirecek.

Mehmet ÖĞÜTÇÜ


Yazarın diğer yazıları:


Devamını Oku

Bu çıkmazdan nasıl çıkılacak?

Bu çıkmazdan nasıl çıkılacak?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Diplomatik İlişkiler Hakkında 1961 tarihli Viyana Konvansiyonu, uluslararası hukukun temel metinlerinden birisi olarak “içişlerine karışmama” prensibi gereğince persona non grata uygulamasını düzenlemektedir.

Lakin, şunu da unutmamak gerekir ki, 1961’den bu yana içişlerine karışmama kavramı köklü bir degisime uğradı. İnsan hakları konusu artık bir içişleri meselesi olmaktan çıktı, evrensel boyut kazandı. Herkes herkese karışıyor bu alanda.

Hele hele Türkiye dahil ulkeler Avrupa Konseyi, NATO, OECD, AB, BM üyelikleri ya da taahhütleri çerçevesinde bazı yükümlülükleri kabul etmis, dahasi bunları parlamentosunda da onaylatarak iç hukukun üzerinde konumlandirmissa aslında içişlerine müdahale meşru hale getirilmiş demektir.

Bugun sadece siyasi değil hukuki ve ekonomik olarak da içişlerine müdahale edebiliyorlar doğrudan ya da dolaylı yontemlerle.

Türkiye, baskalarina içişlerine karışmama konusunda ders verirken kendisi Suriye ve Irak dahil birçok ülkenin içişlerine farkli gerekçelerle doğrudan müdahale edebiliyor. Avrupa’daki Türk kokenlilerin eğitim, sosyal güvenlik hakları temelinde ya da İslam düşmanlığı gerekçesiyle Avrupa baskentlerine baskida bulunabiliyor.

En carpicisi, Mısır’ın kendi içişleri olan Sisi rejimini tanımıyor, devrilmesi çabalarına destek sağlıyor.

Bu itibarla, Osman Kavala konusunda 10 Büyükelçinin müdahalesi diplomatik bakımdan ne ölçüde isabetlidir tartışmalı ama sadece içişlerine müdahale gerekçesiyle onları sinirdisi etmenin isabetliligi de aynı ölçüde tartışmalıdır.

Sayet bu tehdit gerçeklesirse (ki ok yaydan çıkmıştır geri dönmesi bence imkansizdir ama burası Türkiye gecmis örnekler ışığında hersey mumkun) o ülkelerdeki 10 Türk Büyükelçisi de mütekabiliyet prensibi gereğince sinirdisi edilecektir. Hatta AB toplu bir karar bile alabilir.

Bir kez daha dış politikanin rasyonalite ve menfaatler temelinde yürütülmesi, düşünülmeden tepki verince hem itibar hem de menfaat kaybı ortaya çıkması soğuk gerçeği ile karşı karşıyayız.

Herkes gibi ben de merakla bekliyorum bu çıkmazdan nasıl cikilacagini.

Mehmet ÖĞÜTÇÜ


Yazarın diğer yazıları:


Devamını Oku

İyi bir gelecek için insan sermayesine yatırım

İyi bir gelecek için insan sermayesine yatırım
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İngiliz yazar H.G. Wells, “İnsanlık tarihi giderek eğitim ile felaket arasındaki bir yarışa dönüşüyor” diyordu. Sanayi Devrimi’nden, özellikle de 1970’lerden bu yana Doğu Asya mucizesinin tarihine baktığımızda en süratli ve istikrarlı kalkınmayı insanlarını iyi eğitebilen, onlara temel sağlık, yeterli beslenme sağlayabilen ve aile büyüklüğünü sınırlandırabilen, bilgi üretip onu koruyan, akıllıca kullanan toplumlar olduğunu görüyoruz şaşmaz şekilde.

İnsan, bugün olduğu gibi geleceğin de en değerli sermayesi. İnsana yapılacak yatırım fazlasıyla geri dönüyor. Onun eğitimi, sağlığı, sosyal güvencesi, doğru yerde istihdamı ülkeyi dünya rekabet liginde üst sıralara taşımanın ön koşulu.

Resmi tarih anlayışının objektif özeleştirisi dahil, bugününden haberdar ve geleceğe umutla bakan, uluslararası çapta, özgüveni yüksek insan yetiştiren, bilim ve teknolojiyi rehber edinen, zengin kültürel, dini ve tarihi çeşnimizden esinlenen, dış dünya ile de uyumlu bir eğitim sistemi yaratılması en öncelikli hedefler arasında olmalı.

Hem sorunlarımızın hem de çözümsüzlüklerimizin hepsinin temelinde, aklın doğru kullanılamayışı var. Aklı doğru kullanmak, insan hammaddesinin değerlendirilmesi ancak iyi eğitimle oluyor. Yalnız bilgi birikimi değil, yöntem ve planlama, bağımsız düşünebilme yeteneği olarak da. Bunlar olmadıkça, nüfus büyüklüğünün askeri gücün, ekonomik dinamizmin, doğadaki elverişliliğinin ve kaynak bolluğunun pek önemi kalmıyor.

Özgür, sorgulayıcı düşünceye, tüketimden çok üretmeye, yaratmaya, paylaşmaya, kültürel aydınlanma dönemine zemin hazırlayacak ve ortak değerlere saygıya ağırlık verecek bir eğitim zorunlu. Okuldan çıkınca bitmeyen yaşam boyu eğitim ve öğrenim.

Kadın ve çocuğa özel önem atfeden, kadınların toplum yaşamında ve ekonomideki rollerinin güçlenerek artırıldığı, cinsiyet ayrımının giderildiği, fırsat eşitliğine dayalı bir sistem. İnsanların emekliliği, sağlık sorunları ile ilgili belirsizliği giderecek, bu alanlarda hem insanı hem de ekonomik çözümleri getirecek bir yaklaşım.

Ne oluyor insana yatırım yapınca?

Eğitim ve öğrenime yatırım, ekonomik büyümeyi ve bireysel ilerlemeyi ve eşitsizliği azaltmayı sağlamanın en temel öğesi olan insan sermayesinin oluşumuna/iyileştirilmesine katkı sağlıyor. Sadece işsizlik ve toplumsal dışlanmışlıkla mücadeleye değil, aynı zamanda ülkenin geleceğine de yatırım olarak görülmeli bu alana katalize edilecek kaynaklar.

İnsan sermayesine yatırım birçok OECD ülkesinde ulusal gelirin yüzde 10’una tekabül ediyor. Burada ilk öğretime harcanan kamu ve özel fonlar ile okul sonrasında birey ve şirketlerin harcadıkları paralar da hesaba katılıyor. Kaynakların hangi tür insan sermayesine yatırılacağı (erken çocukluk mu yüksek eğitim mi) ve maliyetin nasıl dağıtılacağı (şirketler, bireyler ya da kamu makamları) gibi politika kararları gündeme geliyor.

OECD, insan sermayesini “ekonomik faaliyete ilişkin olarak bireylere kazandırılmış olan bilgi, yetenek, beceri ve diğer özellikler” olarak tanımlıyor. Bunun geri dönüşünün nasıl hesaplanacağını ise henüz tam olarak bilemiyoruz. Yine de eğitime yatırımın okulda geçen her yıl için bireye kabaca yüzde 10 ila yüzde 15 arasında ek kazanç getirdiğini varsayıyoruz.

İlkokul, en yüksek geri dönüş oranına sahip iken ortaokul nispeten daha düşük, lise ise ortaokuldan daha yüksek getiriye sahip. Özellikle gelişme yolundaki ülkelerde eğitime yatırımın getirisi gelişmiş ülkelere kıyasla tahmin edemeyeceğiniz kadar yüksek; zira işlenecek potansiyel muazzam boyutlarda.

Dahası, ekonomik faaliyetlere ilişkin bilgi, beceri ve yeteneklerin yaratılması sadece işteki performansı etkilemiyor; aynı zamanda toplumsal davranışları da biçimlendiriyor. Yüksek eğitim standartlarına ulaşılması, daha iyi kamu sağlığı, daha düşük suç oranları, daha bilinçli çevre korunması, anne-babalık, siyasi katılım ve toplumsal dayanışma gibi olumlu yan etkiler de doğuruyor.

“Beşikten mezara” eğitim için

Gençlerin sadece para getireceği düşünülen finans, iş yönetimi, hukuk ve benzeri disiplinlerin yanısıra ülkenin üretici, yaratıcı temelini oluşturacak matematik, fizik, biyoloji, bilgisayar, tıp ve mühendislik alanlarına da yönelmeleri şart. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada yüksek talebi olan öğrenim alanları seçmeliler ki “sınır tanımayan fırsatlar”dan kendilerini dışlanmış bulmasınlar.

Tıpkı sağlık ve sosyal güvenlik gibi, eğitim de giderek daha karmaşık ve pahalı hale geliyor. Fırsat eşitliği bozuluyor. Çocuklarımızın neye ihtiyaç duydukları, onlara neler sunulması gerektiği, eğitim metodolojisi hızla değişiyor. Özel sermaye kârli bir iş olarak gördüğü eğitim sektörüne daha geniş şekilde giriyor, kendi standartlarını getiriyor.

Devlet-özel sektör eğitim kalitesi ciddi farklılıklar gösteriyor. Özel sektör, sadece mal ve hizmet değil, aynı zamanda eğitim sağlayıcı olabileceğini de kanıtlayarak eğitimde öncü bir rol üstleniyor. Burada özel ve kamu menfaatlerinin, değerlerinin nasıl dengeleneceği önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Büyük şirketler özel gereksinimlerine uygun personel yetiştirmek için kendi üniversitelerini kurmaya başladılar. İngiltere’de British Telecommunications’in, 125 bin çalışanına mesleki kurslar ve ihtiyaç duyulan alanlarda diplomalar veren bir üniversitesi var. Aslında bu eğilim kökleşmiş Amerikan deneyiminden ilham alıyor.

Ülkemizde eğitim, genellikle tablonun tamamına bakmadan, uluslararası eğitim trendleri ve gelecek vizyonumuzun saçayakları hesaba katılmadan bölük pörçük söylem ve politikalarla gündeme geliyor. Perakende yaklaşımlarla, ortak bir vizyon ve onun etrafında güçlü bir konsensüs oluşturmadan eğitime dokunmak, yarardan ziyade zarar yaratiyor, ciddi toplumsal gerilimleri korukluyor.

Nüfus içindeki oranları giderek büyümekte ve hoşnutsuzluğu artmakta olan çocuklarımızın, gençlerimizin ülkemizin geleceği üzerinde “saatli bomba” değil gerçek anlamda bir “varlık” olması için gelin eğitimi siyasi, dini, etnik ayrımlara meze yapmayalım. Ortak paydayı yansıtacak, ülkemizi, insanlarımızı hem mutluluk hem de refah endeksinde yukarılara sıçratacak milli ve evrensel eğitime yatırım yapalım.

Mehmet ÖĞÜTÇÜ


Yazarın diğer yazıları:


Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.