Yeri ve zamanı geldi de; anlatacaklarım yine, yeniden Eski Türkiye’den dostlar. Anlayacağınız; 900’lü yıllardan, her şeyin aslı olduğu, her şeyin aslı olduğu için güzel olduğu çooook eski zamanlardan. Ya yüz yıl geçti üstünden ya bin yıl; hatırlıyorum evet, evet bir asır…
O zamanlarda evlerde yalnızca bir televizyon vardı; kutulu, örtülü. Hatırlar mısınız? O televizyonun da yalnızca bir kanalı. Pazar akşamları sokaklar sessizleşirdi. Çay bardaklarından yükselen buhar, salonların tavanına usulca dokunurdu. Dantel örtülerin üzerinde duran siyah beyaz televizyon, evin en kıymetli misafiri olurdu.
Sonra, sonra; ekranda bir ADAM belirirdi. Yüzünde eksilmeyen bir tebessüm, sesinde huzur, sesinde güven, bakışlarında çocukça bir heyecan. Ve milyonların dilinde ekranda O’nu görür görmez aynı iki kelime; “Başladı işte…”
O tanıdık ses yükselirdi ardından “Üstünde tırnak makası olan var mı?” ya da “Dolma kalemi olan var mı?”, bazen de “Cımbızı olan var mı?” Türkiye gülümserdi… Çünkü bu cümleler artık sadece bir yarışmanın değil, bir dönemin parçası gibiydi. Yarışmacılar kutular arasında seçim yaparken aslında umutlarını seçiyordu. O ise gülümseyerek “Size şunu vereyim…” Bir sessizlik… “Size bunu vereyim…” derdi.
Salondaki heyecan biraz daha büyürdü sonra. Karşı taraftan o unutulmaz cevap gelirdi. “Yok, ondan var.” Ve ardından milyonların hafızasına kazınan o cümle: “Kutumu açtırmak istiyorum.” Belki kutudan bir televizyon çıkacaktı. Belki bir çamaşır makinesi, belki de sadece küçük bir hediye. Ne olduğu önemli değildi. İnsanlar kutunun içindekini değil; Cenk Koray’ın heyecanını yaşar, heyecanını izlerlerdi.
Evet dostlar, bugünkü konuğumuz, konukluğumuz Cenk Koray; 26 yıl önce, 23 Temmuz 2000 tarihinde aramızdan ayrılan, o hepimizin aileden saydığı güzel insan…
Biz bir döneme damga vuran o güzel yarışmaya, “Tele Kutu”ya devam edelim. Cenk Koray, programında hediyeleri değil umutları sunuyordu adeta. Bir ülkenin de ortak heyecanını yönetiyordu; nakış nakış. Ne diyorum size; o yıllarda insanlar birbirlerine ertesi gün kutunun içinden ne çıktığını anlatıyordu. Çocuklar O’nun gibi konuşmaya çalışıyordu mesela. Babalar O’nun esprilerini tekrar ediyordu. Anneler O’nun nezaketini seviyordu.
Bir sunucu olmaktan çok daha fazlasıydı Cenk Koray. Televizyonun evlere giren sıcak yüzüydü O. O, o yılların gülümseyen sesiydi. Herkes için aileden biriydi.
*****
Hiçbir alkış, bir insanın bütün hikâyesini anlatmaya yetmez. Bilirsiniz yazışkanım, ben yine elimden geldiğince deneyeyim. O hikâye; bu topraklarda, Çukurova’da, Adana’nın o güneşe ateş edilesi kavurucu sıcağı altında, 1 Ağustos 1944 tarihinde başladı. Sonra Zonguldak’ın yağmurlu sokaklarında gençliğe, delikanlılığa adım atması. Hayat O’na erken yaşta disiplini öğretti. Annesinin öğretmen oluşu, kelimelere olan saygısını büyüttü de büyüttü. Evet, kelimelerle arası da iyiydi hani…
Sonra tesadüfen tanıştığı tenis kortları. O kortlarda yalnızca raket sallamadı Cenk Koray, insanların dikkatini çekmeyi de öğrendi. Hakem kürsüsünde yaptığı küçük şakalar, ileride milyonları güldürecek büyük bir yolun da ilk adımlarıydı.
Sonra çok sevdiği Halit Kıvanç ağabeyi gibi hukuk fakültesine gitti. Çok sevdiği Halit Kıvanç ağabeyi gibi cübbeyi omuzlarına aldı, adaletin dilini öğrendi, avukat oldu. Fakat kader O’nun eline başka bir mikrofon uzatmıştı bir kere. Kadere kim karışabilir ki? Aynı Halit ağabeyinin spor spikeri olmasında bir gün maçı anlatan spiker ağabeyinin yanındayken hastalanıp da mikrofonu alıp bir daha hiç bırakmaması gibi, Cenk Koray da bir gün Halit Kıvanç ağabeyinin yerine tesadüfen ekran karşısına geçiverdi. Hayat bu, oyununu oynayacak. Belki kendisi de o gün hayatının değişeceğini bilmiyordu. O yayın yalnızca bir program değildi. Yeni bir devrin de başlangıcıydı.
Kanun maddelerini bıraktı Cenk Koray, kalplere dokunan cümleleri seçti. Sevincin, umudun ve çocuk gülümsemesinin sunuculuğunu yapmaya başladı bir anfa. O, ağır bir işçiydi aslında. Gönüllü bir ağır işçi. Bir ülkenin pazar akşamlarına ışık ve umut taşıdı içtenlikle; söz söz, kelime kelime, cümle cümle, Bunları yaparken de öyle derdi ya; insanların(ın) tebessüm etmesini, mutlu olmasını sağlayıverirdi. Bunları nakış nakış, en güzel şiirin en güzel dizeleri gibi işleyerek yapmasını bilirdi.
Ekranda ne kadar neşeliyse, hayatın içinde de o kadar samimiydi Cenk Koray. İnsanları güldürürken düşündürmeyi de bildi. Çünkü O’nun için alkış; sadece eğlencenin değil, insan olmanın da ödülüydü. Belki de bu yüzden yıllar geçti, ekranlar renklendi, televizyon kanalları çoğaldı. Teknoloji değişti, yeni bambaşka bir medya oluştu. Ama ne olursa olsun, O’nun sesindeki samimiyetin tınısını duyanlar için Cenk Koray’ın sesi hafızalardan hiç silinmedi.
*****
Cenk Koray yıllarca yarışmacılara sorular sordu onları ödüllendirdi ya; hayat işte, herkese olduğu gibi O’na da en zor sorusunu sordu. Yıllarca insanların kutularını açtırmıştı. Meğer kader de bir gün O’nun önüne, açılması en ağır kutuyu koyacakmış. Kutunun içinden ne bir otomobil çıktı ne bir televizyon ne de bir alkış. İçinden tarifsiz bir acı çıktı.
31 Ağustos 1996, Cumartesi…
Takvim yaprakları yalnızca bir günü göstermiyordu. Bir babanın ömrünü ikiye bölen çizgiyi de gösteriyordu. Henüz 19 yaşındaki oğlu Nihat, O’nun kollarında hayata veda etti. İnsan bazen avaz avaz haykıran kendi derin sessizliğine girer ve kelimelerini kaybeder. Cenk Koray, sesini kaybetmedi belki ama gülüşünün en parlak tarafını o gün toprağa verdi. Artık hiçbir alkış, bir evladın sesini geri getiremeyecekti. Hiçbir yarışma, kaderle pazarlık yapamayacaktı. Hiçbir teklif, o acının yerini dolduramayacaktı. Bilenler bilir, bilmeyenlerin de bilenlere anlatmasını istemem; en büyük acılar bağırmaz dostlar, sadece derinleşir. İnsan da o derinliğin içinde yeniden kendini arar.
Cenk Koray, ömrü boyunca, kendi ifadesiyle “görünmeyeni görmeye çalışan fani bir yolcu” idi aslında. Sayıların ardındaki anlamları merak eden; kâinatın sessiz diliyle konuşmaya, anlamlandırmaya çalışan. Özellikle 19 sayısının ilahi düzende taşıdığı anlam üzerine uzun yıllar düşündü.
“Mustafa Kemal Atatürk” mesela; kurucumuz, Başkomutanımız, adı toplam 19 harften oluşuyordu. Atatürk’ün 57 yaşında vefat etmesi, 19 Mayıs 1919, doğum yılı 1881, ölüm yılı 1938; hepsi 19’un katlarıydı. Ve daha birçok öne sürdüğü tespitleri… Kimileri O’na hak verdi. Kimileri karşı çıktı. Kimileri inandı. Kimileri eleştirdi. Ama O, inandığını söylemekten hiçbir zaman vazgeçmedi.
Hakikati aramanın, alkış toplamaktan daha değerli olduğuna inanıyordu. O’nun için 19, yalnızca bir rakam değildi. Bir kapıydı. Bir işaretti. Belki de insanın kendine sorduğu en eski sorulardan birinin anahtarıydı. Hayatı boyunca bu düşüncesini kitaplarına da taşıdı. Fırtınalar koptu. Tartışmalar yaşandı. Hatta düşünceleri yüzünden saldırıya uğradı ama O yine de düşünmekten ve düşündüğünü yazmaktan vazgeçmedi, kalemini bırakmadı yani…
Televizyon ekranlarından uzaklaştığında da sanat O’nu bırakmadı. Kameraların karşısına oyuncu olarak geçti. Bir karakteri canlandırırken bile kendi samimiyetini gizlemedi. Rol yaptı ama yapmacık olmadı, o rolü yaşadı. Çünkü O’nun en büyük rolü, iyi bir insan olmaktı. Belki de bu yüzden oynadığı filmlerden çok, insanların hafızasında bıraktığı tebessüm kaldı.
Ve Beşiktaş… Hayatında çok büyük bir yer kaplayan Beşiktaş’ı… Beşiktaş tribünlerinde yalnızca bir taraftar değildi. Bilenler bilir, insan olan hissetmiştir; vefanın adını taşıyan ADAM’lardan biriydi. Dostluğu gösterişsizdi. Sevgisi hesapsızdı.
Ya özgün ve güçlü kalemi, yazarlığı… Kalemi mizah yüklüydü, incitmeden güldürürdü. Ne acelesi varsa, art arda; 1995 yılında “Rutubet”, 1996’da “Kur”an – İslamiyet, Atatürk ve 19 Mucizesi” ve 1997’de “Atatürk ve Din” adlı kitaplarını yayımladı.
*****
Sonra bir temmuz sabahı geldi. Takvimin üzerindeki kırmızı şeritli çubuk 23’ü göstermekte. Vardık da göğe erdik ya; ilk milenyum temmuz sıcağı anlayacağınız. İstanbul, Adana olmuş sanki, Adana gibi davranıyor; Cenk Koray’ın memleketi gibi, cayır cayır yanıyor. Yıllarca milyonların heyecanına ritim tutan o yorgun kalp, sessizce duruverdi. Sessizce duruver, sessizce duru, sessizce du, sessizce, sessiz, ses; sesi sustu, yıkadılar, pakladılar gömdüler O’nu…
Baha’nelere ne gerek; seni çok iyi hatırlıyoruz Cenk Koray ve şimdi de bak, seni anmaya, anlamaya çalışıyoruz. Gönüllerde iz bıraktın çünkü; en güzel cümlelerimizin içindesin, en imgeli şiirlerimizde. Bir şarkının nakaratında, bir çocukluk hatırasında, eski bir televizyonun titrek ekranında, bir pazar akşamının sessizliğinde. İyi bir insanın nasıl hatırlanacağını gösterdin ya bize, iyi bir sunucu olmanın ötesinde…
Saygıyla usta. Minnetle, özlemle…
BAHA AKINER
UNCATEGORİZED
1 gün önceDÜNYA
20 gün önceMAGAZİN
20 gün önceGÜNDEM
21 gün önceDÜNYA
25 gün önceDÜNYA
25 gün önceGÜNDEM
26 gün önce
1
Kılıçdaroğlu’nun açıklama yaptığı salonda dikkat çeken değişiklik
4234 kez okundu
2
Ahmet Serkan Tuncer in İhraç İstemi Üzerine
4208 kez okundu
3
TİSAN DAVASINDA GÖZLER YENİDEN KEŞİF SÜRECİNDE
4145 kez okundu
4
YENİ BİR ÇAĞIN EŞİĞİNDE: AVRUPA VE ORTA DOĞU’DA STRATEJİK UYANIŞ VE DEMOKRATİK BİRLİK
2940 kez okundu
5
SİYASİ PARTİLERİMİZ – 2: AK PARTİ
2640 kez okundu