AYNI GÜN, İKİ BÜYÜK MELODİ: BACH VE VİVALDİ

AYNI GÜN, İKİ BÜYÜK MELODİ: BACH VE VİVALDİ

ABONE OL
Temmuz 29, 2026 07:05
AYNI GÜN, İKİ BÜYÜK MELODİ: BACH VE VİVALDİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Küçüktüm, küçücüktüm! Top oynadım, acıktım.

Buldum yerde bir erik, kaptı bir Ala Geyik…

Geyik kaçtı ormana, bindim bir ak doğana.

Doğan, yolu şaşırdı…”

Baha’nelere ne gerek; şaşırdı, şaşırmasına da bugünkü yazıma, eskilerden bir mevzu anlatarak başlamak isterim müsaadenizle. Hani şu en gerçek zamanlardan. Ak doğan, geyik filan değil derdim. Ya da çocuk acıkması; ki fenadır, çocuk olan bilir. “Çocuk olmayan mı var?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, var…. Ki; bu da ayrı bir yazı konusudur, hem de derin. Çok derin…

Biz dönelim şimdiki mevzuya. Dedim ya; her şeyin aslı olduğu, her şeyin aslı olduğu için güzel olduğu zamanlardan anlatacaklarım. Ne kadar önceydi hatırlamıyorum. Kendimi bile zor hatırladığım zamanlar. Sanırım geçtiğimiz bin yıldı. Bin dokuz yüzlü yıllar. Ya bin yıl geçti üstünden ya yüz yıl. Evet evet, bir asır olmalı. Bir asır önceydi anlatacaklarım. Yaşandı geçti, şimdi anılarda. Tetiklenip girdin mi, daldın mı içine; çehrede tebessüm, yürekte sıcaklık hissettiren hatıralarda…

Geceleri, tek kanal yayın bitimi, 2 askerin Anıtkabir’de, Ata’mın başında tuttuğu nöbet değişiminde, göndere çektiği al bayrağım nazlı nazlı dalgalanıp ruhumu okşarken; kardeşim Barış ile hazırol vaziyetinde bağırarak, olabildiğince coşkulu söylediğimiz İstiklâl Marşı zamanları…

Gerçekten, Eski Türkiye’den hani. Ve üzerine “Televizyonunuzu Kapatmayı Unutmayınız” yazısının ardından, sihirli kutunun karlandığı yıllar. İşte tam da o zamanlardan yani…

Hikâyemiz, o zamanlardan başlıyor efenim. Bir “Pazar Konseri” programı vardı, hatırlar mısınız? Kovboy filminden hemen sonra. Rahmetli Hikmet Şimşek’in hazırlayıp sunduğu. Kimine göre “Pazar Kanseri” kimine göre ise muazzam, büyülü, başka bambaşka bir âlem sebebi…

Programın öneminin, içeriğinin ne olduğunun farkına varamadığımız yıllar ama… Tüm gün kapanana kadar açık kalan televizyonumuzun, “Pazar Konseri” çıktığında annemin kapatarak tozunu aldığı dönemler aslında. Sonrasında TRT Ankara Televizyonu’nda çalışırken, tanışma ve birlikte çalışma şerefine erdiğim. Gerçekten önemli şahsiyet, bir duayen…

Bir “Pazar Konseri” bant çekiminde Ankara’dan Sinop’a gittiğimizde anlatmıştım Hikmet hocama bu anekdotu da gülümseyip “Evlat, ben de biliyorum programımın çok fazla izlenmediğini fakat Türk insanındaki müziğe yanaşacağı büyük değişime inanıyorum” demişti. “Büyük Değişim”, gerçekten ne yüce bir inanç. O günün geleceğine olan inançla üretmek, çalışmak, çabalamak, vazgeçmemek. Saygıyla Hikmet hocam…

*****

Geçmiş ile bugün arasında mutlaka farklar var ama bugün Türkiye’de “klasik müzik” denildiğinde çoğu insanın yüzünde kısa bir sessizlik beliriyor hâlâ. Sanki bu müzik yalnızca konser salonlarının ağır perdeleri arasında, yalnızca çok ilgilileriyle yaşamak zorundaymış gibi düşünülüyor. Böyle bir algı var. Oysa, sanat hiçbir zaman birkaç kişinin malı değil. Çünkü gerçek sanat, insanın ortak vicdanı…

Salonunda canlı olarak bir senfoni dinlemeyen, bu büyüye kapılmayan nice insanlarımız var. Bir konçertonun bırakın kaç bölümden oluştuğunu, adının ne anlama geldiğini bilmeyen nice, müzikten uzak insanlarımız… Var…

Ama her şeye rağmen Antonio Vivaldi’nin adını mutlaka bir yerlerde duymuşuzdur. Belki okul kitaplarında… Belki bir belgeselde… Bilmem; belki de bir telefonun bekleme melodisinde farkında olmadan “Dört Mevsim”e kulak vermişizdir.

Johann Sebastian Bach da hayatımızın kıyısından sessizce geçmiştir. Bir reklam filminde belki… Belki bir sinema sahnesinde… Herhangi bir törende… Ya da çocukluğumuzda yazımın başında belirttiğim gibi belki tesadüfen rastladığımız adını anlamını bilmeden duyduğumuz bir eserinde…

İnsanlar dostlar; unutmaya yakındırlar, her şeyi ama her şeyi, isimleri, olayları, fakat müzik, tınılar ve melodiler hafızamızda yaşamaya devam eder. Hatta iz bırakırlar. İnsan, tanımadığı bir besteciye bile yıllarca fark etmeden eşlik edebilir. Adını ve eserini bilmese de. Tınısı geldiğinde, tetiklendiğinde…

Belki de müziğin en büyük mucizesi bu. İsmini, cismini, özelliğini bilmediğimiz nice insanla aynı duyguyu paylaşabilmek. Ne yazık ki; ülkemizde klasik müzik hâlâ yeterince ilgi görmüyor. Konser salonları çoğu zaman hak ettiği kalabalıklara ulaşamıyor. Bir futbol karşılaşmasının heyecanını milyonlar paylaşırken, bir senfoninin coşkusunu sadece birkaç yüz kişi dinliyor. Oysa ikisi de insan ruhunun farklı ihtiyaçlarına cevap veriyor. Biri bedeni ayağa kaldırıyor. Diğeri kalbi…

Garip, tarifi mümkün olmayan bir toplumuz; sıra dışı, ne zaman ne yapacağı belirsiz, hesap edilemeyen. Gürültü çıkarmayı, gürültü çıkaranı izlemeyi, kısacası gürültüyü seviyoruz. Sessizliğin sesini duyamıyor, tınıların içindeki güzelliği ise çoğu zaman kaçırıyoruz. Oysa Bach’ın piyanosundan yükselen tek bir ezgi, bazen saatler süren tartışmalardan çok daha fazla şey anlatabilir. Vivaldi’nin kemanından dökülen birkaç nota; kelimelerle tarif edemediğimiz, anlatamadığımız o koca özlemleri dile getirebilir. Çünkü müzik, tercümana ihtiyaç duymayan tek dildir.

İtalyanca’yı bilmezsiniz ama Vivaldi’nin icra ettiği eser sizi ağlatabilir. Almanca’yı da bilmezsiniz, yine de Bach yüreğinize dokunabilir. Sanatın gerçek milliyeti de tam burada başlar işte; insan olabilmekte…

*****

İlginçtir… 28 Temmuz tarihinde bitti bu dünyadaki konuklukları; aynı gün, art arda… 1741, 1750… Dokuz yıl arayla… İki büyük usta… Antonio Vivaldi, Johann Sebastian Bach… Ve geriye kalan milyonlarca nota…

Antonio Vivaldi… Ömrü boyunca İtalya’da yaşadı ya; 1740 yılında, 62 yaşında, Viyana’ya gitti. Ancak hastalandı ve 1742’de Messenia’da sahnelenecek olan “L’oracolo” operasının gösterimine katılamadan, 28 Temmuz 1741 tarihinde, olabildiğince sade bir cenaze töreniyle, sefillik ve yoksulluk içinde bu dünyadaki konukluğunu bitirdi. Ne diyebilirim ki; yazık, çok yazık…


Johann Sebastian Bach… İtalyan meslektaşı Antonio Vivaldi’nin ölümünü nereden duyacaktı ki! Vivaldi’nin ruhu arafa çıktığında da sadece tamı tamına 9 yıl daha yaşayacağını… 65 yıllık ömrünün 56. yaşındaydı ve hastaydı. Gittikçe artan göz rahatsızlıkları, kendisini de yakınlarını da endişelendirmeye başlamıştı. Özüne karşı hep sert davranan Bach, ilk zamanlarda bu rahatsızlıkları iki kat etkinlikle alt etmeye uğraştı. Fakat bu sefer de ilaçlar yetersiz kalıyordu. Eskiden beri miyop olan gözleri fazla çalışmaktan ve notaları kopyalamaktan yorulmuş, yavaş yavaş görmez olmaya başlamıştı. 1749’da gözlerine yapılan ameliyat başarısızlıkla sonuçlanarak tamamen kör olmasına yol açtı. Bach’ın körlüğü; cesaretini, sabrını ve dinsel inancını hiç sarsmadı. O yine çalışmalarını sürdürüyordu. Gözlerinden dolayı karanlık bir odada yaşamaya mahkûm olmasına karşın damadı ve öğrencisi Johann Christoph Altnickol’a son koral’ini söyleyip yazdırıyordu. Bu koral “En büyük sıkıntılara düştüğümüzde” sözleri ile başlıyordu. Bach ölümünün yaklaştığını hissedince o koralin başına “Tanrım, işte katına çıktım” tümcesini yazdırdı. Ölümünden yaklaşık 10 gün önce gözleri yeniden görmeye başladıysa da bu tamamen geçici bir durumdu. 28 Temmuz 1750 Salı günü sabahı yüksek ateşle birlikte bir inme geldi ve akşam saat 9’a çeyrek kala hayatını kaybetti. Leipzig’de yatar şimdi, ebedi istirahatgâhında…


Sanki takvim, Barok çağın iki büyük ustasını aynı sayfada alt alta gelecek şekilde imza atarak uğurlamak istemişti. Birisi İtalya’nın kanallarında yankılanan coşkulu bir keman sesiydi, diğeri Almanya’nın kiliselerinde yükselen orgun nefesi. Biri Venedik’in rüzgârını notalara çevirdi, diğeri Leipzig’in çanlarını sonsuzluğa taşıdı. Birbirlerinden habersiz, aralarında kilometreler vardı. Fakat müzik, sanatın yedi dalından biri olan o evrensel güç; onları birbirine görünmez iplerle bağladı.


Vivaldi, bir rahipti. Kızıl saçlarından dolayı “Kızıl Rahip” diye anılıyordu. Yetim kızların müzik eğitimi aldığı okullarda yıllarca keman öğretti. Onların umutlarına nota yazdı. Kemanını yalnızca bir enstrüman olarak değil, insan ruhunun dili olarak kullandı. “Dört Mevsim” adlı o muhteşem eserini bestelediğinde; aslında yalnızca ilkbaharı, yazı, sonbaharı ve kışı anlatmıyordu. İnsan ömrünün ‘dört mevsimini’ de anlatıyordu.


Bach, çocuk yaşta anne ve babasını kaybetmişti. Hayat O’na erken yaşta yalnızlığı öğretti. Belki de bu yüzden eserlerinde insanın iç sesi daha çok duyuldu. Orgun tuşlarına dokunduğunda yalnızca müzik değil, dua(lar) da yükseliyordu. Besteleri yalnız kulaklara değil, vicdanlara da sesleniyordu.


İki usta da yaşadıkları çağın ötesini görebilmiş insanlardı. Ne var ki kader, onlara hayatlarının sonunda büyük alkışlar hazırlamadı. Vivaldi, ömrünün sonuna kadar fark edilemedi ve yoksulluk içinde öldü. Bach’ın ölümünden sonra ise eserleri uzun yıllar hak ettiği ilgiyi görmedi.


İnsanlık bazen dehaları yaşarken fark edemiyor. Onları ancak sustuklarında duymaya başlıyor. Belki de sanatın en büyük yalnızlığı budur. Önce sessizlikle ödüllendirilmek, sonra ölümsüz ilan edilmek…


28 Temmuz işte bu yüzden yalnızca bir tarih değildir; iki büyük melodinin aynı gökyüzüne karıştığı gündür. İki ustaya da saygıyla…

BAHA AKINER

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP
rk
rk