Arkadaş Zekai Özger…

Arkadaş Zekai Özger…

ABONE OL
Ağustos 5, 2026 19:01
Arkadaş Zekai Özger…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Arkadaş Zekai Özger…

Türk şiirinin; henüz 20’li yaşlarında vefat eden, kelebek ömürlü önemli temsilcilerinden…

Şiirle ilgili ya da ilgisiz, “Arkadaş Zekai Özger” adını ilk kez duyan bir insanın zihninde; sırf “Arkadaş” isminden dolayı hemen bir yakınlık, sıcaklık beliren…

Toplumumuz sever arkadaşı hani; sonu gardaşlığa, dostluğa giden sırdaşlığı hem. Çünkü “arkadaş” ‘adı üstünde’ insanın yanında yürüyen, derdini dinleyen, sevincini paylaşan, gerektiğinde omzunu sessizce uzatan kişi. Tesadüfen bir yerlerde karşılaştığında selam veren, bir çay masasında mesela uzun uzuun karşılıklı dedikodu yapacağın, muhabbet ettiğinde önünü-arkasını düşünmeden dilini kontrol etmek zorunda kalmadığın, hüznünü bile gülümseyerek anlatan en sen’den bildiğin yürek sahibi…

Bugünkü konukluğumuz Arkadaş Zekai Özger’in; sadece şairliğini özgün kalemini değil, ürettikleriyle adının çağrıştırdığı dostluğu şiirin içine taşımasını, kendi yalnızlığını, Aşk’ını, acısını, sıra dışılığını, farklılığını ve bu dünyayla hesaplaşmasını da dizelere dönüştürmesini inceleyeceğiz müsaadenizle…

“Zekai Özger”dir ya asıl adı, “Arkadaş” kelimesi de O’nun için yalnızca adının başına koyduğu bir mahlas değil, insanın insana en çok ihtiyaç duyduğu yerde seçilmiş bir yakınlık sözcüğüydü aslında. Bunu böyle tarif ediyordu soranlara.

Yaşasa daha neler yazacaktı ya; şu kavanoz dipli dünyaya sadece 25 yıl konukluk etti, kısa hayatına ‘uzun bir şiir’ sığdırmayı başaran kelebek ömürlü şair…

Dedim ya; Arkadaş Zekai Özger, henüz 25 yaşında hayata veda ettiğinde geride tamamlanmış bir hayat değil, yarım bırakılmış kocaman bir şiir bıraktı. O’nun ölümü, gençliğin ortasında ansızın sönen bir ışık gibiydi; fakat şiiri, o ışığın karanlıkta çoğalan yansıması olarak yaşamaya devam etti, edecek de…

*****
 

“Alnını dağ ateşiyle ısıtan,

Yüzünü kanla yıkayan dostum.

Senin uyurken dudağında,

Gülümseyen bordo gül,

Benim kalbimi harmanlayan isyan olsun…

Şimdi dingin gövdende,

Uğultuyla büyüyen sessizlik.

Bir gün benim elimde,

Patlamaya sabırsız mavzer olsun…

Başını omzuma yasla,

Göğsümde taşıyayım seni;

Gövdem gövdene can olsun…”

8 Ocak 1948’de Bursa’da, Selanik göçmeni, yedi çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olarak doğdu. Dedim ya; asıl adı Zekai Özger’di, fakat şiir dünyasına kendisini “Arkadaş” diye tanıttı. Belki de bu mahlas, O’nun insanla kurduğu derin bağın, yalnızlığın içinden dostluğa uzanan elinin en kısa adıydı.


Dar gelirli bir ailenin çocuğu olarak Bursa sokaklarından çıkıp Türk şiirinin kendine özgü seslerinden birine dönüşmesi, başlı başına bir hayat şiiriydi. Henüz küçük yaşlarda ortaya çıkan kemik hastalığı, sağ bacağına musallat olan uzun bir acıya dönüştü. 12,13 yaşlarında peş peşe ameliyatlar geçirdi ve aylarca annesiyle hastanelerde kaldı. Gemlik’teki Kemik Hastanesinde yılın üç dört ayını geçirmek, çocukluğunun takvimine acının tarihlerini yazdı. Fakat hastalık O’nu hayattan koparmadı, tersine şiire doğru itti. Bu acılarla beslendi şiir yüreği…


Şiir ve edebiyat; O’nun için yalnızca bir sanat alanı değil, acının içinden nefes almanın bir yolu oldu. Arkadaşı Cavit Kürnek’e ithafen 1970 yılında yazdığı, fiziksel ve ruhsal yaralarını, ötekileştirilmiş hissini en yalın haliyle döktüğü “Kurdeşen” şiirinde mesela hastalığını anlatırken, bedeninin büyürken nasıl küçüldüğünü söyler gibi kendi hayatının trajedisini de dile çevirdi:

“Sağ bacağım topaldır benim.

Onun için incedir yüreğim.

Onun için aksarım hayata ve denize.

Yeryüzünün güneş renkli mayosu bile,

Giyince sırıtır bacaklarımda.

Ah benim ostomyolit kokan sağım…”

*****
 

Lise yıllarında edebiyatın peşine düştü ve daha 17 yaşındayken arkadaşı Ömer Zafer Göktürk’le “Kent 16” adlı dergiyi çıkardı. Dergi yalnızca bir sayı yayımlanabildi ama Arkadaş’ın şiir yolculuğunda küçük bir kapıyı sonsuza kadar açık bıraktı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bağlı Basın ve Yayın Yüksek Okulu’nda okudu ve 1970’te mezun oldu. Ankara, O’nun için yalnızca bir üniversite şehri değil; şiirinin, dostluklarının, yalnızlığının ve çatışmalarının büyüdüğü bir kent oldu.


Tiyatro da hayatının önemli duraklarından biriydi. Aristophanes’in oyunlarının biletlerini satacak kadar tiyatronun içindeydi, aynı zamanda oyuncu olarak sahnede de rol aldı. Ne var ki söylentiler, önyargılar ve dönemin sert toplumsal iklimi O’nu tiyatrodan uzaklaştırdı. O, dışlandığı yerde susmak yerine şiire daha fazla sarıldı.
 

1967’de “Soyut” dergisinde yayımlanan “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası”, O’nun şiir dünyasının kapısını daha geniş bir şekilde araladı. Bu şiirin adı, yıllar sonra yayımlanacak ilk kitabının da ismi olsun istiyordu. “Ne zaman yayımlarsam yayımlayayım; adı ‘Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası’ olacak” demesi, yarım kalacağını bilmediği bir vasiyet gibiydi.
 

Şiirleri “Soyut”, “Forum”, “Yordam”, “Papirüs”, “Dost” ve “Yansıma” gibi önemli dergilerde yayımlandı. Cemal Süreya ve Hüseyin Cöntürk gibi dönemin önemli edebiyat insanlarının çevresinde şiirini duyurmayı başardı.
 

İkinci Yeni’nin etkisiyle yola çıktı, fakat O’nun şiiri İkinci Yeni’nin kapalılığına bütünüyle teslim olmadı.
İlk dönemlerinde bireysel acıları, aşkı, cinselliği, yalnızlığı ve ölümü öne çıkarırken; zamanla toplumla birey arasındaki çatışmayı daha belirgin biçimde şiirine taşıdı.


1970 sonrasında bireycilikten toplumculuğa yöneldi, ancak toplumcu şiirin hazır kalıplarına da teslim olmadı. O’nun toplumculuğu; sloganın değil, insanın içinden geçiyordu. Çünkü Arkadaş için şiir; siyasetin üzerine giydirilen bir elbise değil, insanın kendisini dünyaya anlatma biçimiydi. Bu yüzden döneminin sert siyasal şiir geleneğine bütünüyle uymadı ve kendi özgün yolunu kurdu.


O’nun şiirindeki devrim; bazen bir meydanda değil, insanın kendisini saklamamak için gösterdiği cesarette gerçekleşti. Babasıyla, devletle ve hatta Tanrı’yla hesaplaşması; şiirini yalnızca politik değil, varoluşsal bir alana da taşıdı.

*****

1969 yılında “Forum” dergisinde yayımladığı “Tamirat” adlı şiiri mesela, Arkadaş’ın yoksul bir proleter aileden gelmesine rağmen babasıyla yaşadığı sınıfsal ve ideolojik çatışmayı samimi bir dille anlatan önemli bir eseridir. Şair, babasının işçi sınıfına mensup olmasına rağmen bu gerçeği kabullenmeyip eski siyasi görüşlere sıkışmasını ve ailenin çektiği yoksulluğu trajik bir dille aktarır:
 

“Ne kadar üstelesem yanlış bir değişimi,

Bir proleterin oğlu olduğuma;

İnandıramıyorum kimseyi,

İnandıramıyorum babama…”

*****


“Beyaz Ölüm Kuşları” adlı şiirinde de anne, çocukluk, baba ve sevgi arasındaki kırılmayı son derece yoğun bir duyarlılıkla işledi:

“Sonra bir gün anneler de ölür.

Böcekler ve kertenkeleler ölür.

Boşalır suyu havuzun, kum seddi yıkılınca.

Sivrisinekler ve kâğıttan kayıklar ölür.

Sonra o gün çocuklar da ölür…

Önce anne doğurdu çocuğu acıya.

Sonra çocuk acıya anneyi ve ölümü kattı.

Sonra her şey ve herkes çocuktan var oldu…

Çocuk yalnız annesine yaşar çocukken.

Anne yalnız çocuğuna yaşamaz anneyken.

Bölüşür anneliği, babanın kasığında.

Çocuğun bakışında çelişkidir büyüyen.

Ağlamak bir soru olur sevginin yarım payında.

-Ah baba,

Niye baba…

Ve bir gün babalar ölür…

Tanrı bir ürpertidir çocuğun yüreğinde.

Her Tanrı, biraz baba gibidir.

Yiğit ve erkektir çocukları koruyan.

Umacılar ve peri masallarının korkulu padişahı.

Çünkü Tanrıyı yaratan ve öldüren şeyler aynıdır.

Vurunca acının ilk gölgesi, yaratır kuşkuyu.

Acının padişahı elbette zalim olur.

Ve bilincin duvarına çarpınca şaşkınlığı,

Bir soru önce acıya sonra acıya uzanır.

-Hey Tanrı,

Hani Tanrı…

Böylece o gün Tanrı da ölür…”

*****


Arkadaş’ın şiirinde; ‘deyim yerindeyse’ aile, güvenli bir sığınaktan çok insanın kendisini tanımaya başladığı ilk büyük aynaydı. O’nun şiirini farklı kılan en önemli özelliklerden biri, acıyla mizahı aynı cümlede buluşturabilmesiydi. Şiirlerindeki ironik dil, çocuksu görünen mantık oyunları ve muziplik, ağır bir dönemin içine açılmış küçük pencereler gibiydi. Bu nedenle, Arkadaş, yalnızca hüzünlü bir şair değildi; fotoğraflarında gülen, arkadaşlarıyla neşelenen, hayatı bütün ağırlığına rağmen seven genç bir ADAM da vardı.


“Hüzün Mevsimi”ndeki yalnızlıkla “Merhaba Canım”daki cesaret; aynı insanın iki ayrı yüzü değil, aynı ruhun iki ayrı sesiydi. Cinselliği, farklılığı ve dışlanmayı saklamadan yazması, O’nu yaşadığı yılların hakim edebiyat anlayışıyla karşı karşıya getirdi. O’nu yalnızca cinsel kimliği üzerinden tanımlamak, şiirinin çok daha geniş dünyasını eksiltmek olur. Çünkü Arkadaş’ın asıl meselesi; insanın ‘kendisi olabilme’ hakkıydı.
 

Satırlarında mesela bir leylekle solucanın sevgisinden, farklılıkların birbirini kabul etmesinden söz etmesi; şiirindeki sınır tanımazlığın en güzel örneklerindendir. Allah ile kediyi aynı şiir evreninde yan yana getirebilmesi, O’nun alışılmış düşünce kalıplarını kıran, hatta meydan okuyan cesaretini gösterir.


Amerikalı yazar James Baldwin’e duyduğu ilgi de O’nun dünyasının yalnızca Türkiye’nin siyasal atmosferiyle sınırlı olmadığını apaçık ortaya koyuyordu. “Baldwin”, “Giovanni’nin Odası” ve “Zeki Müren” gibi göndermeler; Arkadaş’ın şiirinin dönemin dar siyasal sözlüğüne sığmadığını kanıtlar.


Bir gün, bir şiir matinesine çağrıldığı halde şiir okutulmaması bile O’nun kenarda kalmışlığının küçük ama çarpıcı bir örneğiydi. Belki Arkadaş’ın şiirindeki büyük direnç biraz da buydu; alkışlanmadığında bile şiire sevinmeye devam etmek. Bilenler bilir; hissedenlere göre de bu müthiş bir derinliktir dostlar.

*****


Siyasal Bilgiler Fakültesi yurdu baskını, O’nun hayatında ve şiirinde derin bir kırılma yarattı. 24 Ocak 1971’de Ankara Üniversitesi SBF yurdunun polis tarafından basılması sırasında ağır biçimde darbedildi ve bir gece nezarette kaldı. “Adak” adlı şiirinde bu baskını anlattı ve şiir yayımlandığında bazı çevreler O’nun sonunda toplumcu şair olduğunu düşündü.

– Yurtlarını yiğitçe savunanlara –

“Nasıl anlatsam

Değil; nasıl başlatsam

O şanlı günü.

Gecenin oynaşını,

Çılgın güruhu,

Kanlı düşmanı…

Biz üç yüz yurtseverdik.

Bir gün sularken çiçeklerimizi,

Üç bin kişilik düşman ordusu

Ve onun paralı sivil askerleri,

Saldırdılar yurdumuza…”

Bu vuruşmada ölü vermedik

Ama ant içtik üç yüz yaralı;

Başlatmak için büyük savaşı,

Çoğaltacağız üç yüzleri…

Açıncaya kadar en güzel çiçek…


Oysa Arkadaş’ın şiiri; bir baskını anlatırken bile yalnızca politik bir olayın fotoğrafını çekmiyor, insanın o olay karşısındaki iç dünyasını da kuruyordu.


*****

“Aşkla Sana” ve “Sevdadır” adlı şiirlerinde; aşk, özlem, beden, tutku, baskı ve umut aynı damarda birleşti. Bunu bir kalp damar cerrahı titizliğinde yaptı hem. Bu şiirlerin bazıları sonradan bestelenerek geniş kitlelere ulaştı. “Aşkla Sana”, Grup Yorum ve Ahmet Kaya tarafından bestelendi. Böylece Arkadaş’ın sesi; kitap sayfalarından çıkıp şarkıların içine, insanların hafızasına ve başka kuşakların diline karıştı.


Yaşarken bir şiir kitabı yayımlayamadı Arkadaş Zekai Özger… Bu ne büyük bir acı, bir şair için. Evlatlarını bir yuvada toplayamayan bir ebeveyn gibi… Kendi kitabının adını koymuştu ama kitabın basılacağı günü göremedi. Bu, Ahmed Arif ile birlikte Türk şiirinin en hüzünlü yarım kalmışlıklarından biridir bana göre…


1970 yılında mezun olduktan sonra benim de 30 yılımı verdiğim ve yuva bildiğim TRT Ankara Bürosunda çalışmaya başladı. Sadece 3 yıl çalışabildi kurumda. Bilenler bilir; sınavlarla ve ağır güvenlik kontrolleriyle girilen bu kurumda ikinci bir sınava girip başarı gösteremeden, çok genç yaşta aramızdan ayrıldı Arkadaş…

*****


“29 Nisan 1973 sabahı, Ankara Meşrutiyet Caddesi yakınlarında yüksek bir yerden düşerek veya ayağı kayıp başını çarparak ağır yaralandı” diye geçti resmi kayıtlarda ve hastaneye kaldırıldı Arkadaş… 5 gün komada yattı ve 5 Mayıs 1973’te beyin kanaması nedeniyle hayatını kaybetti bu güzel insan. Çok genç öldü, cesedi de yakışıklıydı ama yakın çevresi; şairin, 1971 yılındaki o SBF yurdu baskını sırasında başına aldığı ağır cop darbelerinin etkisi ve dönemin sağ-sol çatışmalarında şiddete uğraması neticesinde beyninin hasar gördüğünü savundu.


Yirmi beş yaşındaydı…


Bir insanın hayatının en gür çağında, şiirinin henüz yolun başındayken susması; Türk edebiyatında kapanması güç bir boşluk bıraktı. Ölümünün karanlığı, şiirinin çevresindeki gizem duygusunu daha da büyüttü. Ama O’nun şiirini asıl yaşatan şey; ölümünün gizemi değil, hayatının ve dilinin özgünlüğü, sahiciliğidir. Ölümünden sonra şiirleri önce “Şiirler” adıyla kitaplaştırıldı. Daha sonra kitap “Sevdadır” adıyla yayımlandı ve yıllar içinde yeni şiirlerle genişledi.


2014’te Kenan Yücel’in hazırladığı “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası”, şairin kendi vasiyetine uygun biçimde okurla buluştu. Böylece Arkadaş’ın yarım kalan kitabı, ölümünden yaklaşık 40 yıl sonra nihayet kendi adını buldu.


1996’dan bu yana “Arkadaş Z. Özger” adına verilen şiir ödülü, O’nun adını genç şairlerle buluşturan anlamlı bir köprü şimdi. Bu ödül; O’nun şiirinin, genç kuşaklarla kurduğu bağın bugün de sürdüğünün en büyük kanıtı…
 

Bugün O’nu yalnızca 68 Kuşağı’nın ya da 12 Mart döneminin içine hapsetmek, şiirinin geleceğe açılan pencerelerini kapatmak olur. Çünkü Arkadaş’ın şiiri; belli bir dönemin fotoğrafı olmaktan çok, insanın kendisini başkalarının kalıplarından kurtarma çabasının şiiri…


O’nun en büyük cesareti; belki de kimsenin kolayca kabullenmeye hazır olmadığı şeyleri, şiirin içine taşıması. Kendisine yakıştırılan kimliklerin hiçbirine bütünüyle sığmadı Arkadaş…

O, şiirde hem yaralı çocuğu hem âşık genci hem isyankâr öğrenciyi hem de dünyaya merakla bakan sanatçıyı aynı bedende taşıdı. Bursa’nın dar gelirli bir evinden çıkan bu genç Arkadaş, Ankara’nın sert sokaklarında şiirle kendine bir dünya kurdu. O dünyanın duvarlarında yalnızca acı yoktu; sevda vardı, mizah vardı, beden vardı, itiraz vardı, utangaçlık vardı, başkaldırı ve cesaret vardı.


Belki de Arkadaş’ı unutulmaz yapan, bütün bu karşıtlıkları tek bir şiir damarında buluşturabilmesiydi. Şimdi Arkadaş’ın dizelerine baktığımızda; yarım kalmış bir hayatın değil, tamamlanmayı reddeden bir şiirin karşısında duruyoruz hep birlikte. Saygı ve özlemle…

BAHA AKINER

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP
rk
rk