Adalet’in Cenazesi
Güneş, kasabanın ufkunda kirli, irinli bir yara gibi batıyordu; gökyüzü, tüm suçları örtmeye çalışan gri, ağır bir çuha gibi kasabanın üzerine serilmişti. Çamurlu ve dar sokakta yürürken, ruhumun o her zamanki tekinsiz huzursuzluğuyla, o sıtmalı azabımla kavruluyordum. Karşıdan, omuzları çökmüş, ruhlarında taşıdıkları görülmeyen o amansız ağırlığın altında ezilmiş, birkaç adamın ağır adımlarla geldiğini gördüm. Ellerinde kazma ve kürekler vardı; üzerlerindeki çamur, bir mezar toprağının o soğuk ve dehliz kokusunu taşıyordu. Yüzlerinde ne tam bir keder ne de tam bir isyan vardı; yalnızca insanı delirten, o korkunç, donuk kabulleniş…
Yanlarından geçerken, içimdeki o marazi merhamet dürtüsüne engel olamayarak fısıldadım:
“Başınız sağ olsun…”
İçlerinden biri durdu. Gözlerinde, yeraltından yeni çıkmış bir mahkumun o ürkütücü, çıplak ışığı vardı. Hepsi birden, tek bir ağızdan feryat eder gibi değil, aksine bir mahkeme ilamını okur gibi donukça cevap verdiler:
“Sizin de başınız sağ olsun.”
Sarsıldım. Göğsüme bir iğne batmış gibi irkildim. Ben bu kasabanın yabancısıydım, yabancı bir ruh! Öleni ne görmüş ne de adını işitmiştim; peki neden bu ölümün günahı ve vebali benim de omuzlarıma yıkılıyordu? Şaşkınlığımın ve içimdeki o aşağılık, o sefil korkunun yüzümde bir karaltı gibi belirdiğini gören içlerinden biri, sırrı ifşa etmek ister gibi öne fırladı. Fakat tam o anda bir diğeri, nasırlı eliyle adamın göğsüne bastırarak onu susturdu. Bu dilsiz engelleme, insan ruhunun o en karanlık, en dehlizli odalarından fırlayan bir şüpheyi dürtükledi içimde.
“Hasta mıydı?” diye haykırdım, sesimdeki o marazi titremeyi gizleyemeden.
Sustular. Gözlerini ayaklarının dibindeki çamura diktiler.
“Peki, yaşlı mıydı? Eceliyle mi göçtü?”
Yine o kahredici, o sağır edici sessizlik…
“Öyleyse söyleyin!” dedim, göğsümün sıkışmasına, kalbimin tekinsizce çarpmasına dayanamayarak. ” Onu bu toprağın altına iten, bu ölüme sebebiyet veren şey neydi?”
Grubun arkasından, yüz çizgileri derin bir azabın haritasını andıran yaşlı bir köylü öne çıktı. Küreğinin sapına dayanarak, doğrudan ruhumun derinliklerine bakan o korkunç gözleriyle mırıldandı:
“Yaralıydı yabancı… Yaralıydı. Her gün yeni bir yara alan bir can nasıl yaşayabilir, söylesene bana? İnsanlar ona her gün titreyen elleriyle, kirli vicdanlarıyla yeni bir kesik attılar. Gün geldi, dayanamadı ve öldü. Şimdi söyle bize, onun en nihayetinde hangi yarasından ötürü can verdiğini kim bilebilir? Hangi darbe sonuncusuydu? Onu vuran o kalabalığın içinde ilk taşı kim atmıştı, kim bilebilir?”
Bu felsefi azap bana fazla gelmişti; ruhum bu belirsizliğin, bu kolektif suçluluğun altında çatırdıyordu. Dayanamadım, sanki boğazım sıkılıyormuş gibi haykırdım:
“Yalvarırım, bırakın bu bilmeceleri! Ölen kim? Kimin cesedini bıraktınız o soğuk toprağa?”
Hepsi birden durdu. Kazma ve küreklerini, adeta birer infaz mangası gibi yere dayadılar. Sesleri, vicdanın o bastırılamayan yeraltı feryadı gibi kasabanın sokaklarında yankılandı:
“Adalet…”
Dizlerimin bağı çözüldü, yolun kenarındaki bir taşın üzerine yığıldım. Başımı ellerimin arasına aldım. Şakaklarım zonkluyor, ateşler içinde yanıyordum. Akıl hastanesinden kaçmış bir deli gibi kendi kendime mırıldanıyordum:
“Adalet öldü mü? Hayır, hayır… Bu bir sanrı, bir hezeyan! Ama nasıl olur? Şu uzaktaki göğe bakın… Yoksulluğun, sefaletin ortasında o kibirli gökdelenler yükseliyor ve onların yanı başında devasa, taştan adalet sarayları dikiyorlar! Yoksulların davalarına bakıp onlara hak dağıtacak mahkemeler o saraylarda kurulmuyor mu? Düzeni koruyan o koca devlet aygıtı onu yaşatmak için var, öyle değil mi? Yasama ve yürütme gücü adaleti korumak için elinde kalkan tutmuyor mu?”
Gruptan, elindeki küreğe adeta bir sığınak gibi tutunan, yüzünde kölece bir uysallık taşıyan biri, ürkek ve aşağılık bir fısıltıyla araya girdi:
“Aman öyle söylemeyin efendim… İyi ki devletimiz var, iyi ki bizi koruyan asker, polis var. Yaşıyor ve yiyecek bir parça ekmek bulabiliyorsak onların sayesindedir. Geçenlerde, o adalet diye bağıran eylemcileri, o genç kadını saçından tutup yerlerde sürükleyen polisleri gördüm… Onlara istedikleri adalet verilse memleket bölünür! Biz ekmeğimize bakarız… Hem bu dünyada adalet yoksa, ilahi adalet var ya efendim… Herkes ettiğini öte dünyada bulur, bize şükretmek ve tevekkül etmek düşer…”
Yaşlı adam, bu sefil teslimiyete karşı tiksintiyle gürledi. Gözlerindeki o yargılayıcı ateşi ikimizin de üzerine boşaltarak, sözleriyle ruhumuzu kırbaçlamaya başladı:
“Sus Korsot! Güç ve fırsat verildiğinde efendisinin hizmeti uğruna en yakınının bile kanını sorgulamadan dökebilecek o ezeli köpeklik dürtünle sen de sus! Ve sen de dinle yabancı! İşte insanın o en büyük aldanışı, o en aşağılık günahı burada başlıyor: Adaleti devletleştirdiniz! Onu o yoksulluğun ortasında yükselen sarayların soğuk koridorlarına, mühürlü odalarına, mülklü sınıfların, o hâkim burjuvazinin çıkarına göre ayarlanmış hileli terazilerine hapsettiniz. Hakikati yasalara kurban verip, adına da ‘uygarlık’ dediniz!”
İhtiyar üstüme doğru bir adım attı, göğsünün hırıltısı çökmekte olan karanlığın sessizliğini yırtıyordu:
“Bir zamanlar kültür, toplumun ortak aklıydı; insan türünün doğayla ve birbirleriyle ilişkisi içinde kendini var etme, kendini daha ileriye götürme çabasıydı. Siz o kültürü dışlayan bir sınıfın devlet aklına ‘uygarlık’ dediniz! Uygarlık dedikleri şey, sınıflı toplum yapısına dayanan devlet eliyle insanın tımar edilmesinden, uysallaştırılmasından başka bir şey değildir! Sizi tımar ettiler yabancı! Vicdanı kamulaştırdınız! İnsanın o en mukaddes, o en mahrem sığınağı olan ‘kişi vicdanını’ elinden alıp bir asayiş aldatmacasına, devletin mühürlü kağıtlarına devrettiniz. İnsanlar artık kendi içlerindeki o tanrısal mahkemede hesaplaşmıyorlar; ‘Devlet ne diyorsa adalet odur’ diyerek kirli ruhlarını sahte bir beraatle ödüllendiriyorlar!”
İhtiyar, Korsot’a doğru nefretle tükürür gibi baktı ve sesini daha da yükselterek devam etti:
“İşte tam da bu yüzden, insanlara açıktan şükür ve tevekkül öğütleyerek tek işlevi onlara boyun eğdirmek olan dini icat ettiniz! Sizi ilahi adaletin kapısına doğru sürüklüyorlar ki, yeryüzündeki katilleri, o burjuva düzenini görmeyin! Bu toprakların senin gibi insanları, yüzyıllardır yeryüzünde hakkını aramak yerine, gökyüzünde ‘adalet ilahları’ yaratmak gibi sefil bir gölge oyunu oynuyorlar! ‘İlahi adalet var’ diyerek, yeryüzünde adaletin her gün doğranmasına göz yumuyor, kendi korkaklığınızı kutsuyorsunuz!”
“Peki ya o feryatlar?” diye hıçkırdım, gözlerimden çamura doğru süzülen yaşlarla. “‘Adalet yaralandı, bir yara daha aldı’ diye bağıranların günahı ne?”
İhtiyar acı acı güldü, bu gülüş bir kırbaç gibi şakladı yüzümde:
“İşte kıssadan hisse tam da o dillerin ucunda çürüyor yabancı… O fütursuzca nutuk atanlar, adalete olan o yüksek haykırışların aslında onun çoktan yok edildiğinin bir kanıtı olduğunu anlamadılar. Statükoyu korumak, halkın kendi ölülerini sahiplenmesini önlemek için o burjuva hukukçularının tezgahında davaları yıllarca ertelediler; tek bir amaçları vardı: zaman aşımından o davaları düşürmek! Esnafın tartıdan çalması dükkan kapattırırken, iktidara uşaklık eden o kirli mekanizma, arkasındaki orduya ve polise dayanarak koca bir devleti çaldı da görmediniz! O ‘adalet bir yara daha aldı’ diyen diller, o küçük tavizlerin, o haysiyetsiz ertelemelerin bir gün mutlak bir ölüme sebebiyet vereceğini hiç düşünmedi. Adalet, o binlerce zaman aşımı kesiğinin altında, kan kaybederek can verdi!”
İhtiyar arkasını döndü, Korsot ve diğerleri onun peşi sıra, gecenin o kör karanlığına doğru yürümeye başladılar. İhtiyarın son sözleri, ruhumu parça parça eden bir lanet gibi rüzgarda asılı kaldı:
“Biz onu oraya gömdük… Ama asıl mezar, şahsi vicdanını kamulaştıran, ‘aman bir parça ekmeğimiz var’ ve ‘nasıl olsa ilahi adalet var’ diye bu cinayete göz yuman sizlerin göğsündedir. Bu yüzden senin de, Korsot’un da, tüm insanlığın da başı sağ olsun… Çünkü adaletin ve şahsi vicdanın olmadığı bu yeryüzünde, hepimiz ruhunu kaybetmiş, yürüyen birer cenazeyiz artık.”
Grup, kazma ve küreklerinin çamurlu gölgeleriyle karanlığın dehlizlerinde kaybolurken, ben o soğuk taşın üzerinde, kendi içimdeki o korkunç, o kaçınılmaz mahkemeyle baş başa kaldım. Ruhum, o kamulaştırılmış vicdanların buz tutmuş karanlığında, kendi sıtmalı cehenneminde üşüyordu.

ÇINAR ÖZDEMİR
GENEL
5 saat önceYEREL-
3 gün önceEKONOMİ
3 gün önceGENEL
3 gün önceGENEL
3 gün önceSPOR
5 gün önceGENEL
7 gün önce
1
YENİ BİR ÇAĞIN EŞİĞİNDE: AVRUPA VE ORTA DOĞU’DA STRATEJİK UYANIŞ VE DEMOKRATİK BİRLİK
2905 kez okundu
2
SİYASİ PARTİLERİMİZ – 2: AK PARTİ
2593 kez okundu
3
ANILARLA YAŞAMAK
2518 kez okundu
4
Söz Ver, Ama Tut: Gençlere ve İş Dünyasına Notlar
2452 kez okundu
5
Başkan Deniz, sınıfı geçti
2349 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.