Gerçekten Anlıyor muyuz, Yoksa Anlamış mı Gibi Yapıyoruz?
Dış dünyaya karşı kendimizi savunabilir, gerekçeler sunabilir ya da haklı çıkabiliriz. Ama o iç mahkemede kendi vicdanımıza karşı bahane üretemiyoruz. Nerede öfkeye yenildiğimizi, nerede ertelediğimizi, nerede bile bile kendimizi veya bir başkasını kırdığımızı en iyi yine kendimiz biliyoruz. ve günün sonunda herkes kendi ektiğini biçiyor aslında, değil mi?
Bazen toprağı sürmek yorar, bazen bir fidanın yeşerdiğini görmek bütün yorgunluğu alır götürür. İster kocaman bir bahçe olsun ister küçük bir saksı; insan emreder gibi değil, sevgiyle ve sabırla emek verince o bahçe mutlaka meyvesini veriyor.
Hayatta belki de en çok zorlandığımız kısım tam olarak burası: Anlık tepkilerimizin ya da göz ardı ettiğimiz şeylerin faturasını daha sonra ödemek zorunda kalmak.
Anlık öfke veya düşüncesizlik, o anda bir patlama ya da kolay bir kaçış gibi görünebilir. Ancak o an atılan bir tohum, zamanla çatlaklara, kırgınlıklara ya da telafisi güç sorunlara dönüşüp karşımıza çıkıyor. Tarlaya ne zaman ve hangi ruh haliyle attığımızı unuttuğumuz o tohumlar, günü geldiğinde önümüze filizlenmiş olarak geldiğinde “Bu nereden çıktı?” diyebiliyoruz.
İhmalkârlık da benzer şekilde… “Sonra hallederim” deyip ertelediğimiz bir bağ, ilgilenmediğimiz bir sorumluluk ya da üstünü örttüğümüz bir duygu, zamanla büyüyüp kendi kendini besleyen bir probleme dönüşebiliyor.
O adımı atarken ya da o konuyu ihmal ederken arkasında bırakacağı izi tam olarak kestiremiyoruz. Tohum toprağın altında sessizce büyürken biz hayatımıza devam ediyoruz; faturası önümüze çıktığında ise hem durumun kendisiyle hem de “Keşke o an farklı davransaydım” pişmanlığıyla aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyoruz.Büyüyen otları temizlemek ya da tarlayı yeniden düzenlemek zaman ve emek istese de imkânsız değil. Önemli olan farkına varıp adımı atabilmek.
Bazen bir insanın anlamaması zekâsıyla değil, anlamaya hazır olmamasıyla ilgilidir. Kendi savunma mekanizmaları, gururu ya da kabullenmek istemediği gerçekler o kadar kalındır ki, sizin en açık cümleniz bile o duvardan geri döner.kelimeler tek başına yormaz insanı. İnsanı asıl yoran şey; o kelimelerin arkasına koyduğu beklenti, umut ve çabadır. Her defasında “Bu kez anlaşılacağım”, “Bu kez ne hissettiğimi görecek” umuduyla bir cümle daha kurarsın. Ama o cümle karşı tarafta bir karşılık bulamayıp boşluğa düştüğünde, sadece lafın boşa gitmez; içinde biriktirdiğin o inançtan da bir parça eksilir.Bir insan duymak istemiyorsa, sesinizi ne kadar yükseltirseniz yükseltin ya da ne kadar doğru kelimeleri seçerseniz seçin, o sizi yine duymayacaktır.
karşıdaki kişi kulaklarını, zihnini ya da kalbini kapattıysa; seçilen en muazzam kelimeler bile bir duvara çarpıp yok olur. İnsanı asıl yoran şey kelimelerin boşa gitmesi değil, her cevapsız kalan çabada insanın kendi umudundan ve değerinden bir parça kaybetmesidir.
Aynı duvara tekrar tekrar vurmak sesi duyurmadığı gibi, sadece vuran eli kanatır.
Anlaşılmak istemeniz, hissettiklerinizi doğruca ifade etme çabanız çok kıymetli. Ancak duyulmak için sesinizi yükseltmek ya da sürekli yeni yollar aramak zorunda kalmadığınız; cümleniz henüz tamamlanmadan hissettiğinizi anlayan, hissettiklerinize alan açan insanlarla karşılaşmayı hak ediyorsunuz.
Sizi duymayan birine kelimeler harcamak yerine, o kelimelerin yükünü ve umudunu kendi içinize çekip kendinize şefkat göstermek bazen en sağlıklı geri çekiliştir.
Sürekli anlaşılmaya çalışmak, bir süre sonra kendi haklılığımızdan ve kendi hissettiklerimizin değerinden şüphe etmemize yol açar. “Acaba yanlış mı anlattım?”, “Acaba doğru kelimeyi bulamadım mı?” diyerek okları hep kendi üzerimize çeviririz. Oysa karşı taraf dinlemeye kapalıysa, sorun anlatılan dilde değil, dinlemek istemeyen kalptedir.
Anlatmayı bıraktığınız, o cümleleri kendi içinizde tamamlayıp geri çekildiğiniz an bir teslimiyet ya da yenilgi değildir. Aksine, kendi enerjinizi, duygusal kaynaklarınızı ve özsaygınızı koruma kararıdır.O sessizlik ilk başlarda ağır ve buruk gelir; fakat zamanla, karşı tarafın duyarsızlığına karşı bir kalkana, insanın kendi özüne döndüğü huzurlu bir alana dönüşür. Burukluk, zamanla yerini fırtınası dinmiş bir dinginliğe bırakır.
GÖKSEL GÜNGÖRDÜ
UNCATEGORİZED
23 Ekim 2026DÜNYA
23 Ekim 2026MAGAZİN
23 Ekim 2026GÜNDEM
23 Ekim 2026DÜNYA
23 Ekim 2026DÜNYA
23 Ekim 2026GÜNDEM
23 Ekim 2026
1
THY, 2026 Skytrax Ödülleri’nde dünyanın en iyi 5’inci havayolu seçildi
11282 kez okundu
2
Irak Başbakanı Zeydi: ‘Uluslararası Koalisyonun Irak’taki görevinin sona ermesi için 30 Eylül kesin tarih’
7704 kez okundu
3
Barışın Evrensel Dili ve Türkiye’nin Tarihsel Eşiği
6852 kez okundu
4
MERSİN’DE YENİ PARTİ…
6777 kez okundu
5
MECLİS ÜYELİĞİNE ADAYIM.
6461 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.