21 Temmuz 2026 Salı
Tarih ve Tekerrür…
Gülistan Doku soruşturmasında Vali’nin eşi de gözaltında
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Cemal Süreya
KALANIN YÜKÜ MÜ? GİTMENİN HAFİFLİĞİ Mİ?
Gidenin ardından bakmak, zamanı geri almaya çalışmak gibidir; oysa zaman sadece ileri akar. Belki de en kıymetli olan, gidenin yokluğunda kendi varlığımızı yeniden inşa edebilmektir. İnsanın kendine duyduğu o derin saygı, bir kapı kapandığında diğerinin açılacağını bilmekle ve en çok da kendi değerine tutunmakla başlar.
Bazı yollar, sadece bir süreliğine kesişir ve sonra herkes kendi menziline doğru devam eder.
Giden gitmişse, geride kalan için düşülecek en anlamlı not, kendi hayatının rotasını yeniden çizme gücünü kendinde bulabilmektir.”Gitmek, bir kapı kapatmak değil; aslında yeni bir ufka yer açmaktır.”Doğru olanı, kendine en iyi gelecek olanı seçtiğini ruhun zaten biliyordu; şimdi zihnin ve bedenin de bu kararla uyumlanıyor. Birini tutmaya çalışırken harcadığın o yoğun, yorucu enerjinin yerini huzura bırakması, kendinden vazgeçmediğinin en somut kanıtı.
Bir insan hayatımızdan çıktığında, aslında sadece o kişi gitmez; onunla paylaşılan anlar, kurulan hayaller ve gündelik alışkanlıklar da birer “yokluk” formuna bürünür.Yokluk bazen çok “gürültülü” olabilir. İnsanın kendi içsesiyle baş başa kaldığı o anlarda, yokluğun yarattığı boşluk, kişinin kendisiyle yüzleşmesine neden olur.
Yokluk, insanı değiştiren bir süreçtir. Gidenin bıraktığı boşluğu başka şeylerle Bir insan kendi isteğiyle kalmak istemediğinde, ona kapıyı göstermek ya da yolu açmak, senin “kendi kendine yetebilme” ve “özsaygını koruma” gücünü temsil eder. Kendi değerini, başkasının varlığına endekslemekten kurtarır.yeni uğraşlar, derinleşen düşünceler, kendine gösterilen özen doldurmaya çalışırken insan aslında kendini yeniden inşa eder.”Bazen birinin yokluğu, onun varlığından daha çok öğretir insana.
Çünkü yoklukta artık sadece o kişi yoktur; o yoklukla baş etmeye çalışan ‘sen’ varsındır.”Çoğu zaman bir insanın yokluğu, onu aramak isteyip arayamadığınız anlarda, bir şarkının nakaratında veya her gün içilen bir kahvenin tadında kendini hatırlatır. Bu, anıların zihinde kendine bir yuva bulması gibidir.
Birinin eksikliğini hissetmek, insanın kendi sınırlarını ve değerini yeniden keşfetmesi için bir fırsata dönüşebilir. Bu süreçte, insanın kendine olan saygısını koruması, yaşanılan duygusal boşluğu bir zayıflığa değil, olgunlaşma aşamasına çevirmesine yardımcı olur. Kendi ayakları üzerinde durabilmek ve kendi değerini başkasının varlığına endekslememek, bu tür bir yoklukla baş etmenin en sağlıklı yoludur…
GÖKSEL GÜNDOĞDU
Zamanın Ötesinde Bir Taş Ev Gökten 3 Elma Düşmüş….
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; dağların eteklerinde, rüzgarın şarkı söylediği gecelerde parıldayan, sıcacık bir taş ev varmış.
Bu ev, öyle alelade bir yapı değilmiş; harcına sevgi, duvarlarına sabır katılmış. Kalın taş duvarları yazın serinliği, kışın ise içeride çıtırdayan odun ateşinin o muazzam sıcaklığını saklarmış.
Evin pencereleri, alabildiğine uzanan, sabah güneşiyle uyanan bembeyaz yaban papatyalarıyla dolu bir bahçeye açılırmış.
Bu huzurlu taş evde, kalbi de evi gibi köklü ve sarsılmaz olan, ömrünü doğanın ritmini dinleyerek geçiren çift yaşarmış. Evinde ağırladığı misafirlere her zaman en taze çayları demler, bahçesindeki papatyalardan taçlar yapar ve onlara hayatın en saf halini anlatırmış.
Gecelerden bir gece, gökyüzü her zamankinden daha berrak, yıldızlar ise adeta birer elmas gibi parıldarken, bahçedeki yaşlı ağacın gölgesine doğru büyülü bir ışık süzülmüş. Gökyüzünün derinliklerinden, sanki bulutların arasından sıyrılıp gelmiş gibi hafifçe, üç büyülü elma süzülerek bahçedeki kadife gibi yumuşak kadife çiçeklerin üzerine düşmüş: Evin sahibi kapıyı aralayıp bahçeye çıktığında, gecenin karanlığında parıldayan bu üç elmayı görmüş. Eğilip onları sevgiyle avuçlarına almış. Her bir elma, taş evin ruhuyla eşleşen çok özel birer hakikati fısıldıyormuş:
🍏 Birinci Elma: Doğruluğun ve İçtenliğin Payı
İlk elma, bu taş evin sarsılmaz duvarları gibi dimdik duran, hayatı yalanın gölgesinden uzak, saf bir dürüstlükle yaşayanların başına düşmüş. sözün doğrusu kalbe şifadır. Bu elma; kalbinde ne varsa dilinde de o olan, hileye kaçmadan, hayatı tüm çıplaklığı ve samimiyetiyle kucaklayan o güzel insanların kalbini ödüllendirmek için gelmiş.
🍏 İkinci Elma: Merhametin İlmekleri
İkinci elma, evin bahçesindeki her bir karıncayı, kanadı kırık kuşu ve kapıyı çalan her yorgun yolcuyu sarıp sarmalayan o sonsuz merhametin başına düşmüş. Dünyayı ayakta tutanın, bir canın diğerine duyduğu şefkat olduğunu fısıldamış bu elma. Kalbinde merhamet taşıyan her insan, bu taş evin sunduğu o güvenli liman gibi, çevresine huzur verirmiş.
🍏 Üçüncü Elma: Umudun ve Papatyaların Doğuşu
Üçüncü ve son elma ise, her kışın ardında bir baharın saklı olduğunu bilen, bahçedeki papatyalar gibi her şeye rağmen yeniden açma cesareti gösteren o umut dolu kalplere düşmüş. Hayat ne kadar zor akarsa aksın, içindeki o çocuksu neşeyi ve dünyayı saf bir sevgiyle görme yeteneğini kaybetmeyenlerin ödülüymüş bu elma.elindeki üç elmayla birlikte taş evine geri dönmüş.. O günden sonra bu taş ev, sadece taşlardan örülü bir mekan olarak değil; doğruluğun, merhametin ve bitmeyen bir huzurun yeryüzündeki kalesi olarak anılmış.Masal bu ya; o güzel evin ışığı hiç sönmemiş, bahçesindeki papatyalar hiç solmamış ve o taş duvarların ardındaki huzur, kalbini temiz tutan herkese bir nefes olmuş.
Ama masallarla ilgili gözden kaçırdığımız küçük bir detay var: Gökten o elmalar masalın başında ya da ortasında düşmez. Ancak bütün o zorlu yollar yüründükten, aşılması gereken engeller aşılınca, yani en sonda düşer. Belki de sizin hikayeniz henüz bitmedi; şu an o mücadelenin, sabrın ve emeğin tam ortasındasınız. Bazen de hayat, elmanın gökten kendi kendine düşmesini beklemek yerine, o ağacı kendi ellerimizle dikmemizi ya da o elmayı hak ettiğimiz yerden gidip kendimiz almamızı ister.
Hiçbir zaman o elmayı hak etmediğiniz anlamına gelmez. Sadece içten gelen bir “Seni görüyorum, çabanı fark ediyorum ve teşekkür ederim” cümlesidir. elmayı sadece dış dünyaya bağlarsak, kendi bahçemizi unutup hep başkalarının gökyüzüne bakarken buluruz kendimizi.
Oysa en kalıcı elma, insanın kendi içinde olgunlaştırdığı ve kimse vermese de kendine ikram edebileceğidir.
GÖKSEL GÜNGÖRDÜ
SESSİZ İNFİAL
Bazen bir insan hemen yanı başımızda, en tanıdık ev ortamında, elinde televizyon kumandasıyla öylece otururken bile kilometrelerce uzaktaymış gibi hissedebilir.
O uzaklara dalıp giden, sabit bakışların arkasında ne olduğunu çözmek gerçekten zordur.
Duygularını, kafasından geçenleri kelimelere dökmeyen; sessizliği bir sığınak veya bir kalkan olarak kullanan insanları anlamak büyük bir sabır ister.
Dışarıdan bakıldığında sadece “dinleniyor” ya da “televizyona bakıyor” gibi görünse de, o esnada içeride:”İnsan en çok sustuğunda anlaşılmak ister; ama karşısındakini en çok çaresiz bırakan da yine o sessizliktir.”Bu tür anlarda insan, yanındaki kişinin zihnine dokunamadığını hissettikçe kendini bir parça yalnız veya dışlanmış hissedebilir. Çünkü paylaşılmayan düşünceler, zamanla araya örülen görünmez bir duvara dönüşebilir.
Sence bu uzaklara dalıp giden sessizlik onun genel, yapısı gereği olan bir hali mi, yoksa son zamanlarda zihnini kurcalayan spesifik bir şeyler Belki de en zor adım budur: İnsanın kendisine yalan söylemeyi bırakması. Kendi korkularımızı, egomuzu, haklı çıkma arzumuzu veya incinmişliklerimizi fark etmediğimizde, dış dünyayı da bu kırık aynadan görürüz. Kendimize karşı ne kadar dürüst olursak, dışarıdaki gerçeği de o kadar net görürüz.
“Gerçek, onu bulmak isteyenleri dönüştürür; ama onu kendi arzularına uydurmak isteyenleri kör eder.”Gerçeği anlamak bir varış noktası değil, sürekli devam eden bir uyanık olma halidir. Adaleti, samimiyeti ve derinliği bu arayışın merkezine koyduğumuzda, yol kendi kendini netleştirmeye başlar.mi insanın odağının tamamen adalete kayması, genellikle hayatında bir şeylerin dengeden çıktığını, terazinin bir tarafının fena halde ağır bastığını hissettiği anlarda olur.
Bu bazen sessiz bir uyanış, bazen de “artık hak edilenin verilmesi ve görülmesi gerek” diyen içsel bir sınır çizme ihtiyacıdır.Birinin size adil davranmasını, sizi doğru anlamasını sağlamak çoğunlukla sizin elinizde değildir; ama kendinize adil davranmak tamamen sizin elinizdedir.hak etmediğiniz bir yükü sırf “ilişki bozulmasın” ya da “düzen sürsün” diye tek başına sırtlanmamaktır.
Sırf karşı taraf sessiz kalıyor, görmezden geliyor ya da üste çıkıyor diye kendi doğrularınızdan ve haklılığınızdan şüphe etmeyi bırakmaktır.
Hiçbir şeyi umursamayan, empati yeteneği olmayan ya da kendini geliştirmek istemeyen insanlar kendilerinden asla şüphe duymazlar.
Şüphe duyuyorsanız, bu yaptığınız işi, hayatınızı veya kararlarınızı önemsediğinizi, daha iyisini istediğinizi gösterir.
GÖKSEL GÜNGÖRDÜ
GEÇ KALAN MERHAMET
Kendimize duyduğumuz şefkatle, başkalarına duyduğumuz empati arasında her zaman bir mesafe vardır.
Karşımızdaki insanı kendimize ne kadar “uzak” veya “farklı” görürsek, ona güzel şeyleri yakıştırmamız da o kadar zorlaşır. “Biz” ve “Onlar” ayrımı başladığı an, adalet duygumuz da sadece “bizim tarafa” çalışmaya başlar.
Özetle; kendimize her şeyi yakıştırmak içgüdüsel ve zahmetsizdir; başkasına layık görmek ise olgunluk, yüksek bir empati ve kendi içsel pazarından vazgeçebilme cesareti gerektirir. ikili ilişkilerde ve sosyal hayatta kendisini genellikle büyük, açık çatışmalarla göstermez.
Aksine; son derece sinsi, “görünüşte masum” ve rasyonalize edilmiş gizli davranışlarla sızar hayatımıza. Çünkü ego, kendi içindeki “başkasına layık görememe” ya da “eksik kalma” korkusunu doğrudan itiraf etmek yerine, onu mantıklı kılıflara büründürür.insanlar için “iyi günde dost olmak”, kötü günde dost olmaktan çok daha zordur.
Yakın birinin büyük bir sevincini paylaştığı anlarda, coşkuyu yukarı taşımak yerine ortamın enerjisini sabitlemeye veya aşağı çekmeye çalışırlar.Sevgi, ilgi, şefkat ya da yardımseverlik hesapsızca akamaz; her şeyin kaydı tutulur.”Ben geçen hafta onun moralini düzeltmek için iki saat dil döktüm, o bugün benim mesajıma yarım saat geç cevap verdi.” ya da “Eşime dün akşam ben kahve yaptım, bugün onun teklif etmesi gerekirdi.”Sevgi ve değer, serbestçe paylaşılan bir duygu değil; alınıp satılan, takas edilen bir ticari mala dönüşmüştür. Karşı tarafa cömert davranmak, “pazarda zarar etmek” gibi hissettirir.Sosyal bir ortama girildiğinde zihnin sürekli arka planda bir “kim daha önde, kim daha geride” taraması yapmasıdır.
Arkadaş ortamında kimin daha çok dinlendiğini, kimin esprilerine daha çok gülüldüğünü, partnerinin kime daha hayranlıkla baktığını gizlice saymak. Eğer ibre başkasını gösteriyorsa, o insanı gözden düşürecek küçük iğnelemeler veya dedikodular üretme Başkasının gördüğü ilgi ve değer, sanki kendisinden çalınan bir hakmış gibi algılanır.
Hata çok bariz olsa bile konuyu çevirip dolaştırıp karşı tarafın geçmişteki bir hatasına bağlamak, asla net ve samimi bir “Özür dilerim, hatalıydım” cümlesini kuramamak. insan için “haklılık” elindeki en büyük sermayedir. Bir tartışmada haksız olduğunu kabul etmek, o içsel pazarda iflas etmek ve tüm gücü karşı tarafa kaptırmak gibi partnerimizin ya da arkadaşımızın parlamasının bizim ışığımızı söndürmediğini; aksine odadaki toplam ışığı artırdığını fark etmektir.
Dünyadaki güzellikler pastadan alınan bir dilim değildir; paylaşıldıkça pastanın kendisi büyür.Gerçek sevgide cömertlik, elimizde fazla olduğu için dağıttığımız bir sadaka değildir; paylaştıkça içimizdeki kaynağın daha gür akacağını bilmenin getirdiği bir içsel güven halidir.Sırf partneriniz kırılmasın veya tartışma çıkmasın diye içinize sinmeyen durumlara onay vermeyin. Hayır diyebildiğinizi gören partneriniz, sizin cömertçe “Evet” dediğiniz şeylerin birer “zorunluluk” değil, kıymetli birer “seçim”olduğunu çok daha iyi kavrayacaktır.
Bir ilişkide iki tarafın da birbirinin sırtına basmadığı, birbirini tüketmediği adil bir denge ancak sizin bu net duruşunuzla mümkündür. Kendi sınırını koruyamayan birinin rüzgarına kapılmayı reddetmek, bir ilişkide atılabilecek en sağlıklı adımdır.
Bencillikle ilgili yakın Sınırlar, partnerinizi hayatınızdan uzak tutmak için değil; kendinizi kaybetmeden onunla güven içinde nasıl bir arada kalabileceğinizi belirlemek için çizilir. Sınırı olmayan bir cömertlik, eninde sonunda büyük bir klasik yorgunluk değildir. Çok daha derindir; uzun süreli, kronik stresin bir sonucu olarak duygusal, zihinsel ve fiziksel enerjinin adeta sıfırlanması halidir.öfke ve tükenmişlikle son bulur.halidir.öfke ve tükenmişlikle son bulur.
Geç kalan merhamet aslında bir sevgi gösterisi değil, bir parça pişmanlıktır. “Seni duymadım ama bak, aslında kötü biri değilim” demenin gecikmiş ve sessiz bir yoludur.”Fırtınadan sonra gelen rüzgarın, kuruyan yapraklara bir faydası olmaz.”
GÖKSEL GÜNDOĞDU
Güneşe Gülümseyen Yüzler…
Papatya toplayan birine etraftaki kötülüğü anlatamazsın Toprağın bağrında,Taşların inadına açan, Güneşin küçük aynası.
Seviyor, sevmiyor mu? Sen hep sevgisin.
Sevgiyi Kalbinde yaşatan birine dış dünyanın karanlığını, kötülüklerini anlatmak zordur. Onlar, dünyayı kendi içlerindeki güzellikler penceresinden görmeyi tercih ederler. Fakat bu naif bakış açısı dış dünyanın acı gerçeklerini yok etmese de, onlara umut ve güven verir.
Hayattaki güzel şeylerin değerini bilmelerini sağlayan bu duruş, çoğumuzun unuttuğu bir zenginliktir. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler, bu hassasiyet size neler düşündürüyor?Belki de doğrusu, ona kötülüğü anlatmak değil, o insanın dünyadaki o nadir güzellikleri korumasına izin vermektir.
Bu zarif Papatyaların sessiz ve masum durduklarına bakmayın, her gün kırda bayırda şahit oldukları düşünülürse muhtemelen söyleyecek çok sözleri olurdu. Eğer bir papatyanın dili olsaydı, ruh haline göre muhtemelen şunları fısıldardı:”Yahu şu ‘seviyor, sevmiyor’ falından gerçekten bıktım! Sevip sevmediğini bana değil, gidip kendisine sorsanız ya? Her aşk acısının faturası neden hep benim canım yapraklarıma kesiliyor? Koparmadan sevin lütfen!”Sence senin etrafındaki bir papatya bugün konuşsaydı sana ne söylerdi; sitem mi ederdi, yoksa bilgece bir tavsiye mi verirdi? yaklaşım hakkında konuşmak Narin ve kırılgan görünüşünün ardında, kırların zorlu şartlarına karşı büyük bir mücadele verir. Rüzgarın onu savurma arzusu ile toprağa tutunma çabası arasında sessiz bir direniş yaşar.
Kırlarda açan her papatya, sessiz bir gözlemcidir. Doğanın saflığını korumaya çalışırken, etrafından gelip geçen insanların karmaşasına, yarım kalmış hikayelerine ve saklanan gerçeklerine tanıklık eder.”Papatyalar, insanların kendi yalanlarını temize çekmek için kopardığı en masum doğa doğrularıdır belki de. Bu sessiz
…bazen sessiz bir koruma içgüdüsü, bazen de kırılmaktan korkan bir kalbin sakladığı görünmez gerçekler yatar. İnsan en saf yanını ortaya koyarken, o örtünün ardında genellikle dünyadan gizlemeye çalıştığı derin bir hassasiyet ya da söylenmemiş sessiz cümleler taşır…Dokunsan dökülecek bir yaprak gibi,Gerçeği örten o şeffaf tül.
Bazen sadece korumak için sevgiyi, Kendi beyazına küser en saf haliyle papatya…
GÖKSEL GÜNGÖRDÜ
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.