Memleketin nabzı, sanki bir kalp krizi sonrası düzensiz atmaya başlamış gibi.
Bazı şeyler öylesine hızlı değişiyor ki, dün şaşırdığımıza bugün alışıyor, bugün alıştığımıza yarın dönüp bakmıyoruz bile. Sanki toplumsal reflekslerimiz de, o amansız enflasyonun pençesine düşmüş; her geçen gün biraz daha değer kaybediyor, biraz daha köreliyor.
Bir zamanlar, bir zam haberi düştüğünde sofralara, kahvehanelere, sokak aralarına… İnsanlar durur, düşünür, konuşurdu. Bir itiraz yükselirdi içlerinden, bir sorgulama başlardı. Şimdi ise haber geliyor, bir bakıyoruz kimse şaşırmıyor. Hatta dudaklardan dökülen o meşhur cümle: “Zaten olacağı buydu.” Bu cümle, artık bir tür milli savunma mekanizması gibi, ruhlarımıza ördüğümüz bir duvar. Ne acı ki, bu duvarın ardında sadece kabulleniş var.
Garip değil mi? Hayat pahalı, hem de öyle böyle değil, can yakıyor. Ama tepkilerimiz…
Ah, o tepkilerimiz! Ucuz, hem de neredeyse bedava.
Sosyal medyanın o sanal meydanlarında bir iki cümle, bir iki emoji, bir “yazıklar olsun”…
Görev tamam.
Vicdan rahat.
Sanki tepki değil de, günlük yoklama alınıyor. “Buradayım, gördüm, sinirlendim” işareti bırakılıp, hayatın koşuşturmacasına geri dönülüyor. Oysa meselelere müdahil olmakla, meselelerin altına yorum yapmak arasındaki fark, bir uçurum kadar derin.
Bir zamanlar “bu böyle gitmez” diyenler vardı, sesleri duyulurdu. Şimdi ise “böyle gelmiş böyle gider” diyenlerin korosu daha gür.
Bu cümle, ilk bakışta kaderin cilvesi gibi durur ama aslında alışkanlığın en konforlu, en uyuşturucu halidir. Çünkü değiştirmek zordur, yorucudur, bedel ister. Alışmak ise kolaydır, sessizdir, konforludur. Ve biz, farkında bile olmadan, zor olanı değil, kolay olanı seçiyoruz. Bu, ruhumuzdaki en büyük yanılgı belki de.
Bir başka mesele de şu: Herkes her şeyin farkında ama kimse hiçbir şey yapmıyor gibi.
Bu, çağımızın en sinsi sendromu. Bilgi var, bilinç var, hatta zaman zaman öfke de var içimizde… Ama hareket yok. Sanki hepimiz bir şeylerin yanlış olduğunu biliyoruz ama kimse o ilk adımı atmak istemiyor. Çünkü ilk adım, sorumluluk demek. Ve sorumluluk, bu çağda, en pahalı lükslerden biri haline geldi.
İşin ironik tarafı da burada başlıyor: Fiyatlar artıyor, hayat zorlaşıyor, şartlar ağırlaşıyor… Ama beklentilerimiz küçülüyor. Eskiden daha iyisini isterdik, daha fazlasını hayal ederdik. Şimdi ise elimizdekini kaybetmemeye razıyız. Bu da sessiz bir dönüşüm aslında. Kimse yüksek sesle söylemiyor ama herkes içten içe hissediyor. Belki de en tehlikelisi bu: Alışmak. Çünkü insan, en çok alıştığı şeylere teslim olur, onlara boyun eğer.
Gülerek geçiyoruz çoğu şeyi. Mizah yapıyoruz, espriyle anlatıyoruz. Bu iyi mi kötü mü, tartışılır. Ama kesin olan şu: Gülmek, bazen kabullenmenin en zarif, en acı halidir. Yine de umudu tamamen rafa kaldırmak olmaz. Çünkü bu memleketin en garip özelliği şudur: En umulmadık anda, en beklenmedik refleksi verebilir. Belki yine verir, kim bilir?
Ama o zamana kadar…
Biz yine konuşuruz, yazarız, çizeriz.
Çünkü değişmese bile, yazmak insanın içini düzeltir, ruhunu arındırır.
Ve bazen en ciddi meseleler bile, en ince espriyle, en dokunaklı sözlerle daha çok şey anlatır.
Yeter ki kalem susmasın, vicdanlar kararmasın.
Derşah NAR
YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026YEREL
16 Nisan 2026
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.