17 Mayıs 2026 Pazar
3.Dünya Savaşının trampet sesleri küresel büyük çatışmayı haber veriyor…
TİSAN DAVASINDA GÖZLER YENİDEN KEŞİF SÜRECİNDE
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Öyle ya da böyle İstanbul fethedilecekti.

Mersin, Anadolu coğrafyasının Akdeniz kıyısında yer alan, tarihsel derinliği ve kültürel çeşitliliğiyle öne çıkan bir kenttir. Bu zengin mozaiğin en kadim ve karmaşık unsurlarından birini, Türkiye’de genellikle Arap Alevileri olarak bilinen Nusayriler oluşturmaktadır. Hatay ve Adana ile birlikte Mersin, bu topluluğun Türkiye’deki en yoğun yerleşim alanlarından biridir. Nusayrilik, İslam dünyasının bâtınî (ezoterik) akımlarından biri olarak, kendine özgü inanç sistemleri, ritüelleri, tarihsel serüveni ve toplumsal yapısıyla hem akademik araştırmaların hem de kamuoyunun dikkatini çekmektedir. Bu makalede, Mersin özelinde Arap Alevilerinin tarihsel kökenlerinden başlayarak, inanç sistemlerinin teolojik derinliklerine, kurucu şahsiyetlerin öğretilerinden toplumsal dokunun inceliklerine ve maruz kaldıkları asimilasyon politikalarına kadar tüm boyutlarıyla, en detaylı ve kapsamlı bir analizi sunmayı hedeflemekteyim. O zaman başlayalım…
Nusayrilik, 9. yüzyılda (3. Hicri yüzyıl) Irak coğrafyasında ortaya çıkmış, Şii İslam içindeki Gulât (aşırı) fırkalardan biri olarak kabul edilen bâtınî bir inanç sistemidir. Kökenleri, On İki İmam Şiiliği ile sıkı bağlar içerse de, zamanla kendine özgü teolojik ve ritüelik pratikler geliştirmiştir.
Nusayriliğin isim babası olarak kabul edilen Ebû Şuayb Muhammed bin Nusayr en-Nemiri, 10. İmam Ali en-Naki ve 11. İmam Hasan el-Askeri dönemlerinde yaşamış önemli bir Şii figürdür. İmamların en yakın ashabından biri olduğu iddia edilse de, onun “bab” (kapı) olduğu yönündeki iddiaları, ana akım Şiilik tarafından reddedilmiş ve kendisi “Gulât” olarak nitelendirilmiştir
İbn Nusayr, İmamların ilahlığı (uluhiyet), tenasuh (ruh göçü) ve bazı haramların helal kılınması (ibahilik) gibi fikirleri sistemleştirmeye başlamış, ancak Nusayri geleneği bu iddiaları “bâtınî hakikatler” olarak yorumlamıştır. Takipçileri ilk dönemlerde “Nemiriyye” olarak anılmıştır
1.2. Muhammed bin Cündeb ve Abdullah bin Muhammed el-Cünbulani
İbn Nusayr’ın vefatından sonra liderliği devralan bu şahsiyetler, inancın Irak’tan Mısır ve Suriye hattına yayılmasında etkili olmuşlardır. Özellikle Abdullah bin Muhammed el-Cünbulani döneminde, inanca tasavvufi öğeler eklemlenmiş ve “Cünbulaniyye” olarak bilinen bir ekol oluşmuştur. Bu dönem, Nusayriliğin coğrafi yayılımının ilk adımlarının atıldığı bir geçiş evresidir
Nusayriliğin asıl teologu ve sistemleştiricisi olarak kabul edilen el-Hasibi, inancı Irak’tan Suriye’ye taşımış ve bugünkü bilinen teolojik yapısına kavuşturmuştur. Halep’te Hamdani hükümdarı Seyfü’d-devle el-Hamdani’nin himayesinde yaşaması, Nusayriliğin bu dönemde entelektüel olarak olgunlaşmasına ve geniş kitlelere yayılmasına olanak tanımıştır. Bu dönem, Nusayriliğin “altın çağı” olarak nitelendirilir
El-Hasibi’nin en önemli eseri, 12 İmam’ın hayatını ve mucizelerini anlatan, Nusayri teolojisinin temel taşı olan Kitâbü’l-Hidaye’l-Kubra’dır.
Nusayrilik, İslam dünyasının en kapalı ve ezoterik inanç sistemlerinden biridir. İnanç esasları, sadece belirli bir inisiyasyon (erginlenme) sürecinden geçen erkek üyelere aktarılan “sırlar” üzerine kuruludur. Bu gizlilik, tarihsel baskılar ve takiyye (inancı gizleme) geleneğiyle pekişmiştir.
Nusayrilik, bir “sır” dinidir. İnanç esasları, belirli bir eğitim ve ritüel sürecinden geçerek erginlenen erkek üyelere öğretilir. Kadınlar ve dışarıdan kimseler bu sırra vakıf olamazlar. Bu gizlilik, tarihsel baskılar ve takiyye geleneğiyle de pekişmiştir
Nusayri inancının merkezinde, ilahi tecellinin üçlü bir yapıda olduğuna dair bir doktrin bulunur. Bu üçleme, Ali (Ma’na), Muhammed (İsim) ve Selman-ı Farisi (Bab)’dan oluşur:
Bu üçlemenin yanı sıra, Selman-ı Farisi tarafından yaratıldığına inanılan ve evrenin yönetiminden sorumlu olan Beş Yetim (Eytam-ı Hamse) de Nusayri kozmolojisinin önemli unsurlarındandır: Mikdad bin Esved, Ebu Zer el-Gifari, Ammar bin Yasir, Osman bin Maz’un ve Kanber bin Kadân
Nusayriliğin temel inançlarından biri de tenasuh yani ruhun bir bedenden diğerine geçerek olgunlaşmasıdır. Ruhun, iyi ameller işledikçe daha üst mertebelere (örneğin yıldızlara) yükseleceğine, kötü ameller işledikçe ise hayvan veya bitki formlarına geçeceğine inanılır. Bu, ruhun arınma ve kemale erme yolculuğudur
Nusayri kozmolojisine göre, ruhlar başlangıçta Ali’nin nurundan yaratılmış “Yıldızlar”dır. Ancak ruhlar, Ali’nin uluhiyetini sorguladıkları için yedi kademeli bir düşüşle (tenasuh) maddi bedenlere hapsolmuşlardır. Sırrı öğrenen ve ibadet eden ruh, ölümden sonra gökyüzüne yükselir ve Samanyolu’ndaki (Mecerra) asıl vatanına döner
Nusayriler, İslam takvimindeki bazı önemli günlerin yanı sıra kendilerine özgü kutsal günleri de kutlarlar:
Mersin ve çevresindeki Arap Alevileri arasında Hızır inancı oldukça güçlüdür. Mersin sahilindeki Hz. Hızır makamı gibi yerler kutsal kabul edilir. Hızır’ın ölümsüz olduğuna ve darda kalanlara yardım ettiğine dair yaygın bir inanış mevcuttur. Kadınların inançtaki yeri ise tartışmalı bir konudur. Bazı yorumlara göre kadınların ruhu olmadığına veya sırrı taşıyamayacaklarına inanılsa da, daha yaygın kabul gören görüş, kadınların “ayartıcı” doğaları nedeniyle sırra vakıf edilmedikleri ancak evlendikleri erkeklerin manevi himayesinde olduklarıdır.
3. Mersin Arap Alevilerinin Sosyolojik Yapısı ve Kültürel Kimliği
Mersin Arap Alevileri, kentin sosyokültürel yapısında önemli bir yer tutar. Güçlü aile bağları, dayanışma kültürü ve dini liderlik etrafında şekillenen bir toplumsal yapıya sahiptirler.
Nusayri toplumunda dini hiyerarşi oldukça belirgindir ve genellikle belirli aileler (Şeyh sülaleleri) tarafından temsil edilir:
Mersin’deki Nusayriler arasında inançsal yorum farklarına dayanan ve yerel coğrafyada etkili olan çeşitli sülale ve aşiret yapıları bulunmaktadır:
Mersin’de Arap Alevilerinin yoğun olarak yaşadığı ve kültürel kimliklerini güçlü bir şekilde sürdürdüğü bölgeler bulunmaktadır:
Mersin Arap Alevileri, kentin ekonomik ve kültürel yaşamına önemli katkılar sağlamışlardır. Özellikle narenciye ve pamuk tarımının Mersin’de gelişmesinde, İbrahim Paşa döneminde bölgeye getirilen bu topluluğun tarımsal bilgi ve deneyimleri etkili olmuştur. Ayrıca Mersin’in meşhur lezzetleri olan Cezerye, Kerebiç ve Tantuni’nin ortaya çıkışında ve yaygınlaşmasında Arap kökenli esnafın büyük emeği vardır
Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde, farklı etnik ve dini kimliklere yönelik uygulanan asimilasyon politikaları, Arap Alevilerini de derinden etkilemiştir. Bu politikaların en dikkat çekici örneklerinden biri “Eti Türkleri” tezidir.
1930’lu yıllarda, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi’nin etkisiyle, Türkiye’deki Türk olmayan toplulukların Türklüğe entegrasyonu hedeflenmiştir. Bu bağlamda, Nusayrilerin aslında Arap değil, Mezopotamya’dan gelen ve dillerini kaybetmiş “Eti (Hitit) Türkleri” olduğu iddia edilmiştir. Bu tez, Hatay’ın Türkiye’ye katılım sürecinde bölgedeki Arap nüfusun “Türklüğünü” kanıtlamak ve asimilasyonu kolaylaştırmak amacıyla kullanılmıştır
Günümüzde Arap Alevileri, asimilasyon tehdidine karşı kültürel kimliklerini koruma ve yaşatma mücadelesi vermektedirler. Mersin Arap Alevi Kültürünü Araştırma ve Dayanışma Derneği (AKAD), Kilikya Nehir Derneği gibi sivil toplum kuruluşları, dilin (Arapça) yaşatılması, kültürel etkinliklerin düzenlenmesi ve asimilasyona karşı mücadelede önemli bir rol oynamaktadır. Genç nesiller arasında Arapça kullanımının azalması, topluluğun karşı karşıya olduğu en büyük kültürel endişelerden biridir
Siyasi olarak, Mersin Arap Alevileri tarihsel olarak seküler, demokratik ve sol siyasetle daha barışık bir profil çizmişlerdir. Kentin çok kültürlü yapısında dengeleyici bir unsur olarak kabul edilirler ve genellikle siyasi tercihlerini bu doğrultuda kullanırlar. Eğitim düzeyi yüksek ve kentli bir topluluk olmaları, siyasi katılım ve bilinç düzeylerini de etkilemektedir
2011 sonrası Suriye’deki iç savaş ve sınırın öte yanındaki soydaşlarının (Nusayrilerin) yaşadığı trajediler, Mersin’deki Arap Alevi topluluğu üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Bu durum, topluluğun kimlik bilincini daha da keskinleştirmiş, dayanışma ve farkındalık etkinliklerinin artmasına yol açmıştır. Bazı örgütler, Suriye’deki Alevi soykırımına karşı uluslararası kamuoyunu bilgilendirme çabaları yürütmüştür.
Mersin Arap Alevileri (Nusayriler), zengin tarihleri, derinlikli inanç sistemleri ve güçlü kültürel kimlikleriyle Türkiye’nin önemli bir toplumsal kesimini oluşturmaktadır. 9. yüzyıla uzanan kökenleri, İbn Nusayr ve el-Hasibi gibi kurucu şahsiyetlerin teolojik sistemleştirmeleriyle şekillenmiş, bâtınî ve ezoterik bir inanç yapısına sahiptirler. Ali’nin ilahlığı, tenasuh, A.M.S. üçlemesi ve Kitâbü’l-Mecmû‘ gibi gizli metinler, inançlarının temelini oluşturur.
Mersin’e yerleşimleri, özellikle 19. yüzyıldaki İbrahim Paşa dönemiyle hız kazanmış ve kentin sosyoekonomik yapısında kurucu bir rol oynamışlardır. Karaduvar, Kazanlı gibi bölgelerdeki yoğun yerleşimleri ve Şaşati, Kokulu gibi köklü sülaleleriyle kentin kültürel dokusuna derin izler bırakmışlardır. Cumhuriyet döneminde maruz kaldıkları “Eti Türkleri” tezi gibi asimilasyon politikalarına rağmen, kültürel dirençlerini koruyarak kimliklerini yaşatma mücadelesi vermişlerdir. Günümüzde, dernekleşme faaliyetleri ve Suriye’deki gelişmelerin etkisiyle kimlik bilinçleri daha da güçlenmiş, seküler ve demokratik değerlere bağlı, eğitimli ve kentli bir topluluk olarak Mersin’in sosyal ve siyasi yaşamında aktif rol oynamaktadırlar.
Bu makalede, Mersin Arap Alevilerinin karmaşık ve çok boyutlu yapısını tarihsel, teolojik ve sosyolojik açılardan derinlemesine inceleyerek, bende bir Nusayri olarak bu önemli topluluğun anlaşılmasına katkı sağlamayı amaçladım. Nusayrilik, sadece bir inanç grubu olmanın ötesinde, tarihsel süreçlerin, kültürel etkileşimlerin ve kimlik mücadelelerinin bir aynası olarak varlığını sürdürmektedir.
08-05-2026
SADECE LİDERLİK DEĞİL, DOĞRU LİDERLİK…
Siyasetin en çok tartışıldığı, kurumlara duyulan güvenin en fazla sınandığı dönemlerde, toplumlar bir yandan da yeni bir liderlik dilinin arayışına girer. Bu arayış; gürültünün değil sükûnetin, hamasetin değil aklın, ayrıştırmanın değil kapsayıcılığın izini sürer.
İşte böylesi bir dönemin içinden yükselen bir irade, yalnızca bir seçimi kazanmakla kalmaz; aynı zamanda bir ihtiyacın, hatta bir boşluğun da karşılığını verir.
Türkiye Belediyeler Birliği’nde gerçekleşen seçimde Vahap Seçer ‘in ezici çoğunlukla başkanlığa seçilmesi, teknik bir sonuçtan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bu sonuç; yerel yönetimlerin sesinin daha gür çıkması gerektiğine inananların, adalet duygusunun zedelenmesine karşı duranların ve kamu kaynaklarının hakkaniyetle dağıtılması gerektiğini savunanların ortak iradesidir.
Seçer ’in konuşmalarında dile getirdiği her cümle, aslında Türkiye’nin son yıllarda en çok ihtiyaç duyduğu kavramların altını çizmektedir: hukuk, adalet, eşitlik ve kurumsal akıl… Onun vurguladığı “geciken adalet” meselesi yalnızca bir hukuki eleştiri değil; aynı zamanda toplumsal vicdanın da tercümesidir. Çünkü adaletin geciktiği yerde umut zayıflar, güven sarsılır ve devlet ile vatandaş arasındaki görünmez bağ incelir.
Ancak bu tabloyu yalnızca eleştiriyle okumak eksik olur. Asıl dikkat çekici olan; Seçer ‘in krizleri sadece tespit eden değil, aynı zamanda çözüm üretme iradesi gösteren bir lider profili çizmesidir.
Ekonomik zorlukların belediyeler üzerindeki baskısını dile getirirken bile ayrıştırıcı değil, birleştirici bir dil kullanması; onun siyaset anlayışının en belirgin göstergesidir. Bu yaklaşım, klasik siyasal reflekslerin ötesinde, toplumsal sorumluluk bilinciyle şekillenmiş bir yönetim aklına işaret eder.
Bugün Türkiye’nin en temel ihtiyacı, tam da bu noktada belirginleşmektedir: Dirayetli, iradeli, kapsayıcı ve çalışkan liderler…
Sadece kendi seçmenine değil, toplumun tamamına hitap edebilen; yalnızca bugünü değil, geleceği de inşa etmeyi hedefleyen bir anlayış… Vahap Seçer bu anlamda yerel yönetim pratiğinden süzülen birikimiyle, bu ihtiyacın somut karşılıklarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Onun liderlik tarzı, çatışmayı büyüten değil yöneten; farklılıkları tehdit olarak değil zenginlik olarak gören bir çizgiye dayanmaktadır. Kurumsallaşmaya verdiği önem, şeffaflık ve hesap verebilirlik konusundaki ısrarı, sadece bir belediye başkanının değil, aynı zamanda bir kamu yöneticisinin nasıl olması gerektiğine dair güçlü bir örnek sunmaktadır.
Türkiye Belediyeler Birliği Başkanlığı gibi kritik bir görev, yalnızca idari bir sorumluluk değil; aynı zamanda yerel demokrasinin güçlendirilmesi adına önemli bir misyondur. Bu görevde gösterilecek başarı, doğrudan doğruya milyonlarca insanın günlük yaşamına dokunan hizmetlerin kalitesine yansıyacaktır. Seçer ‘in bugüne kadar ortaya koyduğu performans ve sergilediği yönetim anlayışı, bu sorumluluğu layıkıyla taşıyabileceğine dair güçlü bir güven oluşturmaktadır.
Belki de en önemlisi şudur: Türkiye, artık sadece güçlü liderler değil; aynı zamanda doğru liderlik anlayışına sahip insanlar arıyor. Gücü adaletle dengeleyen, yetkiyi sorumlulukla taşıyan, farklılıkları bir arada tutabilen liderlere ihtiyaç var.
Bu nedenle Seçer ‘in bu göreve gelişi, yalnızca bir başlangıç değil; aynı zamanda yeni bir siyaset dilinin, yeni bir yönetim ufkunun da habercisi olarak okunmalıdır.
Bu seçim bir son değil; bir imkândır. Yerel yönetimlerin güçlenmesi, demokrasinin derinleşmesi ve toplumsal barışın tahkimi için önemli bir fırsattır. Ve eğer bu fırsat, akılcı, adil ve kapsayıcı bir anlayışla değerlendirilirse; yalnızca belediyeler değil, Türkiye’nin geleceği de kazanacaktır.

DERŞAH NAR
Mersin’de siyaset bazen serttir, tartışmalar gürültülüdür; ama bazı hizmetler vardır ki, sözün önüne geçer.
İşte Vahap Seçer ’in son dönemde hayata geçirdiği projeler tam da böyle bir noktada duruyor: Sessiz ama güçlü, sade ama etkili.
Bir şehir; yollarıyla konuşur, kavşaklarıyla nefes alır, bulvarlarıyla büyür. Mersin’in uzun yıllardır düğüm olmuş noktalarında atılan her adım, aslında sadece betonun değil sabrın, planlamanın ve kararlılığın da inşasıdır.
Mersin’de açılan her yeni yol, sadece bir ulaşım hattı değil; geciken bir randevuya yetişen bir insanın duası, bir esnafın açılan kepengindeki umudu, bir annenin evine huzurla varan çocuğudur.
Hal Katlı Kavşağı…
Yıllarca kazalarla, sıkışıklıkla, tırların çaresiz dönüşleriyle anılan bir nokta.
Bugün ise akışın, düzenin ve güvenin sembolü.
Bu sadece bir mühendislik başarısı değil; bu, “yapacağız” demekten “yaptık” demeye geçmenin hikâyesidir.
Siyasette vaat çoktur, ama takvimle yarışan azdır. Seçer ‘in açıklamalarında dikkat çeken en önemli unsur, projelerin birer hayal değil, net tarihlere bağlanmış somut hedefler olmasıdır.
2026… 2027… 2028…
Her yıl, Mersin’in trafik yükünü biraz daha hafifletecek yeni bir nefes.
Kuyuluk’tan Sayapark’a, Yenişehir’den Tarsus’a uzanan bu planlama, aslında bir şehrin damarlarına kan pompalayan bir sistem kurma çabasıdır.
Çünkü ulaşım sadece bir teknik mesele değil; ekonomik hayatın, sosyal bütünlüğün ve kent kültürünün ana omurgasıdır.
Seçer ‘in en güçlü yönlerinden biri, belki de en çok göz ardı edilen ama en çok hissedilen tarafı; kapsayıcılık.
Farklı görüşlerden insanların oy verdiği bir belediye başkanı olmak kolay değildir. Ama daha zoru, o güveni hizmetle sürdürebilmektir.
“Yağmur neredeyse tarlayı oraya taşıyan” bir anlayıştan uzak durduğunu vurgulayan yaklaşımı, yerel yönetimin aslında ne olması gerektiğini hatırlatıyor.
Tarafsız, adil ve herkese eşit mesafede.
Bu anlayış, Mersin’de oluşan olumlu kamuoyu algısının da temelini oluşturuyor. Çünkü vatandaş şunu görüyor;
Kimin ne düşündüğünden çok, kimin ne yaptığı önemli.
Her başarı hikâyesinin arkasında görünmeyen zorluklar vardır.
Borçlanma engelleri, krediye erişim sıkıntıları, merkezi yönetimle yaşanan bürokratik tıkanmalar…
Ama buna rağmen devam eden projeler, aslında bir iradenin göstergesidir.
Bir şehir, sadece imkânlarla değil; o imkânların nasıl zorlandığıyla büyür.
Yerel yönetim dediğimiz şey, sadece asfalt dökmek, kavşak yapmak değildir.
Yerel yönetim; bir şehri anlamak, o şehrin ruhunu hissetmek ve ona göre hareket etmektir.
Seçer ‘in “kente herkesin gözünden bakmak” vurgusu, belki de bu dönemin en önemli yönetim felsefesidir.
Çünkü şehirler; sadece binalardan değil, bakış açılarından oluşur.
Mersin bugün bir dönüşüm yaşıyor.
Bu dönüşüm ne çok gürültülü ne de gösterişli.
Ama hissediliyor.
Yollarda, kavşaklarda, trafikte, günlük hayatın akışında…
Bir şehir rahat nefes almaya başladığında, bunu ilk hissedenler siyasetçiler değil, o şehirde yaşayan insanlardır.
Ve bugün Mersin’de insanlar şunu söylüyor;
“Kafalar değiştikçe”
“Bir şeyler değişiyor…”
Belki de en kıymetli cümle budur.

Derşah NAR
Bazı insanlar makamla büyür, bazıları ise bulundukları makama anlam katar. Siyasetin gündelik sertliği içinde, koltuğun ağırlığını taşıyan çoktur; fakat o koltuğa karakter, vizyon ve güven duygusu yükleyenler azdır.
İşte tam da bu noktada, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer ismi yalnızca bir belediye başkanı olarak değil, yerel yönetim anlayışını aşan bir lider profili olarak öne çıkıyor.
Yerel yönetimler, yalnızca asfalt döken, park yapan, su getiren kurumlar değildir. Aynı zamanda toplumun ruhunu okuyan, kentin sosyolojisini anlayan ve halkın vicdanıyla siyaset arasında köprü kuran yapılardır.
Bir belediye başkanının başarısı da yalnızca yaptığı projelerle değil, kurduğu güven ilişkisiyle ölçülür. Çünkü şehirler sadece betonla değil, adalet duygusuyla, eşitlikle ve aidiyet hissiyle yaşar.
Vahap Seçer, bu anlayışın çağdaş temsilcilerinden biri olarak dikkatleri üzerine çekmektedir. Önce Belediyeler Birliği toplantısında, ardından Cumhuriyet Halk Partisi parti toplantısında ve son olarak Genel Başkan Özgür Özel ile belediye başkanlarının katıldığı geniş kapsamlı buluşmada yaptığı konuşmalar, yalnızca bir yöneticinin rutin hitabı değil; bir siyasal aklın, bir devlet ciddiyetinin ve bir liderlik refleksinin dışavurumuydu.
Salondaki hava dikkatle okunduğunda görülen şey şuydu; dinleyenlerin çoğu yalnızca bir konuşma dinlemiyordu, aynı zamanda kendi iç seslerini, kendi beklentilerini, hatta belki de “Keşke böyle bir liderimiz olsa” duygusunu hissediyordu.
Çünkü hitabet sadece kelime kurmak değildir, hitabet güven vermektir. Ses tonunu ayarlamak, eleştiriyi dozunda yapmak, muhalefeti düşmanlığa dönüştürmeden ifade etmek, gerektiğinde hükümeti yerinde ve usulünce uyarmak; bunlar siyasetçinin değil, liderin vasıflarıdır.
Başkan Seçer’ in Belediyeler Birliği Başkan Vekili sıfatıyla yaptığı konuşmada hükümete yönelik eleştirileri ölçülü ama netti. Eleştirinin öfkeyle değil, akılla yapılması gerektiğini gösterdi.
Kendi partisine yönelik mesajında ise belediyelerin önceliğinin hizmet olduğunu vurguladı. Hizmetin ötesinde kişisel konumlanmaların, siyasi beklentilerin ve gereksiz güç arayışlarının yerel yönetim anlayışını zedeleyeceğini açıkça ifade etti. Bu tavır, sadece parti içi bir uyarı değil, aynı zamanda siyaset ahlakına dair güçlü bir manifestoydu.
2019 yılında yüzde 45 oy oranıyla seçimi kazanan bir belediye başkanının, 2024’te oyunu yüzde 60 seviyesine taşıması tesadüf değildir. Daha da önemlisi, kamuoyu araştırmalarında kendisine oy vermeyen kesimlerden dahi hizmetleri nedeniyle yüzde 85’lere varan bir memnuniyet oranı yakalaması, siyasal başarının ötesinde toplumsal meşruiyetin göstergesidir.
Bu, propaganda ile değil; adaletli hizmet, kapsayıcı yönetim ve güven veren duruşla mümkündür.
Demokrat olmak yalnızca sandıkta değil, zihniyette başlar. Ayrımcılığı reddeden, kenti kimlikler üzerinden değil insan üzerinden okuyan, halkı ötekileştirmeyen, herkesi aynı vicdan terazisinde tartabilen yöneticiler gerçek anlamda iz bırakır. Vahap Seçer’ in siyasal dili tam da burada önem kazanıyor. Kapsayıcıdır, sakin ama güçlüdür, iddialıdır ama kibirli değildir.
Bugünün Türkiye’sinde toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şey; yüksek sesle bağıran değil, doğru yerde doğru sözü söyleyebilen liderlerdir. Hizmete odaklanan, ülkesini seven, demokrasiyi bir süs değil bir yaşam biçimi olarak gören, bilgiyle konuşan, birikimiyle güven veren liderler…
Bu nedenle mesele yalnızca bir belediye başkanının başarısı değildir. Mesele, siyasetin yeniden ahlakla, hizmetle ve toplumsal vicdanla buluşabilmesidir. Ve bu buluşmanın mümkün olduğunu gösteren örneklerden biri de hiç kuşkusuz Vahap Seçer’dir.
Bazen bir şehir, kendi liderini yalnızca seçmez, aynı zamanda kendi karakterini de onda görür. Mersin bugün tam da bunu yaşamaktadır.

DERŞAH NAR
Memleketin ekonomisi, son zamanlarda öyle bir hal aldı ki, artık sadece iktisatçılar değil, bakkal amcalar, emekli teyzeler ve hatta ilkokul çocukları bile kendi çapında birer ekonomist kesildi. Her gün yeni bir veri, yeni bir açıklama…
Ekranlarda rakamlar dans ediyor, grafikler şaha kalkıyor, ama sokağın nabzı başka bir şarkı söylüyor.
Sanki iki ayrı evrende yaşıyoruz; birinde refah ve büyüme destanları yazılırken, diğerinde faturalar ve pazar poşetleri arasında bir hayatta kalma mücadelesi veriliyor.
Emekli Amca ve Teyzenin Yeni Matematiği
Eskiden emekli amcalarımız, teyzelerimiz vardı; bayramlarda torunlarına harçlık veren, torunlarını sevindiren. Şimdi ise durum biraz değişti.
Emekli amca, markette domatesin kilosunu sorarken, sanki bir kuantum fiziği denklemini çözmeye çalışıyor.
Aldığı maaşla ay sonunu getirme sanatı, artık Nobel Ekonomi Ödülü’ne aday gösterilecek bir beceri haline geldi. “Enflasyonla mücadele ediyoruz” deniyor, ama emeklinin cüzdanı bu mücadeleden hep yenik çıkıyor. Eskiden bayram harçlığı veren emekli, şimdi bayramda torunundan harçlık bekler oldu.
Bu, sadece bir maaş meselesi değil, bir onur, bir itibar meselesi. Ama ne yazık ki, rakamlar onuru değil, sadece kuru bir sayıyı gösteriyor.
Asgari Ücretli Kahramanlar ve Hayatta Kalma Sanatı
Asgari ücretli kardeşlerimiz ise, modern zamanların adsız kahramanları.
Onların hayatı, adeta bir hayatta kalma simülasyonu. Asgari ücret, artık bir “geçim ücreti” olmaktan çıkıp, “nefes alma ücreti”ne dönüştü. Ayın 15’inde maaşını değil, maaşının kalanını düşünmeye başlayan bir kitle var.
Elektrik faturası, su faturası, doğalgaz faturası…
Her biri, asgari ücretlinin bütçesinde birer dev. Market alışverişi ise, bir strateji oyunu.
Hangi ürünü alsam, hangisinden vazgeçsem? Bu, sadece bir alışveriş değil, bir yaşam mücadelesi. Ve bu mücadelede, kahramanlarımızın ellerinde kılıç yerine, boş bir cüzdan var.
Ekonomik Terimlerin Yeni Anlamları
“Refah”, “büyüme”, “istikrar”… Bu kelimeler, eskiden kulağa hoş gelirdi.
Şimdi ise, sanki başka bir dilde konuşuluyor gibi. Ekranlarda “büyüme” rakamları açıklanırken, sokağın sesi “küçülme” fısıldıyor. “İstikrar” deniyor, ama fiyat etiketleri her gün yeni bir sürprizle karşımıza çıkıyor.
Bu terimler, halkın yaşadığı gerçeklikle öyle bir tezat oluşturuyor ki, artık mizah malzemesi olmaktan öteye geçemiyor. Sanki bir illüzyon gösterisinin içindeyiz; sihirbaz bize tavşan çıkarırken, biz cebimizdeki son kuruşun kaybolduğunu fark ediyoruz.
İzahı Olmayanın Mizahı Olur, Ama Nereye Kadar?
Durum ortada. İzahı olmayanın mizahı olur derler. Ve evet, bu durumun mizahı bol. Ama bu mizah, güldürürken düşündüren, hatta bazen iç burkan bir mizah.
Çünkü mizah, bir savunma mekanizmasıdır. Gerçeklerle baş edemediğimizde, acıyı hafifletmek için başvurduğumuz son liman.
Ancak bu liman, ne kadar güvenli?
Ne kadar süreyle bizi koruyabilir?
Belki de asıl soru şu: Bu mizah, bizi ne kadar daha oyalayabilir?
Yoksa bir gün, mizahın da izahı kalmayacak mı? İşte o zaman, asıl sessizlik başlayacak sanırım.

Derşah NAR