TÜRK ŞİİRİNİN UÇ BEYİ, 95 YAŞINDA…

TÜRK ŞİİRİNİN UÇ BEYİ, 95 YAŞINDA…

ABONE OL
Eylül 11, 2026 10:21
TÜRK ŞİİRİNİN UÇ BEYİ, 95 YAŞINDA…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün bir şair doğdu dostlar. Bugün, “İçinde bulunduğum toplumla kapışan bir adamım ben. Türk edebiyatındaki bütün büyük yazarlar büyük aileye mensuptur. Tevfik Fikret’in Abdülhamit’e verdiği altı ya da sekiz tane şiiri vardır; buyur, benim kabahatim ne burada? Biz parasız yatılıyız. Sokak çocuğuyuz. Ağzımızın bozukluğu oradan geliyor. Deli kabul edilmişliğimiz oradan geliyor. Her şeye karşıyım. İki tekke vardı benim gençliğimde. Bir doğu tekkesi, Kemal Tahir’in. Bir de batı tekkesi Sebahattin Eyüboğlu’nun. Biz ikisine de gitmedik. Eyüboğlu benim için ’Şiiri rahat bıraksın’ demiş. Bırakır mıyım!” diyen; Türk şiirinin “uç beyi” ve sivil şiirin en güçlü savunucularından biri Ece Ayhan doğdu.

Sözdiziminde yarattığı kaosla ve bu kaostan çıkardığı çok özel – nevi şahsına münhasır düzenle ve usta kalemiyle kazıya kazıya Türk şiirinde bambaşka bir yere sahip olan bir kocaaa şair, Ece Ayhan…

Tam adı Ece Ayhan Çağlar… Baha’nelere ne gerek; dilerseniz tam da gününde, doğum günü çocuğunu analım hep birlikte, buyurun dostlar…

*****

Babasının Mal Müdürlüğü göreviyle bulunduğu Datça’da, ailenin ikinci çocuğu olarak; 95 yıl önce bugün, 10 Eylül 1931’de, Gelibolulu Behzat Bey’den olur da yine Gelibolulu Hafız İbrahim’in kızı Ayşe Hanım’dan doğar. İlkokula; 1938’de, sadece 1 yıl okuduğu Eceabat İlkokulu’nda başlar. İkinci sınıfa ise yine sadece 1 yıl okuyabileceği Çanakkale’nin İstiklâl İlkokulu’nda…

1940 yılının Kasım ayında ailesinin Çanakkale’den ayrılarak İstanbul’a yerleşmesi üzerine; üçüncü sınıfa, Karagümrük – Atikkale’de bulunan 19. İlkokul’da devam eder ve ilköğrenimini bu okulda tamamlar. Ortaöğrenimini, Vefa Lisesi’nin karşısında bulunan Zeyrek Ortaokulu’nda; lise öğrenimini de Taksim Lisesi’nde tamamlamasının ardından yükseköğrenimine 1953’te, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başlar ve 1959’da fakülteden mezun olur. Aynı yıl, İstanbul Maiyet Memurluğunda başladığı stajını ve Kaymakamlık kursunu başarıyla bitirir.

1962’de Deniz Hafize Hanım ile evlenir ve Kaymakam olarak atandığı Sivas ilinin Gürün ilçesinde göreve başlar. 1963’te Çorum – Alaca’da Kaymakamlık ve Belediye Başkanlığı görevlerine atanır. Aynı yıl tek çocuğu olan Ege dünyaya gelir. 1964’te Tuzla Piyade Okulu’nda yedek subay öğrenci olarak başladığı askerlik hizmetini yerine getirmesinin ardından 1965 yılında Denizli ilinin Çardak ilçesi Kaymakamlığına atanır.

*****

Ece Ayhan; memurluk hayatı ve karakterinden dolayı disiplinli bir yaşam tarzı nedeniyle, bugün bile edebiyat çevrelerince hırçın ve huysuz bir şair olarak anılır. Bu kadar üst düzey memurken; henüz emekli olmadan, 1966’da devlet memurluğu görevinden ayrılır. Ve “Soluk alıp verdiğini gerçekten duyduğum tek kent” dediği İstanbul’a yerleşir.

İstanbul’da ömürleri kısa kısa birçok işe girip çıkan Ece Ayhan’ın yaptığı başlıca işler arasında; Meydan Larousse ansiklopedisinde yazarlık, Sinematek’te ve Yeni Sinema Dergisi’nde müdürlük, Genç Sinema Grubu’nda yöneticilik, Ağaoğlu Yayınevi’nde çok kısa bir süre redaktörlük sayılabilir.

1968 yılında kansere yakalanan eşi Deniz Hafize Hanım’ı kaybeder. O andaki ekonomik durumunun çok kötü olması ve yaşının küçüklüğü gibi nedenlerle, henüz 5 yaşındaki oğlu Ege’nin bakımını rahmetli eşinin anne ve babasına bırakır.

“Sarışın ve Kara” isimli romanında; Ece Ayhan Çağlar’ın, kaymakamlık döneminde yaşadıklarının bir bölümünde yaşananlar yer almaktadır. Sonrasında, 12 Temmuz 2002’de ölümüne sebep olan beynindeki tümörle 1974’te tanışır. Sağ kulağının ileri derecede işitme engeline ve sağ gözünde de hasara sebebiyet veren bu tümör, dünyaca ünlü beyin cerrahı Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in ameliyatlarıyla ölümcül olmaktan çıkar ve 28 yıl boyunca bu hastalığıyla mücadele eder.

Bu sağlık sorunlarıyla mücadele ederken yaşamının son zamanlarında aynı zamanda büyük bir ekonomik sıkıntı yaşayan Ece Ayhan’a, Çanakkale Belediyesi yardım eder. Belediyenin geçici işçi kadrosuna alınarak sosyal güvenliğe kavuşması sağlanır ve böylece SSK Hastanesinden ücretsiz olarak yararlanır. Sağlığının günden güne bozulması ve bacaklarının felç olması üzerine, yakın dostu şair Metin Üstündağ’ın yardımıyla 1999 yılının Ağustos ayında Çapa Tıp Fakültesi’ne yatırılır. Buradaki tedavi giderleri SSK tarafından karşılanır. Sigorta kapsamı dışında kalan kurumlarda gördüğü tedavilerin giderleri ise, arkadaşlarının ve eserlerinin yayın hakkını alan Yapı Kredi Yayıncılık’ın yardımlarıyla karşılanmıştır.

Hastane çıkışında; önce Maltepe Huzurevi’ne, daha sonra da dönemin Başbakan’ı ve şair arkadaşı Bülent Ecevit’in isteğiyle bakım şartları ve fiziki kapasitesi daha iyi olan Özel Acıbadem Huzurevi’ne yerleştirilir. Bu süre içinde; Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Haseki Hastanesi, Haydarpaşa Hastanesi, Şişli Osmanoğlu Kliniği, Central Hospital ve en son da Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yatılı tedavi görür. Bütün bu tedavilerin sonucunda felçten kurtulup ayağa kalkabilen Ece Ayhan, 2001 yılının Nisan ayında tekrar Çanakkale’ye yerleşir ve geçimini telif hakkını Yapı Kredi Yayınları’na verdiği eserlerinin geliriyle sağlar.

Düzenli ve yerleşik bir yaşam tarzını bir türlü sevemeyen Ece Ayhan; adeta tüm sevenlerini ve dostlarını terk ederek tedavi görmekte olduğu Çanakkale’den, 2002 yılının Temmuz ayının başlarında ayrılarak kısa bir süre yaşayacağı İzmir Büyükşehir Belediyesi Gürçeşme Huzurevi’ne yerleşir.

İyice yorulmuştur artık. Rahatsızlandığı için kaldırıldığı İzmir Eşrefpaşa Hastanesi’nde; 12 Temmuz 2002 tarihinde, 71 yaşındayken aramızdan ayrılır usta. Ölmez ama! Zaten hiç ölür mü koca şairler? Hatırladıkça, andıkça; imge imge, dize dize yaşarlar şiirlerinde.

*****

“Bir dergidir benim yaşamım, bu yüzden ben ölmem, batarım…” diyen Cemal Süreya; kurucusu olduğu ve kendi ifadesiyle birbirlerine kaderdaşlık yapacak kadar ikonik bir ortak olarak gördüğü Papirüs dergisinin Şubat 1967 sayısında, Ece Ayhan ve şiiri için şöyle der: “Ece Ayhan şiirinin kilit noktası dildir. Bu dil engelini aşmadan, satırların plastik oluşumunu değerlendirmeden, şairin özel terminolojisini kavrayıp ona bilincimizde bir dirim kazandırmadan hiçbir sonuca varamayız. Ne var ki, kaypak bir bilimdir sanki Ece Ayhan’ın şiiri. Kullandığı kelimeler kimi zaman da bunun tersine, kelimenin yüklemi bir santim ötedeki hayatla bağdaşamaz. Bu değişken durum bizi şöyle bir yargıya götürebilir: ‘Ecegiller”in şiirini anlamak için başvuracağımız sözlük onun başka şiirleridir.’ Diyebilirim ki; iyi eğitilmiş bir zekâ, bu yöntemi uygulayarak, algı sınırlarına gelip dayandığı o pırıltılı zaman parçası içinde eline bir anahtar geçirir. Böylece ilk hareket başlar; harflerin, kelimelerin, sözdilimlerinin hareketiyle sorguya çekilen bir hareket. İşte bu dil-anlam diyalektiğini sezemedik mi, âdeta bir pina gibi kapanır Ece’nin şiiri; aldatıcı rengi dışarıda, büyüleyici parlaklığı içeride. Çünkü onca imgeyi, betimleme tutkusunu, amaç çizgisini içe ulaştıran, içle kaynaştıran öğe sadece dil değil; dilin hareketi, plastik bükülgenliğidir. Bunu bazen göze batıcı bir teknikle sağlamaya çalışır Ece Ayhan. Kapalıçarşı, kolayca ‘Çapalı Karşı’ya dönüşür. ‘Elinde potin ayağında şemsiye’, eşyanın kullanılma değerini tersine çevirir. ‘Bakışsız Bir Kedi Kara’da, kediyi karanın sıfatı yaparaktan soyutlamanın son aşamalarına varmayı dener.”

Ekler ardından: “Peki neden bu kadar seviyor dille oynamayı Ece Ayhan? Ben şöyle diyeceğim: Yaşamadığı çağların, hatta yaşarken bile yaşamıyor göründüğü bir çağın, o hiç yazılmamış duygular tarihini ele geçirmek için. Bu yüzden kurulu bir şiir dili onun ilgisini çekmez hiç. Elinde değildir çünkü, neyi anlattığından çok, kendinde neyin anlatıldığını deniyor gibidir. Ya da tarihin derinliğinden bir ses, ona geçmişin gizlerini fısıldıyordur arada. Elimizde hiçbir ipucu olmasaydı bile, tarih bir uyum olarak aşılanmıştır onun şiirlerine. Atom fiziğinden söz açsa, tutup bir kozmonot üzerine ‘ballade’ yazsa, gene de geçmiş çağlardan bir karışım yapıyordur Ece Ayhan. Ama bu geçmiş çağlar eğilimi, birtakım somut uygarlıkların didaktik dökümüne yol açmaz. Hemen hemen yok gibi bir tarihtir onunkisi. Örneğin Bizans’a duyduğu ilgi, ilgi olmaktan çok mozaiklere bulanmış bir görkemliğin manyetik çekimidir. Böylece, onun şiirinde sorduğu bir soruyu biz de ona sormak zorunda kalırız: ‘Kantocu Peruz sahiden yaşadı mı patron?’”

Ece Ayhan, Cemal Süreya’nın sorusuna cevap verdi mi bilmiyorum. Hani Ece Ayhan’ın “Bir Elişi Tanrısı İçin Ağıt” şiirinde sorduğu o meşhur “Kantocu Peruz sahiden yaşadı mı patron?” sorusunun tarihsel cevabı bana göre kesin bir evet…

Gerçek adı “Peruz Terzakyan” olan ve sahnelerde “Âfet-i Devran Peruz” olarak anılan bu efsane kadın, sadece yaşamakla kalmadı; geç Osmanlı ve erken İstanbul eğlence hayatının en büyük efsanelerinden biri, Türkiye’de kanto türünün mucidi ve piri oldu.

*****

10 Aralık 2000 tarihinde, Hürriyet Pazar’da yayınlanan röportajında muhabirin “Neden kara şairsiniz ve karaşınlık nedir?” sorusuna, “Pek çok şeyi benim ortaya attığımı sanıyorlar, halbuki öyle değil. Karaşın sözlükte var, sarışının tersi! Ben karamsarım, aykırıyım ama siz benim yanıma gelin de ben aykırı olmayayım” der Ece Ayhan. Buyurun dostlar, röportajdan bir bölümü aktarmak isterim size:

*Siyasal’da okudunuz, iki-üç yıl kaymakamlık yaptınız. Devlet memurluğundan, resmiyet karşıtı bir şair, yazar olmaya nasıl geçtiniz?

**Zaten oradaydım ben. Şiir yazmaya Zeyrek Ortaokulu’ndayken başladım, iyi hocalarımız vardı. Kaymakamlığı bir arkadaşımın sayesiyle yaptım, dilekçelere imza atacaksın sadece, demişti. Aslında memurluğu istemiyordum.

*Şiirde anlatım kapanıklığını niye seçtiniz?

**Hayır karşıdakinde kabahat! Benim bir “Fayton” şiirim yayımlandı, 58’de, Pazar Postası’nda. Kimse bilmez, ama orada şöyle bir şey var, Fikriye Hanım, Atatürk’ ün Latife Hanım ile evlendiğini öğrenince, Ankara’ya geliyor ve faytonla köşke gidiyor, içeri alınmayınca faytona binip intihar ediyor. Ahmet Muhip Dranas bu şiiri okuduğunda, “son derece anlamlı, harkulade yeni” demişti. Anladı, Fikriye Hanım olayını bildiği için! Bunun gibi katmanlar var benim şiirimde.Yine de zor şiir sizinkisi… Zor değil, aslında şiir işte budur. Bakın, bir yanda Shakespeare’i düşünün, ben Shakespeare değilim tabii, o da katman katmandır. Şimdi okuyucu üşeniyor. Ama bilen biliyor.

*Hayatınız hep böyle hırlaşmayla mı geçti?

**Niye hırlaşmayayım! Ben şair filan değilim, etikçiyim. Kafiye kullanmam yurttan sesler korosuna karşıyım. Bireysel davranırım.

*Hep fakir miydiniz? Şiirden para hiç kazanmadınız mı?

**Yok canım. Şimdi ancak kazanıyorum, o da az. Yapı Kredi ile anlaşma yaptık, onlar kitapları basacaklar, masrafları ödeyecekler. Avucumla su içerdim ben. Mesela yılbaşı eğlencelerine gitmem. İmkanlarım yoktu. Elektriği, suyu olmayan evlerde yaşadım zaman zaman. Çengelköy’ den karşıya geçecek param olmazdı. Hatta bir kere biri sordu, sen nasıl geçiniyorsun, dedi. Valla zor oluyor dedim.

*Bir dönem Çanakkale’de yaşadınız…

Orada Belediye bana işçi kadrosu vermişti, SSK’da yatmıştım. Yürüme zorluğu olunca, Metin Üstündağ ve karısı beni buraya getirdiler. Bir yıldan fazla hastanelerde yattım. Bacağımı keseceklerdi sonra kurtardılar.

*İzmir’e, Huzurevine gelmeye nasıl karar verdiniz?

**Çanakkale’ deki evi kapattık. Burayı bulan Başbakan Ecevit. Hüsamettin Özkan’ı, Yüksel Yalova’yı, Gemici adında bir bakanı görevlendirmiş. Önce Maltepe huzurevindeydim. Ama sonra hastaneye gittim. Çünkü beni yanlışlıkla ölecek adamların yanına koymuşlar; altına yapanlar vardı. Ben kusmaya başladım. Mülkiyeliler el atmışlar. Burada iyi bakıyorlar. Yavaş yavaş yürümeye başladım, yürüteçle. Daha önce yürüyemiyordum. Okuyorum, yazıyorum.

*****

Evet yazdı ömrü boyunca Ece Ayhan…

Peki Ece Ayhan’ı ve ilginç yaşamını, şiirini yaz yaz anlatmak mümkün mü? Değil… Benimkisi sadece miş gibi yapmak, çabalamak. Yoksa kelimeler kifayetsiz anlamını vermeye Ece Ayhan’ı, bir kâğıt-kalem nasıl anlatsın şiirinin sıra dışılığını, özgünlüğünü, ilginç yaşamını…

Dedim ya: Ömrü boyunca karamsarlık, mutsuzluk, yalnızlık, korku, cinsellik ve ironiyi işledi şiirlerinde ve yazılarında Ece Ayhan. İnişleri – çıkışlarıyla hayatı da öyle sıra dışıydı; belki de en sıradan yaşadığı olay; ölümüydü. “Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler…” diyerek, zaten yıllar önceden ölümsüzlüğü hak eden güzel abimiz, Türk şiirinin “uç beyi”, koca şair Ece Ayhan Çağlar geçti bu dünyadan.

Çanakkale’nin Eceabat ilçesi Yalova köyünde yatar şimdi, ebedi istirahatgâhında. Anısına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…

BAHA AKINER

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP
rk
rk

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.