Yargının Kıskacındaki CHP ve Türkiye Siyasetinin Çıkmazı
Türkiye uzun zamandır ağır sorunlarla karşı karşıya. Ekonomik sıkıntılar büyüyor, adalet tartışmaları derinleşiyor, gençler geleceğe umutla bakmakta zorlanıyor. Böyle bir dönemde toplumun beklentisi, siyasetin çözüm üretmesi ve ülkenin gerçek meselelerine yönelmesidir. Ancak bugün Türkiye’nin gündemi, ana muhalefet partisi CHP’nin kendi içinde yaşadığı kriz tarafından kuşatılmış durumda.
CHP’de yaşanan tartışma yalnızca bir parti içi rekabet değildir. Bu süreç, Türkiye’de siyasetin nasıl işleyeceği, seçmenin iradesinin ne kadar belirleyici olduğu ve yargının siyasal alan üzerindeki etkisi açısından da önemli bir sınav niteliği taşımaktadır.
Bir tarafta mahkeme kararlarıyla hareket alanı daralan mevcut yönetim, diğer tarafta yeniden siyasetin merkezine dönmeye çalışan eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu bulunmaktadır. Böylece ortaya garip bir tablo çıkmaktadır: Bir taraf hukuki meşruiyet tartışmalarıyla karşı karşıya kalırken, diğer taraf toplumsal meşruiyet arayışı içindedir.
Asıl sorun ise bu tartışmanın giderek bir çözüm arayışından çıkıp sert bir kutuplaşmaya dönüşmesidir. Siyaset üretmesi gereken kadrolar, birbirlerini tasfiye etmeye çalışan kamplara dönüşürken toplum da öfke diliyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Oysa insanlar kavga değil, çıkış yolu görmek istemektedir.
Bugün milyonlarca insanın zihnindeki temel soru şudur: Türkiye’nin gerçek sorunu CHP’nin iç kavgası mı, yoksa siyasetin giderek toplumdan kopması mı?
Çünkü ülkede hayat pahalılaşırken, gençler umudunu kaybederken, emekliler geçim derdi yaşarken ve hukuk sistemi sürekli tartışılır hale gelirken, siyaset giderek kendi içine kapanmaktadır. İktidar ile muhalefet arasındaki mücadele çoğu zaman ülkenin sorunlarını çözmeye değil, rakibi yıpratmaya odaklanmaktadır.
CHP’nin yaşadığı kriz de biraz bu nedenle büyümüştür. Kongre süreci yargıya taşındığı andan itibaren meselenin yalnızca siyasi olmaktan çıkacağı belliydi. Böyle dönemlerde yapılması gereken, krizi büyütmek değil yönetmektir. Ancak parti içinde uzlaşma yolları aranmak yerine karşılıklı sertleşme öne çıktı.
Ortaya çıkan tablo yalnızca CHP’yi değil, muhalefetten umut bekleyen toplumsal kesimleri de yormaktadır. Çünkü toplum, sürekli iç çatışma yaşayan bir muhalefetin ülkeye güven verebilmesini zor görmektedir.
Fakat bütün bu karamsar görüntüye rağmen Türkiye’nin önünde hâlâ güçlü bir demokratik imkan bulunmaktadır. Tarih gösteriyor ki toplumlar uzun süre çözümsüzlük içinde kalmaz. Siyaset tıkandığında yeni yollar, yeni kadrolar ve yeni arayışlar ortaya çıkar.
Bu durum demokratik olmayan arayışlara yönelmek anlamına gelmez. Tam tersine, demokratik toplumlar kriz dönemlerinde kendilerini yenileme kapasitesi üretirler. Fransa’da Emmanuel Macron’un yükselişi bunun önemli örneklerinden biridir. Geleneksel siyaset toplumun beklentilerine cevap veremediğinde, insanlar mevcut kutuplaşmanın dışında güven veren yeni bir siyasal merkez oluşturmuştur. Önce yeni bir lider ortaya çıkmış, ardından yeni bir siyasal hareket şekillenmiştir.
Türkiye’de de benzer bir ihtiyaç giderek hissedilmektedir. İnsanlar artık yalnızca sert muhalefet ya da sert iktidar dili değil; sakin, güven veren, çözüm üreten ve toplumu bir arada tutabilecek bir siyaset aramaktadır.
Belki de önümüzdeki dönemin en önemli ihtiyacı tam olarak budur: Kavga eden değil güven veren siyaset.
Çünkü toplumun beklentisi yalnızca iktidarın değişmesi değildir. İnsanlar aynı zamanda siyaset yapma biçiminin değişmesini istemektedir. Daha fazla öfke değil daha fazla akıl, daha fazla kutuplaşma değil daha fazla diyalog beklenmektedir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni siyasal yaklaşım birkaç temel ilkeye dayanmak zorundadır.
Öncelikle siyaset yeniden toplumun gerçek sorunlarına dönmelidir. İnsanların geçim derdi, eğitim sorunu, adalet beklentisi ve gelecek kaygısı günlük siyasi hesapların önüne geçmelidir.
İkinci olarak partiler lider merkezli yapılardan çıkarak daha güçlü kurumsal yapılara dönüşmelidir. Demokratik sistemlerin gücü yalnızca liderlerden değil, kurumların güven vermesinden doğar.
Üçüncü olarak hukuk, siyasi mücadelenin aracı olmaktan çıkarılmalıdır. Yargıya duyulan güven zedelendiğinde sadece partiler değil, bütün demokratik düzen zarar görür.
Ve en önemlisi, Türkiye yeniden ortak bir dil kurabilmelidir. Çünkü aynı ülkenin insanları birbirini rakip olarak görebilir; ama düşman olarak görmeye başladığında siyaset çözüm üretme gücünü kaybeder.
CHP’nin yaşadığı kriz aslında Türkiye siyasetinin genel sıkışmışlığını göstermektedir. Ancak her kriz aynı zamanda yeni bir başlangıcın işaretidir. Toplumlar bazen uzun tartışmaların, kırılmaların ve hayal kırıklıklarının ardından yeni bir denge kurar.
Türkiye’nin geleceği de yalnızca bugünkü kavgalarda değil, bu kavgalardan çıkacak yeni demokratik olgunlukta saklıdır.
Belki bugün toplum yorgun, siyaset gergin ve umut zayıf görünüyor. Ama tarih boyunca hiçbir toplum umudunu tamamen kaybederek yoluna devam etmemiştir. Bayramların anlamı da biraz budur: Kırılmış bağları onarmak, umudu yeniden hatırlamak ve yarına inanabilmek.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni bir kavga değil; birbirini tüketmeyen, birlikte çözüm arayan yeni bir siyasal akıldır. Çünkü bu ülkenin insanları öfkeyle değil umutla nefes almak istemektedir.

Mustafa Güler
GENEL
1 gün önceYEREL-
4 gün önceEKONOMİ
4 gün önceGENEL
4 gün önceGENEL
4 gün önceSPOR
6 gün önceGENEL
7 gün önce
1
YENİ BİR ÇAĞIN EŞİĞİNDE: AVRUPA VE ORTA DOĞU’DA STRATEJİK UYANIŞ VE DEMOKRATİK BİRLİK
2905 kez okundu
2
SİYASİ PARTİLERİMİZ – 2: AK PARTİ
2594 kez okundu
3
ANILARLA YAŞAMAK
2518 kez okundu
4
Söz Ver, Ama Tut: Gençlere ve İş Dünyasına Notlar
2452 kez okundu
5
Başkan Deniz, sınıfı geçti
2351 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.