HERKES KENDİ KİMLİĞİNE ÇEKİLİRKEN…
Türkiye’de olup biteni yalnızca siyaset üzerinden okumaya çalışınca bazı şeyleri kaçırıyoruz.
Çünkü değişen sadece partiler, liderler ya da siyasi dengeler değil.
Toplumun kendisi de değişiyor. Hem de son yıllarda bunu daha açık biçimde görüyoruz.
Kürt siyaseti de bu değişimin dışında değil.
2010’lu yıllara baktığımızda, Selahattin Demirtaş’ın HDP’sinin yarattığı siyasi heyecanı hatırlıyoruz. Kürt meselesinin ötesine geçen, sola, sosyalizme, kadın hareketine, farklı kimliklere ve demokratik mücadelelere açık bir siyaset anlayışı vardı.
Daha geniş bir Türkiye’ye seslenme çabası hissediliyordu.
Bugün aynı genişliği ve heyecanı aynı ölçüde göremiyoruz.
Bunun nedenini yalnızca çözüm sürecinin bitmesine bağlamak bana eksik geliyor.
Çünkü Türkiye’nin tamamında başka bir değişim yaşanıyor.
Toplum muhafazakârlaşıyor.
Milliyetçilik güçleniyor.
İnsanlar giderek kendi kimliğine, kendi inancına, kendi çevresine daha fazla çekiliyor.
Bence asıl mesele burada.
Biz birbirimizden uzaklaştıkça kimliklerimiz daha görünür hale geliyor. Ama ortaklığımız zayıflıyor.
Kürt toplumu da bundan bağımsız düşünülemez.
Bugün Kürt hareketinin içinde “Biz Marksizmle ne işimiz var, biz Kürdüz” diyen insanların bulunmasını şaşırtıcı bulmamak gerekiyor.
Çünkü toplum değişiyor.
Dün insanları bir araya getiren bazı siyasi fikirlerin bugün aynı karşılığı olmayabilir. İnsanların öncelikleri değişiyor. Kimileri için sınıf siyaseti geri plana düşerken, kimlik daha fazla önem kazanıyor.
“Kürt’sün ama mutlaka seküler kal, solcu kal, Marksist kal” demek de hayatın gerçekliğiyle pek örtüşmüyor.
Çünkü aynı değişim Türk toplumunda da var.
Dindar kendi çevresine, seküler kendi çevresine, milliyetçi kendi dünyasına, farklı inanç grupları kendi mahallesine çekiliyor.
Ve zaman zaman hepimiz aynı cümleye sığınıyoruz:
“Bize ne?”
İstanbul seçimleri üzerinden yıllar önce duyduğumuz “Varsın İstanbul’u Binali Yıldırım yönetsin, bize ne” yaklaşımı aslında bunun küçük bir örneğiydi.
Oysa İstanbul sadece İstanbul değil.
Milyonlarca insanın yaşadığı, Türkiye’nin bütün renklerinin bir arada bulunduğu bir şehir. Orada yaşanan bir siyasi değişimin, ülkenin geri kalanından tamamen bağımsız olduğunu düşünmek kolay değil.
Dolayısıyla mesele yalnızca İstanbul’un kimin tarafından yönetileceği de değil.
Mesele, hâlâ birbirimizin hayatını ve bu ülkenin geleceğini ortak bir mesele olarak görüp görmediğimiz.
Buradan yeniden Kürt siyasetine döndüğümüzde, tartışmanın aslında Kürt siyasetiyle sınırlı olmadığını görüyoruz.
Türkiye’de herkes biraz daha kendi tarafına çekildikçe, ortada buluştuğumuz alan küçülüyor.
Kimlikler daha güçlü hale geliyor.
Ama ortaklık duygusu aynı ölçüde güçlenmiyor.
Tam tersine, zayıflıyor.
Oysa demokrasi, herkesin aynı düşünmesi demek değil. Aynı ülkede farklı düşünen insanların birbirinin varlığını ve hakkını kabul edebilmesi demek.
Bir Kürt, Kürt kimliğiyle yaşayabilir.
Bir Türk, Türk kimliğiyle yaşayabilir.
İnsan inancını yaşayabilir, inanmamayı tercih edebilir, kendi hayatını kendi tercihleriyle kurabilir.
Bunların hiçbirinde sorun yok.
Sorun, kendi kimliğimizi yaşarken başkasının kimliğini küçümsemeye başladığımız yerde ortaya çıkıyor.
Daha da önemlisi, birbirimizi artık aynı hayatın insanları olarak görmemeye başladığımızda.
Bana göre Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, kaybetmekte olduğumuz ortak hayat duygusunu yeniden hatırlamak.
Herkes aynı şeyi düşünmek zorunda değil.
Aynı partiye oy vermek de zorunda değil.
Hatta birbirimizi sevmek bile zorunda değiliz.
Ama birbirimizin hakkını tanımak zorundayız.
Çünkü bu ülke, sadece bizim gibi düşünenlerin ülkesi değil.
Kimliklerimiz bizim olsun.
Ama ülke hepimizin kalsın.
Çünkü artık mesele hangi kimliğin daha güçlü olduğu değil.
Mesele, farklı kimliklerle bu ülkede yan yana yaşayabilip yaşayamayacağımız.
Ben bütün bu tartışmalara baktığımda şunu düşünüyorum:
Bir tarafın diğer tarafa üstün gelmesinden önce, insanın kendisini güvende, özgür ve değerli hissedebileceği bir Türkiye’ye ihtiyacımız var.
Kimliklerimiz elbette olacak.
Ama kimliklerimizin önüne insanı koyamadığımız sürece hiçbir tartışmayı gerçekten kazanmış sayılmayacağız.
İnsan kazanırsa, Türkiye kazanır.
MEHMET OK
UNCATEGORİZED
11 Eylül 2026DÜNYA
11 Eylül 2026MAGAZİN
11 Eylül 2026GÜNDEM
11 Eylül 2026DÜNYA
11 Eylül 2026DÜNYA
11 Eylül 2026GÜNDEM
11 Eylül 2026
1
Irak Başbakanı Zeydi: ‘Uluslararası Koalisyonun Irak’taki görevinin sona ermesi için 30 Eylül kesin tarih’
7685 kez okundu
2
Barışın Evrensel Dili ve Türkiye’nin Tarihsel Eşiği
6834 kez okundu
3
MERSİN’DE YENİ PARTİ…
6760 kez okundu
4
MECLİS ÜYELİĞİNE ADAYIM.
6440 kez okundu
5
ŞEREF’Lİ İKİNCİLİK…
5761 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.