Abdullah Ayan

Abdullah Ayan

21 Temmuz 2026 Salı

Avrupa plastik atıklarının Çukurova ve Mersin sahillerini yok oluşa sürükleyen vahşi saldırısı..

Avrupa plastik atıklarının Çukurova ve Mersin sahillerini yok oluşa sürükleyen vahşi saldırısı..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Avrupa plastik atıklarının Çukurova ve Mersin sahillerini yok oluşa sürükleyen vahşi saldırısı..
Çukurova Havzası, tarih boyunca sahip olduğu alüvyal toprak yapısı, narenciye üretimi ve yüksek
tarımsal verimliliği ile Doğu Akdeniz’in en önemli yaşam ve üretim merkezlerinden biri olmuştur.
Mersin ise Uluslararası özelliklere sahip limanı ve gelişmiş lojistik ağlarıyla Anadolu’ nun dünyaya
açılan tek önemli kapısıdır.
Atık yönetimi politikalarındaki değişim, bu bereketli havzayı son yıllarda geri dönülmez bir ekolojik
krize sürüklerken, bir zamanlar altın kumsallarıyla övündüğümüz sahiller artık gözlerimizin içine
sokulacak boyutta yok oluşun eşiğine dayanmış durumda…
Aşağıda ayrıntılarıyla vereceğim rant pastası öylesine büyük ki, yakın gelecekte azalacağına daha da
büyüyecek atık trafiğini mevcut ‘bırakınız geçsinler’ anlayışıyla durdurmak mümkün değil…
Her şey aslında 2018’ de Çin’in “National Sword politikası’ kapsamında plastik atık ithalatını tamamen
yasaklamasıyla başladı.
2017 sonuna kadar dünyanın en büyük plastik atık, karışık kağıt vb. gibi çöp ithalatçısı olan Çin radikal
kararla her türlü katı atık ithalatını tümüyle engelleyen kararı aldı ve böylece başta Avrupa, ABD,
Avustralya gibi ülkeler o güne kadar Çin’ in aldığı geri dönüşüm dağlarıyla baş başa kaldı…
Çin’ in tavizsiz uygulamaya başladığı tavizsiz politika, küresel geri dönüşüm sektörünü ciddi şekilde
etkiledi ve birçok ülkede kendi içlerinde geri dönüşüm altyapısını geliştirmelerini zorunlu kıldı.
Ancak bu topraklarda aşina olduğumuz ‘çareler tükenmez’ anlayışıyla ‘yasakçı’ Çin’ e alternatif
aranırken geri kalmış ülkeler değil de, Türkiye ve özellikle Çukurova bölgesi yeni çekim merkezi olarak
keşfedildi…
Coğrafi yakınlık, ‘esnek denetim mekanizmaları!’ ve gelişmiş liman altyapısı sebebiyle Mersin ve
Adana ekseni, bu yeni akışın ana merkez üssü olarak seçildi…
Bölgenin plastik atık ithalatı incelendiğinde, sürecin katlanarak büyüyen ivmeye sahip olduğu
görülür…
2016 yılında 160 bin ton olan Türkiye plastik atık ithalat hacmi Çin’ in kapıları kapatmasıyla yıllık 600-
660 bin ton bandına taşındı ki, bu günde ortalama 210 ila 240 kamyon dolusu dış kaynaklı plastik
atığın Çukurova bölgesine boca edilmesi anlamına geliyor…*
Son on yılda AB ve İngiltere’ den ağırlıklı olarak ta Mersin limanına sevk edilen 4,7 milyon ton plastik
atıktan söz ediyoruz…
Neden Çukurova ve Mersin seçildi sorularının yanıtına gelince:
Avrupa menşeli atıkların Türkiye genelinde homojen bir dağılım göstermek yerine, özellikle Çukurova
Havzası’nda yoğunlaşması tesadüfi bir olgu değildir. Rantiye açısından oldukça akıllı seçimin arkasında
lojistik kolaylıklar ve endüstriyel kümelenme yatmaktadır:
Çin’ in almadığı plastik atıkları alabilecek Türkiye ve Doğu Akdeniz’in en büyük konteyner
limanlarından biri Mersin atıkların en düşük navlunlarıyla alternatifsiz bir giriş kapısı…
Adana ise geri dönüşüm sanayisinin, hammadde işleme ve plastik imalat tesislerinin Adana’ da
bulunması, limandan indirilen çöplerin çok kısa mesafelerde ve ucuza taşınmasını sağlıyor…
Bu kadar da değil, Geniş tarımsal arazilerinin, drenaj kanallarının ve ıssız kırsal alanların varlığı, yasal
tesis sınırları dışında kalan kalitesiz atıkların görünmez ellerle muhtelif yerlere dökülmesine olanak
veriyor…
Gelelim atıklarla nasıl başa çıkacağı sorusuna doğaya saygılı yanıt bulamayan Avrupa’nın Teşvik
Politikaları ve Sistemin suiistimal yöntemlerine…

Batı ülkelerinde çevre politikaları, “Genişletilmiş Üretici Sorumluluğu” (EPR) çerçevesinde
kurgulanırken şirketler piyasaya sürdükleri ambalaj atıklarını geri dönüştürmekle yükümlüdür.
İngiltere’de uygulanan PERN (Packaging Export Recovery Note) sistemi, atık yerel piyasada işlenmek
yerine ihraç edildiğinde ihracatçı firmaya ton başına hayli büyük paraların döndüğü prim ve belge
kazancı sağlıyor…
Benzer şekilde AB üyesi ülkelerde de atığı ülke içinde depolama ya da yakarak bertaraf etme karbon
vergilerine tabi iken, atığı “geri dönüştürülmek üzere” Türkiye gibi kapıları açık OECD ülkesine ihraç
etmek muazzam bir maliyet muafiyeti getirmektedir.
Yapılan hesaplamalar son on yılda, ihraç edilen her bir ton plastik atık için ihracatçı sisteme sağlanan
ortalama teşviklerin 150 ila 220 Dolar/Euro arasında değiştiğini gösteriyor…
Son 10 yılda Türkiye’ye gönderilen yaklaşık 4,7 milyon ton atık göz önüne alındığında, Avrupalı ve
İngiliz üreticilerin çöplerini kendi topraklarında bertaraf etmek yerine ihraç ederek elde ettikleri
toplam finansal tasarruf ve prim kazancı, basit hesapla 700 milyon- 1 milyar Dolar arasında değişen
devasa bütçeye tekabül ediyor…
Uzmanlara göre Sistemin en büyük ve kritik denetleme noktası, konteynerlerin gümrükleme
aşamasında yaşanıyor…
Uluslararası Basel Sözleşmesi’ne göre sadece temiz ve dönüştürülebilir plastik ticareti yasal iken,
kurulan rant düzeninde konteynerlerin ön yüzlerine temiz malzemeler dizilmesi; iç kısımlara ise
biyolojik açıdan tehlikeli ve geri dönüşüm değeri sıfır olan plastik çöplerin koyulması mümkün…
Ekonomik değeri olmayan ve tesislerde işlenemeyen %30-%40 oranındaki bu plastik atıklar lisanslı
bertaraf tesislerine ücret ödememek adına yasa dışı yöntemlerle doğaya bırakılmaktadır. Bu çevreyi
katleden işlemlerin nasıl bir ekolojik felakete yol açacağını tahmin etmek zor olmasa da ana
başlıklarla özetleyeyim:
Açık arazilerde, sulama kanalı kenarlarında gerçekleştirilen yasa dışı gece yakımları neticesinde
toprağa ve küle karışan kanserojen dioksin ve furan seviyelerinin, kirletilmemiş normal toprağa
kıyasla 400 bin kat daha yüksek olduğu saha analizleriyle kanıtlanmış durumda…
Bu zehirli kimyasallar ve ağır metaller, Çukurova’nın toprağına narenciye ve sebze bahçelerinin kök
sistemlerine sızarak telafisi imkânsız sorunlara yol açmakta…
Havzaya kontrolsüzce dökülen plastik granüllerin; rüzgar, yağmur ve akarsular vasıtasıyla denize
taşınması sonucu bu yıl her zamandan daha yoğun biçimde gördüğümüz üzere, Mersin sahillerini
mikroplastik havuzuna dönüştürdüğü gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldık.
Doğu Akdeniz kıyılarında yapılan deniz suyu ve sediment incelemelerinde mikro ve nanoplastik
partikül oranlarının vahim ötesi değerleri bilimsel raporlarla da tespit edilmiş bulunuyor:
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü ve çeşitli üniversitelerin yaptığı çalışmalarda, Doğu Akdeniz yüzey
suyunda kilometrekare başına ortalama 1 milyondan fazla mikro plastik partikül saptanırken,
İskenderun Körfezi ve Hatay-Dörtyol sahili gibi bölgelerdeki analizlerde, kilometrekare başına 46
milyondan fazla plastik parçacık ( kilometrekarede yaklaşık 14.5 ton) gibi ekstrem kirlilik seviyeleri
rapor edildi. Veriler Akdeniz genelindeki en yüksek kirlilik oranları…
Tablo, deniz biyoçeşitliliğini tehdit etmekle kalmayıp, bölge balıkçılığını ve halk sağlığını da doğrudan
tehdit edecek boyutta…
Avrupa ve İngiltere’nin kendi sınırları içerisindeki “temiz ve yeşil” istatistikleri korumak adına
kurguladığı finansal teşvik mekanizmaları, denetim yetersizlikleri ve ticari kâr hırsıyla birleşerek
Çukurova Havzası ile Mersin sahillerinde yapısal bir “çevre felaketiyle sonuçlanan ilkel bir model
doğurmuş bulunuyor…

Çukurova’nın geleceğini, gıda güvenliğini ve Akdeniz’in maviliğini korumak adına acilen şu radikal
adımların atılması gerekmektedir:
En kalıcı çözüm 2017’ de Çin’ in yaptığı gibi her türlü atık ithalatının tümüyle yasaklanmasıdır..
Bu sağlanamadığı takdirde kesin çözüme götürecek çok pratik ve maliyeti neredeyse sıfır olan
yöntemler de var: Örneğin, thal edilen her bir ton atığın limandan çıkışından, tesiste işlenip granül
haline gelene kadar tüm döngüsü, dijital veri sistemleriyle izlenir; fire olarak ayrılan kısımların akıbeti
sorgulanabilir…
Basel Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri uyarınca, standartlara aykırı atık gönderen menşe ülkelere ve
ihracatçı firmalara karşı “kaynakta denetim” mekanizmaları işletilmeli, tespit edilen uygunsuz
kargolar masrafları ihracatçıya ait olmak üzere iade edilmeli, yitirmekte olduğumuz çevresel felaket
nedeniyle yüklü tazminatlar istenmeli…
Bereketli Çukurova topraklarının her türlü saldırıya karşı korunması ve Mersin kıyılarının temizliği,
sadece yerel bir çevre hassasiyeti değil; Türkiye’nin tarımsal egemenliği, gıda güvenliği ve gelecek
nesillerinin sağlık güvencesinin temel sorunudur…

ABDULLAH AYAN