21 Temmuz 2026 Salı
Tarih ve Tekerrür…
Gülistan Doku soruşturmasında Vali’nin eşi de gözaltında
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Cemal Süreya
Tarih ve Tekerrür…
“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar/ Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”
Mehmet Akif
Tarih 15 Eylül 2000…
Mersin’ de yayın hayatına başlayan Yeni Gazete için Kaleme aldığım makaleye “Ülke Olarak
Cinnetteyiz…” başlığını verirken Cinnet vurgusunu boşuna yapmamıştım…
Cinnet’ in o makaleye konu olan başlıca argümanları şöyleydi:
-Çalkantılarla geçen benim ‘kayıp yıllar’ olarak nitelendirdiğim 90′ larda krizden krize sürüklenen Ülke
bir kez daha ekonomik darboğaza girmiş, bunu aşmak için de IMF Ecevit’ in koalisyon hükümeti
tarafından yardıma çağırılmıştı…
IMF, O dönemin en çok konuşulan, adeta “gölge başbakan” gibi muamele gören İtalyan Carlo
Cottarelli adlı görevlisini Türkiye Masası Şefi olarak Ankara’ ya göndermişti ve Cotarelli IMF destekli
enflasyonu düşürme programının uygulanmasına nezaret ediyordu…
Bakanların da katıldığı Antalya’daki bir seminerde Cotarelli; büyümeyi frenleme ve ücretleri
gelecekteki enflasyon hedefine göre sınırlama yönünde IMF’ in dayattığı acı reçetenin tavizsiz
uygulanmasını söyleyince Antalya’ da onu ayakta alkışlayan bakanlar ve ekonomi kurmayları,
‘karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar’ misali Ankara’ ya gelince yükselen tepkiler sonucu çark
etmişlerdi:
Programın temelini oluşturan “ücretlerin neredeyse dondurulması, faizlerin enflasyon üzerine
çıkarılması gibi can yakıcı önlemler paketiyle ilgili detaylar Ankara’ ya ulaşınca, dönemin koalisyon
hükümetinin başındaki Ecevit ve iktidarın sözcüleri, IMF şefini hedef tahtasına oturtmuş, alkış tutanlar
da sus pus olmuşlardı…
Ecevit’ in, Cottarelli’ ye yönelik; “milli gurur, işlerimize kimseyi karıştırmayız, dış vesayete hayır” çıkışı
ise ters etki yapmış, diken üzerindeki piyasalarda faizlerin bir anda fırlamasına yol açmıştı.
Piyasalar bununla kalmayacak süren öncü sarsıntılar ardından 2001 Şubatında ‘anayasa kitapçığının
fırlatılmasıyla’ sosyal, siyasal, ekonomik her anlamda Cumhuriyet tarihinin en büyük depremlerinden
birine yakalanacaktık…
-Makalemde Cotoralli’ ye ‘sert çıkan’ dönemin Türk-İş sendika başkanı Bayram Meral’ e ve oğlunun
borsa spekülasyonlarına da değiniyordum:
Meral, tam da o günlerde Cottarelli’ye “Biz açlık sınırındayız, IMF bize ders veremez” diyerek meydan
okurken, medyada oğlunun borsada ciddi manipülasyonlar yaptığı veya büyük zarara uğradığı
haberleri yer alıyordu. Ben de makalemde “Belki Bayram Meral’in oğlu o zaman borsada zarar etmez”
diyerek dönemin popülist sendikacılık anlayışına göndermede bulunmuştum…
-Ve bardağı taşıran damla Yazının yayınlanmasından iki gün önce, 13 Eylül 2000 Çarşamba günü
Türkiye tarihine “Kayıp Trilyon Davası” olarak geçen süreçte çok sıcak bir gelişme yaşanıyor, kapatılan
Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan hakkında hapis cezası kesinleştiği için Ankara Altınoluk’taki
evine jandarma timleri gönderiliyordu..
Ülke bir anda “Erbakan tutuklanıyor mu?” diye ayağa kalkarken Başbakan Ecevit ilk dakikalarda
kameralar karşısına geçip, “Yargı bağımsızdır, müdahale edemeyiz” diyordu.
‘bağımsız yargıyla” övünen ve “müdahale edemeyiz” diyen Ecevit gerilen ortam sonucu 3 saat içinde
Adalet Bakanlığını devreye sokacak ve cezanın ertelenmesini sağlayacaktı…
İktidar medyaya “Ecevit krizi çözdü” haberlerini servis ederek popülizmi bir başka zirveye taşıyordu…
14 Eylül’de kaleme aldığım makale 15 Eylül 2000 Cuma günü yayınlandığında ülkenin genel görünümü
şöyleydi;
İktidar “efelenmelerinin” faturası çıkmaya başlamış, gecelik faizler %37’lerden %54’e fırlamıştı.
Sıfırların atılmadığı o günlerde ise dolar kuru 645.000 TL civarındaydı.
Koalisyonun başındaki Ecevit’ i 15 Eylül makalemde yer verdiğim “Dolar 1 milyona fırlasın sen de
rahat et” cümlesinden sadece 6 ay sonra, Şubat 2001’de gelen krizle dolar 1 milyon barajını da yıkıp
geçti…
O barajın yıkılması bankaların iflasına yol açmakla kalmadı.
Mecliste en çok milletvekiline sahip Ecevit’ in DSP’ si, koalisyon ortağı Bahçeli’ nin MHP’ si ve Yılmaz’
ın ANAP’ı baraj altında kaldı, yeni kurulan AK Parti iktidar olurken tüm muhalefeti, 1999 seçimlerinde
baraj altı kalıp meclis dışına çıkarılan CHP temsil edecekti…
15 Eylül 2000 tarihli makalemi ‘geçmişten dersler çıkarılır’ umuduyla yeniden yayınlıyorum…
**
Toplumca Cinnetteyiz…
Anlamakta güçlük çektiğimiz, çok tuhaf günler geçiriyoruz. Önce hastamızı tedavi için çağırdığımız
uzmana kesip biçme gerektiğini söyledi diye azarlamalarımızla başladı tuhaflıklar.
Cottarelli’ yi Antalya’da seminere davet eden koca koca bakanlar adam orda çıkıp doğruları söyledi
diye başbakanın önüne yem olarak atacaklarına neden belediye başkanlarından tutunda bayram Meral’
a kadar kendileri susup adamı muhatap ettiklerini bir düşünselseler.
Aylardır söylüyoruz. Türkiye ilk defa bu kadar ciddi bir istikrar programını bu denli sahipsiz
götürüyor. Programı eleştirmek herkesin hakkı da sahip çıkma anı gelince herkes kaçıyor.
Bu program gökten zembille inmedi. Duvara dayanmış toslamış bir ekonomiyi kurtarmak üzere dünya
yardıma çağrıldı. Yalvarmalar sonucu IMF, ağa babalarımızın isteği ile dünya bankasını da yanına
alarak imdada geldi.
Kötü mü oldu? Yıllık % 140 larda gezen faizler hızla %30 lara kadar geriledi. Bu sayede gelecek yıl
programın arkasında durulursa son 13 yılın tek açık vermeyen bütçesi gerçekleşecek.
Hem de bu depremden çıkmış büyük tahriplere uğramış bir ülkede %7 ler civarında bir büyüme ile…
Bunun tek yolu var. Uzmanların dediğini dinlemek koşuluyla. IMF desteğiyle geçen yıl bir dolar
borçlanamayan hazine dışardan üstelik düşük faizle dilediği miktarda dış borç bulabiliyor.
Bunu sağlayan da IMF…
Ama biz Necati doğru’ nun deyimi ile efeleniyor hothotlanıyoruz.
Neymiş iç işlerimize kimseyi karıştırmazmışız.
“Karıştırma da tekrar yüksek faiz sonucu 20 milyar doları rantiyecinin cebine koy o zaman. Faizler
tekrar %140 lara çıksın, dolar bir milyona fırlasın sen de rahat et, ülkede herkes zil takıp oynasın.
Bakarsınız, Bayram Meral’in oğlu o zaman borsada zarar etmez de para kazanmağa başlar.
Ecevit halkı bıraktığı 77 lerin halkı sanıyor. Kendisi yiğitlenecek insanlar da “aferin kara oğlana”
diyecekler.
Geçti o dönem. Artık internette yer alan haberlerden öğreniyoruz ki, ülkenin tüm ekonomik rakamları
şeffaf olmak zorunda. Tüm dünyaya internet ortamında her ay 4 kez Merkez bankamız IMF e verdiği
taahhüt çerçevesinde stand by e uygun bilanço yayınlamak zorunda.
Hükümet efelenmenin bedelini faizlerin %30 lardan %50 lere tırmanması olarak öderken yapılan
yanlışlar yaratılan bunalım yetmemiş ki birde siyasi bunalım yaratılıyor.
Erbakan için yakalama emirleri çıkarılıp evine jandarma timleri gönderiliyor. Olayları değerlendiren
başbakan yargı bağımsızdır müdahale edilemez derken üç saat içinde adalet bakanı devreye girerek
infaz dört ay erteleniyor.
Gazetelere de el altından bunun başbakanca sağlandığı haberleri pompalanıyor.
Popülizmin başka adı olabilir mi. Buna artık kim inanır.
Neden bu kadar bunalım düşkünü olduk.
Acaba iktidar bu işi götüremeyeceğini anladı da kaçmak için inanılmaz saçma sapan gerekçeler mi
yaratıyor?
Anlamak mümkün değil .. “
ABDULLAH AYAN
Mısır’ ın ekmek ve nükleer enerjiyle imtihanı…
Bugünlerde Sisi yönetiminin ekonomik darboğazdan çıkış için atmaya hazırlandığı “ekmek karnesi”
yerine “nakit yardım” adımı, Mısır’ ın sokak hafızasını yeniden uyandırma potansiyeline sahip en riskli
kumarı olma özelliği de taşıyor…
Bugünlerde Kahire yönetimi, yoksulların temel gıda maddelerinden sembolik fiyatlarla yararlanmasını
sağlayan on yıllardır süren tarihi sistemin tümüyle değiştirilmesine hazırlanıyor.
Yeni sisteme kayıt yaptırması beklenen 21 milyon haneyi, yani tam 71 milyon insanı kapsayan bu
devasa kitleye ucuz ekmek ve gıda verilmesi uygulamasına son verilerek, her ay hesaplarına nakit
para aktarılacak “akıllı yardım kartları” dağıtılacak.
Bu nakit desteği, daha sonra süpermarketlerden yiyecek ve diğer temel ihtiyaç maddelerini satın
almak için kullanılabilecek. Ancak kart sahiplerine aylık ne kadar nakit aktarılacağına dair henüz resmi
ve net bir açıklama yapılmış değil.
Mevcut ürün bazlı (ayni) sistemde, kayıtlı milyonlarca kişiye her ay pirinç, makarna, yemeklik yağ ve
şeker gibi temel gıda maddelerinden belirli bir miktar veriliyor. 2025/26 mali yılında hükümetin 3,6
milyar dolar harcadığı gıda yardımlarının aslan payı ise doğrudan ekmek sübvansiyonlarına gidiyor.
Öyle ki, sübvansiyonlar on yıllardır Mısır bütçesini adeta felç etmiş durumda; nitekim 2025/26 mali
yılında hükümetin planladığı toplam bütçe harcamalarının yüzde 21,5’i gibi devasa bir oran doğrudan
gıda sübvansiyonlarına ayrıldı.
Hükümet bu yükü hafifletmek adına son yıllarda yararlanıcı veri tabanlarını defalarca “temizleyerek”,
usulsüz şekilde ya da kriter dışı olarak yardımlardan faydalanan yüz binlerce kişiyi listeden çıkardı.
Başbakana göre bu operasyon devlet hazinesine milyonlarca dolarlık tasarruf sağladı ve bugüne kadar
aslında ekonomik olarak ihtiyaç duymadığı halde bu ekmek yardımlarından faydalanan her dört
kişiden birinin suiistimali önlenmiş oldu…
Şu anda yürürlükte olan sistemde Mısırlılar, piyasa fiyatının sadece %15’ine denk gelen bir bedelle
günde beş somun ekmek alabiliyor. Ulusal ekmek yardımı sistemi kapsamındaki “temwin kartı” sahibi
71 milyon insan, her gün hayata tutunmak için gerekli 350 milyon somun ekmeği sembolik denecek
paralarla sofrasına koyuyor. Piyasa fiyatı 1,5 Mısır lirası olan ekmeğin sadece 20 kuruşunu (piastr) kart
sahibi öderken, geri kalan 1,3 lirayı devlet karşılayıp doğrudan fırına ödüyor.
Matematiksel olarak bakıldığında uçurum daha net anlaşılıyor: Sübvansiyon olmadan günde 5 ekmeği
fırından alacak bir kişi, ayda ortalama 225-300 Mısır lirası (yaklaşık 4 ila 5.4 dolar) ödemek
zorundayken; devlet desteğiyle aynı 150 ekmeğe ayda sadece yarım dolar ödüyor. Geri kalan yaklaşık
4.5-4.8 dolarlık yükü hükümet üstleniyor. İşte Sisi yönetimi, bu yükü tamamen ortadan kaldırıp ayni
yardımları nakde çevirmek istiyor.
Bu radikal reformların arka planında uluslararası finans dünyasının dayatmaları yatıyor. Atılan
adımların, Kahire ile Uluslararası Para Fonu (IMF) arasında varılan anlaşmalarla tamamen uyumlu
olduğu bildiriliyor. IMF, Mısır’a can suyu olacak milyarlarca dolarlık krediyi, sosyal koruma ve
sübvansiyon programlarında köklü değişiklikler yapılması şartıyla serbest bırakmıştı. Bunu yaparken
Kahire, gıda güvenliğinin azalması ihtimalinden ürken milyonlarca insanın öfkesini göze alıyor. Yine de
bütçe dengeleri göz önüne alındığında hükümetin pek fazla seçeneği yok gibi görünüyor.
Temel sorunun yanıtı belirsiz; Yönetim Yiyecek yerine para vererek daha sağlıklı bir yardımı mı
gerçekleştirmek istiyor, yoksa altından kalkılması hayli güç sorunu başka yönteme kanalize etmeye mi
çalışıyor?
Mısır’daki yüksek yoksulluk oranı en büyük endişe kaynağı olmaya devam ederken, yeni nakit planının
enflasyon karşısında ne kadar dayanıklı olacağına dair derin bir güven eksikliği var. Mısır Merkez
Bankası’nın IMF talepleri doğrultusunda bir dizi sert devalüasyon gerçekleştirmesinin ardından Mısır
poundu değerinin çok büyük bir kısmını kaybetti. Bu hamle uluslararası finans kuruluşları tarafından
takdirle karşılansa da halkın satın alma gücünü yerle bir etti; temel emtia fiyatları yakın geçmişe
kıyasla 3-4 katına çıkmış durumda…
Ülkede asgari ücret 8 bin Mısır lirası (yaklaşık 160 dolar) ve devlet destekli gıda yardımıyla ayakta
durmaya çalışan yaklaşık 33 milyon emekçi (11 milyon kayıtlı ve 22 milyon kayıt dışı) faturalarını
ödemekte ve sofraya yemek koymakta zorlanıyor. Ülkenin en büyük tabanını oluşturan çalışan
kesimin asıl kaygısı nakit olarak verilmesi planlanan yardımın enflasyona yenik düşme olasılığı…
Bu kaygıyı gidermenin yolu ise yapılacak yardımın enflasyona endeksli olması…
Hükümet, endişeleri gidermek amacıyla, yeni sistemde verilecek nakit miktarının fiyat artışlarıyla
orantılı olmasını sağlama, “yardımı düzenli olarak gözden geçirme” sözü verdi ki vaat enflasyon oranı
yükselmesi halinde yardımın sürekli artırmak zorunda kalacağı anlamına geliyor…
Burada en ciddi risk, hükümet açısından ölümcül ve istenmeyen sonuçlara yol açma ihtimali…
Devlet üzerindeki mali yükü azaltmak için çıkılan bu yol, kontrolden çıkan bir enflasyon sarmalında
devletin sırtındaki yükü daha da artırabilir.
Mısır halkı için ekmek, sadece bir gıda maddesi değil; beslenmenin temel kaynağı, yaşamın ta kendisi
(Mısır lehçesinde ekmeğe direkt ‘A’ish’ yani ‘Hayat’ denir) ve toplumsal barışın en hassas kırmızı
çizgisi.
Yakın tarih, bu çizgi aşıldığında nelerin yaşandığını anlatıyor:
1977 İsyanı: Enver Sedat yönetimine yönelik yaşanan büyük toplumsal kalkışmanın arkasındaki temel
itekleyici güç, yine bir IMF talebiyle ekmekteki sübvansiyonların kaldırılmak istenmesiydi. Sokakların
ateşe verilmesi üzerine geri adım atılmıştı.
2008 Krizi: Küresel buğday tedarikinde yaşanan sıkıntı ve un bulunamayışı sonucu ekmeğe
erişemeyen milyonlarca yoksul sokağa dökülmüştü. İsyanı bastırmak için ordu devreye girmek
zorunda kalmış, askeri stratejik buğday ve un stokları fırınlara aktarılmıştı. O dönemde büyük bir
kalkışmanın tüm Orta Doğu bölgesini sarsacağı kaygısıyla başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez
ülkeleri hızla devreye girerek Mısır’a acil buğday ithalatı için finansal yardımda bulunmuştu.
2011 Devrimi: Arap Baharı dalgasıyla Mısır’a sıçrayan ve Hüsnü Mübarek’in 30 yıllık diktatörlüğünün
devrilmesiyle sonuçlanan devrim hareketinin meydanları inleten sloganı: “Ekmek, Özgürlük, Sosyal
Adalet!”
Sisi yönetiminin ekonomik darboğazdan sıyrılmak için atmaya hazırlandığı bu adım, yapısal olarak
kaçınılmaz bir reform gibi sunulsa da Mısır’ın kırılgan toplumsal fay hatları üzerinde büyük bir sarsıntı
yaratma potansiyeline sahip. Nakit paranın enflasyon canavarı karşısında eriyip gittiği bir senaryoda,
71 milyon insanın sofrasındaki somunların küçülmesi, Mısır sokaklarının en iyi bildiği o eski hafızayı
yeniden canlandırabilir mi?
Çelişkiler ülkesi Mısır’ ın içinden geçtiği sancılı süreç bu kadarla da sınırlı değil…
121 milyona ulaşan nüfusun 71 milyonu devletin ekmek yardımına muhtaç, açlıkla baş etmeye çalışan
Mısır, 21 milyon haneye yılda 3,6 milyar dolar tutan gıda yardım desteğini bütçeye getirdiği yük
nedeniyle kaldırmaya hazırlanıyor…
Güneş zengini aynı Mısır, Rusya Rosatom şirketinin inşa ettiği 25-30 milyar dolara mal olacak Akkuyu’
nun ikizi Nükleer Güç Santralinin tamamlanmasını bekliyor.
Halka ‘cebinizden beş kuruş çıkmayacak’ ninnisiyle müjdelenen Nükleer Santralin üreteceği elektriği
Mısır’ın kaç yıl süreyle ve hangi fiyattan satın alacağı ‘ticari sır’ örtüsü altında gizleniyor..
Bilinen bir şey var: Akkuyu’ nun ikizi ve tıpkı Akkuyu gibi 1200 MW lık 4 üniteden oluşan NGS için
elektrik alım garantisi dışında Mısır hazinesi %3 faizle yaklaşık 25 milyar dolar borçlandığı Rusya’ ya 22
yıl boyunca yıllık yaklaşık hesapla 1,6 milyar dolar ödemekle yükümlü…
71 milyon insanın açlıktan ölmemesi için gerekli 3,6 milyar doları bulmakta zorlandığı için
sübvansiyonları kaldırmaya hazırlanan yönetim Rusya’ ya her yıl 1,6 milyar dolar ödeyecek, satın alma
garantisi verdiği elektriğe ne kadar ödeyeceği ise meçhul…
Not: Rosatom, Akdeniz’ in koynuna bıçak gibi saplanan Akkuyu gibi Mısır’ da da El Dabaa NGS’ yi
Akdeniz kıyısına inşa ediyor…
İki santral Doğu Akdeniz’in iki yakasında birbirine göz kırpacak şekilde tasarlanmış…
Tesadüfün bu kadarına ben şapka çıkardım.
ABDULLAH AYAN
Avrupa plastik atıklarının Çukurova ve Mersin sahillerini yok oluşa sürükleyen vahşi saldırısı..
Çukurova Havzası, tarih boyunca sahip olduğu alüvyal toprak yapısı, narenciye üretimi ve yüksek
tarımsal verimliliği ile Doğu Akdeniz’in en önemli yaşam ve üretim merkezlerinden biri olmuştur.
Mersin ise Uluslararası özelliklere sahip limanı ve gelişmiş lojistik ağlarıyla Anadolu’ nun dünyaya
açılan tek önemli kapısıdır.
Atık yönetimi politikalarındaki değişim, bu bereketli havzayı son yıllarda geri dönülmez bir ekolojik
krize sürüklerken, bir zamanlar altın kumsallarıyla övündüğümüz sahiller artık gözlerimizin içine
sokulacak boyutta yok oluşun eşiğine dayanmış durumda…
Aşağıda ayrıntılarıyla vereceğim rant pastası öylesine büyük ki, yakın gelecekte azalacağına daha da
büyüyecek atık trafiğini mevcut ‘bırakınız geçsinler’ anlayışıyla durdurmak mümkün değil…
Her şey aslında 2018’ de Çin’in “National Sword politikası’ kapsamında plastik atık ithalatını tamamen
yasaklamasıyla başladı.
2017 sonuna kadar dünyanın en büyük plastik atık, karışık kağıt vb. gibi çöp ithalatçısı olan Çin radikal
kararla her türlü katı atık ithalatını tümüyle engelleyen kararı aldı ve böylece başta Avrupa, ABD,
Avustralya gibi ülkeler o güne kadar Çin’ in aldığı geri dönüşüm dağlarıyla baş başa kaldı…
Çin’ in tavizsiz uygulamaya başladığı tavizsiz politika, küresel geri dönüşüm sektörünü ciddi şekilde
etkiledi ve birçok ülkede kendi içlerinde geri dönüşüm altyapısını geliştirmelerini zorunlu kıldı.
Ancak bu topraklarda aşina olduğumuz ‘çareler tükenmez’ anlayışıyla ‘yasakçı’ Çin’ e alternatif
aranırken geri kalmış ülkeler değil de, Türkiye ve özellikle Çukurova bölgesi yeni çekim merkezi olarak
keşfedildi…
Coğrafi yakınlık, ‘esnek denetim mekanizmaları!’ ve gelişmiş liman altyapısı sebebiyle Mersin ve
Adana ekseni, bu yeni akışın ana merkez üssü olarak seçildi…
Bölgenin plastik atık ithalatı incelendiğinde, sürecin katlanarak büyüyen ivmeye sahip olduğu
görülür…
2016 yılında 160 bin ton olan Türkiye plastik atık ithalat hacmi Çin’ in kapıları kapatmasıyla yıllık 600-
660 bin ton bandına taşındı ki, bu günde ortalama 210 ila 240 kamyon dolusu dış kaynaklı plastik
atığın Çukurova bölgesine boca edilmesi anlamına geliyor…*
Son on yılda AB ve İngiltere’ den ağırlıklı olarak ta Mersin limanına sevk edilen 4,7 milyon ton plastik
atıktan söz ediyoruz…
Neden Çukurova ve Mersin seçildi sorularının yanıtına gelince:
Avrupa menşeli atıkların Türkiye genelinde homojen bir dağılım göstermek yerine, özellikle Çukurova
Havzası’nda yoğunlaşması tesadüfi bir olgu değildir. Rantiye açısından oldukça akıllı seçimin arkasında
lojistik kolaylıklar ve endüstriyel kümelenme yatmaktadır:
Çin’ in almadığı plastik atıkları alabilecek Türkiye ve Doğu Akdeniz’in en büyük konteyner
limanlarından biri Mersin atıkların en düşük navlunlarıyla alternatifsiz bir giriş kapısı…
Adana ise geri dönüşüm sanayisinin, hammadde işleme ve plastik imalat tesislerinin Adana’ da
bulunması, limandan indirilen çöplerin çok kısa mesafelerde ve ucuza taşınmasını sağlıyor…
Bu kadar da değil, Geniş tarımsal arazilerinin, drenaj kanallarının ve ıssız kırsal alanların varlığı, yasal
tesis sınırları dışında kalan kalitesiz atıkların görünmez ellerle muhtelif yerlere dökülmesine olanak
veriyor…
Gelelim atıklarla nasıl başa çıkacağı sorusuna doğaya saygılı yanıt bulamayan Avrupa’nın Teşvik
Politikaları ve Sistemin suiistimal yöntemlerine…
Batı ülkelerinde çevre politikaları, “Genişletilmiş Üretici Sorumluluğu” (EPR) çerçevesinde
kurgulanırken şirketler piyasaya sürdükleri ambalaj atıklarını geri dönüştürmekle yükümlüdür.
İngiltere’de uygulanan PERN (Packaging Export Recovery Note) sistemi, atık yerel piyasada işlenmek
yerine ihraç edildiğinde ihracatçı firmaya ton başına hayli büyük paraların döndüğü prim ve belge
kazancı sağlıyor…
Benzer şekilde AB üyesi ülkelerde de atığı ülke içinde depolama ya da yakarak bertaraf etme karbon
vergilerine tabi iken, atığı “geri dönüştürülmek üzere” Türkiye gibi kapıları açık OECD ülkesine ihraç
etmek muazzam bir maliyet muafiyeti getirmektedir.
Yapılan hesaplamalar son on yılda, ihraç edilen her bir ton plastik atık için ihracatçı sisteme sağlanan
ortalama teşviklerin 150 ila 220 Dolar/Euro arasında değiştiğini gösteriyor…
Son 10 yılda Türkiye’ye gönderilen yaklaşık 4,7 milyon ton atık göz önüne alındığında, Avrupalı ve
İngiliz üreticilerin çöplerini kendi topraklarında bertaraf etmek yerine ihraç ederek elde ettikleri
toplam finansal tasarruf ve prim kazancı, basit hesapla 700 milyon- 1 milyar Dolar arasında değişen
devasa bütçeye tekabül ediyor…
Uzmanlara göre Sistemin en büyük ve kritik denetleme noktası, konteynerlerin gümrükleme
aşamasında yaşanıyor…
Uluslararası Basel Sözleşmesi’ne göre sadece temiz ve dönüştürülebilir plastik ticareti yasal iken,
kurulan rant düzeninde konteynerlerin ön yüzlerine temiz malzemeler dizilmesi; iç kısımlara ise
biyolojik açıdan tehlikeli ve geri dönüşüm değeri sıfır olan plastik çöplerin koyulması mümkün…
Ekonomik değeri olmayan ve tesislerde işlenemeyen %30-%40 oranındaki bu plastik atıklar lisanslı
bertaraf tesislerine ücret ödememek adına yasa dışı yöntemlerle doğaya bırakılmaktadır. Bu çevreyi
katleden işlemlerin nasıl bir ekolojik felakete yol açacağını tahmin etmek zor olmasa da ana
başlıklarla özetleyeyim:
Açık arazilerde, sulama kanalı kenarlarında gerçekleştirilen yasa dışı gece yakımları neticesinde
toprağa ve küle karışan kanserojen dioksin ve furan seviyelerinin, kirletilmemiş normal toprağa
kıyasla 400 bin kat daha yüksek olduğu saha analizleriyle kanıtlanmış durumda…
Bu zehirli kimyasallar ve ağır metaller, Çukurova’nın toprağına narenciye ve sebze bahçelerinin kök
sistemlerine sızarak telafisi imkânsız sorunlara yol açmakta…
Havzaya kontrolsüzce dökülen plastik granüllerin; rüzgar, yağmur ve akarsular vasıtasıyla denize
taşınması sonucu bu yıl her zamandan daha yoğun biçimde gördüğümüz üzere, Mersin sahillerini
mikroplastik havuzuna dönüştürdüğü gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldık.
Doğu Akdeniz kıyılarında yapılan deniz suyu ve sediment incelemelerinde mikro ve nanoplastik
partikül oranlarının vahim ötesi değerleri bilimsel raporlarla da tespit edilmiş bulunuyor:
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü ve çeşitli üniversitelerin yaptığı çalışmalarda, Doğu Akdeniz yüzey
suyunda kilometrekare başına ortalama 1 milyondan fazla mikro plastik partikül saptanırken,
İskenderun Körfezi ve Hatay-Dörtyol sahili gibi bölgelerdeki analizlerde, kilometrekare başına 46
milyondan fazla plastik parçacık ( kilometrekarede yaklaşık 14.5 ton) gibi ekstrem kirlilik seviyeleri
rapor edildi. Veriler Akdeniz genelindeki en yüksek kirlilik oranları…
Tablo, deniz biyoçeşitliliğini tehdit etmekle kalmayıp, bölge balıkçılığını ve halk sağlığını da doğrudan
tehdit edecek boyutta…
Avrupa ve İngiltere’nin kendi sınırları içerisindeki “temiz ve yeşil” istatistikleri korumak adına
kurguladığı finansal teşvik mekanizmaları, denetim yetersizlikleri ve ticari kâr hırsıyla birleşerek
Çukurova Havzası ile Mersin sahillerinde yapısal bir “çevre felaketiyle sonuçlanan ilkel bir model
doğurmuş bulunuyor…
Çukurova’nın geleceğini, gıda güvenliğini ve Akdeniz’in maviliğini korumak adına acilen şu radikal
adımların atılması gerekmektedir:
En kalıcı çözüm 2017’ de Çin’ in yaptığı gibi her türlü atık ithalatının tümüyle yasaklanmasıdır..
Bu sağlanamadığı takdirde kesin çözüme götürecek çok pratik ve maliyeti neredeyse sıfır olan
yöntemler de var: Örneğin, thal edilen her bir ton atığın limandan çıkışından, tesiste işlenip granül
haline gelene kadar tüm döngüsü, dijital veri sistemleriyle izlenir; fire olarak ayrılan kısımların akıbeti
sorgulanabilir…
Basel Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri uyarınca, standartlara aykırı atık gönderen menşe ülkelere ve
ihracatçı firmalara karşı “kaynakta denetim” mekanizmaları işletilmeli, tespit edilen uygunsuz
kargolar masrafları ihracatçıya ait olmak üzere iade edilmeli, yitirmekte olduğumuz çevresel felaket
nedeniyle yüklü tazminatlar istenmeli…
Bereketli Çukurova topraklarının her türlü saldırıya karşı korunması ve Mersin kıyılarının temizliği,
sadece yerel bir çevre hassasiyeti değil; Türkiye’nin tarımsal egemenliği, gıda güvenliği ve gelecek
nesillerinin sağlık güvencesinin temel sorunudur…
ABDULLAH AYAN
Yeni Hicaz Demiryolu… Deniz Taşımacılığına alternatif proje bölgeyi nasıl etkileyecek?..
Günümüzün “Yeni Hicaz” projeksiyonuna gelecek olursak, eskisinden farklı olarak güzergahın önemli
bölümü coğrafi açıdan aynı olmasına karşın, değişen sınırlar nedeniyle tek bir imparatorluğun
egemenliğinde değil, çok uluslu ve çok katmanlı bir entegrasyon ağı olarak tasarlanmakta…
Yeni ağ, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden başlayarak, Suudi Arabistan’ı doğudan batıya ve
güneyden kuzeye, boydan boya geçen, Kuveyt, Katar ve Bahreyn’i iç hatlarla birbirine bağlayan
devasa bir Körfez omurgasını Ürdün-Suriye üzerinden Akdeniz’ e ve Türkiye’ ye bağlamayı, böylece
Türkiye demiryoluyla entegre edilmesi sonucu Avrupa’ nın en ücra köşesine ulaşmayı hedefliyor…
Yeni Hicaz Demiryolu Deniz taşımacılığında büyüyen risklere karşı bu çok uluslu hattın paydaşları ve
bölgesel anlamda ekonomik katkılarına gelince;
Türkiye Hatların Avrupa, Balkanlar ve Kafkasya hinterlandına açılmasını sağlayan ana terminal ve
lojistik köprü olarak Küresel tedarik zincirlerinde vazgeçilmez merkez (Hub) konumunu pekiştirirken;
Doğu Akdeniz limanlarının ticaret hacimlerinin katlanması yanında transit geçiş gelirleriyle ülke
GSMH’ ına büyük katkılar sağlayacak…
Projenin bir başka olmazsa olmaz paydaşı, güzergâhın coğrafi omurgasını oluşturan ve finansal motor
gücü olan merkez ülke sıfatını hak eden Suudi Arabistan…
Vizyon 2030 ve NEOM projeleriyle hattı entegre etmeyi hedefleyen ülke, petrol dışı gelirleri lojistik ve
transit taşımacılıkla çeşitlendirme; Kızıldeniz ve Basra Körfezi arasında kara köprüsü kurarak deniz
tıkanıklıklarını bypass etme; kutsal topraklar lojistiğini modernize etme olanağını elde edecek…
Suudi Arabistan dışında kalan BAE, Katar, Kuveyt gibi Körfez Ülkeleri projenin başlangıç terminallerini,
finansal kaynaklarını ve yüksek teknolojik lojistik altyapısını sağlayabilecek dinamiğe sahip…
Hürmüz Boğazı ve Babülmendep gibi İran/Yemen kaynaklı jeopolitik risklerin yüksek olduğu deniz dar
boğazların son dönemde yaşattığı kaotik tabloya karşın o iki boğaza olan bağımlılığı azaltarak
ürünlerini güvenle batıya ulaştırma olanağına kavuşacak…
Ürdün ise, geçmişten gelen deneyimle, Tarihi Hicaz demiryolunda olduğu gibi, Körfez ile Şam/Beyrut
arasındaki Levant bölgesinin jeostratejik anlamda en kritik kavşak noktası olması hesabı yanında
İsrail-Filistin arasındaki sıkışmışlığın aşılacak olmasıyla projenin belki de en az koyup en çok kazananı
olmaya aday…
.II. Abdülhamid’in o dönem İngiliz kontrolündeki Süveyş Kanalı’na karşı yaptığı hamleyle, bugün
küresel güçlerin ve bölge devletlerinin Kızıldeniz’deki ve Babülmendep’ teki krizlere karşı “Alternatif
Demir İpek Yolu” inşa etme çabası aradan yüzyılı aşkın zaman geçmesine karşın aynı amacı taşıyor…
Kara ve demir yolları, deniz hatlarının kırılganlığına karşı en güçlü alternatif olduğu bilinen bir gerçek…
Dün Hicaz ve Bağdat demiryolları üzerinde İngiltere, Fransa ve Almanya arasında yaşanan imtiyaz ve
rota savaşları; bugün Çin’in hayata geçirmeye çalıştığı Kuşak ve Yol İnisiyatifi ve Rusya’ nın geri adım
atmak zorunda kaldığı bölge üzerindeki hesaplarıyla büyük benzerlikler taşıyor…
Bu kadar da değil; tarihte Hicaz hattına yönelik yerel kabile saldırıları ve 1. Dünya Savaşı’ndaki hat
sabotajlarıyla bugün modern güzergâhlar üzerindeki devlet dışı silahlı aktörler eliyle gerçekleştirilen
kaotik eylemler, sınır uyuşmazlıkları ve terör tehditleri arasında yapısal büyük benzerlikler,
coğrafyanın dayattığı kaderden ibaret mi?
Fizibilite çalışmaları son aşamaya gelen ve düğmeye basıldığında aşama aşama on yılda
tamamlanacak projenin 35 milyar dolar tahmin edilen yatırım maliyeti için gerekli finansmanı
konusunda sıkıntı çekilmeyeceği son Hürmüz krizinde ortaya çıkan maliyet tablosuyla görüldüğüne
göre tek bir soru kalıyor geriye;
Tüm bölge ülkelerine kazandıracak, unun şekerin yağın bolca olduğu koşullarda, beklenen helva
pişirilip masaya getirilecek mi?
Yoksa yine provokasyonlarla masa dağıtılıp bölge kavgalarla geçen yüzyılda olduğu gibi bu yeni
dönemi de ıskalayacak mı?
Soru basit ama bir o kadar da önemli yanıtı bekliyor…
ABDULLAH AYAN
İhracatımızın Seyir Defteri…
İhracat Şampiyonları ve “Havanda Su Döven” Türkiye…
En çok ihracat yapan şirketlerin listesini yayınlayıp, buradan kendilerine övünç payeleri çıkarmaya
çalışanlara durumu tane tane anlatmaya çalışayım: Türkiye, makro anlamda yapısal değişim ve
dönüşümü sağlayamadığı için, ithalata dayalı klasik ürün ihracatıyla aslında olduğu yerde sayıyor…
En yüksek ihracatı yapan sektörlerimize bakın; teknoloji ve sanayi bir yana, tarımsal ürünlerde bile
ithal girdi oranları hayli yüksek.
Son 3 yılın ihracat verileri ve değişim oranları, ülkenin ekonomi yönetiminde nasıl havanda su
dövdüğünü yeterince özetliyor:
2023’te 255,6 milyar dolar olan toplam ihracatımız, 2024’te 261,8 milyar dolara, 2025’te ise 273,2
milyar dolara yükselmiş.
Ancak 2026’nın ilk çeyreğinin sonunda yıllık bazda 271,2 milyar dolara gerilemiş. Yani, 2024 sonundan
itibaren ihracatımız kümülatif olarak sadece %6 civarında bir artış gösterebilmiş…
Peki; 1950’de asker gönderip kurtarmaya gittiğimiz Güney Kore ve 1970’te taş üstünde taş kalmamış
olan Vietnam, önce eğitimle kalifiye iş gücü yaratarak ve bu güce dayalı teknoloji ağırlıklı üretimle
nereden nereye geldi?
Geçmiş veriler çok daha çarpıcı uçurumları anlatıyor ama biz bu iki ülkenin son on yıllık performansına
bakalım:
Vietnam: 2015 yılında ucuz iş gücüne dayalı ayakkabı ve tekstil gibi yoğun emek ürünlerinden oluşan
162 milyar dolarlık bir ihracat yapıyordu.
Bugün ise yıllık 475 milyar dolarlık devasa bir ihracat hacmine ulaştı. Üstelik bu ihracatın lokomotifi
artık don gömlek dikmek gibi yüklerin yerini yüksek teknoloji ve çip ihracatına bıraktı.
Vietnam, on yılda ihracatını yaklaşık 3 katına (2,92 kat) çıkarmayı başardı.
Aynı dönemde Türkiye ise yapısal dönüşümü ıskaladığı için, 2015’te 144 milyar dolar olan ihracatını
ancak 1,9 kat artışla 273 milyar dolara taşıyabildi.
Türkiye eğer “yükte ağır, pahada hafif” ürün ihracatı sarmalını tersine çevirebilseydi; bugün ihracatın
itici gücüyle orta gelir tuzağından çıkmış, refaha koşan bir ülke görünümüne kavuşabilirdi.
Güney Kore: Sanayi ürünleri ihracatıyla dünya liginde yer kapmaya çalışırken, 1998 Asya Krizi ile
sendeleyerek uçurumun eşiğine gelmişti. Sonrasında hızla toparlandı; önce akıllı telefonlar ve çipler,
şimdi de yapay zekâ destekli ürünlerle kaybettiği ivmeyi yeniden kazandı.
2023’te küresel tedarik zincirindeki bozulma nedeniyle hafif bir duraksama yaşasa da, Güney Kore
2024, 2025 ve 2026’nın ilk yarısında ihracatta yeniden çift haneli büyümeler yakaladı. 2015’te 526
milyar dolarlık ihracat yapan Güney Kore, 2025 sonu itibarıyla 715 milyar dolarlık bir seviyeye ulaştı.
Türkiye açısından asıl dramatik ve sarsıcı gelişmeye burada dikkat çekmekte yarar var:
2015’te Güney Kore, toplam ihracatı içinde %27 olan yüksek teknoloji payını bugün %35’e çıkardı.
Vietnam ise yüksek teknolojinin ihracattaki payını %28’den %42’ye fırlattı!
Peki, Türkiye bu on yılda ne yaptı?
Yüksek teknolojinin ihracattaki payı %3,1’den ancak %3,8 – %4 arası bir yere gelebildi. Bu nispi artışın
da neredeyse tamamen büyük devlet teşvikleri verilen savunma sanayisi (İHA, SİHA vb.) kaynaklı
olduğunu belirtmek gerekiyor. Geleneksel sivil sanayide ise teknolojik dönüşüm neredeyse sıfır.
NATO zirveleri, mutlak butlan tartışmaları ve saraydaki taht kavgalarıyla enerjisini boş yere tüketen
bir ülkenin genel tablosunu, bugün de madalyonun diğer yüzünden yansıtmaya çalıştım…
Üzgünüm Leyla…
Abdullah Ayan, 1 Temmuz 2026
*ülkelerin ihracat seyri (milyar dolar, parantez içindeki rakamlar genel ihracatta ileri teknoloji ihracat
oranı
Ülke 2010 – 2015 / 2025
Türkiye 114 (1,8) 144 (2,2) 273 (3,2)
Vietnam 72 (11,2) 162 (28,5) 475 (42,1)
G. Kore 466 (29,8) 526 (24,8) 725 (31,4)
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.