30 Mayıs 2026 Cumartesi
3.Dünya Savaşının trampet sesleri küresel büyük çatışmayı haber veriyor…
Özel’den Sert Mesaj: Bu Kılıçdaroğlu Meselesi değil, Erdoğan ile millet meselesidir.
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Öyle ya da böyle İstanbul fethedilecekti.
Arife günü biraz şehir merkezini dolaştım; bazı esnaf arkadaşlara uğrayıp sohbet ettim. Biraz da kendim için bayram alış verişi yaptım. Atatürk Caddesi, Silifke Caddesi, İstiklal Caddesi, Zeytinlibahçe Caddesi ve Kuvayi Milliye Caddelerini dolaştım. Buralar Mersin’in alış veriş kalbi diyeceğimiz caddeler; ancak o eski kalabalıklar yok. Şehir Merkezi (Downtown) kan kaybediyor. Görüştüğüm esnaflar çok dertli.
Dolaşırken kendi aralarında konuşan esnaflara kulak misafiri oldum; konuştukları hep “çarşı nasıl ayağa kaldırılır”.
Aslında buraların ayağa kalkması için esnafların kafasında çözümler çok; onları dinlemek gerekiyor. Yetkililer ve etkililer biraz bu caddeleri dolaşıp esnafla sohbet etsin, ama gövde gösterisi yapar gibi arkalarında kalabalıklarla değil; yanında not alacak ve konuyla ilgili birileri olsun yeter. Böyle olursa esnaflar gerçekten çözüm sağlanma konusundaki samimiyete inanır. Bu konuya hayli zaman ayırmalı yetkili ve etkililer.
Daha sonra AVM’leri dolaştım; AVM’lerin etrafındaki yoğun trafik ve içerideki insan kalabalıkları durumu açıkça gösteriyor.
Yazımın başlığı da zaten “AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?”
Bu konuda çözüm önerileri sunan bir çok yazım var; dileyen ayhankiziltan.com ya da imecegazetesi.com adreslerinden okuyabilir.
ŞEHIRLER YALNIZCA BETONLA DEĞIL, YAŞAYAN SOKAKLARIYLA AYAKTA KALIR
Bir şehrin gerçek kalbi neresidir?
Sadece yüksek binaların yükseldiği alanlar mı?
Sadece büyük yatırımlar mı?
Sadece geniş yollar mı?
Sadece AVM’ler mi?
Tabi ki hayır. Bir kentin gerçek kalbi;
insanların yürüdüğü,
karşılaştığı,
alışveriş yaptığı,
oturduğu,
konuştuğu,
nefes aldığı kent merkezidir.
Bugün Türkiye’nin birçok kentinde olduğu gibi Mersin’de de çok önemli bir dönüşüm yaşanıyor.
Kent merkezleri yavaş yavaş müşteri kaybediyor.
Küçük esnaf zorlanıyor.
İnsanlar şehir merkezlerinden uzaklaşıyor.
Ticaret AVM’lere kayıyor.
Çünkü vatandaş artık önce şunları düşünüyor:
Çarşıya nasıl ulaşacağım?
Arabamı nereye koyacağım?
Tuvalet ihtiyacını nerede gidereceğim?
Güneşten nasıl korunacağım?
Yağmurdan nasıl korunacağım?
KENT MERKEZLERİNİN EN BÜYÜK SORUNU: ERİŞİLEBİLİRLİK
Bugün birçok insan kent merkezine gitmek istemiyor değil.
Gitmekten vazgeçiyor.
Neden?
Çünkü:
trafik yoğun,
park yeri yok,
yol kenarları düzensiz,
kısa süreli park imkânı sınırlı,
alternatif otopark yetersiz,
toplu taşıma ise çoğu zaman yeterince güçlü değil.
Sonuçta vatandaş:
“Merkezde yarım saat park yeri arayacağıma AVM’ye giderim” diyor.
Ve haklı görüyor kendisini; haklı da.
Çünkü AVM ona:
kolay ulaşım,
ücretsiz otopark,
güvenlik,
düzen,
konfor
sunuyor.
Kent merkezi ise giderek stres üreten bir alana dönüşüyor.
OYSA KENT MERKEZİ SADECE TİCARET DEĞİLDİR
Bu mesele yalnızca esnaf meselesi değildir.
Kent merkezleri:
şehrin hafızasıdır,
sosyal hayatıdır,
kültürüdür,
kamusal yaşamıdır.
Bir şehir kent merkezini kaybetmeye başladığında;
Sadece mağazalarını değil, şehir ruhunu da kaybetmeye başlar.
Yerel işletmeler kapanır.
Sokak kültürü zayıflar.
İnsan hareketi azalır.
Kamusal yaşam AVM koridorlarına sıkışır.
Şehirler birbirine benzemeye başlar.
Oysa gerçek şehir hayatı kontrollü kapalı alanlarda değil, yaşayan sokaklarda oluşur.
ÇÖZÜM YASAK DEĞİL, AKILLI PLANLAMADIR
Bugün en büyük hata şu:
Alternatif üretmeden kısıtlama yapmak.
Oraya park etme, buraya park etme;
Nereye park etsin insanlar da çarşıyı dolaşsın?
Oysa çağdaş şehircilik şunu söyler:
Önce erişimi kolaylaştır, sonra düzenle.
Yani:
önce otopark üret,
önce toplu taşımayı güçlendir,
önce yönlendirme sistemlerini kur,
önce çevre bağlantılarını tamamla.
Daha sonra trafik yönetimi uygulanır.
Aksi halde yapılan her yasak, vatandaşı AVM’ye yönlendirir.
KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Öncelikle şehir merkezleri yeniden erişilebilir hale getirilmelidir.
ÇEVRE OTOPARK HALKALARI OLUŞTURULMALI
Kent merkezinin çevresinde:
çok katlı,
uygun fiyatlı,
güvenli,
yürünebilir bağlantılı
otopark alanları oluşturulmalıdır.
Amaç araçları merkezin dışına yönlendirirken, insanı merkezde tutmaktır.
KISA SÜRELİ PARK ÜCRETSİZ OLMALI
İlk 30-45 dakika ücretsiz park uygulaması, esnaf için hayatidir.
Çünkü esnafın ihtiyacı uzun süreli araç park edilmesi değil, yüksek müşteri sirkülasyonudur.
ÇALIŞANLARIN VE ESNAFLARIN ARAÇLARI MERKEZ DIŞINA ALINMALI
Yol kenarlarını gün boyu işgal eden araçların önemli bölümü:
çalışanlar,
ofis personeli,
esnaflar,
uzun süreli kullanıcılar.
Müşteri ile çalışan parkı ayrıştırılmalıdır.
AKILLI YÖNLENDİRME SİSTEMİ KURULMALI
İnsanlar çoğu zaman park yeri olmadığı için değil, boş yerin nerede olduğunu bilmediği için trafikte dolaşıyor.
Dijital yönlendirme sistemleri artık zorunluluktur.
KENT MERKEZİ YAŞAM ALANINA DÖNÜŞTÜRÜLMELİ
Sadece alışveriş değil:
kültür,
yeme içme,
yürüyüş,
sanat,
gece yaşamı
kent merkezine geri dönmelidir.
Çünkü insanlar yalnızca alışveriş için değil, yaşamak için de şehir merkezine gelir.
AÇIK HAVA AVM MODELİ: KENT MERKEZLERİ İÇİN YENİ NESİL ÇÖZÜM
Bugün dünyada birçok şehir, kent merkezlerini klasik yöntemlerle değil, “açık hava AVM” modeliyle yeniden canlandırmaya çalışıyor.
Bu modelin mantığı çok basit:
AVM’nin:
düzenini,
konforunu,
güvenlik hissini,
cazibesini
alıp, bunu gerçek şehir sokaklarına taşımak.
Yani kapalı beton kutular yerine; yaşayan kent caddelerini modernleştirmek.
Özellikle alışveriş yoğunluğu yüksek ana caddeler:
kaliteli kaldırım düzenlemeleri,
gölgelendirme sistemleri,
estetik kent mobilyaları,
cep otoparklar,
kontrollü trafik akışı,
güçlü aydınlatmalar,
yeme içme alanları,
modern tuvaletler,
sokak etkinlikleri,
sanat ve kültür noktaları
ile birer “yaşam koridoruna” dönüştürülebilir.
Böylece insanlar yalnızca alışveriş için değil;
gezmek,
vakit geçirmek,
sosyalleşmek,
şehir deneyimi yaşamak
için de kent merkezine gelir.
AVM’lerin başarısının önemli nedeni budur:
İnsanlara yalnızca ürün değil, “deneyim” sunmaları.
Oysa kent merkezleri bunu çok daha güçlü yapabilir.
Çünkü kent merkezlerinde:
gerçek sokak vardır,
gerçek şehir vardır,
tarih vardır,
kimlik vardır,
kent kültürü vardır,
spontane yaşam vardır.
Kapalı AVM’lerin hiçbir zaman tam anlamıyla oluşturamayacağı şey de budur.
Özellikle Mersin gibi:
iklim avantajı olan,
sahil kültürü bulunan,
yürünebilir akslara sahip,
sosyal yaşam potansiyeli yüksek
şehirlerde açık hava AVM modeli büyük fırsatlar sunabilir.
Belirli ticaret akslarının:
modern kent estetiğiyle,
güçlü erişim sistemiyle,
otopark entegrasyonuyla,
yaya öncelikli planlamayla
yeniden düzenlenmesi, kent merkezlerini yeniden cazibe merkezi haline getirebilir.
MESELE SADECE TRAFİK DEĞİL, KENTİN GELECEĞİDİR
Bugün dünyada başarılı şehirler:
insan odaklı,
erişilebilir,
yaşayan kent merkezleri
oluşturmaya çalışıyor.
Çünkü güçlü şehirler yalnızca büyük binalarla değil,
canlı kamusal hayatla büyür.
Eğer kent merkezlerini yaşatamazsak,
şehirler zamanla birbirine benzeyen tüketim koridorlarına dönüşür.
Ama doğru planlama yapılırsa; kent merkezleri yeniden:
ticaretin,
kültürün,
sosyal hayatın,
şehir kimliğinin
kalbi olabilir.
Ve unutulmamalıdır ki:
Bir şehrin gerçek zenginliği,
yalnızca yapılan binalarda değil,
yaşayan sokaklarında saklıdır.
Umarım Kurban Bayramı herkes için iyi geçmiştir; nice mutlu bayramlara ulaşmak dileğiyle esenlikler diliyorum.

AYHAN KIZILTAN
ADALET VE KALKINMA PARTİSİ: Ateş Çemberinde Denge
Giriş: Siyaset dizisinin bu bölümünde, iktidar partisi AK Parti’nin maruz kaldığı çok katmanlı baskıları inceliyorum. Karşımıza sadece bir parti içi yönetim sorunu değil, adeta bir “fırtınada gemi yönetme” mecburiyeti çıkıyor. AK Parti, bugün tarihinin en ağır jeopolitik, ekonomik, savunma ve toplumsal denklemi ile karşı karşıya.
Bir yanda Hürmüz Boğazı’nın kilitlenmesiyle tetiklenen küresel enerji krizi, diğer yanda Trump’ın müttefiklik sınırlarını zorlayan baskıları… AK Parti hükümeti, ekonomik yangını söndürmek için ana muhalefet partisi liderinin önerdiği Eşel Mobil gibi önceki uygulamasına geri dönerken; ordu, diplomasi ve iç barış üçgeninde bir sınavı veriyor. Fırtınalı bir denizde dümende kalmak mı, yoksa gemiyi limana sağ salim ulaştırmak mı? Siyasi Partilerimiz yazı dizisinin ikinci bölümünde, AK Parti üzerindeki çok yönlü baskıyı ve ‘kuruluş felsefesine dönüş’ sinyallerini mercek altına alıyorum.
1. Bölgesel Savaşlar ve Diplomatik Kıskaç
İran-İsrail gerilimi ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, Ankara’yı stratejik bir çıkmaza soktu. Trump yönetiminin öngörülemeyen baskıları ile enerji arz güvenliği arasında kalan hükümet, hem Batı blokuyla bağları korumak hem de bölgesel bir kaosu engellemek için bıçak sırtında yürüyor.
2. Savunma Zafiyetleri ve Kurumsal Hafıza
Türkiye’nin milli güvenliği, hem teknolojik donanım hem de nitelikli insan kaynağı açısından sarsıldı. FETÖ kumpaslarıyla tasfiye edilen “kurmay akıl” ve “kurumsal hafıza” kaybı, ordunun operasyonel kabiliyetinde hissedilir yaralar açmıştır. Yaşlanan uçak filosu ve personel boşluğu, iktidarın milli güvenlik karnesindeki en hassas madde olmaya devam ediyor.
3. Göç Baskısı ve “Tampon Bölge” Tartışması
Pakistan-Afganistan savaşında sadece bir haftada 120 bin kişinin yerinden edilmesi, Türkiye’nin demografik geleceğini tehdit ediyor. AB’nin Türkiye’yi bir “tampon bölge” olarak konumlandırma çabaları ve bu yöndeki diplomatik nabız yoklamaları, ekonomisi kırılgan olan bir ülke için kabul edilemez bir baskı unsuru oluşturuyor.
4. Ekonomik Kalkan: Eşel Mobil ve Öz’e Dönüş
Hürmüz’ün kapatılmasıyla tırmanan petrol fiyatları karşısında hükümet, 5 Mart 2026’da kritik bir karar alarak Eşel Mobil Sistemi‘ni geri getirdi. Zamların büyük kısmının ÖTV’den karşılanması kararı, AK Parti’nin kuruluşundaki “vatandaşın refahını koruma” geri dönme çabasının bir işaretidir.
5. Ortak Akıl İhtiyacı: Muhalefetle Stratejik İş Birliği
Böylesi bir savaş ortamında AK Parti, muhalefetle fikir alışverişinde bulunmayı bir zafiyet değil, stratejik bir güç birliği olarak görmelidir. Muhalefetin çeşitli platformlarda yükselen sesi, aslında kapalı tutulan diyalog kanallarının bir sonucudur. Uzman siyasetçilerin katılımıyla oluşturulacak ciddi “Milli Strateji Masaları”, krizleri ortak akılla aşmanın tek yoludur.
6. “Terörsüz Türkiye” Sürecinin Siyasi Riski
Hükümetin yürüttüğü bu süreç, AK Parti için en bıçak sırtı dosyalardan biridir.
“Umut hakkı” tartışmaları ve yasal düzenleme beklentileri, iktidarı kendi muhafazakâr-milliyetçi tabanı önünde zorlu bir sınavla baş başa bırakıyor. Bu süreçteki herhangi bir aksaklık, hükümetin üzerindeki toplumsal baskıyı zirveye taşıyabilir.
7. Benimsenmeyen Yıpratma Siyaseti ve Kuruluş Felsefesine Özlem
Hükümetin enerjisinin büyük kısmını CHP üzerine kurduğu yıpratma stratejisine ayırması, toplumda beklenmedik bir bumerang etkisine dönüşüyor gibi.
Toplumda, “Hükümet rakibiyle uğraşmaktan Türkiye’nin sorunlarını ihmal ediyor” algısı yerleşiyor. AK Parti tabanında, 2002’deki o kucaklayıcı, reformcu ve kalkınma odaklı felsefeye dönülmesi yönünde güçlü bir arzu var.
8. İçerideki “İkbal” Hesapları
Dışarıda fırtına koparken, parti içinde “Erdoğan sonrası” döneme hazırlık yapanların kadrolaşma çabaları, hükümetin kolektif reflekslerini zayıflatıyor. Yanlış siyasi transferler ve adalet sistemine yönelik eleştiriler, partinin moral üstünlüğünü zedeliyor.
Sonuç:
AK Parti için asıl sınav; içerideki ikbal hesaplarını ve muhalefeti yıpratma siyasetini bir kenara bırakıp, devletin “kurmay aklını” yeniden inşa etmek, kuruluş felsefesine geri dönmek ve toplumsal barışı tesis etmektir.
Orduyu politik çekişmelerden temizleyip, savunmadaki personel ve teknoloji boşluğunu acilen dolduracak rasyonel hamleler yapmaktır.KısacaMilli Savunmayı siyaset üstü tutmak.
Bölgesel savaşlarda taraf olmak yerine, “dengeleyici güç” kimliğiyle hareket etmeyi sürdürmek Türkiye’yi bu ateş çemberinden koruyacak tek yoldur.
Önce Türkiye, Sonra Parti, Ben Değil Biz diyen bir yönetim anlayışı, fırtınanın ortasındaki bu gemiyi limana ulaştıracak tek rotadır.
Ayhan Kızıltan
“Mersin’i yalnızca merkez ilçeleriyle değil, Anamur’dan Tarsus’a, Çamlıyayla’dan Mut’a kadar bütün ilçeleriyle birlikte düşünüyorum. Amacım; bu kentin tarım, sanayi, lojistik, turizm, kültür ve insan gücünü ortak akıl, üretim ve vizyon projeleriyle birleştirerek Mersin’i Türkiye’nin topyekûn kalkınmış örnek kentlerinden biri haline getirmek.”
Topyekûn Kalkınmış Bir Mersin
Benim için Mersin, yalnızca bir şehir adı değildir. Mersin; Akdeniz’e açılan bir kapı, Anadolu’nun üretimini dünyaya ulaştıran bir geçit, tarımıyla, sanayisiyle, limanıyla, serbest bölgesiyle, turizmiyle, kültürüyle ve insan zenginliğiyle Türkiye’nin en önemli kalkınma merkezlerinden biridir.
Bu nedenle amacım, Mersin’i yalnızca merkez ilçeleriyle değil, bütün ilçeleriyle birlikte düşünmek; Anamur’dan Tarsus’a, Çamlıyayla’dan Mut’a, Silifke’den Erdemli’ye, Gülnar’dan Bozyazı’ya, Akdeniz’den Toroslar’a, Yenişehir’den Mezitli’ye kadar bu büyük kentin tüm potansiyelini ortak bir gelecek vizyonunda buluşturmaktır.
Mersin’in geleceği, tek bir sektörün, tek bir kurumun, tek bir ilçenin ya da tek bir grubun başarısıyla kurulamaz. Mersin’in geleceği; tarımın, sanayinin, lojistiğin, turizmin, ticaretin, kültürün, eğitimin, teknolojinin ve kent yaşamının birbirini tamamladığı bütüncül bir kalkınma anlayışıyla kurulabilir.
Ben bu anlayışı “topyekûn kalkınmış bir Mersin” hedefi olarak görüyorum.
Vizyonum
Vizyonum; Mersin’i Türkiye’nin üretim, lojistik, tarım, turizm, sanayi ve yaşam kalitesi bakımından örnek gösterilen kentlerinden biri haline gelmesine katkı sağlamaktır.
Bu vizyonun merkezinde üç temel düşünce vardır:
Birincisi, Mersin’in her ilçesi kendi değerleriyle kalkınmalıdır. Anamur’un tarımsal üretimi, Tarsus’un tarihsel ve sanayi birikimi, Mut’un zeytini ve kırsal üretim gücü, Silifke’nin tarım ve turizm potansiyeli, Erdemli’nin narenciyesi, Çamlıyayla’nın yayla kültürü, Gülnar’ın doğal kaynakları, Bozyazı’nın kıyı ve tarım zenginliği, merkez ilçelerin ticaret, eğitim, kültür ve hizmet kapasitesi aynı kalkınma haritasının parçalarıdır.
İkincisi, Mersin kendi içinde bölünmüş değil, birbirini tamamlayan bir kent olarak planlanmalıdır. Sahil ile yayla, ova ile dağ, liman ile üretici, sanayi ile tarım, üniversite ile iş dünyası, belediyeler ile kamu kurumları aynı hedef doğrultusunda çalışmalıdır. Çünkü Mersin’in gerçek gücü, parçalarının ayrı ayrı varlığında değil, bu parçaların birlikte oluşturduğu büyük sinerjidedir.
Üçüncüsü, Mersin yalnızca bugünün sorunlarını çözmekle yetinmemeli, geleceğin dünyasına hazırlanmalıdır. İklim değişikliği, su kaynakları, gıda güvenliği, teknoloji, lojistik koridorlar, enerji, nitelikli istihdam ve gençlerin geleceği artık kentlerin kaderini belirleyen temel konulardır. Mersin bu alanlarda geç kalan değil, ön alan bir kent olmalıdır.
Misyonum
Misyonum; Mersin’in potansiyelini doğru okumak, sorunlarını açık yüreklilikle dile getirmek, çözüm önerileri üretmek ve bu kentin ortak aklının oluşmasına katkı sunmaktır.
Benim için Mersin’e hizmet, yalnızca proje üretmek değildir. Aynı zamanda bu kentin kurumlarını kişisel hesaplardan, dar çevre ilişkilerinden ve liyakatsiz tercihlerden koruma sorumluluğudur. Çünkü kurumlar zayıflarsa kent zayıflar; liyakat kaybolursa ortak gelecek duygusu da zarar görür.
Bu misyon, sadece fikir üretmekten ibaret değildir. Sahayı dinlemeyi, sorunları doğru teşhis etmeyi, çözüm önerilerini somutlaştırmayı ve kentin tüm kesimlerini aynı masa etrafında buluşturmayı gerektirir.
Bugüne kadar iş dünyasında, sanayide, mühendislik alanında, sivil toplumda ve Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Başkanlığı sürecinde edindiğim deneyim bana şunu açıkça göstermiştir: Mersin’in sorunu potansiyel eksikliği değildir. Mersin’in asıl ihtiyacı, bu potansiyeli doğru planlayan, kurumlar arasında eşgüdüm sağlayan, ilçeler arasında denge kuran ve kentin enerjisini ortak hedeflere yönlendiren bir kalkınma anlayışıdır.
Benim Mersin’e dair çalışmalarım bir makam arayışının, bir koltuk hesabının ya da kişisel bir beklentinin sonucu değildir. Hiç kimsenin makamında gözüm yoktur. Benim için asıl mesele, kimin hangi koltukta oturduğu değil; Mersin’in hangi hedefe doğru yürüdüğü, hangi sorunlarını çözdüğü ve hangi fırsatlarını değerlendirdiğidir.
Uzunca bir süredir ürettiğim fikirler, yazılar, öneriler ve projelerle, makam sahibi olmadan da bu kente hizmet edilebileceğini göstermeye çalışıyorum. Çünkü Mersin’e hizmet etmek yalnızca resmi görevlerle sınırlı değildir. Bilgiyle, deneyimle, emekle, ortak akılla ve kent sevgisiyle de hizmet edilir.
Benim durduğum yer tam olarak burasıdır.
Mersin için düşünmek, Mersin için yazmak, Mersin için proje üretmek, Mersin’in sorunlarına çözüm aramak ve bu kentin ortak geleceğine katkı sunmak benim için bir makam meselesi değil, bir sorumluluk meselesidir.
Bu nedenle benim görev anlayışım; ayrıştırmadan, dışlamadan, kentin hiçbir kesimini geride bırakmadan Mersin için düşünmek, yazmak, önermek, tartışmak ve çözüm üretmektir.
Topyekûn Kalkınma Ne Demektir?
Topyekûn kalkınma, yalnızca ekonomik büyüme demek değildir.
Topyekûn kalkınma; üreticinin emeğinin değer bulması, sanayicinin rekabet gücünün artması, gençlerin bu kentte gelecek görmesi, kadınların üretime ve karar süreçlerine daha güçlü katılması, esnafın ayakta kalması, çiftçinin kazanması, limanın kente yük değil değer katması, turizmin birkaç ayla sınırlı kalmayıp yılın tamamına yayılması demektir.
Topyekûn kalkınma; kent merkezinin büyürken ilçelerin geride kalmaması, kırsalın boşalmaması, yaylaların korunması, sahillerin plansız yapılaşmaya teslim edilmemesi, tarım alanlarının değerinin bilinmesi, sanayi alanlarının doğru planlanması, ulaşımın ve altyapının geleceğe göre tasarlanması demektir.
Topyekûn kalkınma; Mersin’in yalnızca zenginleşmesi değil, daha adil, daha yaşanabilir, daha huzurlu ve daha güçlü bir kent haline gelmesi demektir.
Ortak Akıl, Kurumsal İş Birliği ve Vizyon Projeleri
Mersin’in geleceği, tek başına hiçbir kişinin, kurumun ya da siyasi anlayışın omuzlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.
Bu kentte belediyeler, kamu kurumları, meslek odaları, üniversiteler, sanayi kuruluşları, kooperatifler, üretici birlikleri, sivil toplum örgütleri, gençler, kadınlar, esnaf ve iş insanları aynı hedef etrafında buluşmalıdır.
Mersin’in ihtiyacı, kavga değil koordinasyondur. Dağınıklık değil planlamadır. Kısa vadeli gösteriler değil, uzun vadeli kalkınma projeleridir.
Benim savunduğum ortak akıl anlayışı, herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir. Tam tersine, farklı bilgi ve deneyimlerin aynı kentin geleceği için yapıcı biçimde buluşmasıdır. Mersin’in tüm renkleri, tüm inançları, tüm kültürleri, tüm ilçeleri ve tüm sektörleri bu ortak geleceğin doğal paydaşıdır.
Liyakat, Kurumsal Ahlak ve Kamu Yararı
Mersin’in geleceği, yalnızca doğru projelerle değil, doğru insanlarla ve doğru yönetim anlayışıyla kurulabilir. Bu nedenle kentimizin önemli kurumlarının kişisel çıkar hırslarına, dar grup hesaplarına ya da kısa vadeli güç mücadelelerine teslim edilmesine kesinlikle karşıyım.
Kurumlar, kişilerin nüfuz alanı haline getirilmemelidir. Bir kentin kaderini etkileyen görevler; kişisel yakınlık, hemşerilik, siyasi aidiyet, akrabalık, sadakat ilişkisi ya da “sözümü dinler” anlayışıyla dağıtılmamalıdır. Bu anlayış, yalnızca kurumları zayıflatmaz; kentin ortak geleceğine, toplumsal güvene ve kamu yararına da zarar verir.
Benim savunduğum yönetim anlayışında esas ölçü liyakattir. Bir göreve getirilecek insanın kimlere yakın olduğuna değil; ne bildiğine, ne üreteceğine, hangi birikime sahip olduğuna, kente nasıl katkı koyacağına ve o kurumun saygınlığını nasıl ileriye taşıyacağına bakılmalıdır.
Mersin’in kurumları, bu kentin ortak değerleridir. Meslek odaları, belediyeler, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, kooperatifler, birlikler ve kentin ekonomik, sosyal, kültürel yaşamına yön veren tüm yapılar; kişisel hesapların değil, kamu yararının hizmetinde olmalıdır.
Bu nedenle liyakatin, şeffaflığın, katılımcılığın ve kurumsal saygınlığın savunulması benim için yalnızca yönetimsel bir tercih değil, ahlaki bir sorumluluktur.
Mersin’in geleceğini birkaç kişinin kişisel hesabına, dar çevre ilişkilerine ya da kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklara bırakamayız. Bu kentin kurumları güçlü olursa Mersin güçlü olur. Kurumlar liyakatle yönetilirse Mersin’in potansiyeli doğru biçimde harekete geçer.
Ben, kentimizin önemli kurumlarının ehil, birikimli, dürüst, çalışkan ve kamu yararını önceleyen insanlar tarafından yönetilmesi için var gücümle çalışacağım.
Çünkü topyekûn kalkınmış bir Mersin hedefi, ancak liyakatli kadrolarla, güçlü kurumlarla, şeffaf yönetimle ve ortak akla dayalı bir kent kültürüyle gerçekleşebilir.
Üretimden Dünyaya Açılan Mersin
Mersin’in en büyük üstünlüklerinden biri, üretim ile lojistiği aynı coğrafyada buluşturabilmesidir.
Bu kentte toprak üretir, sanayi işler, liman dünyaya ulaştırır. Bu zincir doğru kurulduğunda Mersin yalnızca Türkiye için değil, Akdeniz havzası, Orta Doğu, Kafkasya ve Avrupa bağlantıları için de stratejik bir merkez haline gelir.
Bu nedenle tarım ürünlerinin katma değerli hale getirilmesi, soğuk zincir altyapısının güçlendirilmesi, organize sanayi bölgelerinin doğru planlanması, lojistik merkezlerin kent trafiği ve yaşam kalitesiyle uyumlu geliştirilmesi, liman bağlantılarının güçlendirilmesi ve ihracata dönük üretimin desteklenmesi Mersin’in kalkınma gündeminin temel başlıkları olmalıdır.
Mersin’in hedefi, yalnızca mal taşıyan bir kent olmak değildir. Mersin; üreten, işleyen, markalaştıran, ihraç eden, teknoloji kullanan ve dünyayla rekabet eden bir kent olmalıdır.
Yaşanabilir Kent, Güçlü Toplum
Kalkınma yalnızca rakamlarla ölçülemez. Bir kentin gerçek kalkınması, o kentte yaşayan insanların yaşam kalitesiyle ölçülür.
Mersin’de trafik, altyapı, su, çevre, planlama, konut, eğitim, kültür, sosyal uyum ve güvenlik gibi konular ekonomik kalkınmadan ayrı düşünülemez. Çünkü üretim yapan insanın, yatırım yapan sanayicinin, tarlasına emek veren çiftçinin, okuluna giden öğrencinin, dükkânını açan esnafın ve ailesiyle huzurlu yaşamak isteyen her yurttaşın ortak ihtiyacı iyi yönetilen, planlı ve güven veren bir kenttir.
Bu nedenle Mersin’in kalkınma vizyonu sadece yatırım projelerine değil, insan odaklı kent yaşamına da dayanmalıdır. Daha yeşil, daha düzenli, daha güvenli, daha erişilebilir ve daha kültürlü bir Mersin hedefi, ekonomik kalkınmanın tamamlayıcı unsurudur.
Benim Taahhüdüm
Ben, Mersin’e tepeden bakan bir anlayışla değil, bu kentin sokaklarından, iş yerlerinden, tarlalarından, sanayi bölgelerinden, yaylalarından, limanından ve insanından öğrenerek bakıyorum.
Mersin’in sorunlarını da, gücünü de, eksiklerini de, fırsatlarını da sahadan biliyorum.
Bu nedenle amacım, Mersin için yalnızca temenniler dile getirmek değil; uygulanabilir, ölçülebilir, sürdürülebilir ve ortak akla dayalı vizyon projeleri üzerinde çalışmaktır.
Mersin’in geleceği için inancım nettir:
Bu kent, doğru planlama ve güçlü iş birliğiyle Türkiye’nin örnek kalkınma kentlerinden biri olabilir.
Yeter ki Mersin’i parça parça değil, bütün olarak görelim.
Yeter ki ilçelerimizi birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısı olarak düşünelim.
Yeter ki ortak aklı, üretimi, bilimi ve kent sevgisini aynı hedefte buluşturalım.
Benim amacım budur:
Anamur’dan Tarsus’a, Çamlıyayla’dan Mut’a kadar Mersin’in tüm potansiyelini harekete geçirmek; Mersin’i tarımıyla, sanayisiyle, limanıyla, turizmiyle, kültürüyle ve insanıyla topyekûn kalkınmış bir Türkiye kenti yapmak.

AYHAN KIZILTAN
“Sigorta, toplumun ekonomik güvenlik ağıdır. Ancak bu ağın güçlü olması için yalnızca poliçe satılması yetmez. Tüketicinin özgür tercihi, acentenin emeği, şirketlerin şeffaflığı ve kamu otoritesinin adil denetimi aynı anda korunmalıdır.”
SİGORTA GÜVEN İŞİDİR
Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevim süresince birçok sektörle olduğu gibi Sigortacılık Hizmetleri Meslek Komitesi ile de yakın bir diyalog içinde oldum. Komitenin MTSO bünyesinde yaptığı pek çok toplantıya katıldım; sektör temsilcileriyle sorunları, beklentileri ve çözüm arayışlarını birlikte değerlendirdik.
Bu süreçte şunu yakından gördüm: Sigorta sektörü yalnızca poliçe düzenleyen, prim toplayan veya hasar ödeyen bir sektör değildir. Sigorta, vatandaşın, işletmenin, üreticinin, esnafın ve sanayicinin riskler karşısında ayakta kalmasını sağlayan önemli bir güvence sistemidir.
Bu yazıyı, o süreçte edindiğim bilgi ve deneyimlerin de katkısıyla kaleme alıyorum. Amacım, sigorta sektörünün özellikle acenteler, tüketiciler, bankalar, otomotiv bayileri, dijital satış kanalları ve kamu otoritesi açısından taşıdığı yapısal sorunları görünür kılmak; bu sorunların ilgililere ulaşmasına ve çözüm arayışlarına katkı sunmaktır.
Sigorta sektörü denildiğinde çoğu zaman prim üretimi, poliçe sayısı, hasar ödemeleri ve şirket kârlılığı konuşulur. Oysa sigorta, yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Sigorta, insanın başına bir kaza geldiğinde, evi zarar gördüğünde, aracı hasar aldığında, sağlığı bozulduğunda veya iş yeri riskle karşılaştığında yanında durması gereken bir güven sistemidir.
Bu nedenle sigorta sektörünü yalnızca “ne kadar poliçe satıldı?” sorusuyla değil, “kim sattı, nasıl sattı, tüketici neyi anlayarak aldı, acente hangi şartlarda rekabet etti, şirket ne kadar şeffaf davrandı?” sorularıyla da değerlendirmek gerekir.
Bugün Türkiye’de sigorta sektörü büyüyor. Ancak bu büyümenin içinde acenteler açısından ciddi bir adalet sorunu, tüketiciler açısından da ciddi bir güven sorunu var.
ACENTEYE TEK İŞ, BANKA VE BAYİYE ÇOK İŞ:
Türkiye’de sigorta acenteleri sıkı kurallara bağlıdır. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’na göre bankalar ve özel kanunla yetkilendirilen kurumlar hariç, sigorta acenteleri bireysel emeklilik aracılığı ve sigortacılıkla bağlantılı sınırlı faaliyetler dışında başka ticari faaliyette bulunamaz. Aynı kanun, yetkili olmayan kişilerin sigorta acenteliği yapamayacağını ve acentelik izlenimi yaratamayacağını da düzenler.
Yani acenteye deniliyor ki:
“Sen yalnızca sigortacılık yapacaksın. Başka ticari faaliyetle aynı çatı altında bulunmayacaksın. Ofisini, personelini, teknik altyapını, levha kaydını, mesleki sorumluluğunu buna göre kuracaksın.”
Bu kuralların mesleki disiplin açısından mantığı vardır. Sigorta, sıradan bir satış işi değildir. Teknik bilgi, güven, doğru bilgilendirme ve hasar anında sorumluluk gerektirir.
Ancak sorun burada başlıyor.
Çünkü aynı pazarda banka şubeleri hem bankacılık işlemleri yapıyor hem kredi veriyor hem mevduat topluyor hem kart satıyor hem de sigorta aracılığı yapıyor. Otomotiv bayileri de aynı çatı altında araç satıyor, finansman yönlendiriyor, teslim işlemi yapıyor ve kasko ile trafik sigortası satışına yöneliyor.
Acenteye “yalnızca sigortacılık yapacaksın” denilirken, banka ve bayilere “ana işinin yanında sigorta da satabilirsin” denilmesi, acenteler açısından açık bir eşitsizlik duygusu yaratıyor. Bu yalnızca duygusal bir itiraz değildir. Bu, piyasa düzeni bakımından sigorta sektöründe ciddi bir haksız rekabet tartışmasıdır.
KREDİ KAPISI SİGORTA SATIŞ NOKTASI OLMAMALI
Bankaların krediyle bağlantılı sigorta istemesi bazı durumlarda anlaşılabilir. Konut kredisi, taşıt kredisi veya ticari kredi kullandırılırken teminatın korunması istenebilir. Ancak sigortanın gerekli görülmesi başka şeydir, müşterinin sigorta şirketini veya acentesini seçme hakkının fiilen ortadan kaldırılması başka şeydir.
SEDDK’nın 2025 tarihli sektör duyurusunda da kredi kullanan kişinin sigorta şirketini seçme hakkının sınırlandırılamayacağı, krediyle bağlantılı sigortalarda kredi tutarı ve süresiyle uyumlu uygun poliçenin kabul edilmesi gerektiği açıkça belirtilmiştir.
Kâğıt üzerinde hak vardır; fakat uygulamada bu hak çoğu zaman zayıflamaktadır.
Ama uygulamada müşteri çoğu zaman şu sözlerle karşılaşır:
“Sigortayı bizden yaparsanız kredi hızlı çıkar.”
“Dışarıdan poliçe getirirseniz süreç uzar.”
“Sistem kabul etmiyor.”
“Önce bizim poliçeyi yapalım, sonra isterseniz iptal edersiniz.”
İşte haksızlık burada başlıyor. Müşteri krediye muhtaç olduğu anda, bankanın yönlendirmesine daha açık hale geliyor. Sigorta tercihi özgür bir tercih olmaktan çıkıyor, kredi sürecinin gölgesinde yapılan bir işlem haline geliyor.
Sigorta poliçesi, kredi kapısının anahtarı olmamalıdır.
ARAÇ TESLİMİ KASKO DAYATMASINA DÖNÜŞMEMELİ
Benzer tablo otomotiv bayilerinde de görülüyor. Araç almak isteyen müşteri, çoğu zaman satış, kredi, plaka, teslim ve sigorta işlemlerinin aynı masa etrafında yürütüldüğü bir sürecin içine giriyor.
Bayi müşteriye kasko veya trafik sigortasını kendi yönlendirdiği kanal üzerinden yaptırmasını telkin edebiliyor. Bazen bu telkin açık bir dayatma olmayabilir. Fakat müşteri, aracını zamanında teslim almak, kampanyadan yararlanmak veya finansman sürecini aksatmamak için kendisine sunulan sigorta kanalını kabul etmek zorunda hissedebilir.
Otomotiv bayisi araç satma gücünü sigorta satışına taşıdığında, yalnızca tüketicinin tercih hakkı zedelenmez. Aynı zamanda, tek işi sigorta aracılığı olan acentelerin pazarı da daraltılır.
Yani bankaların ve otomotiv bayilerinin sigorta aracılığı faaliyetleri, ana faaliyetlerinin gölgesinde yürütülmemeli; kredi, araç satışı, teslim ve sigorta işlemleri açık biçimde ayrıştırılmalıdır. Böylece acentelerin maruz kaldığı haksız rekabet unsurlarından biri önemli ölçüde ortadan kalkacaktır.
Oysa burada da temel ilke açık olmalıdır:
Araç satışı başka bir işlemdir.Sigorta tercihi başka bir işlemdir.Müşteri, kaskosunu veya trafik sigortasını dilediği acenteden veya sigorta şirketinden yaptırabilmelidir.
Otomotiv bayisi araç satma gücünü sigorta satışına taşıdığında, yalnızca tüketicinin tercih hakkı zedelenmez. Aynı zamanda, tek işi sigorta aracılığı olan acentelerin pazarı da daraltılır.
Yani bankaların ve otomotiv bayilerinin sigorta aracılığı faaliyetleri, ana faaliyetlerinin gölgesinde yürütülmemeli; kredi, araç satışı, teslim ve sigorta işlemleri açık biçimde ayrıştırılmalıdır. Böylece acentelerin maruz kaldığı haksız rekabet unsurlarından biri önemli ölçüde ortadan kalkacaktır.
SAB’IN TESPİTLERİ BU SORUNUN MÜNFERİT OLMADIĞINI GÖSTERİYOR
Sigorta Acenteleri Derneği’nin haksız rekabet açıklamaları da bu sorunun münferit olmadığını, sektör genelinde yapısal bir meseleye dönüştüğünü gösteriyor. SAB, acentelerin levha kaydı, vekaletname, personel, kira, teminat ve ofis giderleriyle yalnızca sigorta aracılığı faaliyetinden geçindiğini, buna karşılık başka kanalların acente pazarından pay aldığını vurguluyor.
Bu nokta çok önemlidir.
Çünkü mesele “bankalar hiç sigorta satmasın” meselesi değildir. Mesele, aynı pazarda faaliyet gösteren bütün kanalların aynı adalet çizgisine çekilmesidir.
Acentenin sırtına bütün mesleki yükümlülükleri yükleyip, diğer kanallara aynı çatı altında çapraz satış avantajı sağlarsanız, orada eşit rekabetten söz edemezsiniz.
SEKTÖR İÇİNDE DE HAKSIZ REKABET VAR
Haksız rekabet yalnızca bankalardan, otomotiv bayilerinden veya dijital kanallardan kaynaklanmıyor. Sektörün kendi içinde de sorunlu uygulamalar var.
Bazı acentelerin, kendi ofisleri dışında tapu müdürlükleri, belediyeler, noter çevreleri, oto alım satım noktaları veya yoğun işlem yapılan yerlerde sigortacılıkla ilgisi olmayan kişilere ekran açtığı, yetkisiz kişiler eliyle poliçe düzenlettiği görülüyor.
Bu uygulama yalnızca meslek etiğine aykırı değildir. Aynı zamanda tüketiciyi de riske atar.
Çünkü poliçe düzenlemek, sistemden belge çıkarmak değildir. Yanlış adres, eksik teminat, hatalı risk bilgisi, yanlış kullanım şekli veya eksik bilgilendirme, hasar anında tüketiciyi mağdur edebilir.
SAB’ın kiosk uygulamaları konusunda yaptığı duyurular da benzer bir kaygıya işaret ediyor. Sigortacılık yetkisi ve bilgisi olmayan kişilerin yönlendirmesiyle poliçe düzenlenmesi, sigorta aracılığının teknik niteliğini aşındıran bir uygulamadır.
Sigorta acenteliği, ekranı olan herkesin poliçe kesebileceği bir iş değildir.
DİJİTALLEŞME GEREKLİDİR, AMA ACENTEYİ EZMEMELİDİR
Sigorta sektöründe dijitalleşmeye karşı çıkmak doğru değildir. Dijitalleşme hızdır, kolaylıktır, erişimdir, verimliliktir. Müşteri teklif alabilmeli, poliçesini görebilmeli, hasar sürecini izleyebilmeli, bilgiye kolay ulaşabilmelidir.
Ancak dijitalleşme, sigorta şirketlerinin kendi acenteleriyle rekabet ettiği bir silaha dönüşürse, burada ciddi bir sorun vardır.
Sigorta şirketi yıllarca acente ağıyla büyür. Acente sahada güven kurar. Müşteriye poliçeyi anlatır. Yenilemesini takip eder. Hasar anında yanında olur. Şirket markasını yerelde temsil eder.
Sonra aynı şirket, kendi internet kanalında acentenin müşterisine daha düşük fiyat, özel indirim veya promosyon sunarsa, acente kendi temsil ettiği şirketle rekabet etmek zorunda kalır.
Bu, sağlıklı bir dağıtım modeli değildir.
SAB’ın açıklamalarını aktaran sektör haberlerinde de bazı şirketlerin dijital online satış kanallarına haksız avantaj sağladığı, acentelere verilen fiyatlardan daha düşük fiyatlar önerdiği ve çeşitli promosyonlarla acente portföyünü merkeze çektiği iddiaları yer almaktadır.
Dijitalleşme acenteyi tasfiye eden bir yol olmamalıdır. Aksine, acenteyi güçlendiren bir hizmet altyapısına dönüşmelidir.
TÜKETİCİ AÇISINDAN SORUN: YÜKSEK FİYAT, KARMAŞIK POLİÇE, EKSİK ŞEFFAFLIK
Sigorta sektörünü yalnızca acenteler açısından değerlendirmek eksik olur. Tüketici açısından da ciddi sorunlar var.
Vatandaş kasko, trafik, sağlık, konut ve iş yeri sigortalarında poliçe fiyatlarını çoğu zaman çok yüksek buluyor. Geliriyle prim arasında denge kuramayan tüketici, sigorta yaptırmaktan kaçınıyor veya en dar kapsamlı ürüne yöneliyor.
Bu, toplum için risklidir.
Çünkü sigorta yaygınlaşmadığında, hasar ortaya çıktığında yük tekrar bireyin, ailenin, işletmenin veya kamunun üzerine kalır.
Bir başka sorun, poliçe metinlerinin anlaşılır olmamasıdır. Tüketici çoğu zaman neyin teminat içinde, neyin teminat dışında olduğunu açıkça göremiyor. Muafiyetleri, özel şartları, istisnaları, servis seçeneklerini, ikame araç koşullarını veya yenileme haklarını ancak sorun yaşayınca fark ediyor.
Bu nedenle her poliçenin ilk sayfasında sade ve standart bir “Kritik Bilgiler Özeti” olmalıdır.
Bu özette şunlar açıkça yazılmalıdır:
Poliçe neyi karşılar?Neyi karşılamaz?Muafiyet var mı?Hasar olursa hangi yol izlenecek?Hangi servis ve parça koşulları geçerli?Şikâyet ve tahkim yolları nelerdir?
Tüketicinin okuyamadığı ve anlayamadığı poliçe gerçek anlamda güvence değildir.
YAŞAM VE SAĞLIK SİGORTALARINDA DA AYNI SORUN VAR
Sigorta sektöründe güven sorunu en çok yaşam ve sağlık sigortalarında hissedilir. Çünkü burada konu araç, bina veya ticari mal değil; insanın sağlığı, ailesinin geleceği ve zor zamanda yanında bulacağı güvencedir.
Sağlık sigortalarında prim artışları, bekleme süreleri, kapsam dışı haller, özel hastane farkları, provizyon süreçleri ve ömür boyu yenileme garantisinin yeterince anlaşılmaması tüketici açısından ciddi sorunlar yaratmaktadır. SEDDK’nın 2025 yılında özel sağlık sigortalarında ömür boyu yenileme garantisi, bekleme süresi ve şirketler arası geçiş konularında düzenleme yapması da bu alanın yeniden ele alınması gerektiğini göstermektedir.
Yaşam sigortalarında ise ürünler çoğu zaman kredi bağlantılı olarak, aceleyle ve yeterince açıklanmadan tüketiciye sunulmaktadır. Oysa yaşam sigortası, yalnızca kredi dosyasının tamamlayıcı evrakı değil; ailenin geleceğini, borç yükünü ve beklenmedik kayıpları güvence altına alan önemli bir üründür.
Bu nedenle acentenin danışmanlık rolü burada daha da önem kazanır. Tüketici, neyi satın aldığını, hangi hallerin kapsam dışında olduğunu, primlerin nasıl artacağını, poliçenin hangi koşullarda yenileneceğini ve hasar ya da provizyon reddinde hangi haklara sahip olduğunu açıkça bilmelidir.
Sigorta güven işidir. Yaşam ve sağlık sigortalarında bu güven, yalnızca poliçe düzenlemekle değil; tüketiciyi açık, sade ve dürüst biçimde bilgilendirmekle sağlanır.
YENİLENMEMİŞ SÜRÜCÜ BELGESİ TARTIŞMASI BİLE ŞEFFAFLIK İHTİYACINI GÖSTERİYOR
Mesaj gruplarının birin Turgay Yılmaz isimli dostumun Trafik ve Kasko Sigorta Poliçesi sahiplerini uyaran bir mesaj gördüm; inceledim güncel ve çok yerinde bir uyarıydı: Yenilenmemiş Sürücü Belgeleri Özelinde Kasko Sigorta Poliçesi Teminatının Geçerliliği. Bu uyarı yazısına göre son dönemde eski tip sürücü belgelerinin yenilenme süresinin sona ermesiyle birlikte, bu belgelerle araç kullananların kasko hasarlarında sorun yaşayıp yaşamayacağı tartışılmaya başlandı.
Burada dikkatli bir ayrım yapmak gerekir. Eski tip sürücü belgesini yenilememek idari açıdan ciddi bir eksikliktir. Ancak bu eksikliğin her kasko hasarında otomatik olarak teminat dışı sonuç doğurup doğurmayacağı, somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmelidir.
Hiç sürücü belgesi olmayan kişi ile daha önce sürücü belgesi almış, sürücülük yeterliliği kabul edilmiş, ancak belgesini süresi içinde yenilememiş kişi aynı durumda görülmemelidir. Özellikle kazanın oluşumunda sürücünün kusuru yoksa veya belge yenileme eksikliğinin hasarla doğrudan ilgisi bulunmuyorsa, sigorta şirketinin otomatik ret yaklaşımı tartışmalı hale gelir.
Buna karşılık, tüketici de bu konuda dikkatli olmalıdır. Çünkü geçerli sürücü belgesi bulunmaması, sigorta şirketleri tarafından hasar dosyalarında teminat dışılık gerekçesi olarak ileri sürülebilir.
Bu tartışma bize bir kez daha şunu gösteriyor: Poliçelerde teminat dışı haller, tüketicinin kolayca anlayacağı biçimde açıkça yazılmalıdır. Tüketici, hangi durumda sigorta güvencesini kaybedebileceğini poliçeyi satın alırken bilmelidir. Sigorta güven işidir; güvenin olduğu yerde belirsizlik değil, açıklık olmalıdır.
KÂRLILIK HESABI ŞEFFAF OLMALI
Poliçe fiyatları tartışılırken sektörün kârlılığı da açık biçimde konuşulmalıdır. Özellikle kasko gibi gönüllü sigorta türlerinde şu sorular kamuoyu tarafından bilinmelidir:
Yıllık toplam prim ne kadar toplandı?Kaç poliçe hasar açtı?Toplanan primin ne kadarı hasar olarak ödendi?Muallak hasar karşılıkları ne kadar?Komisyon ve faaliyet giderleri ne kadar?Teknik kâr ne kadar?Toplanan primler hasar ödenene kadar hangi yatırım gelirlerini üretti?
SEDDK’nın 2025 Ocak-Haziran sektör raporu, sektör teknik kârının 84,1 milyar TL’ye ulaştığını gösteriyor. Bu tür veriler önemli olmakla birlikte, tüketici açısından daha anlaşılır ürün bazlı şeffaflık raporlarına ihtiyaç var.
Kârlılık hesabı yalnızca “prim toplandı, hasar ödendi, kalan kârdır” şeklinde yapılamaz. Sigorta şirketleri topladıkları primleri hasar ödemesi yapılana kadar finansal varlıklarda değerlendirebilir. Faiz, tahvil, döviz, borsa ve benzeri yatırım gelirleri de toplam ekonomik sonucu etkiler.
Bu yanlış değildir. Sigorta şirketlerinin sermaye gücü ve teknik karşılıkları olmalıdır. Ancak tüketiciye yüksek prim gerekçesi açıklanırken, yalnızca hasar maliyetleri değil, teknik kâr ve yatırım gelirleri de şeffaf biçimde görülmelidir.
Burada şunu söylemek istiyorum: Sigorta şirketleri kârlılıklarını, tüketicinin taşıyamayacağı ölçüde yüksek poliçe bedelleri üzerine kurmamalıdır.
Sigorta güven işidir. Güvenin olduğu yerde şeffaflık da olmalıdır.
YURT DIŞI ÖRNEKLER NE SÖYLÜYOR?
Dünyada da bankalar, otomotiv bayileri, dijital platformlar, acenteler ve brokerler sigorta dağıtımında rol oynuyor. Ancak gelişmiş piyasalarda temel yaklaşım şudur:
Sigortayı kim satıyorsa, tüketiciye karşı belirli sorumlulukları vardır.
Avrupa Birliği’nin Sigorta Dağıtım Direktifinde sigorta ürünü başka bir mal veya hizmetle birlikte sunulduğunda, müşteriye bu ürünlerin ayrı ayrı alınıp alınamayacağının bildirilmesi, maliyetlerin ayrı gösterilmesi ve müşterinin ihtiyaçlarının dikkate alınması öngörülmektedir. Üye ülkeler tüketiciye zarar veren paket satış uygulamalarına daha sıkı müdahale edebilir.
İngiltere’de FCA’nın GAP sigortası konusunda yaptığı müdahale de dikkat çekicidir. FCA verilerinde 2022’de GAP sigortasında primlerin ortalama yalnızca yüzde 6,26’sının hasar olarak ödendiği, müdahaleyle tüketiciye sağlanan değerin artırılmasının hedeflendiği görülmektedir.
ABD’de ise bankaların sigorta satması mümkündür; ancak krediyle sigorta arasında zorlayıcı bağ kurulması yasaktır. FDIC düzenlemeleri, kredi başvurusu sırasında bankanın krediyi kendi sigorta ürününün alınması şartına bağlayamayacağını ve tüketicinin sigortayı başka bir yerden alabileceğini açıkça bildirmesini zorunlu kılar. Ayrıca banka içinde sigorta satış alanının mevduat işlemlerinin yapıldığı alandan mümkün olduğunca fiziksel olarak ayrılması ve sigorta satacak personelin uygun lisansa sahip olması gerekir.
Bu örnekler Türkiye için önemli bir ders veriyor.
Bankaların veya bayilerin sigorta satması dünyada tamamen yasak değildir. Ama bu satışın ana işin gölgesinde, müşterinin bağımlı olduğu anda ve fiili baskı altında yapılmasına izin verilmez.
Türkiye’de de yapılması gereken budur.
ÇÖZÜM: HER KANALA AYNI ADALET ÇİZGİSİ
Sigorta sektöründe temel reform ilkesi şu olmalıdır:
Sigortayı kim satıyorsa, aynı mesleki sorumluluğa, aynı tüketici bilgilendirmesine, aynı şeffaflık kuralına ve aynı haksız rekabet denetimine tabi olmalıdır.
Bu kapsamda şu adımlar atılmalıdır:
SONUÇ: GÜÇLÜ OLANIN DEĞİL, ADİL OLANIN SİSTEMİ
Sigorta sektörü, toplumun görünmeyen güvenlik ağıdır. Bu ağın güçlü olması için yalnızca şirketlerin büyümesi yetmez. Acentenin emeği korunmalıdır. Tüketicinin tercih hakkı korunmalıdır. Banka ve bayi kanalları denetlenmelidir. Dijitalleşme acenteyi yok eden değil, güçlendiren bir modele dönüştürülmelidir. Poliçe fiyatları ve şirket kârlılığı şeffaf biçimde tartışılmalıdır.
Aksi halde sigorta sektörü güvence sistemi olmaktan çıkar, güçlü satış kanallarının rekabet alanına dönüşür.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, sigorta sektöründe yasakçı değil, adil bir düzendir. Banka, bayi, dijital platform, sigorta şirketi ve acente aynı pazarda yer alabilir. Ama herkes aynı sorumlulukla, aynı şeffaflıkla ve aynı tüketici hakkına saygıyla çalışmalıdır.
Sigorta poliçesi, kredi kapısının anahtarı, araç tesliminin şartı veya dijital kampanyanın avı olmamalıdır. Sigorta, tüketicinin özgür tercihiyle, doğru bilgilendirmeyle ve adil rekabet koşullarıyla alınan gerçek bir güvence olmalıdır.
TÜRKİYE’DE SİGORTA SEKTÖRÜNÜN GELECEĞİ, GÜÇLÜ OLANIN SATIŞ KANALINI DAHA BASKIN KULLANMASINDA DEĞİL; ACENTENİN EMEĞİNİ, TÜKETİCİNİN HAKKINI VE SEKTÖRÜN GÜVEN İLKESİNİ BİRLİKTE KORUYAN ADİL BİR PİYASA DÜZENİ KURULMASINDADIR.

AYHAN KIZILTAN
“Mersin Ticaret ve Sanayi Odası seçimleri yalnızca bir yönetim yarışı değildir. Bu seçimler, Mersin iş dünyasının temsil adaletini, kurumsal güvenini ve ortak geleceğe bakışını ilgilendirir. Bu nedenle her iddia ciddiyetle ele alınmalı, her üye eşit bilgiye erişebilmeli, her aday grubu aynı koşullarda yarışabilmelidir.”
BİR SORUMLULUK GEREĞİ
Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nda 2018-2023 yılları arasında Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmış biri olarak son günlerde birçok MTSO üyesi tarafından aranıyorum. Bana iletilen sorular, kaygılar ve şikayetler yalnızca seçim yarışına ilişkin basit tartışmalar değildir. Konu, MTSO camiasının kurumsal güvenini ve seçimlerin adil biçimde yürütülüp yürütülmeyeceğine dair beklentileri ilgilendirmektedir.
Bu yazıyı kimseyi suçlamak için yazmıyorum. Hiçbir kişi ya da kurumu hedef göstermek gibi bir niyetim yoktur. Ancak MTSO üyelerinin kaygılarını yok saymak da doğru değildir. Kurumlarımızın itibarı, ancak açıklık, denetlenebilirlik ve eşitlik ilkeleriyle korunabilir.
MTSO, Mersin iş dünyasının ortak çatısıdır. Bu çatı altında farklı görüşler, farklı adaylar, farklı meslek grupları ve farklı beklentiler olabilir. Fakat seçim sürecinde herkes için geçerli olması gereken temel ilke şudur: Eşit şartlarda, şeffaf ve güvenilir bir seçim ortamı.
ÜYELERDEN GELEN ŞİKAYET VE İDDİALAR
Son dönemde MTSO üyeleri arasında bazı iddialar dile getirilmektedir. Bunların doğruluğu ya da yanlışlığı ancak belgelerle, resmi açıklamalarla ve yetkili mercilerin incelemesiyle ortaya çıkar. Ancak iddiaların varlığı bile MTSO yönetiminin daha açık, daha açıklayıcı ve daha özenli davranmasını zorunlu kılmaktadır.
Kamuoyundan izlediğim ve gelen serzenişlerden anladığım kadarıyla MTSO’ya yönelik son eleştirilerin merkezinin, kurumun yurt dışı gezi ve fuar organizasyonlarında şeffaflık, sektör temsili, aidatların kullanımı ve katılımcı seçimi başlıklarında yoğunlaşıyor. Eleştiriler kişisel olmaktan çok, kamuoyunda “Oda kaynakları nasıl ve kimler için kullanılıyor?” sorusuna odaklanmış görünüyor. Bir diğer konu ise seçmen listelerinin adaletli dağıtılmaması.
Bana ulaşan şikayet ve iddiaları ana başlıklarıyla şöyle özetleyebilirim:
1-ODA KAYNAKLARININ KULLANIMI
Başkanlığım sürecinde ençok zorlandığım konuların başında gelen bir konudur gezi ve yemekler. Köhnemiş ve yerleşmiş bir zihniyet var: Meclis üyelerini fuar ve toplantı adı altında özellikle yurtdışı gezilerine götürmek; meclis üyelerini gezdirirse yönetim rahat eder, özellikle seçime doğru yapılan geziler seçimlerde avantaj sağlar. Aslında yönetim kurulu başkanlarını ençok zorlayıp sıkan bir konudur bu geziler. Bu durum yalnızca Mersin’de değildir, TOBB’a bağlı birçok oda ve borsada da geçerlidir.
Umarım yapılan bu eleştiriler önümüzdeki dönemlerde bu gezi işinin bir disiplin altına alınmasına neden olur.
2-MESLEK KOMİTELERİ ARASINDA FİRMA KAYDIRILDIĞI İDDİASI
Her seçim sürecine girildiğinde meslek grupları, NACE kodları ve komite listeleri konusu yeniden gündeme gelir. Bu yeni bir tartışma değildir. Uzun yıllardır MTSO camiasının içinde olan biri olarak bu tartışmalarla defalarca karşılaştım.
Seçim dönemlerinde bazı firmaların bir meslek grubundan başka bir meslek grubuna kaydırıldığı, bunun da mevcut yönetimin seçim dengelerini kendi lehine düzenlemek amacıyla yapıldığı yönünde iddialar ortaya atılır. Elbette her iddia doğru olmayabilir. Firmaların faaliyet alanları zaman içinde değişebilir, NACE kodları güncellenebilir, teknik düzeltmeler yapılabilir.
Ancak seçim sürecine yaklaşılırken yapılan her meslek grubu değişikliği, doğal olarak daha fazla dikkat, daha fazla açıklık ve daha fazla denetlenebilirlik gerektirir. Çünkü meslek grubu değişikliği, doğrudan seçmen listesini, adaylık dengelerini, komite temsilini ve seçim sonucunu etkileyebilecek bir işlemdir.
Burada bana şu soru da sorulabilir:
“Peki siz MTSO Başkanı iken bu konuda nasıl bir tutum takındınız?”
Benim yanıtım açıktır. Ben de görev yaptığım dönemde eksikleri, hataları olabilecek bir insanım. Hiç kimse gibi ben de kusursuzluk iddiasında değilim. Ancak bu konuda temel bir ilkeye bağlı kaldım:
Seçim sürecine giderken hiçbir firmanın seçim hesabıyla başka bir gruba kaydırılmasına izin vermedim. Herkes daha önce hangi meslek grubunda ise o grupta seçime girdi. Kamuoyuna da böyle bir tartışma ve iddia yansımadı.
Çünkü oda seçimlerinde asıl olan, mevcut yönetimin ya da herhangi bir aday grubunun avantajı değil, üyelerin iradesinin doğru biçimde sandığa yansımasıdır.
Meslek grubu değişikliği teknik bir işlem gibi görülebilir. Fakat seçim döneminde çok daha hassas hale gelir ve ciddi merak uyandırır. Bu nedenle bu tür değişiklikler ancak açık gerekçeyle, belgeyle, zamanında itiraz hakkı tanınarak ve tüm adaylara eşit bilgi verilerek yapılmalıdır.
3-HUKUKİ YOLLARA BAŞVURULDUĞU İDDİASI
MTSO camiasında, bazı firmaların meslek grubu değişiklikleri nedeniyle suç duyurusunda bulunduğu veya dava açtığı yönünde konuşmalar vardır. Bu konuda kesin hüküm vermek doğru olmaz. Ancak böyle bir iddianın dahi dolaşımda olması, meselenin ne kadar hassaslaştığını göstermektedir.
Eğer firmalar gerçekten kendi bilgileri dışında meslek gruplarının değiştirildiğini düşünüyorlarsa, bu yalnızca idari bir hata olarak görülemez. Bu durum, temsil hakkı ve seçim hakkı bakımından da değerlendirilmelidir.
Bu nedenle MTSO yönetimi, iddiaları kişisel tartışma konusu yapmak yerine, belgeye dayalı açıklama yapmalı ve üyelerin kafasındaki soru işaretlerini gidermelidir.
4-ÜYE LİSTELERİNE ERİŞİMDE EŞİTSİZLİK İDDİASI
Bir başka önemli şikayet, MTSO web sitesinde meslek komitelerine üye firmalara ilişkin bilgilerin sınırlı biçimde yayımlanmasıdır. Bazı üyeler, meslek gruplarındaki firmaları, firma yetkililerini ve iletişim bilgilerini yeterince açık göremediklerini söylemektedir.
Buna karşılık MTSO yönetiminde bulunanların veya yönetime yakın bazı kişi ve grupların daha ayrıntılı listelere ulaşabildiği yönünde iddialar dolaşmaktadır.
Eğer bu doğruysa, bu durum seçimlerde eşit rekabet ilkesini zedeler. Çünkü seçim yalnızca sandık günü başlamaz. Seçim süreci, adayların üyelere ulaşması, kendini anlatması, seçmenleri bilgilendirmesi ve destek istemesiyle başlar.
Bir taraf ayrıntılı listeye sahipken diğer taraf kısıtlı bilgiyle hareket ediyorsa, burada eşit yarıştan söz etmek zorlaşır.
Seçimde eşitlik, bilgiye erişimde eşitlikle başlar.
5-FİRMA BİLGİLERİNİN YAYIMLANMASI TARTIŞMASI
MTSO üyesi firmaların unvanı, meslek grubu, faaliyet konusu, işyeri adresi, kurumsal telefonu, kurumsal e-posta adresi ve temsil yetkilisi adı gibi bilgilerin ne ölçüde yayımlanabileceği de tartışılmaktadır.
Bu konuda temel ölçü açık olmalıdır. Ticari hayatın gereği olan ve ticaret sicili, oda sicili ve kurumsal temsil ilişkisi kapsamında değerlendirilen bilgiler makul ölçüler içinde erişilebilir olmalıdır. Özellikle seçim döneminde bu bilgiler, üyelerin ve aday grupların seçim hakkını sağlıklı kullanabilmesi açısından önem taşır.
Kişisel cep telefonu, özel e-posta, T.C. kimlik numarası, ev adresi gibi kişisel ve özel nitelikteki bilgiler elbette korunmalıdır. Ancak firma unvanı, MESLEK GRUBU, KURUMSAL ADRES, KURUMSAL TELEFON, KURUMSAL E-POSTA VE TEMSİL YETKİLİSİ ADI gibi bilgiler seçim şeffaflığı açısından tamamen KAPALI TUTULMAMALIDIR. Bu konu tarafımdan birçok kaynak ve KVK mevzuatından incelenmiştir.
FİRMA YETKİLİSİNİN ADI, TİCARİ TEMSİL İLİŞKİSİ İÇİNDE DEĞERLENDİRİLMELİDİR.
Şirketi temsil ve ilzama yetkili kişilerin bilgileri ticaret hayatının güvenliği açısından zaten önemlidir. Bu nedenle burada mesele kişisel mahremiyet değil, ölçülü ve amaca uygun bilgi paylaşımıdır.
BEN KENDİ DÖNEMİMİ DE DOKUNULMAZ GÖRMÜYORUM
Ben de MTSO’da başkanlık yaptım, 5 yıl süreyle. Bu süre içinde elbette eksiklerim, hatalarım, bugün geriye dönüp baktığımda daha farklı yapabilirdim dediğim konular vardır. Hiç kimse gibi ben de kusursuzluk iddiasında değilim.
Benim dönemim de tartışmasız geçmedi. Seçim sürecinde, temsil yetkileri ve bazı siyasi değerlendirmeler üzerinden eleştiriler yapıldı. Bunları yok saymam doğru olmaz.
Ancak bütün bu tartışmalara rağmen şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim:
Benim başkanlığım döneminde seçim hesabıyla firmaların bir meslek grubundan başka bir meslek grubuna kaydırılmasına izin vermedim. Her firma daha önce hangi grupta yer alıyorsa, seçim sürecine o grupta girdi.
Bugün MTSO camiasına yaptığım çağrı da buradan geliyor. Geçmişte yaşanan tartışmalardan ders çıkararak, bugün daha şeffaf, daha denetlenebilir ve tüm adaylar için daha eşit bir seçim ortamı oluşturulmalıdır.
ŞAHSIMA YAPILAN SİYASİ TARAFSIZLIK ELEŞTİRİLERİNE DAİR
Başkanlık dönemimde bana yöneltilen eleştirilerden biri de zaman zaman yaptığım açıklamaların siyasi olarak yorumlanmasıydı. O dönem de birçok konuşmamda ifade ettim, bugün de aynı noktadayım:
“Bir ticaret ve sanayi odası başkanının açıklamaları yalnızca kendi kişisel görüşleri olarak görülmemelidir. O açıklamaların arkasında çoğu zaman oda tabanından gelen şikayetler, talepler, öneriler ve çözüm beklentileri vardır.”
MTSO gibi köklü bir kurumda başkanın görevi susmak değil, üyelerden gelen sorunları ilgili makamlara, kamuoyuna ve karar vericilere taşımaktır. Ben de görev yaptığım dönemde bunu yapmaya çalıştım.
MTSO’da 41 meslek komitesi vardır. Bu komiteler her ay toplanır; kendi sektörlerinin sorunlarını, ihtiyaçlarını, beklentilerini ve çözüm önerilerini tartışır. Ben de bu komite toplantılarının büyük çoğunluğuna başkan olarak katılır komite üyeleri ile konuları enine boyuna tartışırdık. Bu toplantılardan çıkan değerlendirmeler komite raporları halinde yönetim kuruluna sunulur. Yönetim kurulunda bu raporlar ele alınır, gerekli görülen konular ilgili kurumlara, yerel yöneticilere, bakanlıklara veya kamuoyuna aktarılır.
Dolayısıyla bir oda başkanının yaptığı açıklamalar, hiçbir zaman kişisel bir siyasi çıkış değil, üyelerin sesi olma sorumluluğunun sonucudur.
Benim konuşmalarım da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bir sorun dile getirdiğimde, bunu herhangi bir siyasi tarafgirlikle değil, üyelerimizin bana ve kurullarımıza ilettiği sorunlara çözüm arama sorumluluğuyla yaptım.
Elbette her açıklama herkes tarafından aynı şekilde algılanmayabilir. Üslup, zamanlama veya kullanılan ifadeler tartışılabilir. Ben de her insan gibi eksiklerim ve hatalarım olabileceğini kabul ederim. Ancak temel niyetim hiçbir zaman MTSO’yu siyasi bir tartışmanın tarafı yapmak olmadı. Temel amacım, Mersin iş dünyasının sorunlarını görünür kılmak ve çözüm aramaktı.
Bir oda başkanının tarafsızlığı, sorunları görmezden gelmesiyle değil; hangi üyeden gelirse gelsin, hangi sektörü ilgilendirirse ilgilendirsin, her talebi adil biçimde değerlendirmesiyle ölçülür.
ASIL MESELE KİMİN KAZANACAĞI DEĞİL, SEÇİMİN NASIL YAPILACAĞIDIR
MTSO seçimlerinde elbette farklı adaylar, farklı gruplar ve farklı anlayışlar yarışacaktır. Bu doğaldır. Hatta sağlıklı bir oda yaşamı için gereklidir.
Ancak hiçbir seçim, kurumun ortak güveninden daha değerli değildir.
Bugün sorulması gereken soru yalnızca “kim kazanacak?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Bu seçim tüm üyelerin içine sinecek biçimde, eşit ve şeffaf yapılacak mı?
Eğer seçim süreci baştan itibaren tartışmalı hale gelirse, kazanan kim olursa olsun, kurumun itibarı zarar görür. MTSO gibi köklü bir kurumun buna ihtiyacı yoktur.
EŞİT SEÇİM REKABETİ İÇİN NELER YAPILMALI?
Bu tartışmaların büyümemesi, kurumun yıpranmaması ve tüm adayların eşit koşullarda yarışabilmesi için yapılması gerekenler bellidir.
1. MESLEK GRUBU DEĞİŞİKLİKLERİ AÇIKLANMALIDIR
Son bir yıl içinde kaç firmanın NACE kodunun veya meslek grubunun değiştirildiği kamuoyuna açıklanmalıdır. Bu değişikliklerin hangi tarihte, hangi gerekçeyle ve hangi başvuru üzerine yapıldığı belirtilmelidir.
Üye başvurusu ile yapılan değişiklikler ile kurum tarafından resen yapılan değişiklikler ayrı ayrı gösterilmelidir.
2. SEÇİM SÜRECİNİ ETKİLEYEBİLECEK DEĞİŞİKLİKLER ÖZEL OLARAK İNCELENMELİDİR
Seçim tarihine yakın dönemde yapılan meslek grubu değişiklikleri ayrıca değerlendirilmelidir. Bu değişikliklerin seçim listelerine etkisi olup olmadığı açıkça belirtilmelidir.
Seçimlere kısa süre kala yapılan teknik işlemler, ister doğru ister yanlış olsun, kamuoyunda kuşku yaratır. Bu kuşkunun giderilmesi yönetimin sorumluluğudur.
3. İTİRAZ SÜRECİ ŞEFFAFLAŞTIRILMALIDIR
Meslek grubu değişikliğine itiraz eden firma sayısı açıklanmalıdır. Kaç itirazın kabul edildiği, kaçının reddedildiği ve ret gerekçelerinin ne olduğu üyelerle paylaşılmalıdır.
Bir üyenin “benim haberim olmadan komitem değişti” demesi bile tek başına ciddiye alınması gereken bir uyarıdır.
4. ÜYE LİSTELERİ TÜM ADAYLARA EŞİT VERİLMELİDİR
MTSO üye listeleri, meslek grupları bazında, tüm aday gruplara aynı kapsamda ve aynı formatta verilmelidir.
Yönetim kurulu üyelerine, mevcut yönetime yakın kişilere veya belirli gruplara özel ve ayrıntılı liste verilip diğer adaylara kısıtlı bilgi sunulması kabul edilemez.
Seçimde eşitlik, bilgiye erişimde eşitlikle başlar.
5. WEB SİTESİNDEKİ FİRMA ARAMA SİSTEMİ GÜÇLENDİRİLMELİDİR
MTSO web sitesinde meslek gruplarına göre üye firmaların daha açık, daha düzenli ve daha denetlenebilir biçimde listelenmesi gerekir.
En azından şu bilgiler erişilebilir olmalıdır:
Firma unvanı, oda sicil numarası, meslek grubu, faaliyet konusu, işyeri adresi, kurumsal telefon, kurumsal e-posta, web sitesi ve temsil yetkilisi adı.
Bu bilgiler ticari hayatın ve seçim denetiminin doğal parçasıdır. Kişisel ve özel bilgiler ise korunmalıdır.
6. SEÇİM ÖNCESİ TARAFSIZ BİR BİLGİLENDİRME RAPORU YAYIMLANMALIDIR
MTSO yönetimi, seçim sürecine girerken tüm üyelere yönelik tarafsız bir bilgilendirme raporu yayımlamalıdır.
Bu raporda meslek grubu listeleri, değişiklik süreçleri, itiraz yolları, liste erişim koşulları ve seçim takvimi açık biçimde yer almalıdır.
Bu rapor kimseye avantaj sağlamamalı, herkesin aynı bilgiye aynı anda erişmesini güvence altına almalıdır.
7. ODA YÖNETİMİ SEÇİM SÜRECİNDE TARAFSIZ DAVRANMALIDIR
Mevcut oda yönetimleri seçim dönemlerinde çok daha hassas davranmak zorundadır.
Kurumsal imkanlar, personel, bilgi sistemleri, üye verileri ve oda kaynakları hiçbir aday grubu lehine kullanılamaz.
MTSO yönetimi, yalnızca hukuken değil, ahlaken de tarafsız görünmek zorundadır. Çünkü seçim güveni yalnızca kurallarla değil, davranışlarla da oluşur.
ODA VE BORSALARIN SEÇİM YÖNTEMİ DE YENİDEN TARTIŞILMALIDIR
MTSO seçimlerinde yalnızca mevcut sorunları konuşmak yetmez. Seçim yönteminin kendisini de yeniden düşünmek gerekir.
Bugünkü sistemde oda yönetim kurulu başkanı doğrudan tüm üyelerin oylarıyla değil, seçimler sonucunda oluşan meclis içinden seçilmektedir. Meslek komiteleri ve meclis üyeleri seçilmekte, daha sonra oda başkanı meclis içi dengeler üzerinden belirlenmektedir.
Bu sistem yıllardır uygulanıyor olabilir. Ancak bu, sistemin daha demokratik, daha sade ve daha güçlü bir temsil yapısına kavuşturulamayacağı anlamına gelmez.
Benim önerim şudur:
MTSO Yönetim Kurulu Başkanı, tüm üyelerin doğrudan oylarıyla seçilmelidir.
Meslek komitesi ve meclis seçimleri yine kendi sandıklarında yapılmalıdır. Ancak her sandıkta başkanlık seçimi için ayrıca bir oy pusulası bulunmalıdır. Böylece her üye, kendi meslek komitesi ve meclis temsilcilerini seçerken aynı zamanda MTSO Başkanını da doğrudan seçebilmelidir.
Bu yöntem, oda başkanına daha geniş bir demokratik meşruiyet kazandırır. Başkan yalnızca meclis içi dengelerin değil, doğrudan tüm MTSO üyelerinin iradesinin sonucu olarak göreve gelir.
Elbette bu öneri mevcut mevzuat içinde hemen uygulanabilecek basit bir düzenleme olmayabilir. 5174 sayılı Kanun ve ilgili seçim mevzuatında değişiklik gerektirebilir. Ancak MTSO gibi büyük, etkili ve çok sektörlü bir kurumda demokratik temsilin güçlenmesi için bu konu artık ciddi biçimde tartışılmalıdır.
YETKİ BELGESİ TARTIŞMALARI SİSTEMDEN KALDIRILMALIDIR
Oda seçimlerinde en çok tartışma yaratan konulardan biri de firmaların oy kullanması için gerekli yetki belgelerinin toplanmasıdır.
Seçime katılan gruplar, firmaların yetki belgelerini toplamak için yoğun bir çalışma içine girmektedir. Bu süreç çoğu zaman üyeler arasında gerginlik yaratmakta, yanlış anlamalara, baskı iddialarına ve gereksiz tartışmalara neden olmaktadır.
Oysa bu sorun teknik olarak çözülebilir.
Benim önerim şudur:
Her sandıkta seçmen listesiyle birlikte, oy kullanma yetkisi bulunan firmalara ait yetki belgeleri de Ticaret ve Sanayi Odası tarafından hazırlanmış olarak yer almalıdır.
Oy kullanmaya gelen kişi resmi kimliğini gösterir. Sandık görevlileri önce seçmen listesini kontrol eder. Ardından ilgili firmanın yetki belgesi kontrol edilir. Yetkili kişi hem seçmen listesini imzalar hem de oyunu kullanır.
Böylece yetki belgesi toplama işi adayların, grupların veya üyelerin üzerinde kalmaz. Seçim günü sandık başında resmi ve standart bir kontrol yapılır.
Bu yöntem üç önemli sonuç doğurur:
Birincisi, yetki belgesi toplama üzerinden yaşanan tartışmalar azalır.
İkincisi, seçmenlerin kim adına oy kullandığı daha sağlıklı denetlenir.
Üçüncüsü, tüm aday gruplar aynı koşullarda yarışır.
Yetki belgesi konusu, adayların peşinden koştuğu, üyelerin baskı altında hissettiği, seçim grupları arasında tartışma yaratan bir unsur olmaktan çıkarılmalıdır.
Bu konu, oda tarafından önceden hazırlanmış, sandıkta denetlenen, standart ve şeffaf bir sisteme bağlanmalıdır.
DAHA DEMOKRATİK, DAHA SADE, DAHA TARTIŞMASIZ BİR SEÇİM
MTSO seçimleri, üyeleri karşı karşıya getiren bir süreç olmamalıdır. Seçimler, üyelerin iradesini en temiz, en açık ve en tartışmasız biçimde sandığa yansıtan demokratik bir mekanizma olmalıdır.
Bu nedenle iki temel reform önerisini TOBB camiasının tartışmasına sunuyorum:
Birincisi: Oda ve Borsa Başkanı tüm üyelerin doğrudan oylarıyla seçilmelidir.
İkincisi: Firma yetki belgeleri oda tarafından hazırlanmalı ve sandık başında seçmen listesiyle birlikte kontrol edilmelidir.
Bu iki adım atılırsa, seçim süreci hem daha demokratik hem daha güvenilir hem de daha az tartışmalı hale gelir.
Çünkü seçim sisteminde asıl amaç, kimin avantajlı çıkacağı değil, üye iradesinin en doğru biçimde ortaya çıkması olmalıdır.
KURUMSAL GÜVENİ KORUMAK HEPİMİZİN GÖREVİDİR
MTSO, Mersin’in en önemli meslek kuruluşlarından biridir. Bu kurumun itibarı kişilerin, grupların ve seçim dönemlerinin üzerindedir.
Bugün yapılması gereken şey gerilimi artırmak değil, belirsizlikleri gidermektir. İddiaları yok saymak da yanlıştır, iddialar üzerinden kesin hüküm vermek de yanlıştır.
Doğru olan, belgeye dayalı açıklama yapmak, süreçleri şeffaflaştırmak ve tüm üyelerin güven duyacağı bir seçim ortamı oluşturmaktır.
Benim çağrım sade ve nettir:
MTSO yönetimi, üyelerin kaygılarını ciddiye almalı; meslek grubu değişikliklerini, üye listelerine erişim esaslarını ve seçim sürecinin işleyişini açık biçimde kamuoyuna duyurmalıdır.
Aday olan ya da olmayı düşünen tüm gruplar da aynı olgunlukla hareket etmeli, MTSO’nun kurumsal itibarını zedeleyecek dilden uzak durmalıdır.
Çünkü MTSO seçimleri bir hesaplaşma alanı değil, Mersin iş dünyasının ortak geleceğini belirleme alanıdır.
SON SÖZ
MTSO camiasına yakışan da budur.
Sonuç: GÜÇLÜ MTSO, GÜÇLÜ MERSİN

AYHAN KIZILTAN
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.