HAYALLER VE GERÇEKLER…
İnsan, doğası gereği hayal kuran bir varlıktır.
Hayaller; kimi zaman bir çocuğun masum bakışlarında, kimi zaman bir annenin duasında, kimi zaman da bir toplumun ortak vicdanında filizlenir.
Biz de hayal ederiz. Hem de ısrarla, inatla, vazgeçmeden.
Siyasetin temiz yapılmasını hayal ederiz. Kirlenmemiş bir dilin, samimi bir duruşun, halkın gerçekten “halk” olduğu bir anlayışın hakim olmasını isteriz. Gücün değil hakkın, çıkarın değil vicdanın belirleyici olduğu bir düzen düşleriz.
Çünkü biliriz ki siyaset, insan hayatına dokunan en güçlü araçtır. Temiz olursa toplum nefes alır, kirlenirse toplum boğulur.
Yardımlaşmanın bir gösteriye dönüşmediği, bir fotoğraf karesine sıkıştırılmadığı bir dünya hayal ederiz. İyiliğin sessizce yapıldığı, insanın insana yalnızca insan olduğu için el uzattığı bir hayat.
Ahlakın ve vicdanın, yasaların önüne geçtiği değil, onları anlamlandırdığı bir düzen isteriz. Çünkü gerçek dayanışma, görünmek için değil, hissetmek için yapılır.
Adaletin herkese eşit mesafede durduğu bir toplum hayal ederiz. Güçlüye göre eğilip bükülmeyen, zayıfı ezmeyen, herkesi insan olduğu için koruyan bir adalet…
Çünkü adalet, bir toplumun omurgasıdır. Omurga eğilirse, beden ayakta duramaz.
Sevginin ve saygının çoğaldığı bir dünya isteriz. İnsanların birbirine tahammül ettiği değil, gerçekten değer verdiği, farklılıkların çatışma değil zenginlik sayıldığı bir yaşam…
Çünkü sevgi, sadece bir duygu değil, bir medeniyet ölçüsüdür.
Yönetenlerin adil, çalışanların onurlu olduğu bir denge hayal ederiz. Ne emeğin sömürüldüğü ne de sorumluluğun terk edildiği bir düzen. İnsanların işini sadece geçim kaynağı olarak değil, bir değer üretme aracı olarak gördüğü bir anlayış.
Çünkü insan, yarattığı değer kadar insandır.
Doğanın talan edilmediği, toprağın, suyun, havanın para uğruna kirletilmediği bir dünya düşleriz. İnsan ile doğa arasındaki o kadim bağın yeniden kurulduğu bir denge. Çünkü doğa yoksa hayat da yoktur.
Ve en temelinde… Herkesin insanca yaşayabildiği bir dünya isteriz. Barınmanın lüks olmadığı, sağlığın parayla ölçülmediği, eğitimin ayrıcalık sayılmadığı bir düzen. Çünkü insanlık, en zayıf halkası kadar güçlüdür.
Ama sonra…
Gerçeklerle yüzleşiriz.
Hayallerimizin karşısına çıkan o sert, o acı, o inkâr edilemez gerçeklik…
Hırsın insanı esir aldığı, ihtirasın karakteri gölgelediği, ihtişamın ahlakın önüne geçtiği bir düzenle karşılaşırız. Bazı insanlar için hayat, paylaşmak değil biriktirmektir. Üretmek değil sahip olmaktır, insan olmak değil üstün olmaktır.
Bu insanlar sevemezler. Çünkü sevgi, fedakârlık ister. Paylaşamazlar. Çünkü paylaşmak, eksilmeyi göze almak demektir. Adil olamazlar. Çünkü adalet, egoyu sınırlar. Oysa onların dünyasında sınır yoktur; sadece doyumsuzluk vardır.
Siyaseti temiz yapamazlar. Çünkü kir, onların varlık nedenidir. İlişkiler, çıkar üzerine kurulmuştur; dostluklar menfaatle ölçülür. Ve böyle bir düzende dürüstlük, çoğu zaman bir zayıflık gibi görülür.
Çalışanı ezerler. Çünkü emeği bir değer değil, bir araç olarak görürler.
Daha fazla kazanmak uğruna daha fazla insanı yormaktan çekinmezler. Ama acı olan şudur ki; bazen çalışan da kendi emeğine ihanet eder. İşine yabancılaşır, yaptığı işi küçümser, sorumluluğunu hafife alır. Çünkü insan, önce kendisiyle bağını koparır; sonra yaptığı her şeyle…
Hayat böyle bir şeydir.
İyilerle iyi olmayanların iç içe geçtiği bir yolculuk… Aynı sokaklarda yürür, aynı havayı solur, aynı gökyüzüne bakarız. Ama herkes aynı insan değildir.
Sosyolojik olarak bakıldığında bu durum, sadece bireysel zaaflarla açıklanamaz. İçinde yaşadığımız sistemler, değerler, eğitim biçimleri, ekonomik eşitsizlikler ve kültürel kodlar insan davranışlarını şekillendirir.
Hırsın ödüllendirildiği, dürüstlüğün cezalandırıldığı bir düzende; iyi kalmak, sadece bir karakter meselesi değil, aynı zamanda bir direniştir.
Modern toplum, insanı sürekli “daha fazlasına” yönlendirir. Daha fazla para, daha fazla güç, daha fazla görünürlük… Ama bu “fazlalık” arayışı, çoğu zaman insanın içini boşaltır. Çünkü insan, sahip olduklarıyla değil, değerleriyle anlam kazanır.
Yine de…
Umut, insanlığın en güçlü direncidir.
İyiler çoğaldıkça, görünür oldukça, cesaret buldukça, toplumun dengesi değişir. Çünkü iyilik bulaşıcıdır. Tıpkı kötülük gibi. Ama daha kalıcı, daha derin ve daha insancadır.
Eğer zamana inanırsak;
Bilimin ve insanlığın ortak aklına güvenerek yürürsek;
Kendimiz olmaktan vazgeçmezsek;
Evrensel değerleri koruyarak daha iyi bir yönetim anlayışını güçlendirirsek;
Evet…
O hayaller, bir gün gerçeğe dönüşür.
Belki yavaş…
Belki sancılı…
Ama mutlaka…
Çünkü başka bir ihtimal yok.
Ya insan kalacağız.
Ya da sadece yaşayan varlıklar olarak kalacağız.
Tercih, her zaman olduğu gibi;
İnsanın kendisine aittir. Bu tercihi kullanabilmek ise, insanın dürüstçe kendisiyle yüzleşmesine bağlıdır.

Bedrettin Gündeş / Sosyolog – Yazar
UNCATEGORİZED
10 saat önceUNCATEGORİZED
2 gün önceEKONOMİ
5 gün önceDOĞA
6 gün önceGENEL
6 gün önceYEREL-
6 gün önceGÜNDEM
7 gün önce
1
Trump’tan seçim sonrası ilk mülakat
8129 kez okundu
2
Avusturya başbakanı Sebastian Kurz ile ilgili bilinmeyenler
5125 kez okundu
3
Joe Biden 6 aylık hedeflerini açıkladı. Senato buz gibi…
2112 kez okundu
4
Bakan Gül: Darbeci hainlerden hesap soruluyor
1683 kez okundu
5
Putin’den Ermenistan’ı yıkan açıklama: Karabağ Azerbaycan’ın ayrılmaz bir parçasıdır!
1508 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.