Türk siyaseti uzun yıllardır görünmeyen büyük bir boşluk taşıyor: Devlet refleksine sahip ama otoriter olmayan, milliyetçi ama dünyaya kapalı olmayan, muhafazakâr seçmeni ürkütmeyen ama laik kesimi de dışlamayan yeni bir merkez sağ ihtiyacı…
Meral Akşener tam da böyle bir dönemde yükseldi. Özellikle ANAP ve DYP sonrası merkez sağın çökmesiyle oluşan temsil boşluğunu okuyabildi. Birçok insan onda yalnızca yeni bir parti lideri değil, Türkiye’de yeniden dengeli bir merkez siyaset kurabilecek bir figür görmeye başladı.
MHP içindeki liderlik mücadelesinde önü açılmadıktan sonra kendi siyasi yolunu kurması da onu sıradan bir siyasetçiden ayırdı. Çünkü Türkiye’de yeni parti kurmak büyük risk işidir. Hele ki erkek egemen siyasette kadın bir lider olarak ayakta kalabilmek başlı başına ciddi bir dayanıklılık örneğiydi.
İYİ Parti kurulmadan önce, daveti üzerine Anadolu yakasında Boğaz manzaralı evinde uzun bir sohbet yapmıştık. Başlangıçta kahve sohbeti gibi görünen görüşme kısa sürede Türkiye’nin geleceği, devlet kapasitesi, dış politika ve yeni siyasi hareket ihtiyacı üzerine derin bir değerlendirmeye dönüştü.
Özellikle Batı dünyasında Türkiye algısı, Washington ve Brüksel’deki güven problemi, Türkiye’nin yeniden stratejik ağırlık üretme ihtiyacı ve yeni dünya düzeninde Ankara’nın nasıl pozisyon alması gerektiğini konuştuk.
O görüşmede dikkatimi çeken şey şuydu: Akşener yalnızca günlük siyaset yapan bir figür olmak istemiyordu. Gerçekten yeni bir siyasi alan açmaya çalışıyordu.
Bana yeni oluşacak yapıda kurucu olmam yönünde nazik bir teklif iletti. Kendisine teşekkür ettim ancak iş dünyasında, uluslararası yatırım ve strateji alanında kalmayı tercih ettiğimi söyledim. Her kesime olduğu gibi kendisine de fikirlerimi paylaşmaktan memnuniyet duyacağımı ifade ettim.
Bu diyalog bile onun farklı alanlardan insanları siyasete çekme arayışını gösteriyordu. Çünkü Türkiye’de uzun süredir ihmal edilmiş çok önemli bir alan vardı: Devleti bilen ama dünyayı da okuyabilen, milliyetçi refleks taşıyan ama hamaset üretmeyen, ekonomiyi ve dış politikayı anlayan yeni nesil kadrolar…
Akşener’in en dikkat çekici taraflarından biri siyasette risk almaktan korkmamasıydı.
Parti kurma cesareti gösterdi. Baskılar altında geri çekilmedi. Anadolu psikolojisini okuyabildi. Özellikle sokak diliyle devlet refleksini birleştirebilmesi ona ciddi toplumsal karşılık kazandırdı.
Özellikle kadın bir lider olarak erkek egemen Türk siyasetinde ayakta kalabilmesi başlı başına önemliydi. Çünkü Türkiye’de kadın lider olmak yalnızca siyasi mücadele değil; aynı zamanda kültürel dirençle de mücadele etmeyi gerektiriyor.
Meral Akşener fenomenini anlamak için Altılı Masa deneyimi mutlaka merkeze oturtulmalı. Çünkü o süreç yalnızca bir seçim ittifakı değil, Türkiye’nin son yıllardaki en büyük siyasal uzlaşma denemesiydi.
Kemal Kılıçdaroğlu ile o dönemde daveti üzerine parti merkezindeki odasında yaptığımız sohbette kendisinin bu projeye gerçekten yürekten inandığını gözlemlemiştim. Altılı Masa’yı yalnızca teknik bir seçim iş birliği değil, Türkiye’de farklı siyasi geleneklerin ortak demokratik geçiş zemini olarak görüyordu. Bu nedenle büyük heyecan duyuyordu.
Ben ise biraz daha ihtiyatlıydım. Toplumsal karşılığı sınırlı küçük partilerin masa etrafında eşit ağırlıklı görüntü vermesinin kamuoyunda güçten çok eskinin kırılgan koalisyon algısını yaratabileceğini düşünüyordum. Türkiye’nin geçmişte koalisyonlardan çok yorulduğunu, seçmenin önemli bölümünün hâlâ “istikrar ve güç refleksiyle” hareket ettiğini ifade etmiştim.
Bana göre CHP ile İYİ Parti’nin daha sade ve yönetilebilir bir omurga oluşturduğu, diğer partilerin dışarıdan destek verdiği bir model toplumda daha güçlü güven duygusu yaratabilirdi. Ayrıca daha seçim kazanılmadan çok sayıda cumhurbaşkanlığı yardımcılığı formülü ve makam paylaşımı görüntüsü de toplumun bir bölümünde olumsuz algı yarattı.
Asıl kırılma kuşkusuz Akşener’in masadan kalktığı gün yaşandı.
Çünkü o ana kadar toplumun önemli bir bölümü ilk kez iktidar değişiminin mümkün olabileceğine inanmaya başlamıştı.
Akşener’in özellikle Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş isimlerinin toplumdaki karşılığını dikkate alarak daha “kazanabilir aday” arayışı içinde olduğu görüldü. Ancak ikisi de çekingen davrandı ve sonuç alınamadı.
Ardından gelen sert çıkış, masadan ayrılış ve kısa süre sonra geri dönüş hem Akşener’in hem de Altılı Masa’nın psikolojik üstünlüğünü ve itibarını ciddi şekilde zedeledi.
Çünkü siyaset yalnızca strateji değil, kriz anında güven verme sanatıdır.
Bugün hâlâ o dönemin perde arkası tam olarak açığa çıkmış değil. Kılıçdaroğlu cephesi arkadan hançerlendiğini düşündüğünü ima ediyor. Akşener ise oldu-bittiyle karşı karşıya bırakıldığını savunuyor.
Muhtemelen her iki taraf da kendi açısından haklı hissediyordu. Ama sonuçta ortaya çıkan tablo şuydu: Türkiye’nin son yıllardaki en büyük muhalefet mühendisliği girişimi kendi iç gerilimlerini aşamadı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında doğal olarak şu soru soruluyor: Meral Akşener gerçekten Türkiye’de yeni nesil bir merkez sağ inşa edebilir miydi?
Bence teorik olarak evet.
Çünkü toplumsal zemin vardı. AK Parti’den uzaklaşan ama CHP’ye gitmeyen seçmen vardı. Kentli milliyetçiler, seküler muhafazakârlar ve merkez sağ boşluğunu hisseden geniş bir kitle vardı. CHP ile kurulabilecek dengeli bir güç birliği yeni bir merkez iktidar alternatifi yaratabilirdi.
Ancak bu potansiyel tam organize edilemedi.
Belki kadro derinliği yetersiz kaldı. Belki stratejik sabır eksik oldu. Belki parti içi denge yönetimi zorlandı. Belki de Türkiye’nin sert kutuplaşma iklimi merkez siyasetin nefes almasına izin vermedi.
Komplo teorilerine inanırsak belki de bazı güç odakları böyle bir merkez sentezin büyümesini istemedi.
Muhtemelen hepsi birlikte etkili oldu.
Meral Akşener Türk siyasetinde DYP yıllarından bugüne sıradan bir figür olmadı.
Belki iktidara yürüyen lider olamadı. Belki kurmak istediği merkezi tam inşa edemedi. Ama milyonlarca insana alternatif hissi verdi ve merkez sağın tamamen ölmediğini gösterdi.
Bugün hâlâ Türk siyasetinde onun bıraktığı boşluk tam doldurulmuş değil.
Belki de bazı siyasi hikâyeler tamamen bitmez.
Sadece zamanı gelince yeniden hatırlanmak üzere sessizce bekler.
Ve belki de günün birinde, doğrudan iktidar adayı olmasa bile, “Asena” kimliğiyle Türkiye’nin geniş tabanlı yeni bir merkez uzlaşmasında yeniden kendisine önemli bir yer bulabilir — eğer kendisi de bunu isterse.

MEHMET ÖĞÜTÇÜ
UNCATEGORİZED
1 gün önceEKONOMİ
4 gün önceDOĞA
5 gün önceGENEL
5 gün önceYEREL-
5 gün önceGÜNDEM
6 gün önceGENEL
6 gün önce
1
YENİ BİR ÇAĞIN EŞİĞİNDE: AVRUPA VE ORTA DOĞU’DA STRATEJİK UYANIŞ VE DEMOKRATİK BİRLİK
2901 kez okundu
2
SİYASİ PARTİLERİMİZ – 2: AK PARTİ
2585 kez okundu
3
ANILARLA YAŞAMAK
2515 kez okundu
4
Söz Ver, Ama Tut: Gençlere ve İş Dünyasına Notlar
2447 kez okundu
5
Başkan Deniz, sınıfı geçti
2339 kez okundu