28 Haziran 2026 Pazar
Tarih ve Tekerrür…
Gülistan Doku soruşturmasında Vali’nin eşi de gözaltında
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Cemal Süreya
Modern Türkiye’de futbol, çok uzun zamandır salt bir sportif müsabaka olmanın ötesine geçerek, kitlesel bir psikoterapi ve aynı zamanda devasa bir toplumsal illüzyon aracı halini almıştır. Milli Takım sahaya çıktığında, aslında 90 dakikalık bir oyunu değil; bir ulusun birikmiş tüm umutlarının, travmalarının ve varoluşsal sancılarının yeşil sahaya yansımasını izleriz.
Gündelik hayatın yıpratıcı gerçeklikleri –ekonomik dalgalanmalar, enflasyon, işsizlik, derinleşen kutuplaşmalar ve yapısal krizler–tribünlerin veya televizyon ekranlarının önünde geçici bir toplumsal amneziye (hafıza kaybına) uğrar. Atılan bir gol, anlık bir uyuşturucu etkisi yaratarak kolektif bilincimizi ele geçirir. Zafer anlarında enflasyonun ateşi düşmüş, sosyal adaletsizlikler sihirli bir değnekle onarılmış ve ülkece tüm sorunlarımızı aşmışız gibi sahte bir cennet yaratılır. Ancak bu zafer sarhoşluğu, hakikatin soğuk yüzüyle karşılaşana dek süren geçici bir seraptır. Son düdük çaldığında ve o suni coşku dindiğinde, ülke tüm çıplaklığıyla aynı sorunların ortasında kalmaya devam eder; çünkü hiçbir şampiyonluk, bir ülkenin sosyo-ekonomik gerçeklerini değiştirme kudretine sahip değildir.
Bu madalyonun diğer yüzü ise çok daha karanlık ve tahripkârdır. Beklenen zafer gelmediğinde, o çok yüceltilen futbolcular birer kurbana, adeta toplumsal linç kültürünün meşru hedeflerine dönüşürler. Bir hafta önce “milletin kahramanı” mertebesine yükseltilen gençler, bir mağlubiyetin ardından tüm toplumsal stresimizin, kişisel başarısızlıklarımızın ve bastırılmış öfkelerimizin boşaltıldığı birer “günah keçisi” haline gelirler. Toplum, kendi çözemediği veya yüzleşmekten kaçındığı krizlerin faturasını yeşil sahada ter döken yirmi küsur yaşındaki sporculara kesmektedir. Bu, sosyolojik anlamda kitlelerin kendi çaresizliklerini örtbas etme ve bir suçlu bularak arınma (katarsis) çabasıdır. Ülkenin genel gidişatına duyulan öfke, en kolay ve savunmasız hedef olan milli formayı giyen oyunculara kusulmaktadır.
Peki, bu hastalıklı döngüden çıkış yolu nedir? Çıkış, sporu maruz kaldığı bu ağır, haksız ve yapay anlam yükünden kurtarmaktan geçer. Futbol; milli gururumuzun yegâne teminatı, uluslararası arenada bir diplomatik güç gösterisi veya toplumsal dertlerimizin panzehiri değildir.
Futbol, nihayetinde bir oyundur. Estetiği, rekabeti, takım ruhunu ve insan bedeninin sınırlarını zorlamayı barındıran asil ve keyifli bir oyun. Sporu
kendi doğası içinde değerlendirmek, onu siyasi ve toplumsal bir tatmin aracı olarak “araçsallaştırmaktan” vazgeçmek demektir. Sporun sırf “spor olarak kalmasına” izin verdiğimizde, sahada izlediğimiz şey bir ölüm kalım savaşı ya da bir ulusal onur meselesi olmaktan çıkıp, zevk veren taktiksel ve fiziksel bir mücadeleye dönüşecektir. Oyuncular da birer gladyatör veya kurtarıcı değil; sadece mesleklerini icra eden elit sporcular olarak gerçek değerlerini bulacaktır.
Toplum olarak olgunlaşmamızın ön koşullarından biri, gerçek sorunlarımızla yüzleşme cesaretini gösterebilmektir. Ekonomiyle, adaletsizlikle veya ülkenin yapısal meseleleriyle mücadele edilecek yer stadyumlar değil; aklın, bilimin ve ortak vicdanın rehberliğindeki sivil alanlardır. Milli Takımımızı desteklerken onları insanüstü birer kurtarıcı ya da hüsranlarımızın yegâne sorumlusu olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Gerçek zafer sahada atılan gollerde değil; toplumsal aklıselimi koruyabilmekte, meselelerimizi doğru zeminlerde tartışabilmekte ve futbolun o güzel, yalın oyun doğasını yeniden keşfedebilmekte yatmaktadır. Top yuvarlaktır, oyun biter; önemli olan hayatın ve ülkenin gerçeklerine hangi gözle bakabildiğimizdir. 21.06.2026. Münih

Cihan SENDAN
Türk-Alman Dostluk Federasyonu (DTF) Başkanı