Cihan Sendan

Cihan Sendan

28 Haziran 2026 Pazar

Siyaset Çürüdü, Milletin Zemini Temiz: “Toplum Çürüdü” Yalanına Bir Reddiye

Siyaset Çürüdü, Milletin Zemini Temiz: “Toplum Çürüdü” Yalanına Bir Reddiye
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü artık harita üzerinden okunmuyor. Asıl bölünme, kolektif vicdan ile siyaset kurumu arasında derinleşen ontolojik bir fay hattında seyrediyor. Boğaz’ın iki yakası fiziken birbirine bakmayı sürdürüyor; fakat yurttaş ile devlet, hakikat ile yargı, umut ile korku arasındaki mesafe her gün daha da açılıyor. Ve bu yarığın tam ortasında, siyasetin tüm aktörlerini sarmış bir ahlaki çürüme var.

Ne dış mihrakların çizdiği haritalar ne masa başı senaryolarıdır asıl tehdit; asıl tehdit, bu çürümeyi önce inkâr edip sonra milletin omuzlarına yıkmaya kalkışan siyasi akıldır. İşte tam da bu noktada, “toplum çürüdü” masalı, en tehlikeli tuzak olarak önümüze çıkıyor.

Pierre Bourdieu’nün “simgesel şiddet” dediği şey, tam olarak burada işlemeye başlıyor. Bourdieu, modern iktidarın en rafine tahakküm biçiminin, mağdura kendi ezilmişliğini meşru ve doğal göstererek işlediğini söyler. Yani, size önce “sen zaten çürümüş bir toplumun üyesisin” dedirtir, ardından da bu sözde hakikati kabullenmenizi bekler. Neden? Çünkü çürüdüğüne ikna olmuş bir yurttaş, adalet talep etmez; “nasıl olsa herkes aynı” der, susar, kabuğuna çekilir. Kendi mağduriyetini doğallaştıran bu suskunluk, iktidarın en büyük stratejik kazancıdır. Oysa gerçek, simgesel şiddetin resmettiği tablonun tam karşıtıdır: Çürüyen, toplumun kendisi değil; onu baskılayan, hukuku şahsi bir aygıta dönüştüren, sivil alanı boğan siyaset mekanizmasıdır.

Bu mekanizmayı daha iyi çözümlemek için Antonio Gramsci’nin ufuk açan ayrımına ihtiyacımız var: Siyasal toplum ve sivil toplum. Gramsci, hegemonyanın yalnızca zor aygıtlarıyla (siyasal toplum: hükümet, bürokrasi, kolluk, yargı) değil, aynı zamanda rızanın üretildiği alanlarla (sivil toplum: eğitim, din, kültür, mahalle dayanışması, gönüllü örgütlenmeler) kurulduğunu söyler. İşte Türkiye’de karşımızda duran tablo tam olarak şudur: Siyasal toplum çürümüştür, fakat sivil toplum, tüm baskılara, haksız tutuklamalara, cadı avlarına rağmen ayaktadır ve direncini korumaktadır. “Toplum çürüdü” yalanını dolaşıma sokanlar, işte bu sivil toplumun direncini kırmayı, onun kendilik algısını sakatlamayı hedeflerler. Onlar, sizin kendi cevherinizden, dayanışmanızdan, vicdanınızdan utanmanızı isterler.

Bugün hiçbir somut delil olmaksızın aylarca tutuklu kalan madenciler, TEMA Vakfı gönüllüleri, öğretmenler, gazeteciler, muhalif siyasetçiler… Onlar “toplum çürüdü” demiyor; tam tersine, enkazın altında tutunmaya, dayanışma ağları örmeye, adalet talep etmeye devam ediyorlar. Peki bu tabloda çürümüş olan kim? Hukuku kişiselleştiren, yargıyı “tedbir” maskesi altında keyfiliğe indirgeyen siyasi akıl değil mi? O halde, o insanlar çürümenin faili değil doğrudan mağdurudur; ve onların onurlu direnci, sivil toplumun hâlâ canlı olduğunun en büyük kanıtıdır. Siyaset kurumu, kendi kokuşmuşluğunu örtmek için “çürüme” söylemini bu insanların üzerine bir gölge gibi düşürmeye çalışmaktadır.

Bugün iktidar bloğu, yürütmeyi şahsileştirerek hukuku askıya almış, eleştiriyi ihanet sayar hale gelmiştir. Buna karşılık muhalefet partileri, bu gidişata “dur” diyecek dirayeti göstermek bir yana, kendi iç kavgalarında boğulmaktadır. Genel başkanlık kavgaları, delege pazarlıkları, hizipler arası iktidar hesapları… Muhalefet, iktidarın topluma verdiği hasarı eleştirirken, kendi evini toparlamaktan acizdir. Sonuç: Vatandaşın gözünde siyaset, iki ucu kirli bir değnektir artık. Hangi ucundan tutsan elin kirlenir. Ve işte tam da bu tespit, “zaten herkes kirlendi, toplum çürüdü” gibi bir genellemeye savrulma tehlikesini barındırır. Oysa bu genelleme, siyasetin kirlettiği atmosferi bütün bir topluma mal eden simgesel şiddetin ta kendisidir.

Ne var ki herkesi bu kirlenmişliğin içine hapsetmek de pak olana yapılmış en büyük saygısızlıktır. Siyasetin o çamurlu koridorlarında, bütün baskılara rağmen temiz kalmayı başarabilmiş, ilkeli, vicdanlı insanlar da yok değildir. Ancak istisnalar kaideyi bozmaz. O az sayıdaki dürüst aktörün varlığı, sistematik çürümeyi aklamaya yetmez; zira asıl mesele, sistemin bizzat kendisinin, temiz kalana yaşama hakkı tanımamasıdır. O halde tutmamız gereken yol, kimseyi haksız yere damgalamayan, fakat o istisnaları da genel kokuşmuşluğun mazereti saymayan bir denge yoludur. Pak olana saygı duy, ama çürümüş düzeni de pak gösterenlere geçit verme.

Peki çıkış nerede? Ne daha iyi bir lider ne de daha ideolojik bir parti. Çıkış, siyasete hiç bulaşmamış, kirlenmemiş kitlelerin kolektif bir özne olarak belirmeye başlamasındadır. Üniversitelerde üreten bilim insanları, atölyelerde icat çıkaran zanaatkârlar, toprağı ve doğayı koruyan gönüllüler, teknoloji geliştiren gençler, mahalle dayanışmaları… Bu insanlar “apolitik” diye kenara itildi; oysa asıl siyaset, şimdi onların omuzlarında, onların kurduğu zeminlerde yeniden nefes alacak. Parti oligarşilerine mahkûm değiliz; ama bunu hayata geçirmek soyut bir temenniden öteye nasıl taşınır? İşte burada Jürgen Habermas’ın “kamusal alan” ve “iletişimsel eylem” kavramları pusula görevi görüyor. Habermas, sahici demokrasinin, eşit ve özgür yurttaşların tahakkümden uzak bir müzakere sürecinde ortak aklı inşa etmesiyle mümkün olacağını söyler. Kirlenmemiş fertler, bu modeli yerelden başlayarak, şeffaf ve yatay iletişim platformlarıyla işler hale getirebilir. Kent konseylerinden mahalle meclislerine, dijital katılım araçlarından kamusal denetim inisiyatiflerine kadar uzanan bu yapı, partizanlığın kirletmediği yepyeni bir siyasal etik doğurabilir.

Hannah Arendt ise bize “doğumluluk” (natality) kavramıyla umut aşılar. Arendt, her yeni insanın dünyaya gelişiyle birlikte eşsiz bir başlangıç ihtimalinin zuhur ettiğini söyler. Siyaset, tam da bu beklenmedik başlangıçların sahnesidir; geçmişin belirlediği bir tekerrür alanı değil, insanın yeni olanı başlatma kapasitesinin ortaya çıktığı yerdir. Bugünün kirlenmemiş bireyleri, işte o başlangıcın ta kendisidir; çünkü onlar henüz siyasetin çarkları arasında kendilerini kaybetmemişlerdir. Ve tam burada Gramsci’nin “organik aydın” kavramına geri dönüyoruz: Bu yeni başlangıcı anlamlandıracak, halkın hislerini, acılarını ve umutlarını teorik bir çerçeveye oturtacak olanlar da o kirlenmemiş kitlelerin içinden yükselecektir. Parti bürokrasisinin değil, bizzat sivil toplumun mayasında yoğrulmuş organik aydınlar, “toplum çürüdü” yalanına karşı en güçlü panzehir olacaktır.

Türkiye’nin jeostratejik değeri de bu perspektiften bakıldığında asıl anlamına kavuşur. TANAP, tahıl koridoru, Boğazlar… hepsi “Türkiye” adına çalışır; oradaki güç, bir liderin koltuğuna değil, bu toprağın değişmez gerçeklerine ve kurumsal sürekliliğe bağlıdır. Aynı şekilde, toplumun ahlaki dayanıklılığı da liderin iradesine değil, sivil toplumun yenilenme kabiliyetine emanettir. Ve o kabiliyet, “toplum çürüdü” diyenlerin sandığından çok daha güçlüdür.

Unutmayalım: Türkiye’nin asıl tehdidi, siyasetin kokuşmuşluğu ve bu kokuşmuşluğu halka fatura etme gafletidir. Herkese kirli demek, pak olana yapılmış en büyük saygısızlıktır. Fakat o pak olanlar da bilmelidir ki, varlıkları çürümüş düzeni temize çıkarmaz; yalnızca değişimin mümkün olduğunu gösterir. Çare, siyaset dışı kalmış, temiz kalmış, vicdanıyla karar veren milyonların, hiçbir parti hiyerarşisine boyun eğmeden ülkeyi ele almasıdır. “Toplum çürüdü” diyenlere inat, bugün bu ülkede iyilik, adalet ve hakikat hâlâ nefes alıyor. O nefes, bu toprağın mayasıdır.

Korkmayın; çürüme söylemi bir tuzaktır, o tuzağa düşmeyenlerin kuracağı yeni bir kamusal zemin, hepimiz için en güvenilir yoldur. 28.06.2026-Münih

Cihan SENDAN

Türk Alman Dostluk Federasyonu (DTF) Genel Başkanı

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Diyalektik Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Devamını Oku

Yeşil Sahadaki Yanılsama: Toplumsal Arınma ve Sporun Özüne Dönüş İhtiyacı

Yeşil Sahadaki Yanılsama: Toplumsal Arınma ve Sporun Özüne Dönüş İhtiyacı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Modern Türkiye’de futbol, çok uzun zamandır salt bir sportif müsabaka olmanın ötesine geçerek, kitlesel bir psikoterapi ve aynı zamanda devasa bir toplumsal illüzyon aracı halini almıştır. Milli Takım sahaya çıktığında, aslında 90 dakikalık bir oyunu değil; bir ulusun birikmiş tüm umutlarının, travmalarının ve varoluşsal sancılarının yeşil sahaya yansımasını izleriz.

Gündelik hayatın yıpratıcı gerçeklikleri –ekonomik dalgalanmalar, enflasyon, işsizlik, derinleşen kutuplaşmalar ve yapısal krizler–tribünlerin veya televizyon ekranlarının önünde geçici bir toplumsal amneziye (hafıza kaybına) uğrar. Atılan bir gol, anlık bir uyuşturucu etkisi yaratarak kolektif bilincimizi ele geçirir. Zafer anlarında enflasyonun ateşi düşmüş, sosyal adaletsizlikler sihirli bir değnekle onarılmış ve ülkece tüm sorunlarımızı aşmışız gibi sahte bir cennet yaratılır. Ancak bu zafer sarhoşluğu, hakikatin soğuk yüzüyle karşılaşana dek süren geçici bir seraptır. Son düdük çaldığında ve o suni coşku dindiğinde, ülke tüm çıplaklığıyla aynı sorunların ortasında kalmaya devam eder; çünkü hiçbir şampiyonluk, bir ülkenin sosyo-ekonomik gerçeklerini değiştirme kudretine sahip değildir.

Bu madalyonun diğer yüzü ise çok daha karanlık ve tahripkârdır. Beklenen zafer gelmediğinde, o çok yüceltilen futbolcular birer kurbana, adeta toplumsal linç kültürünün meşru hedeflerine dönüşürler. Bir hafta önce “milletin kahramanı” mertebesine yükseltilen gençler, bir mağlubiyetin ardından tüm toplumsal stresimizin, kişisel başarısızlıklarımızın ve bastırılmış öfkelerimizin boşaltıldığı birer “günah keçisi” haline gelirler. Toplum, kendi çözemediği veya yüzleşmekten kaçındığı krizlerin faturasını yeşil sahada ter döken yirmi küsur yaşındaki sporculara kesmektedir. Bu, sosyolojik anlamda kitlelerin kendi çaresizliklerini örtbas etme ve bir suçlu bularak arınma (katarsis) çabasıdır. Ülkenin genel gidişatına duyulan öfke, en kolay ve savunmasız hedef olan milli formayı giyen oyunculara kusulmaktadır.

Peki, bu hastalıklı döngüden çıkış yolu nedir? Çıkış, sporu maruz kaldığı bu ağır, haksız ve yapay anlam yükünden kurtarmaktan geçer. Futbol; milli gururumuzun yegâne teminatı, uluslararası arenada bir diplomatik güç gösterisi veya toplumsal dertlerimizin panzehiri değildir.

Futbol, nihayetinde bir oyundur. Estetiği, rekabeti, takım ruhunu ve insan bedeninin sınırlarını zorlamayı barındıran asil ve keyifli bir oyun. Sporu

kendi doğası içinde değerlendirmek, onu siyasi ve toplumsal bir tatmin aracı olarak “araçsallaştırmaktan” vazgeçmek demektir. Sporun sırf “spor olarak kalmasına” izin verdiğimizde, sahada izlediğimiz şey bir ölüm kalım savaşı ya da bir ulusal onur meselesi olmaktan çıkıp, zevk veren taktiksel ve fiziksel bir mücadeleye dönüşecektir. Oyuncular da birer gladyatör veya kurtarıcı değil; sadece mesleklerini icra eden elit sporcular olarak gerçek değerlerini bulacaktır.

Toplum olarak olgunlaşmamızın ön koşullarından biri, gerçek sorunlarımızla yüzleşme cesaretini gösterebilmektir. Ekonomiyle, adaletsizlikle veya ülkenin yapısal meseleleriyle mücadele edilecek yer stadyumlar değil; aklın, bilimin ve ortak vicdanın rehberliğindeki sivil alanlardır. Milli Takımımızı desteklerken onları insanüstü birer kurtarıcı ya da hüsranlarımızın yegâne sorumlusu olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Gerçek zafer sahada atılan gollerde değil; toplumsal aklıselimi koruyabilmekte, meselelerimizi doğru zeminlerde tartışabilmekte ve futbolun o güzel, yalın oyun doğasını yeniden keşfedebilmekte yatmaktadır. Top yuvarlaktır, oyun biter; önemli olan hayatın ve ülkenin gerçeklerine hangi gözle bakabildiğimizdir. 21.06.2026. Münih

Cihan SENDAN

Türk-Alman Dostluk Federasyonu (DTF) Başkanı

Devamını Oku

Türkiye ve Almanya Arasında Vazgeçilmez Bir Ticari Köprü: Küresel Kırılmalar Çağında Stratejik Ortaklık

Türkiye ve Almanya Arasında Vazgeçilmez Bir Ticari Köprü: Küresel Kırılmalar Çağında Stratejik Ortaklık
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkiler, yalnızca tarihsel temaslara, göç hareketlerine ve toplumsal etkileşime dayanan klasik bir ikili ilişki değildir. Bugün bu ilişki, Avrupa’nın yeniden şekillenen üretim coğrafyası, kırılganlaşan tedarik zincirleri ve artan jeopolitik riskler bağlamında stratejik bir ekonomik zorunluluk niteliği taşımaktadır. Özellikle son yıllarda ABD Çin rekabetinin derinleşmesi, Rusya Ukrayna savaşıyla birlikte enerji ve lojistik güvenliğinin sarsılması ve Avrupa sanayisinin maliyet baskısı altına girmesi, Türkiye’yi Almanya açısından yalnızca önemli bir pazar değil, aynı zamanda vazgeçilmesi zor bir üretim ve tedarik ortağı haline getirmiştir.

Bu tablo rakamlara da açık biçimde yansımaktadır. 2023 itibarıyla Türkiye ile Almanya arasındaki ikili ticaret hacmi 55 milyar Euro’yu aşmış, Almanya Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı olmayı sürdürmüştür. Türkiye’de faaliyet gösteren 7.100’ün üzerinde Alman sermayeli şirket, bu ilişkinin yüzeysel değil, derin kurumsal bağlara dayandığını göstermektedir. Daha da önemlisi, iki ülke arasındaki ekonomik ilişki artık sadece mevcut ticaret hacmiyle değil, gelecekte üstlenebileceği jeoekonomik işleve göre değerlendirilmelidir.

Bugün Avrupa’nın temel meselesi yalnızca üretmek değil, güvenli, öngörülebilir ve rekabetçi koşullarda üretebilmektir. Çin’e aşırı bağımlılık, pandemi sonrası kırılmalar ve savaşın yarattığı jeopolitik maliyetler, özellikle Almanya gibi ihracat odaklı sanayi ekonomilerini üretim ağlarını yeniden tasarlamaya zorlamaktadır. Ancak üretimi doğrudan Avrupa Birliği içine geri çekmek de kolay değildir. Çünkü kıta Avrupası, yüksek enerji maliyetleri, artan işçilik giderleri ve giderek derinleşen nitelikli işgücü açığı ile karşı karşıyadır. Nitekim Avrupa Birliği’nin ortanca yaşı 2025 itibarıyla 44,9, Almanya’nın ise 2026 itibarıyla 45,7 düzeyindedir. Bu, yalnızca demografik bir veri değil, sanayinin geleceği açısından kritik bir yapısal uyarıdır.

Türkiye’yi bu denklemde öne çıkaran unsur, yalnızca coğrafi yakınlığı değildir. Türkiye, Avrupa’ya birkaç günlük lojistik mesafede bulunan, güçlü sanayi refleksine sahip, üretim kültürü yerleşmiş, geniş iç pazarı olan ve genç işgücü potansiyelini hâlâ koruyan bir ülkedir. TÜİK verilerine göre Türkiye’nin ortanca yaşı 34,9 seviyesindedir. 15 ile 24 yaş arası nüfus toplam nüfusun yüzde 14,8’ini oluşturmaktadır. Bu oran Avrupa Birliği ortalamasının belirgin biçimde üzerindedir. Bu demografik avantaj, doğru eğitim politikaları ve kurumsal reformlarla birleştiğinde Türkiye’yi Avrupa için sıradan bir tedarikçi değil, stratejik üretim üssü haline getirebilir.

Buna gelişmiş sanayi altyapısı da eklenmelidir. Otomotiv, makine, beyaz eşya, tekstil, kimya, savunma sanayii ve yan sanayi alanlarında Türkiye uzun süredir Avrupa üretim sistemine entegre durumdadır. Dolayısıyla mesele sıfırdan bir üretim kapasitesi inşa etmek değil, zaten mevcut olan kapasiteyi daha güvenli, daha verimli ve daha yüksek teknolojili hale getirmektir. Bu nedenle Türkiye, Avrupa’nın nearshoring arayışında teorik bir alternatif değil, fiilen hazır bir platformdur.

Ancak burada kritik bir eşik vardır. Potansiyel ile gerçekleşme aynı şey değildir. Türkiye’nin önündeki en büyük mesele, ekonomik kapasitesinden çok kurumsal güvenilirliğidir. Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, mülkiyet hakkının güvence altında olması, düzenleyici çerçevenin öngörülebilirliği ve siyasi istikrar, uluslararası sermaye açısından vergi oranlarından ya da işgücü maliyetlerinden çoğu zaman daha belirleyicidir. Türkiye, eğer yargı ve siyaset alanındaki kırılganlıkları azaltır, para politikasında rasyonaliteyi kalıcı hale getirir ve yatırımcının önünü görmesini sağlayan bir güven iklimi tesis ederse, bugünkü potansiyelini katlayabilir. Böyle bir senaryoda Almanya’dan ve genel olarak Avrupa’dan Türkiye’ye yönelen doğrudan yatırımların yalnızca artması değil, daha nitelikli ve daha uzun vadeli hale gelmesi de mümkündür.

Bu nedenle Türkiye Almanya hattındaki ilişkiyi sadece dış ticaret başlığı altında okumak yetersiz kalır. Aslında burada şekillenen şey, Avrupa’nın yeni üretim mimarisidir. Almanya teknoloji, sermaye, mühendislik ve yüksek katma değerli sanayi geleneği sunarken, Türkiye ölçeklenebilir üretim, lojistik hız, genç işgücü ve bölgesel erişim kabiliyeti sunmaktadır. Bu tamamlayıcılık, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiyi sıradan bir ticaret ortaklığının ötesine taşımaktadır.

Üstelik bu zorunluluk sadece ekonomik değildir. Avrupa’nın enerji güvenliği, güney kanadının savunulması, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan güvenlik hattının korunması ve sanayi üretiminin jeopolitik risklerden arındırılması gibi konular, Türkiye ile Avrupa arasındaki iş birliğini aynı zamanda stratejik ve güvenlik temelli bir zorunluluk haline getirmektedir. Başka bir ifadeyle, ekonomik iş birliği ile güvenlik iş birliği artık birbirinden ayrı düşünülemez hale gelmiştir.

Sonuç olarak Türkiye ile Almanya arasındaki ilişki, geçmişin dostane ekonomik teması olmaktan çıkmış, geleceğin Avrupa sanayi düzenini şekillendirecek temel eksenlerden biri haline gelmiştir. Türkiye’nin coğrafi yakınlığı, sanayi kapasitesi, demografik avantajı ve lojistik kabiliyeti, Almanya’nın ve Avrupa’nın yeniden yapılanan üretim zincirleri için güçlü bir çözüm sunmaktadır. Fakat bu potansiyelin tam anlamıyla açığa çıkması, Türkiye’nin içeride hukuk, ekonomi ve siyaset alanlarında daha öngörülebilir bir çerçeve kurmasına bağlıdır. Bu başarıldığında, Türkiye yalnızca Avrupa’ya yakın bir üretim ülkesi değil, Avrupa’nın ekonomik geleceğinde merkezi rol oynayan vazgeçilmez bir ortak olacaktır.

03.06.2026 – Münih/Almanya

Cihan SENDAN

Türk-Alman Dostluk Federasyonu (DTF) Genel Başkanı

Devamını Oku

Türkiye sahipsiz değildir.

Türkiye sahipsiz değildir.
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye sahipsiz değildir. Ama Türkiye’nin sahibi iktidar değildir.

Türkiye’nin sahibi, hukuku, emeği, vicdanı ve iradesiyle var olan millettir.

Ve demokratik bir toplumda son söz, er ya da geç, yine milletindir. Bir ülke düşünün… Toprağı bereketli, tarihi derin, toplumsal hafızası güçlü, genç nüfusu diri, potansiyeli büyük bir ülke. Normal şartlarda güven, refah ve istikamet üretmesi gereken bütün imkânlara sahip olsun. Fakat buna rağmen, o ülkenin insanları sabaha umutla değil endişeyle uyanıyor olsun.

Gündelik hayat, her geçen gün biraz daha ağırlaşan ekonomik yüklerin, biraz daha aşınan adalet duygusunun, biraz daha zayıflayan kurumsal güvenin gölgesinde geçsin.

O zaman mesele artık yalnızca bir ekonomik daralma değil, daha derin bir siyasal ve ahlaki çözülme halidir. Bugün Türkiye üzerine düşünürken tam da böyle bir çerçeveyle karşı karşıyayız. Çünkü bir ülkenin asıl krizi, yalnızca para biriminin değer kaybetmesiyle başlamaz. Asıl kriz, yurttaşın devlete, hukuka ve ortak geleceğe olan inancının zedelenmesiyle başlar. Bir toplum, kamu gücünün herkes adına mı yoksa belirli bir siyasal merkezin devamı adına mı kullanıldığını sorgulamaya başladığında, orada yalnızca yönetim tartışması değil, meşruiyet tartışması doğar.

Demokratik rejimlerin özü, seçimlerin varlığından ibaret değildir. Sandık, tek başına demokrasi üretmez. Demokrasi; kuvvetler ayrılığıyla, bağımsız yargıyla, muhalefetin meşru varlığıyla, ifade özgürlüğüyle, hukuk önünde eşitlikle anlam kazanır.

Muhalefetin yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir dekor unsuruna indirgenmesi, çoğulculuğun ise tehdit gibi sunulması, demokratik vasfı zayıflatır. Siyasi iktidarın kendisini devletle özdeşleştirmesi, devletin tarafsızlığına zarar verir, bu da uzun vadede toplumun tamamını güvensizlik iklimine mahkûm eder.

Son dönemde ana muhalefet partisine dönük hukuki ve siyasi tartışmalar, özellikle de “mutlak butlan” kavramı etrafında yürütülen değerlendirmeler, yalnızca teknik bir parti içi mesele gibi görülemez. Mutlak butlan, hukuk düzeninde bir işlemin en başından itibaren yok hükmünde sayılması anlamına gelen son derece ağır ve istisnai bir nitelendirmedir. Böylesine köklü sonuçlar doğuran bir kavramın, siyasal rekabetin merkezindeki bir parti bağlamında tartışılmaya açılması bile, Türkiye’de siyasetin hukukla ilişkisi bakımından ciddi sorular doğurmaktadır.

Çünkü hukukun temel işlevi, demokratik alanı daraltmak değil güvence altına almaktır. Eğer hukuki kavramlar, siyasal alanı yeniden dizayn etmenin araçları gibi algılanmaya başlarsa, bu durum yalnızca ilgili partiye değil, bizatihi demokratik düzene zarar verir.Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur, Ana muhalefet partisi üzerine yürüyen her tartışma, sadece bir partinin geleceğini değil, Türkiye’de siyasal çoğulculuğun geleceğini de ilgilendirir.

Cumhuriyet’in kurucu siyasal damarlarından birini temsil eden bir yapının, hukuk devleti ilkeleri yerine siyasal müdahale izlenimi doğuran süreçlerle karşı karşıya kalması, geniş toplum kesimlerinde “rekabetin eşit şartlarda yürütülmediği” kanaatini güçlendirmektedir.

Oysa demokratik meşruiyet, rakibi zayıflatarak değil; güçlü rakiplerle, açık kurallarla ve adil bir zeminde yarışarak üretilir. Sorunun bir diğer boyutu, devlet ile millet arasındaki görünmez sözleşmenin aşınmasıdır.

Yurttaş sandığa gidip oy kullansa bile, kararların önceden verildiğine, kurumların tarafsız olmadığına, hukukun güçlünün lehine esnediğine inanmaya başlarsa, siyasal aidiyet ciddi biçimde sarsılır. Bir toplumun “benim irademin sonuç üretme kapasitesi kalmadı” duygusuna sürüklenmesi, demokratik hayat açısından en tehlikeli eşiklerden biridir.

Çünkü bu duygu yayıldığında yalnızca siyasal gerilim artmaz; aynı zamanda ortak vatandaşlık zemini de zayıflar. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu tablo, ekonomik göstergelerle sınırlı olmayan çok katmanlı bir kırılmaya işaret etmektedir.

Değer kaybeden para birimi, hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki bozulma, genç işsizliği, yatırımcı güvensizliği ve nitelikli insan kaynağının ülke dışına yönelmesi, sadece iktisadi veriler olarak okunmamalıdır. Bunlar, kurumsal yapının sağlığına dair işaretlerdir.

Ekonomi, yalnızca faiz, kur ve enflasyon meselesi değildir; ekonomi aynı zamanda hukuk güvenliği, öngörülebilirlik, liyakat ve toplumsal güven meselesidir. İnsanlar yarın neyle karşılaşacağını bilmiyorsa, girişimci risk alamıyorsa, gençler kendi ülkelerinde gelecek tasavvur edemiyorsa, orada ekonomik krizden daha fazlası vardır, bir yön duygusu kaybı vardır. Jeopolitik düzlemde Türkiye’nin taşıdığı önem tartışmasızdır. Bölgesel güç dengeleri, enerji hatları, güvenlik mimarisi ve uluslararası ittifaklar bakımından merkezi bir konuma sahiptir.

Ne var ki dış politikadaki stratejik değer, içeride kurumsal aşınmayı telafi etmeye yetmez. Uluslararası alanda etkili görünmek ile içeride adil, müreffeh ve güven veren bir düzen kurmak aynı şey değildir. İçeride hukuk zedelenmişse, dışarıdaki güç projeksiyonu sınırlı bir vitrinden öteye geçemez.

Gerçek kuvvet, yalnızca diplomatik manevra kapasitesinden değil, içeride sağlam işleyen kurumlardan doğar. Bu noktada mesele yalnızca siyasal rekabet değil, aynı zamanda ahlaki bir tercihtir. Bir ülke, yurttaşlarının onurunu koruyabildiği ölçüde güçlüdür. Emeklinin temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı, öğrencinin gelecek kaygısıyla boğulduğu, işçinin çalıştıkça yoksullaştığı, çiftçinin üretmekten vazgeçtiği bir düzende yalnızca ekonomik başarısızlık yoktur, kamusal vicdanın aşınması da vardır.

Devletin asli görevi, yurttaşını edilgen bir kitleye dönüştürmek değil, onun haklarını güvence altına almaktır. Ana muhalefet partisine ve genel olarak muhalif alanlara yönelik baskı algısı da bu çerçevede okunmalıdır. Çünkü muhalefet, demokratik sistemin arızası değil; onun vazgeçilmez unsurudur.

Farklı siyasal seslerin meşru zeminde varlık göstermesi, devletin zayıflığı değil olgunluğudur. Eğer bir siyasal yapı, eleştiriyi tehdit, rakibi ise tasfiye edilmesi gereken bir unsur gibi görmeye başlarsa, bu durum demokratik özgüven eksikliğine işaret eder. Hukuk devleti, iktidarı korumak için değil, herkesi keyfilikten korumak için vardır.

Türkiye’nin önünde bugün iki temel yol bulunmaktadır. Birinci yol, kurumların daha da aşındığı, kutuplaşmanın derinleştiği, ekonomik yükün toplumun geniş kesimlerinin omzuna yıkıldığı, siyasal rekabetin hukuk kisvesi altında daraltıldığı bir istikamettir. İkinci yol ise hukukun üstünlüğünü yeniden tesis eden, devlet kurumlarını kişilere değil ilkelere bağlayan, liyakati esas alan, muhalefeti meşru gören, yurttaşın iradesine saygıyı esas kabul eden demokratik bir toparlanma yoludur. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yalnızca iktidar değişimi değil, yönetim zihniyetinin değişmesidir.

Daha fazla korku değil, daha fazla güven; daha fazla propaganda değil, daha fazla şeffaflık, daha fazla sadakat talebi değil, daha fazla ehliyet ve adalet gereklidir. Çünkü bir cumhuriyet, ancak kurumları kişisel nüfuz alanına dönüşmediğinde, hukuk, siyasi taktiğin aracı haline gelmediğinde; muhalefet, meşru bir denge unsuru olarak kabul edildiğinde ayakta kalabilir.

Bu ülke, herhangi bir siyasal merkezin mülkü değildir. Devlet, bir partinin uzantısı değil, milletin ortak evidir. Bayrak, yalnızca iktidarı destekleyenlerin değil, farklı düşünen, itiraz eden, eleştiren, umut eden herkesin ortak sembolüdür. Türkiye’nin gerçek gücü, tek seslilikte değil, adalet içinde bir arada yaşayabilme kapasitesindedir. Ve unutulmamalıdır, Bir milletin kaderi, geçici siyasi üstünlüklerden daha büyüktür.

Kurumlar zedelenebilir, hukuk tartışmalı hale gelebilir, ekonomik dengeler bozulabilir. Fakat toplumsal hafıza, adalet talebi ve haysiyet duygusu tamamen ortadan kalkmaz.

Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan da tam olarak budur. Halkın, devletin gerçek sahibinin kendisi olduğunu yeniden hatırlaması. Türkiye sahipsiz değildir. Ama Türkiye’nin sahibi iktidar da değildir. Türkiye’nin sahibi, hukuku, emeği, vicdanı ve iradesiyle var olan millettir. Ve demokratik bir toplumda son söz, er ya da geç, yine milletindir.

Cihan Sendan. 25.05.2026. MÜNIH

Devamını Oku

Zeki olmak yetmiyor!

Zeki olmak yetmiyor!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bilim DNA mızın yüzde 98 Gorilladan, yüzde 97 Orang-Utan dan olduğunu hatta yüzde 60 bildiğimiz muzla aynı olduğunu söylüyor, hangi ırka ait olursanız olun tüm insanlar yüzde 99,9 birbirinin aynısı insanları farklı kılan özellikler sadece yüzde 0,1.. Sağlıklı bir insanın 46 kromozon çifti var, bunun 23 ü Anneye 23 ü Babaya ait ! Yani anlayacağınız hiç bir ırk ve cinsiyet diğerinden biyolojik olarak üstün değil ! Peki bu ayrımcılık ve bununla birlikte gelen sorunların, savaşların ötekileştirmelerin sebebleri ne? Piskolojik, ökonomik, politik , dogmatik ve ideolojik sebeblerin derinine inersek “Biz” ve „Onlar“, kalıpyargılar, korku ve kaygı, kaynak kıtlığı ve rekabet, sınıfsal çıkarlar, siyasi manipülasyon, mutlak doğru takıntıları, kültürel şartlanma, üstünlük mitleri bence sorunların başında geliyor.

Dünyanın en büyük ekonomisine sahip ve medeniyetin abileri gibi dünyaya lanse edilmiş USA, Artemis II ile Ayın etrafında dolaşabilecek kadar ilerlemişken aynı zamanda İsrailinin Faşist Başkanının ve ırkçı ve şantajcı kabinesinin ağına düşen Donald Trump ile pedofil ve sarhoşlardan oluşan kabinesinin esir aldığı USA halkını, dünya ekonomisini ve barışını tehlikeye sokduğunu ve bir nükler savaşa doğru süreklediğini görüyoruz. Bunu sadece Epstein dosyalarına ve esir alınmış pedofil ve ahlaksız politikalara indirgememeliyiz. Konu dahada derinlerde ve bu gördüğümüz maalesef sadece buzdağının ucu.

İnsanlık tarihinin son yarım asrına baktığımızda, medeniyetimizi kökten değiştiren bilimsel devrimlerin tesadüfen gerçekleşmediğini görürüz. Bilimsel merak ile finansal gücün birleştiği noktada, Yahudi bilim insanlarının ve hayırseverlerin (filantropistlerin) sadece birer katılımcı değil, oyunun kurallarını belirleyen ana aktörler olduğu açıkça görülmektedir.

Keşiflerin Zirvesindeki İsimler


Genetikten kuantum fiziğine kadar her alanda Yahudilerin izlerini sürmek mümkündür. İnsan genomunun haritalanmasından mRNA teknolojisinin geliştirilmesine, kütleçekim dalgalarının kanıtlanmasından yapay zekanın temellerine kadar, listenin en tepesinde Drew Weissman, Rainer Weiss ve David Deutsch gibi isimler yer alıyor. Bu isimler, sadece kendi alanlarında uzman değil, insanlığın bilgi sınırlarını zorlayan öncülerdir. Ancak bir buluşun laboratuvardan çıkıp dünyayı değiştirmesi için güçlü bir vizyon ve sermaye gereklidir. İşte bu noktada Yahudi yatırımcıların ve kurumların “belirleyici gücü” devreye girmektedir. Eli Broad’un genetik araştırmalara sağladığı milyarlarca dolarlık destek, Yuri Milner’ın temel fiziği ve uzay araştırmalarını fonlayan “Breakthrough” ödülleri ve Sergey Brin gibi teknoloji devlerinin geleceğin teknolojilerine yaptığı yatırımlar, bilimsel gelişmenin motoru olmuştur.

Eğitim ve Gelişimde Stratejik Güç ;


Yahudi toplumunun yüzyıllardır eğitime ve bilgiye verdiği kutsal önem, bugün küresel bilim ekosisteminde bir “üstünlük” olarak tezahür etmektedir. Weizmann Enstitüsü ve Technion gibi kurumlar, dünya çapında bilimin merkez üsleri haline gelmiştir. Bu durum, Yahudi gücünün sadece sermaye ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda entelektüel sermayeyi de elinde tutarak insanlığın hangi yöne gideceğine karar veren bir “direksiyon” görevi gördüğünü kanıtlamaktadır.

Sonuç olarak; son 50 yılın en kritik on buluşu incelendiğinde, hem icat eden beyinlerin hem de bu icatları mümkün kılan finansal sistemlerin merkezinde Yahudi kimliğinin ağırlığı yadsınamaz. Bu, bilimin, paranın ve stratejik aklın birleşerek insanlık kalitesini yukarı taşıdığı düşünülen muazzam bir güç birliğidir.

Intel, Google, Microsoft, Apple, Meta (Facebook), Nvidia, Amazon (AWS), IBM, Samsung, Cisco, General Motors, Hewlett Packard Enterprise (HPE),Oracle, Siemens, SAP, Sony ,eBay, Alibaba, Volkswagen, Qualcomm Bu şirketler Tel Aviv de bulunan dünyanın en büyük 400 şirketinin arge merkezerinden sadece birkaçı.

Şimdi sorun şurada, Tanrı ile Baal arasında sıkışmış bir halkın kendisini seçilmiş ırk olarak gördüğü ve tüm dünyayı karıştırdığı günümüze nasıl geldiğimiz ve bu güce nasıl ulaşıldığı. 1897 Basel Kongresi ile somutlaşan modern Siyonizm, sadece tarihsel bir idealin canlandırılması değil; aynı zamanda paranın, bilimin ve uluslararası politikanın tek bir hedef doğrultusunda birleştirildiği, tarihin en başarılı rasyonel organizasyonlarından biridir. Bu hareketin merkezinde, duygusal söylemlerin ötesinde, dünyadaki güç dengelerini lehine çevirmeyi bilen soğukkanlı bir siyasi akıl yer almaktadır.

Bir Kaldıraç Olarak Siyaset


Siyonist hareketin en dikkat çekici stratejik hamlesi, Avrupa’daki toplumsal gerilimleri ve Yahudi karşıtlığını, küresel çapta bir meşruiyet ve yayılma alanı oluşturmak için siyasi bir kaldıraç olarak kullanmasıdır. Bu süreçte sergilenen “tehdit altındaki toplum” söylemi, uluslararası diplomaside kapıların açılmasını sağlayan ve stratejik hedeflerin önündeki engelleri kaldıran etkili bir araç olarak işlev görmüştür. Bu söylem sayesinde, hareket hem kendi tabanını konsolide etmiş hem de dünya siyaset sahnesinde kendine sarsılmaz bir hukuki ve ahlaki zemin inşa ederek yayılmacı bir güç odağı haline gelmiştir.

Sermayenin ve Bilimin baskı aracı olarak kullanılımı.


Siyonizmin başarısı, laboratuvarlardan banka yönetim kurullarına kadar uzanan devasa bir ağın profesyonelce yönetilmesine dayanır. Hareket, sadece bir vatan arayışında değil, aynı zamanda küresel bilimsel ve finansal sistemin kontrol noktalarında yer alma hedefindedir. Dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinin ve finans kurumlarının arkasındaki Yahudi sermayesi ve dehası, Basel’de çizilen stratejik vizyonun sahadaki yansımasıdır. Bilimsel araştırmalar ve teknolojik yatırımlar, sadece insanlığa hizmet için değil, aynı zamanda bu yapının dünya üzerindeki nüfuzunu pekiştiren stratejik birer enstrüman olarak konumlandırılmıştır.

Kaderi Yöneten Akıl.


Sonuç olarak; 1897’den bugüne uzanan süreç, mağduriyetlerin bir güç enstrümanına dönüştürüldüğü rasyonel bir politik başarı hikayesidir. Siyonist akıl; parayı, bilgiyi ve politikayı birleştirerek kendi kaderini tayin etmekle kalmamış, aynı zamanda küresel ölçekte belirleyici bir güç merkezi oluşturmuştur. Bu yapı, elindeki finansal ve bilimsel gücü kullanarak dünya siyasetini ve gelişimini yönlendiren bir mekanizma kurmayı başarmıştır. Basel’de atılan adımlar, “koşullara boyun eğen” değil, “koşulları kendi lehine kurgulayan” mutlak bir iradenin ve stratejik dehanın eseridir.

Seçilmişlikten Stratejik Liderliğe: Hiyerarşinin Mimarları.


Basel’de atılan imzalar sadece siyasi bir vatanın değil, aynı zamanda Yahudi halkının dünya üzerindeki konumunu yeniden tanımlayan entelektüel bir hiyerarşinin ilanıydı. Modern Siyonist doktrin, “seçilmiş halk” kavramını mistik bir anlatıdan çıkararak, onu küresel bir stratejik elit modeline dönüştürmüştür. Bu bakış açısına göre Yahudi toplumu, insanlık gövdesini yöneten ve ona yön veren bir “üst akıl” olarak konumlandırılır.

Bir “Öncü Halk” Olarak Konumlanış


Siyonist düşünce yapısı, Yahudi kimliğini diğer milletlerden (Goyim) keskin bir çizgiyle ayırır. Bu ayrım, sadece bir inanç farkı değil, binlerce yıllık tarihsel süzgeçten geçmiş bir organizasyonel üstünlük iddiasıdır. Bu doktrine göre, dünya halkları ulusal sınırların ve yerel kimliklerin dar kalıplarına hapsolmuşken, Yahudi aklı bu sınırların ötesine geçen küresel bir ağ kurma yetisine sahiptir. Diğer milletler sistemin yürütücü unsurları olarak görülürken, Siyonist akıl bu sistemin kurallarını koyan, finansal ve bilimsel hegemonyayı elinde tutan merkezi otoriteyi temsil eder.

Entelektüel Hiyerarşi ve Sistemsel Yönetim.


Siyonizmin insana ve dünyaya bakışında rasyonel bir hiyerarşi esastır. Bu anlayışa göre Yahudiler, “milletlere ışık olma” misyonunu, dünyadaki ekonomik, bilimsel ve teknolojik altyapıları dizayn ederek gerçekleştirir. Diğer halkların ilerlemesi ve refahı, ancak bu üst aklın kurduğu sisteme entegre oldukları sürece mümkündür.

Geleceğin Dizaynı ve Mutlak İrade


Sonuç olarak; Basel’den bugüne evrilen düşünce yapısı, Yahudi halkını insanlık piramidinin en tepesinde, stratejik bir yönlendirici olarak görür. Bu, diğer milletleri dışlayan basit bir ayrımcılık değil, dünyayı daha etkin yönetmek için kurgulanmış bir iktidar projesidir. Elindeki parayı ve bilgiyi birer silah gibi kullanan bu kolektif irade, insanlığın hangi yöne gideceğine karar veren asıl güçtür. Mağduriyet söylemlerinin ardına gizlenmiş bu devasa stratejik akıl, bugün modern dünyanın işletim sistemini yazan ve yöneten elin ta kendisidir.

Kan, Soy ve Hegemonya: Siyonist Doktrinin Radikal Temelleri


Siyonizmin stratejik mimarisi sadece finans ve siyasetle sınırlı değildir; bu yapının temelinde, kendini diğer tüm insanlardan ayıran, derin bir etnosentrik ve ırksal üstünlük anlayışı yatar. Bu doktrin, Yahudi halkını sadece bir “fikir birliği” değil, biyolojik ve ruhsal olarak diğer milletlerin (Goyim) üzerinde konumlanan, saf ve bozulmamış bir “üst tür” olarak tanımlar.

Kanın Kutsiyeti ve “Zehirlenme” Korkusu


Bu radikal düşünce yapısında, Yahudi soyunun korunması en yüksek kanundur. Siyonist ideolojinin bazı katı yorumlarında, diğer milletlerle biyolojik olarak karışmak (evlilik veya birleşme), Yahudi halkının o benzersiz stratejik zekasını ve ruhsal saflığını “zehirleyen” bir unsur olarak görülür. Bu bakış açısına göre, Yahudi olmayanlarla karışmak, binlerce yıllık süzgeçten geçmiş olan o “seçilmiş kanı” seyrelten ve zayıflatan bir tehdittir. Bu durum, sadece dini bir yasak değil, aynı zamanda ırksal bir savunma mekanizmasıdır. Kendi içlerine kapanarak soylarını izole etmeleri, dünyayı yönetecek olan o “saf iradenin” devamlılığını sağlamak için hayati önem taşır.

İnsanlık Hiyerarşisinde „Diğerleri”


Siyonist düşüncenin derinliklerinde, insanlık tek bir düzlemde görülmez. Bu anlayışta Yahudiler “asıl ve yönetici unsur” iken, diğer milletler bu yapıya hizmet eden, sistemin işlemesini sağlayan yan unsurlardır. Bu ırksal hiyerarşide Yahudi olmayanlar, entelektüel ve ruhsal kapasite bakımından Yahudi dehasına asla erişemeyecek olan “ikincil bir kategori” olarak kodlanır. Diğer insanların hayatları, kanları ve emekleri; büyük Siyonist hedeflerin gerçekleştirilmesinde kullanılan stratejik birer araçtan ibarettir. Bu, modern dünyanın gördüğü en disiplinli ve soğukkanlı milliyetçi-ırkçı yaklaşımdır.

Bir Hükümranlık Aracı Olarak Bilim ve Genetik.


Siyonist akıl, genetik ve biyoloji alanındaki üstünlüğünü sadece tedavi bulmak için değil, aynı zamanda bu ırksal üstünlüğü kanıtlamak ve pekiştirmek için kullanır. Diğer milletleri “sevk ve idare” ederken, onlara karşı duyulan bu ontolojik üstünlük hissi, yapılan her türlü siyasi ve ekonomik müdahaleyi kendi içinde meşrulaştırır. Onlara göre dünya, bir piramit gibi kurgulanmıştır ve bu piramidin zirvesinde, kanı bozulmamış, zekasıyla dünyayı çevrelemiş olan Yahudi azınlığı yer alır.

Sonuç olarak; karşımızda sadece bir siyasi hareket değil, diğer tüm insan topluluklarını biyolojik ve zihinsel olarak kendinden aşağıda gören, kendi soyunu “kutsal ve bozulamaz” ilan eden mutlak bir tahakküm ideolojisi vardır. Bu yapı, elindeki küresel gücü kullanarak diğer milletlerin kaderini tayin ederken, bu “seçilmişlik” ve “ırksal saflık” inancından aldığı sarsılmaz ve acımasız özgüvenle hareket etmektedir.

Benim için mesele basittir: İnsanlık %99,9 oranında aynı olduğunu yukarda açıkladım, hiçbir ırk, hiçbir millet, hiçbir inanç diğerinden üstün değildir. Buna rağmen dünya; ayrımcılık, sömürü ve güç mücadeleleriyle parçalanmaktadır. Bunun sebebi biyoloji değil, ideolojidir.

Benim değerlendirmeme göre, bugün bazı siyasi ve ideolojik akımlar, dini kimlikleri ve tarihsel travmaları araçsallaştırarak küresel güç üretmektedir. Bu bağlamda, Siyonizm’in bazı yorumlarının yalnızca bir kimlik ya da inanç meselesi olmadığını; aynı zamanda siyasi, ekonomik ve jeopolitik bir güç projesine dönüştüğünü düşünüyorum.

Bugün Benjamin Netanyahu ve benzer politik aktörler üzerinden yürütülen politikaların; Filistin’de ve Lübnan’da ağır insani sonuçlar doğurduğu açıktır. Bu gelişmeler benim gözümde sadece bölgesel çatışmalar değil, aynı zamanda daha geniş bir güç stratejisinin sahadaki yansımalarıdır.

Arap Baharı sonrasında Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesi, bana göre tesadüfi değil; aksine planlı ve çok katmanlı bir sürecin parçasıdır. Bu süreçte milyonlarca insan yerinden edilmiş, yüz binlerce insan hayatını kaybetmiş ve bölge ülkeleri istikrarsızlığa sürüklenmiştir.

Ben, İran ve Türkiye gibi ülkelerin de bu jeopolitik vizyonun dışında tutulmadığını düşünüyorum. Bugün yaşanan gelişmelerin yarın daha geniş çaplı krizlere dönüşme ihtimali göz ardı edilemez. Bu yalnızca bölgeyi değil, tüm dünyayı ekonomik ve siyasi olarak sarsabilecek bir potansiyel taşımaktadır.

Ancak burada açık bir ayrım yapmak benim için hayati önemdedir: Eleştirdiğim şey bir halk değil, bir ideolojidir. Hiçbir inanç ya da etnik kimlik, tek başına suçlanamaz. Aksine, insanlık tarihinin en güçlü ve en onurlu sesleri, her zaman insanı merkeze alan düşünürlerden gelmiştir.

İbn-i Arabi, Mevlana ve Hacı Bektaş Veli, hallacı Mansur gibi isimler; insanı merkeze koyan bir anlayışın temsilcileridir. Aynı şekilde Immanuel Kant, Jean-Paul Sartre ve Friedrich Nietzsche gibi Batılı düşünürler de insanın değerini merkeze alan güçlü fikirler üretmiştir. Ve evet, Yahudi kökenli olup evrensel insanlık değerlerini savunan Hannah Arendt, Baruch Spinoza, Martin Buber ve Emmanuel Levinas gibi düşünürler, benim için bu ayrımın en açık kanıtıdır.

Yapılması gereken gücü kamu ve insanlık adına paylaştıran ve kuralların işlediği ekomomik ve askeri anlamda her hangi bir ülkeye bağlı olmayan uluslararası gerçek bir güç ve yargı odağına ihtiyacımız var. Dünyadaki tüm değerli madenlerin fosil enerjinin ve kültür misasının korunması, doğa ve insan haklarının etik değerler ve adalet çerçevesinde ululararası hakkaniyetli paylaşımı gerekmektedir.

Güc Siyonist odaklarından alınıp bu uluslararası kuruma devredilmelidir aksi taktirde insanlık bir avuç menfaat çevresinin elinde sonunu hazırlayacak ve dönüşü olmayan bir yola girecektir. Bu ifadelerim günümüzde saçma ve hayalci gelebilir, fakat birgün gerçek olmak zorundadır. Umarım doğa, ve insalık taşayamayacağı bedeller ödemeden gerçekleşir.

Bu yazıyı yazdığım günlerde bir medeniyeti söndürmek naraları atan bir piskopatın ve ona karşı çıkamayan devletlerin acizliğini yaşamaktayız. Bazen keşke nereden geldiğini bilmediğimiz yüzde 3 lük farkımız olmadan Goriller olarak kalsaydık en azından dünyayı ve tüm canlıları sona götürecek aptallıkları yapmazdık diye düşünüyorum.

Cihan SENDAN

08.04.2026 Münih

Devamını Oku