11 Temmuz 2026 Cumartesi
Tarih ve Tekerrür…
Elon Musk’a Karşı Bahis Yaptı, Başarısızlık Üzerinden 20 Milyon Lira Kazandı
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Cemal Süreya
Mersin Kaybederken Sessiz Kalanlar
Bir şehir yalnızca yollarıyla, limanlarıyla, sanayisiyle ya da nüfusuyla büyümez. Bir şehri asıl büyüten; ortak aklı, ortak vicdanı ve ortak iradesidir. Bu iradeyi temsil etmesi beklenen en önemli yapılar ise sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve ekonomik örgütlenmelerdir. Çünkü gelişmiş ülkelerde şehirlerin kaderini yalnızca siyaset belirlemez; güçlü sivil toplum, etkili meslek kuruluşları ve organize lobi faaliyetleri de belirler.
Bugün dünyanın gelişmiş kentlerine baktığımızda, ekonomik kalkınmanın arkasında yalnızca yatırımcıları değil, şehir adına mücadele eden güçlü sivil toplum refleksini de görürüz. Şehrin çıkarı söz konusu olduğunda bütün farklılıklar bir kenara bırakılır; ortak hedefler etrafında birleşilir. Kimin başkan olduğu, kimin daha görünür olduğu ya da hangi kurumun daha fazla öne çıktığı önemini yitirir. Çünkü amaç, kurumların büyümesi değil, şehrin büyümesidir.
Ne yazık ki Mersin’de uzun yıllardır bunun tam tersine şahit oluyoruz.
Kent adına söz söyleme iddiasında bulunan birçok oda, dernek ve platform; merkezi hükümet nezdinde güçlü ve sürekli bir lobi oluşturmak yerine, kendi etki alanlarını genişletme mücadelesi içine sıkışmış durumda. Aynı masada oturması gereken kurumlar çoğu zaman aynı fotoğraf karesinde daha görünür olmanın hesabını yapıyor.
Bugün Mersin’de;
Kâğıt üzerinde bakıldığında bu kadar güçlü ekonomik ve sosyal aktörün bulunduğu başka çok az şehir vardır. Böylesine geniş bir temsil gücü, doğru kullanıldığında Ankara üzerinde ciddi bir etki oluşturabilecek potansiyele sahiptir.
Nitekim MEP’in son yıllarda merkezi hükümet nezdinde yürüttüğü bazı girişimler sonuç vermiş, şehrin ortak talepleri belirli ölçüde karşılık bulmuştur. Bunun yanında Abdullah Özdemir’in ve Sait Kayan’ın kişisel gayretleri de zaman zaman dikkat çekmiş; bireysel çabaların kurumsal sessizliği aşabildiği örnekler ortaya çıkmıştır.
Fakat acı gerçek şudur ki bu örnekler, sistematik bir şehir lobisinin varlığını değil, kişisel gayretlerin istisnai başarısını göstermektedir.
Oysa şehirlerin kaderi kişilerin omuzlarına bırakılamaz. Kurumların varlık sebebi tam da budur.
Bir STK’nın asli görevi her gün protokol ağırlamak değildir. Her hafta nezaket ziyaretleri yapmak değildir. Sürekli açılışlara katılıp kurdele kesmek değildir. Kartvizit değiş tokuşu yapmak değildir. Fotoğraf karelerinde görünmek hiç değildir.
Toplum adına konuşabilmek, gerektiğinde itiraz edebilmek, gerektiğinde baskı oluşturabilmek ve şehrin geleceğini ilgilendiren konularda kamuoyu oluşturabilmektir.
Bugün dönüp geriye baktığımızda ister istemez şu soruları soruyoruz:
Nerede bir zamanlar Mersin’in sesi olan MESİAD?
Nerede yanlış gördüğünde çekinmeden itiraz edebilen MTSO?
Nerede Kadri Şaman gibi şehir adına bedel ödemeyi göze alan yöneticiler?
Nerede Mustafa Güler’in mücadeleci yaklaşımı?
Nerede Musa Timur’un şehir hassasiyeti?
Nerede Çukurova SİFED’in bölgesel dayanışmayı önceleyen ortak hareket ruhu?
Bir dönem bu şehirde odalar ve sivil toplum kuruluşları yalnızca açıklama yapan kurumlar değildi. Gündem belirleyen, Ankara’nın dikkatini çeken, yatırım kararlarını etkileyebilen yapılardı. Kamu yöneticileri de bu kurumların sesine kulak vermek zorunda kalıyordu.
Bugün ise bu etkinin önemli ölçüde zayıfladığı görülüyor.
Şehrin yıllardır çözüm bekleyen temel meseleleri adeta gündemden düşmüş durumda.
Türkiye’nin lojistik geleceği açısından stratejik öneme sahip Ana Konteyner Limanı projesi neredeyse unutuldu. Kentin ulaşım yükünü doğrudan etkileyecek Tarsus giriş düzenlemeleri yeterince takip edilmedi.
Yıllardır trafik çilesinin sembolü haline gelen Mezarlık Kavşağı kamuoyu baskısıyla gündemde tutulamadı.
Şehrin geleceğini ilgilendiren bazı Hazine arazilerinin kullanım süreçleri yeterince sorgulanmadı; kamu yararı açısından güçlü bir tartışma zemini oluşturulamadı.
Yerel yönetimlerin ihmalleri karşısında beklenen kurumsal refleks çoğu zaman gösterilemedi. Yerel yönetimlerin bürokraside takılan önemli projeleri destek amaçlı takip edilemedi.
Güçlü şehirler, sorunları konuşmaktan yorulmayan şehirlerdir. Sessiz kalan şehirler değil. Lobi faaliyeti yalnızca Ankara’ya gidip birkaç ziyaret yapmak değildir.
Lobi; bilimsel rapor hazırlamaktır. Veri üretmektir. Milletvekillerini aynı hedefte buluşturmaktır.
Bakanlıklarla sürekli temas kurmaktır. Medya baskısı oluşturabilmektir. Kamuoyu oluşturabilmektir. Ulusal gündem yaratabilmektir. Şehrin çıkarı için siyasi görüşlerin ötesinde ortak hareket edebilmektir.
Ne yazık ki Mersin uzun süredir bu refleksi kaybetmiş görünmektedir.
Bunun yerine kurumlar arasında görünür olma yarışı, temsil tartışmaları ve makam merkezli rekabet ön plana çıkmıştır. Liyakatsiz STK yönetimleri sayesinde istenilen sonuç alınamamaktadır.
Mersin açılış törenleriyle değil, tamamlanmış projelerle gelişir. Misafir ağırlamak elbette kurum kültürünün bir parçasıdır. Ancak bir kurumun başarısı verdiği yemeklerle değil, şehrine kazandırdığı projelerle ölçülür.
Bugün Mersin’in ihtiyacı yeniden ayağa kalkacak güçlü bir şehir iradesidir.
Birlikte hareket etmeyi bilen, kişisel hesapları değil ortak menfaati önceleyen, gerektiğinde merkezi hükümete karşı kararlı şekilde talepte bulunabilen, gerektiğinde yerel yönetimleri eleştirebilen, gerektiğinde kamuoyu oluşturabilen yeni bir sivil toplum anlayışıdır.
Çünkü şehirler sessizlik yüzünden kaybeder. İhmaller yüzünden geri kalır. En çok da konuşması gerekenlerin sustuğu zaman küçülür.
Bu nedenle; Mesele Mersin’dir.
Ve Mersin, artık birbirleriyle rekabet eden değil; şehri için omuz omuza mücadele eden kurumları hak etmektedir.
DERŞAH NAR
VVV: Vizyon, Vefa ve Vahap…
Bugün Türkiye’de yerel yönetimler artık sadece çöp toplayan, asfalt döken ya da su hizmeti sunan kurumlar değildir. Belediyeler, demokratik yaşamın en görünür yüzü, sosyal devlet anlayışının en güçlü uygulama alanı ve halkla devlet arasındaki güven ilişkisinin en önemli köprülerinden biri haline gelmiştir.
Bu nedenle belediye başkanlarının başarıları ya da başarısızlıkları yalnızca kendi şehirlerini değil, ülkenin demokrasi algısını da doğrudan etkilemektedir.
Ancak siyaset, ne yazık ki çoğu zaman başarıların konuşulduğu kadar başarıların hazmedilemediği bir alan olmayı da sürdürmektedir. Üreten insanlar kadar, üreten insanları yıpratmayı görev edinen çevreler de her dönemde var olmuştur.
Hizmetin önüne dedikodunun, emeğin önüne hesapların, ortak aklın önüne kişisel beklentilerin geçtiği zamanlarda siyaset, toplum adına değer üretmek yerine kişisel hesaplaşmaların arenasına dönüşmektedir.
Tarih bize başka bir gerçeği de öğretmektedir. Kalıcı olan makamlar değil, geride bırakılan izlerdir. İnsanlar bir yöneticiyi yalnızca aldığı oylarla değil; kriz anlarındaki duruşuyla, adalet anlayışıyla, farklılıklara yaklaşımıyla ve insanlara dokunabilme becerisiyle hatırlarlar.
Vizyon yalnızca geleceği görmek değildir; bugünü doğru okuyabilmek, toplumsal ihtiyaçları doğru anlayabilmek ve kısa vadeli popülist beklentiler yerine uzun vadeli kamu yararını tercih edebilmektir.
Vizyon sahibi yöneticiler, herkesin hoşuna gidecek kararlar almak yerine, geleceğin doğru bulacağı kararları almaya çalışırlar. Bu yüzden çoğu zaman eleştirilirler; çünkü değişim, konfor alanlarını sarsar.
Vefa ise siyasetin en çok kaybettiği değerlerden biridir. Vefa; kişilere bağlılık değil, emeğe saygıdır. Yapılan hizmeti teslim edebilmek, farklı düşüncelere rağmen hakkı sahibine verebilmek ve başarı karşısında kıskançlık yerine takdir gösterebilmektir. Vefanın olmadığı yerde güven de uzun süre yaşayamaz.
Ne yazık ki siyasetin çevresinde her zaman başka bir dünya daha vardır. Makam beklentisiyle yakın duranlar, beklentileri gerçekleşmeyince uzaklaşanlar, hizmetten çok kişisel çıkar hesabı yapanlar, şehir adına değil kendi gelecekleri adına siyaset üretenler, hiçbir özelliği olmamasına rağmen beni niye aday yapmadın basitliği içinde dedikodu üretenler var.
Bunlar yalnızca bir şehrin değil, Türkiye siyasetinin kronik sorunlarıdır. Bugün birçok başarılı yönetici, yaptığı hizmetlerden çok bu dar çevrelerin ürettiği söylentilerle mücadele etmek zorunda kalmaktadır.
İşte bu yazının başlığı olan “VVV: Vizyon, Vefa ve Vahap”, yalnızca bir isim benzerliğinden doğan kelime oyunu değildir. Aynı zamanda çağdaş yerel yönetim anlayışında bulunması gereken üç temel değerin sembolik ifadesidir. Vahap Seçer vizyonuyla sadece Mersin’de değil, Türkiye genelinde takdir toplayan bir Başkan. Vizyon geleceği kurar, vefa toplumsal hafızayı korur, bunların hayata geçirilmesi ise güçlü bir yönetim iradesiyle mümkün olur.
Siyasette en çok hedef alınanlar, çoğu zaman en görünür hizmeti üretenlerdir. Çünkü eser ortaya koyanlar yalnızca takdir toplamaz; aynı zamanda rekabetin, kıskançlığın ve kişisel hesapların da odağı haline gelir. Kendi siyasal varlığını üretimle değil dedikoduyla ayakta tutmaya çalışanlar, toplumun hafızasında iz bırakan hizmetleri gölgelemeye çalışırlar.
Bir kentin geleceğine vizyon kazandıran, o kente emek veren ve halkıyla güven ilişkisi kuran Başkan Vahap SEÇER gibi bir yönetici, zaman zaman haksız ithamlarla da karşılaşabilir. Ancak kamu vicdanı, zaman içinde söz ile eseri, algı ile gerçeği birbirinden ayırmasını bilir. Hizmetin dili sessizdir ama etkilidir; dedikodunun sesi yüksek olabilir, fakat ömrü kısadır.
Bu nedenle şehirler, kişisel hesaplarla değil ortak akılla büyür. Siyaset ise karalama kampanyalarıyla değil, üretilen değer ve topluma bırakılan kalıcı eserlerle anlam kazanır. Tarih, kendine yer edinmek için yaratılan dedikoduları değil, şehirlerine iz bırakan insanların emeklerini hatırlar. Mersin’de STK’lar içinde yenilgiye uğramışlar, meclis üyesi olmak için didinenler, makam ve kimlik arayışında olanlar gibi.
İşin aslına bakarsak; hatırlanacak olan kimin ne söylediği değil, kimin ne yaptığı olacaktır.
DERŞAH NAR
Mersin denildiğinde akla gelen en önemli sivil toplum kuruluşlarından biri kuşkusuz MESİAD’dır. Bir dönem kentin vicdanı, aklı ve itiraz mekanizması olarak görülen MESİAD, yalnızca iş insanlarının bir araya geldiği bir dernek değil, aynı zamanda Mersin’in geleceğine yön veren bir düşünce merkezi niteliği taşıyordu.
Limanın geliştirilmesi, üniversitenin kurulması, Organize Sanayi Bölgesi’nin büyütülmesi, Mersin-Antalya Karayolu’nun gündeme taşınması gibi birçok konuda kamuoyunun önünü açan, raporlar hazırlayan, Ankara’nın kapılarını aşındıran ve gerektiğinde iktidarlara karşı dik durabilen bir kurumdu.
Bu nedenle yıllarca Mersin’in “yaramaz çocuğu” olarak anıldı. Çünkü sorguluyor, eleştiriyor ve kent adına mücadele ediyordu.
Ancak bugün aynı MESİAD’a baktığımızda farklı bir tablo görüyoruz.
Kentin temel sorunları büyürken, MESİAD’ın faaliyetleri ağırlıklı olarak ziyaretler, protokol buluşmaları, yemek organizasyonları, sosyal etkinlikler ve karşılıklı nezaket toplantılarıyla sınırlı kalıyor. Oysa kentlerin gelişimini sağlayan şey bürokratik fotoğraf kareleri değil, kamu yararını önceleyen fikir üretimi ve toplumsal baskı mekanizmalarıdır.
Daha da önemlisi, bugün MESİAD’ın başarı olarak sunduğu birçok yatırım zaten merkezi yönetimin uzun vadeli planlamaları içerisinde yer almaktadır. Hızlı tren projeleri, Çukurova Bölgesel Havalimanı, Mersin-Antalya yolu, organize sanayi bölgelerinin genişletilmesi gibi yatırımlar yalnızca Mersin’deki sivil toplum kuruluşları istediği için yapılmıyor. Devletin kalkınma planlarında yer alan bu projeler, er ya da geç gerçekleştirilecek yatırımlardır.
Asıl mesele, devletin görmediği veya görmek istemediği sorunları gündeme taşımaktır.
Kent biliminde sivil toplum kuruluşlarının temel görevi, kamu yatırımlarının reklamını yapmak değil; kentin çözüm bekleyen problemlerini görünür kılmak, kamuoyu oluşturmak ve yöneticileri harekete geçirmektir.
Peki bugün MESİAD bu görevini yerine getirebiliyor mu?
Tarsus’tan Mersin’e giriş yapan bir vatandaşın karşılaştığı görüntü, çağdaş bir Akdeniz kentinden çok düzensiz bir göç koridorunu andırmaktadır. Plansız yapılaşma, görüntü kirliliği, bakımsızlık ve düzensizlik, kentin giriş kapısında ziyaretçileri karşılamaktadır. Yıllardır bu konu gündeme getirilememiş, Karayolları üzerinde yeterli kamuoyu baskısı oluşturulamamıştır.
Mezarlık Kavşağı’nda yaşanan trafik sorunu yıllardır konuşulmaktadır. Katlı kavşak ihtiyacı ortadadır. Ancak bu konuda güçlü bir kent kampanyası yürütüldüğünü söylemek mümkün değildir.
Kazanlı Turizm Bölgesi onlarca yıldır Mersin’in kaçırdığı fırsatların sembolü haline gelmiştir. Antalya’nın bugün ulaştığı noktaya bakıldığında, Kazanlı’nın neden hala atıl durumda olduğu sorusu herkes tarafından sorulmalıdır.
Mersin İdman Yurdu’nun durumu ise içler acısı. MESİAD neden el atmıyor. Takımı borç batağına sürükleyenler kimler, kim takımı düşürdü. Bunların sorgulanması gerekmiyor mu?
Torosların eteklerinden yaylalara kadar uzanan bölgelerde kaçak yapılaşma hızla büyümektedir. Su havzaları, doğal alanlar ve orman ekosistemi ciddi baskı altındadır. Kent bilimcilerin “sürdürülebilir kentleşme” diye tarif ettiği ilkelere aykırı şekilde gelişen bu süreç, gelecekte çok daha büyük çevresel sorunlara yol açacaktır.
Deniz kirliliği, hava kalitesi, tarım alanlarının korunması, kıyı yönetimi, toplu ulaşım, kent estetiği, göç yönetimi ve deprem riskleri gibi konular ise yeterince tartışılmamaktadır.
Oysa çağdaş dünyada güçlü sivil toplum kuruluşları artık yalnızca iş dünyasının temsilcisi değildir. Aynı zamanda kentin hafızası, denetleyicisi ve vizyon üreticisidir. Düzenli kent raporları hazırlar, üniversitelerle ortak çalışmalar yürütür, bilim insanlarını sürece dahil eder, yerel yönetimlere ve merkezi idareye yol gösterir.
Mersin’in bugün ihtiyacı olan şey yeni yemek organizasyonları değil; yeni fikirlerdir.
Yeni ziyaretler değil; yeni kent vizyonlarıdır.
Yeni protokol fotoğrafları değil; bilimsel raporlar, kamuoyu kampanyaları ve çözüm önerileridir.
MESİAD yeniden eski gücüne kavuşmak istiyorsa, geçmişteki cesaretini hatırlamak zorundadır. Çünkü Mersin’in artık alkışlayan değil, sorgulayan; izleyen değil, yön veren; susan değil, konuşan sivil toplum kuruluşlarına ihtiyacı vardır.
Aksi halde Mersin büyümeye devam eder, ancak kentleşemez.
Ve kentleşemeyen şehirler, ne kadar yatırım alırlarsa alsınlar gerçek anlamda kalkınamazlar.

DERŞAH NAR

Mersin, Anadolu coğrafyasının Akdeniz kıyısında yer alan, tarihsel derinliği ve kültürel çeşitliliğiyle öne çıkan bir kenttir. Bu zengin mozaiğin en kadim ve karmaşık unsurlarından birini, Türkiye’de genellikle Arap Alevileri olarak bilinen Nusayriler oluşturmaktadır. Hatay ve Adana ile birlikte Mersin, bu topluluğun Türkiye’deki en yoğun yerleşim alanlarından biridir. Nusayrilik, İslam dünyasının bâtınî (ezoterik) akımlarından biri olarak, kendine özgü inanç sistemleri, ritüelleri, tarihsel serüveni ve toplumsal yapısıyla hem akademik araştırmaların hem de kamuoyunun dikkatini çekmektedir. Bu makalede, Mersin özelinde Arap Alevilerinin tarihsel kökenlerinden başlayarak, inanç sistemlerinin teolojik derinliklerine, kurucu şahsiyetlerin öğretilerinden toplumsal dokunun inceliklerine ve maruz kaldıkları asimilasyon politikalarına kadar tüm boyutlarıyla, en detaylı ve kapsamlı bir analizi sunmayı hedeflemekteyim. O zaman başlayalım…
Nusayrilik, 9. yüzyılda (3. Hicri yüzyıl) Irak coğrafyasında ortaya çıkmış, Şii İslam içindeki Gulât (aşırı) fırkalardan biri olarak kabul edilen bâtınî bir inanç sistemidir. Kökenleri, On İki İmam Şiiliği ile sıkı bağlar içerse de, zamanla kendine özgü teolojik ve ritüelik pratikler geliştirmiştir.
Nusayriliğin isim babası olarak kabul edilen Ebû Şuayb Muhammed bin Nusayr en-Nemiri, 10. İmam Ali en-Naki ve 11. İmam Hasan el-Askeri dönemlerinde yaşamış önemli bir Şii figürdür. İmamların en yakın ashabından biri olduğu iddia edilse de, onun “bab” (kapı) olduğu yönündeki iddiaları, ana akım Şiilik tarafından reddedilmiş ve kendisi “Gulât” olarak nitelendirilmiştir
İbn Nusayr, İmamların ilahlığı (uluhiyet), tenasuh (ruh göçü) ve bazı haramların helal kılınması (ibahilik) gibi fikirleri sistemleştirmeye başlamış, ancak Nusayri geleneği bu iddiaları “bâtınî hakikatler” olarak yorumlamıştır. Takipçileri ilk dönemlerde “Nemiriyye” olarak anılmıştır
1.2. Muhammed bin Cündeb ve Abdullah bin Muhammed el-Cünbulani
İbn Nusayr’ın vefatından sonra liderliği devralan bu şahsiyetler, inancın Irak’tan Mısır ve Suriye hattına yayılmasında etkili olmuşlardır. Özellikle Abdullah bin Muhammed el-Cünbulani döneminde, inanca tasavvufi öğeler eklemlenmiş ve “Cünbulaniyye” olarak bilinen bir ekol oluşmuştur. Bu dönem, Nusayriliğin coğrafi yayılımının ilk adımlarının atıldığı bir geçiş evresidir
Nusayriliğin asıl teologu ve sistemleştiricisi olarak kabul edilen el-Hasibi, inancı Irak’tan Suriye’ye taşımış ve bugünkü bilinen teolojik yapısına kavuşturmuştur. Halep’te Hamdani hükümdarı Seyfü’d-devle el-Hamdani’nin himayesinde yaşaması, Nusayriliğin bu dönemde entelektüel olarak olgunlaşmasına ve geniş kitlelere yayılmasına olanak tanımıştır. Bu dönem, Nusayriliğin “altın çağı” olarak nitelendirilir
El-Hasibi’nin en önemli eseri, 12 İmam’ın hayatını ve mucizelerini anlatan, Nusayri teolojisinin temel taşı olan Kitâbü’l-Hidaye’l-Kubra’dır.
Nusayrilik, İslam dünyasının en kapalı ve ezoterik inanç sistemlerinden biridir. İnanç esasları, sadece belirli bir inisiyasyon (erginlenme) sürecinden geçen erkek üyelere aktarılan “sırlar” üzerine kuruludur. Bu gizlilik, tarihsel baskılar ve takiyye (inancı gizleme) geleneğiyle pekişmiştir.
Nusayrilik, bir “sır” dinidir. İnanç esasları, belirli bir eğitim ve ritüel sürecinden geçerek erginlenen erkek üyelere öğretilir. Kadınlar ve dışarıdan kimseler bu sırra vakıf olamazlar. Bu gizlilik, tarihsel baskılar ve takiyye geleneğiyle de pekişmiştir
Nusayri inancının merkezinde, ilahi tecellinin üçlü bir yapıda olduğuna dair bir doktrin bulunur. Bu üçleme, Ali (Ma’na), Muhammed (İsim) ve Selman-ı Farisi (Bab)’dan oluşur:
Bu üçlemenin yanı sıra, Selman-ı Farisi tarafından yaratıldığına inanılan ve evrenin yönetiminden sorumlu olan Beş Yetim (Eytam-ı Hamse) de Nusayri kozmolojisinin önemli unsurlarındandır: Mikdad bin Esved, Ebu Zer el-Gifari, Ammar bin Yasir, Osman bin Maz’un ve Kanber bin Kadân
Nusayriliğin temel inançlarından biri de tenasuh yani ruhun bir bedenden diğerine geçerek olgunlaşmasıdır. Ruhun, iyi ameller işledikçe daha üst mertebelere (örneğin yıldızlara) yükseleceğine, kötü ameller işledikçe ise hayvan veya bitki formlarına geçeceğine inanılır. Bu, ruhun arınma ve kemale erme yolculuğudur
Nusayri kozmolojisine göre, ruhlar başlangıçta Ali’nin nurundan yaratılmış “Yıldızlar”dır. Ancak ruhlar, Ali’nin uluhiyetini sorguladıkları için yedi kademeli bir düşüşle (tenasuh) maddi bedenlere hapsolmuşlardır. Sırrı öğrenen ve ibadet eden ruh, ölümden sonra gökyüzüne yükselir ve Samanyolu’ndaki (Mecerra) asıl vatanına döner
Nusayriler, İslam takvimindeki bazı önemli günlerin yanı sıra kendilerine özgü kutsal günleri de kutlarlar:
Mersin ve çevresindeki Arap Alevileri arasında Hızır inancı oldukça güçlüdür. Mersin sahilindeki Hz. Hızır makamı gibi yerler kutsal kabul edilir. Hızır’ın ölümsüz olduğuna ve darda kalanlara yardım ettiğine dair yaygın bir inanış mevcuttur. Kadınların inançtaki yeri ise tartışmalı bir konudur. Bazı yorumlara göre kadınların ruhu olmadığına veya sırrı taşıyamayacaklarına inanılsa da, daha yaygın kabul gören görüş, kadınların “ayartıcı” doğaları nedeniyle sırra vakıf edilmedikleri ancak evlendikleri erkeklerin manevi himayesinde olduklarıdır.
3. Mersin Arap Alevilerinin Sosyolojik Yapısı ve Kültürel Kimliği
Mersin Arap Alevileri, kentin sosyokültürel yapısında önemli bir yer tutar. Güçlü aile bağları, dayanışma kültürü ve dini liderlik etrafında şekillenen bir toplumsal yapıya sahiptirler.
Nusayri toplumunda dini hiyerarşi oldukça belirgindir ve genellikle belirli aileler (Şeyh sülaleleri) tarafından temsil edilir:
Mersin’deki Nusayriler arasında inançsal yorum farklarına dayanan ve yerel coğrafyada etkili olan çeşitli sülale ve aşiret yapıları bulunmaktadır:
Mersin’de Arap Alevilerinin yoğun olarak yaşadığı ve kültürel kimliklerini güçlü bir şekilde sürdürdüğü bölgeler bulunmaktadır:
Mersin Arap Alevileri, kentin ekonomik ve kültürel yaşamına önemli katkılar sağlamışlardır. Özellikle narenciye ve pamuk tarımının Mersin’de gelişmesinde, İbrahim Paşa döneminde bölgeye getirilen bu topluluğun tarımsal bilgi ve deneyimleri etkili olmuştur. Ayrıca Mersin’in meşhur lezzetleri olan Cezerye, Kerebiç ve Tantuni’nin ortaya çıkışında ve yaygınlaşmasında Arap kökenli esnafın büyük emeği vardır
Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde, farklı etnik ve dini kimliklere yönelik uygulanan asimilasyon politikaları, Arap Alevilerini de derinden etkilemiştir. Bu politikaların en dikkat çekici örneklerinden biri “Eti Türkleri” tezidir.
1930’lu yıllarda, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi’nin etkisiyle, Türkiye’deki Türk olmayan toplulukların Türklüğe entegrasyonu hedeflenmiştir. Bu bağlamda, Nusayrilerin aslında Arap değil, Mezopotamya’dan gelen ve dillerini kaybetmiş “Eti (Hitit) Türkleri” olduğu iddia edilmiştir. Bu tez, Hatay’ın Türkiye’ye katılım sürecinde bölgedeki Arap nüfusun “Türklüğünü” kanıtlamak ve asimilasyonu kolaylaştırmak amacıyla kullanılmıştır
Günümüzde Arap Alevileri, asimilasyon tehdidine karşı kültürel kimliklerini koruma ve yaşatma mücadelesi vermektedirler. Mersin Arap Alevi Kültürünü Araştırma ve Dayanışma Derneği (AKAD), Kilikya Nehir Derneği gibi sivil toplum kuruluşları, dilin (Arapça) yaşatılması, kültürel etkinliklerin düzenlenmesi ve asimilasyona karşı mücadelede önemli bir rol oynamaktadır. Genç nesiller arasında Arapça kullanımının azalması, topluluğun karşı karşıya olduğu en büyük kültürel endişelerden biridir
Siyasi olarak, Mersin Arap Alevileri tarihsel olarak seküler, demokratik ve sol siyasetle daha barışık bir profil çizmişlerdir. Kentin çok kültürlü yapısında dengeleyici bir unsur olarak kabul edilirler ve genellikle siyasi tercihlerini bu doğrultuda kullanırlar. Eğitim düzeyi yüksek ve kentli bir topluluk olmaları, siyasi katılım ve bilinç düzeylerini de etkilemektedir
2011 sonrası Suriye’deki iç savaş ve sınırın öte yanındaki soydaşlarının (Nusayrilerin) yaşadığı trajediler, Mersin’deki Arap Alevi topluluğu üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Bu durum, topluluğun kimlik bilincini daha da keskinleştirmiş, dayanışma ve farkındalık etkinliklerinin artmasına yol açmıştır. Bazı örgütler, Suriye’deki Alevi soykırımına karşı uluslararası kamuoyunu bilgilendirme çabaları yürütmüştür.
Mersin Arap Alevileri (Nusayriler), zengin tarihleri, derinlikli inanç sistemleri ve güçlü kültürel kimlikleriyle Türkiye’nin önemli bir toplumsal kesimini oluşturmaktadır. 9. yüzyıla uzanan kökenleri, İbn Nusayr ve el-Hasibi gibi kurucu şahsiyetlerin teolojik sistemleştirmeleriyle şekillenmiş, bâtınî ve ezoterik bir inanç yapısına sahiptirler. Ali’nin ilahlığı, tenasuh, A.M.S. üçlemesi ve Kitâbü’l-Mecmû‘ gibi gizli metinler, inançlarının temelini oluşturur.
Mersin’e yerleşimleri, özellikle 19. yüzyıldaki İbrahim Paşa dönemiyle hız kazanmış ve kentin sosyoekonomik yapısında kurucu bir rol oynamışlardır. Karaduvar, Kazanlı gibi bölgelerdeki yoğun yerleşimleri ve Şaşati, Kokulu gibi köklü sülaleleriyle kentin kültürel dokusuna derin izler bırakmışlardır. Cumhuriyet döneminde maruz kaldıkları “Eti Türkleri” tezi gibi asimilasyon politikalarına rağmen, kültürel dirençlerini koruyarak kimliklerini yaşatma mücadelesi vermişlerdir. Günümüzde, dernekleşme faaliyetleri ve Suriye’deki gelişmelerin etkisiyle kimlik bilinçleri daha da güçlenmiş, seküler ve demokratik değerlere bağlı, eğitimli ve kentli bir topluluk olarak Mersin’in sosyal ve siyasi yaşamında aktif rol oynamaktadırlar.
Bu makalede, Mersin Arap Alevilerinin karmaşık ve çok boyutlu yapısını tarihsel, teolojik ve sosyolojik açılardan derinlemesine inceleyerek, bende bir Nusayri olarak bu önemli topluluğun anlaşılmasına katkı sağlamayı amaçladım. Nusayrilik, sadece bir inanç grubu olmanın ötesinde, tarihsel süreçlerin, kültürel etkileşimlerin ve kimlik mücadelelerinin bir aynası olarak varlığını sürdürmektedir.
08-05-2026
SADECE LİDERLİK DEĞİL, DOĞRU LİDERLİK…
Siyasetin en çok tartışıldığı, kurumlara duyulan güvenin en fazla sınandığı dönemlerde, toplumlar bir yandan da yeni bir liderlik dilinin arayışına girer. Bu arayış; gürültünün değil sükûnetin, hamasetin değil aklın, ayrıştırmanın değil kapsayıcılığın izini sürer.
İşte böylesi bir dönemin içinden yükselen bir irade, yalnızca bir seçimi kazanmakla kalmaz; aynı zamanda bir ihtiyacın, hatta bir boşluğun da karşılığını verir.
Türkiye Belediyeler Birliği’nde gerçekleşen seçimde Vahap Seçer ‘in ezici çoğunlukla başkanlığa seçilmesi, teknik bir sonuçtan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bu sonuç; yerel yönetimlerin sesinin daha gür çıkması gerektiğine inananların, adalet duygusunun zedelenmesine karşı duranların ve kamu kaynaklarının hakkaniyetle dağıtılması gerektiğini savunanların ortak iradesidir.
Seçer ’in konuşmalarında dile getirdiği her cümle, aslında Türkiye’nin son yıllarda en çok ihtiyaç duyduğu kavramların altını çizmektedir: hukuk, adalet, eşitlik ve kurumsal akıl… Onun vurguladığı “geciken adalet” meselesi yalnızca bir hukuki eleştiri değil; aynı zamanda toplumsal vicdanın da tercümesidir. Çünkü adaletin geciktiği yerde umut zayıflar, güven sarsılır ve devlet ile vatandaş arasındaki görünmez bağ incelir.
Ancak bu tabloyu yalnızca eleştiriyle okumak eksik olur. Asıl dikkat çekici olan; Seçer ‘in krizleri sadece tespit eden değil, aynı zamanda çözüm üretme iradesi gösteren bir lider profili çizmesidir.
Ekonomik zorlukların belediyeler üzerindeki baskısını dile getirirken bile ayrıştırıcı değil, birleştirici bir dil kullanması; onun siyaset anlayışının en belirgin göstergesidir. Bu yaklaşım, klasik siyasal reflekslerin ötesinde, toplumsal sorumluluk bilinciyle şekillenmiş bir yönetim aklına işaret eder.
Bugün Türkiye’nin en temel ihtiyacı, tam da bu noktada belirginleşmektedir: Dirayetli, iradeli, kapsayıcı ve çalışkan liderler…
Sadece kendi seçmenine değil, toplumun tamamına hitap edebilen; yalnızca bugünü değil, geleceği de inşa etmeyi hedefleyen bir anlayış… Vahap Seçer bu anlamda yerel yönetim pratiğinden süzülen birikimiyle, bu ihtiyacın somut karşılıklarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Onun liderlik tarzı, çatışmayı büyüten değil yöneten; farklılıkları tehdit olarak değil zenginlik olarak gören bir çizgiye dayanmaktadır. Kurumsallaşmaya verdiği önem, şeffaflık ve hesap verebilirlik konusundaki ısrarı, sadece bir belediye başkanının değil, aynı zamanda bir kamu yöneticisinin nasıl olması gerektiğine dair güçlü bir örnek sunmaktadır.
Türkiye Belediyeler Birliği Başkanlığı gibi kritik bir görev, yalnızca idari bir sorumluluk değil; aynı zamanda yerel demokrasinin güçlendirilmesi adına önemli bir misyondur. Bu görevde gösterilecek başarı, doğrudan doğruya milyonlarca insanın günlük yaşamına dokunan hizmetlerin kalitesine yansıyacaktır. Seçer ‘in bugüne kadar ortaya koyduğu performans ve sergilediği yönetim anlayışı, bu sorumluluğu layıkıyla taşıyabileceğine dair güçlü bir güven oluşturmaktadır.
Belki de en önemlisi şudur: Türkiye, artık sadece güçlü liderler değil; aynı zamanda doğru liderlik anlayışına sahip insanlar arıyor. Gücü adaletle dengeleyen, yetkiyi sorumlulukla taşıyan, farklılıkları bir arada tutabilen liderlere ihtiyaç var.
Bu nedenle Seçer ‘in bu göreve gelişi, yalnızca bir başlangıç değil; aynı zamanda yeni bir siyaset dilinin, yeni bir yönetim ufkunun da habercisi olarak okunmalıdır.
Bu seçim bir son değil; bir imkândır. Yerel yönetimlerin güçlenmesi, demokrasinin derinleşmesi ve toplumsal barışın tahkimi için önemli bir fırsattır. Ve eğer bu fırsat, akılcı, adil ve kapsayıcı bir anlayışla değerlendirilirse; yalnızca belediyeler değil, Türkiye’nin geleceği de kazanacaktır.

DERŞAH NAR