15 Nisan 2026 Çarşamba
Son günlerde Türkiye’de artan yağışlar ve kar miktarı kısa vadede bir rahatlama hissi yaratıyor olabilir. Ancak bu durum, küresel iklim krizinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine, bu tür düzensiz hava olayları iklim krizinin en somut göstergesidir. Türkiye su zengini bir ülke değildir ve bugün yaşanan geçici rahatlamalar, uzun vadede karşı karşıya olduğumuz su ve iklim risklerini ortadan kaldırmaz.
Tam da bu süreçte, Türkiye’nin 2026 yılında Antalya’da ev sahipliği yapacağı
Conference of the Parties (COP31)
son derece kritik bir fırsattır. Bu toplantı yalnızca bir organizasyon değil, aynı zamanda Türkiye’nin küresel iklim politikalarında nasıl bir duruş sergileyeceğini ortaya koyacağı bir eşiktir.
Dünya genelinde sera gazı emisyonları 1990’dan bu yana yaklaşık %50 artmıştır. Türkiye’de ise bu artış %140’ın üzerindedir. Emisyonların %70’ten fazlasının enerji sektöründen kaynaklanması, sorunun merkezinin açıkça üretim ve enerji sistemi olduğunu göstermektedir.
Buna rağmen bugün yapılan tartışmaların odağı yanlış kurulmaktadır. Sürekli olarak karbon ayak izi, su ayak izi ve bireysel davranışlar konuşulmakta, geri dönüşümün altı çizilmektedir. Bunlar gereklidir, ancak yeterli değildir. Çünkü asıl mesele bireyler değil, sistemdir.
Bu noktada özellikle üzerinde durulması gereken kritik bir kavram vardır: planlı eskitme. Planlı eskitme, ürünlerin bilinçli olarak kısa ömürlü üretilmesi ve tüketicinin sürekli yeni ürün almaya yönlendirilmesidir. Bu durum daha fazla üretim, daha fazla enerji ve daha fazla karbon salımı demektir. Bugün herkes karbon ve su ayak izini konuşurken, planlı eskitmeyi bilen yoktur. Oysa sorun tam olarak burada başlıyor.
Ve bu sistemin en çarpıcı sonuçlarından biri Türkiye’nin içine itildiği durumdur.
Türkiye, açık ara dünyanın en fazla atık ithal eden ülkesidir.
Yıllık yaklaşık 15–20 milyon ton düzeyinde atık ithalatından söz edilmektedir. Çin’in atık ithalatını sınırlandırmasının ardından Avrupa’nın atıkları büyük ölçüde Türkiye’ye yönelmiştir.
Bu durum yalnızca ekonomik değil, doğrudan çevresel ve toplumsal bir tehdittir.
Türkiye, Avrupa’nın aşırı tüketiminin çöp sahası değildir.
Tüketiyorsanız, atığınızı da kendi toprağınızda yönetin.
Kendi havanızı kirletin, bizimkini değil.
Bu konu, Antalya’da yapılacak COP31 sürecinde mutlaka gündeme getirilmelidir. Türkiye burada yalnızca emisyonları konuşan değil, küresel tüketim düzenine itiraz eden bir ülke olmalıdır.
Çünkü bugün konuşulmayan gerçek şudur: Aşırı tüketim neden sorgulanmıyor? Tüketim neden sürekli pompalanıyor? Üretim modeli neden tartışılmıyor?
Türkiye’de orman alanlarının arttığı ifade edilse de burada da asıl mesele nicelik değil niteliktir. Birim alanda artan üretim baskısı ve maden izinleri, ormanların karbon yutak kapasitesini ve ekosistem dengesini zayıflatmaktadır.
Bütün bu tablo bize şunu açıkça göstermektedir:
Küçük önlemlerle büyük krizler çözülemez.
Sistemde küçük düzeltmelerle bu süreci yönetmeye çalışıyoruz. Peki çözebilir miyiz?
Asla.
NE YAPILMALI?
SONUÇ YERİNE
Sorun karbon ayak izi değil, üretim ve tüketim sistemidir.
Bu sistemi yaratan ekonomik politikayı eleştirmeden, yalnızca teknik bir yeşil dönüşüm yaklaşımıyla çözüm üretmek mümkün değildir.
Yeşil dönüşüm bir teknoloji değil, aynı zamanda bir iktisat meselesidir ve ciddi bir özeleştiri gerektirir.
Aksi halde yapılanlar yalnızca birer makyaj müdahalesi olur.
Küçük düzeltmeler bu krizi çözmez, sadece erteler.
Son tahlilde:
İklim krizini bireyler yaratmadı, sistem yarattı.
Çözüm teknik değil, iktisadi ve yapısal olmak zorundadır.
Prof. Dr. Erkan AKTAŞ