İsmail Yağcı

İsmail Yağcı

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Markalarımız Mersin’i de Markalaştırsın!

Markalarımız Mersin’i de Markalaştırsın!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Markalarımız Mersin’i de Markalaştırsın!

Bir şehrin marka olması için önce bir markaya ihtiyacı var.

Ama o marka, şehrin binalarına asılmış sıradan bir logo değildir.

Bir slogan hiç değildir.

Şehir markası biraz daha farklı bir şeydir.

Bir şehrin markası, o şehir hakkında insanların zihninde oluşan toplam kanaattir.

Ve bu kanaati yalnızca o şehrin sokakları, tarihi, denizi, mutfağı ya da turistik mekânları oluşturmaz.

O şehirden çıkan markalar da oluşturur.

Atlanta bunun güzel örneklerinden biridir.

Amerika’nın güneyinin en önemli merkezlerinden biri olan Atlanta’yı düşündüğünüzde yalnızca bir şehir düşünmezsiniz. CNN’i, Coca-Cola’yı, Delta Air Lines’ı da düşünürsünüz.

Bu şirketlerin her biri kendi markasının değerini büyütürken, farkında olarak veya olmayarak Atlanta’nın marka değerine de katkıda bulunmuştur. Çünkü güçlü markalar yalnızca kendilerini taşımazlar. Bulundukları şehri de taşırlar.

Bence Mersin’in “marka kent” olma arayışında biraz da buraya bakmamız gerekiyor.

Biz Mersin’i marka yapmak istiyoruz. Peki Mersin’in markaları ne olacak?

Mesela TAT…

Başhan…

Arbella…

Aves…

Yörük Süt…

Güney Süt…

Ve daha niceleri.

Bunların her biri kendi sektöründe Mersin’le ilişkilendirilebilecek önemli ekonomik değerler.

Fakat ilginç olan şu:

Bu markaların ürünlerini başka şehirlerde, hatta başka ülkelerde gördüğümüzde çoğu zaman Mersin’i görmüyoruz.

Markayı görüyoruz.

Ürünü görüyoruz.

Şirketi görüyoruz.

Ama Mersin’i görmüyoruz.

Oysa neden görmeyelim?

Neden bir ürünün ambalajında, markanın kendi kimliğine zarar vermeden küçük bir ifade bulunmasın:

“Mersin markasıdır.”

Ya da:

“Mersin’den dünyaya.”

Veya daha kurumsal bir ortak işaret:

“Made in Mersin – Mersin Markası.”

Bunun ambalajın üzerinde küçücük bir yerde bulunmasının ekonomik maliyeti neredeyse yoktur. Ama zihinsel etkisi çok büyük olabilir. Çünkü marka böyle bir şeydir. İnsanların zihninde çağrışım yaratır.

Bir İtalyan şarabını gördüğünüzde İtalya’yı düşünürsünüz.

Bir Alman otomobilini gördüğünüzde Almanya’yı düşünürsünüz.

Bir İsviçre saatini gördüğünüzde İsviçre’yi…

Bir Japon elektronik ürününü gördüğünüzde Japonya’yı…

Çünkü ülkeler ile markalar arasında yıllar içinde güçlü bir zihinsel bağ kurulmuştur.

Bizim de Mersin için böyle bir bağ kurmamız gerekiyor.

Üstelik bunu sıfırdan yapmak zorunda değiliz. Mersin’in zaten markaları, ürünleri var.

İhracatı, lojistiği, limanı var. Tarımı, sanayisi var.

Ve bütün bunların üzerinde yükselen ciddi bir ekonomik potansiyeli var.

Eksik olan şey biraz da bu değerlerin aynı hikâyenin parçaları olduğunu anlatabilmek.

Bir düşünün…

Bir marketin raflarında Mersin’le bağlantılı beş, on, yirmi farklı ürün duruyor.

Her birinin üzerinde aynı küçük işaret var:

“Mersin markasıdır.”

Tüketici bunu ilk gördüğünde belki hiçbir şey düşünmeyecek.

İkinci kez gördüğünde dikkat edecek.

Üçüncüde merak edecek.

Bir süre sonra o işaret zihninde bir anlam kazanmaya başlayacak.

İşte marka böyle oluşur. Bir gecede değil. Tek bir reklamla hiç değil.

Tekrarla. Tutarlılıkla. Aidiyetle.

Ve en önemlisi, insanların zihninde kurulan bağlantılarla.

Burada Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nın, Mersin Ticaret Borsası’nın, ihracatçı birliklerinin ve iş dünyasının birlikte yapabileceği çok güzel bir iş var.

“Mersin Markası” adı altında ortak bir işaret tasarlanabilir.

Bu işaret bir kalite belgesi veya sertifika olmak zorunda değil.

Ürünün iyi veya kötü olduğunu gösteren bir işaret hiç değil.

Sadece şunu söyleyen bir aidiyet işareti:

“Bu marka Mersin’le bağlantılıdır.”

Ve bu işareti kullanan firmalar yalnızca Mersin’i tanıtmakla kalmaz.

Aslında kendi markalarının hikâyesini de zenginleştirirler.

Çünkü günümüz tüketicisi artık yalnızca “Ne satın alıyorum?” diye sormuyor.

“Bu nereden geliyor?”

“Bunun arkasında nasıl bir hikâye var?”

“Bu marka neye inanıyor?”

“Benim değerlerimle bir bağlantısı var mı?” diye de soruyor.

Dolayısıyla Mersinli olmak, Mersin’de üretmek veya Mersin’le güçlü bir ekonomik bağ taşımak, markalarımız için bir yük değil, bir marka hikâyesidir.

Ben Mersinli firmaların bundan çekinmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Tam tersine, sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü bir marka büyüdüğünde yalnızca patronu kazanmaz.

Çalışanları kazanır.

Tedarikçileri kazanır.

Şehrin ekonomisi kazanır.

Ve doğru yönetilirse şehir de kazanır.

O halde neden TAT’ın, Başhan’ın, Arbella’nın, Aves’in, Yörük Süt’ün, Güney Süt’ün ve daha pek çok Mersin bağlantılı markanın büyümesinden Mersin’in marka değeri de payını almasın?

Neden bir insan İstanbul’da, Ankara’da, Berlin’de, Moskova’da veya Londra’da bir Mersin markasının ürününü gördüğünde zihninin bir köşesinde Mersin de canlanmasın?

Bunun için çok büyük paralar harcamamız gerekmiyor.

Önce Mersin’in kendi markalarının Mersin’e sahip çıkması gerekiyor.

Sonra Mersin’in de kendi markalarına sahip çıkması…

Belki de “Marka Kent Mersin” projesinin en önemli adımlarından biri budur.

Şehri markalaştırmak istiyorsak, önce şehrin markalarını birbirinden kopuk işletmeler olarak görmekten vazgeçmeliyiz.

Çünkü onların her biri Mersin’in dünyaya açılan küçük birer penceresidir.

Ve o pencerelerin hepsinden aynı manzaranın görünmesini sağlamalıyız.

Mersin…

Bence artık yalnızca markalar üreten bir şehir olmaktan çıkıp, markalarıyla birlikte kendisini de markalaştıran bir şehir olmanın zamanı geldi.

Bunun için de çok basit bir yerden başlayabiliriz.

Bir ambalajın üzerine konulacak küçücük bir işaretle…

“Mersin markasıdır.”

Bazen büyük değişimler büyük projelerle başlamaz.

Bazen bir etiket yeter.

Yeter ki o etiket, yalnızca ürünün üzerinde değil, insanların zihninde de yer etsin.

Prof. Dr. Mehmet İsmail YAĞCI

Devamını Oku

Aynı Masa

Aynı Masa
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Aynı Masa

Otuz üç yıl kadar önceydi.

Rumelikavağı’nda, Boğaz’ın o kendine has serinliğini taşıyan bir yaz akşamında, liseden arkadaşlarımla balık yemeye gitmiştik.

Gençtik.

Dünyayı biraz fazla basit görüyorduk galiba. İnsanların okudukları gazeteye, dinledikleri müziğe, oy verdikleri partiye bakarak kimlerin kimlerle arkadaş olabileceğini, hatta kimlerin aynı masaya oturabileceğini kestirebileceğimizi sanıyorduk.

Sonra birden gözümüz yan masaya takıldı.

Masada Türkiye’nin yakından tanıdığı isimler vardı: Orhan Gencebay, Sevim Emre, Selçuk Ural, Adnan Şenses…

Ve tam aralarında, o meşhur kırmızı atkısıyla Yalçın Küçük oturuyordu.

Birbirimize şaşkınlıkla baktığımızı hatırlıyorum. Çünkü o masada, bizim kafamızdaki dünyaya göre yan yana gelmesi pek mümkün olmayan insanlar vardı.

Yalçın Küçük’ün orada ne işi vardı?

O yaşlarda bunu anlamakta gerçekten zorlanmıştık.

Çünkü zihnimizde görünmez sınırlar vardı. Kimlerin kimlerle arkadaş olabileceğini, kimlerin hangi çevrede bulunabileceğini, daha da önemlisi kimlerin aynı sofraya oturabileceğini bu sınırlar belirliyordu. Oysa hayatın böyle işlemediğini sonradan öğrendim.

İnsanlar, dışarıdan görünen kimliklerinden çok daha karmaşık.

Bir insanın dünya görüşü sizinkinden tamamen farklı olabilir. Buna rağmen çocukluk arkadaşınız olabilir.

Oy verdiği parti sizinkinden başka olabilir. Ama aynı espriye birlikte gülebilirsiniz.

Hayata bambaşka pencerelerden bakabilirsiniz. Sonra aynı sofrada oturup aynı balığın kılçığıyla uğraşırken birdenbire ortak bir kahkahada buluşabilirsiniz.

Bunların hiçbiri insan ilişkilerine aykırı değil.

Aykırı olan, bizim insanları birkaç sıfatın içine sığdırmaya çalışmamız.

Galiba zaman içinde bunu daha da kötü yaptık.

Eskiden insanların kim olduğunu gazetelerden, televizyondan öğrenmeye çalışırdık. Şimdi sosyal medya bunu çok daha hızlı yapıyor.

Bir fotoğraf…

Birlikte yenmiş bir yemek…

Bir düğünde çekilmiş bir görüntü…

Ve hemen hüküm.

“Demek ki…”

Sonrasını herkes kendi kafasına göre tamamlıyor.

Sanki bir insanla aynı masaya oturmak, onun bütün düşüncelerini kabul etmek anlamına geliyormuş gibi.

Sanki dostlukların da siyasi bir ruhsatı olması gerekiyormuş gibi.

Oysa aynı masada oturmak aynı düşünmek değildir.

Hatta belki tam tersidir.

Aynı masaya, aynı düşünmediğiniz halde oturabilmek bir tür olgunluktur.

Çünkü karşınızdakini değiştirmek, kendinize benzetmek ya da hizaya sokmak zorunda hissetmezsiniz.

Şimdi dönüp o akşamı düşündüğümde aklımda ne yediğimiz balık var ne de masadaki sohbetin ne olduğu.

Aklımda kalan, Yalçın Küçük’ün o masada oturması.

Bir de bizim şaşkınlığımız.

Bugün düşününce, aslında şaşırmamız gereken şey onun o masada olması değilmiş.

Bizim insanların birbirlerinden bu kadar farklı olabileceklerini ve yine de aynı masada oturabileceklerini o yaşta henüz anlayamamış olmamızmış.

Gençliğimiz bize insanların kim olduklarından çok, kimlerle yan yana gelmemeleri gerektiğini öğretiyordu. Yaş almak ise insana başka bir şey öğretiyor.

İnsanları etiketlerinden biraz sıyırıp baktığınızda, aradaki farkların düşündüğünüz kadar büyük olmadığını görüyorsunuz.

Belki de bu ülkenin en çok ihtiyacı olan şeylerden biri bu.

Herkesin aynı düşünmesi değil.

Herkesin birbirini sevmesi de değil.

Sadece birbirinden farklı insanların hâlâ aynı masaya oturabilmesi.

Çünkü bazen bir ülkenin ne kadar bölündüğünü Meclis’teki sıralara bakarak değil, insanların hangi masalarda oturmayı bıraktığına bakarak anlayabilirsiniz.

Otuz üç yıl önce Rumelikavağı’nda gördüğüm o masa bugün hâlâ aklımda.

O gün biz Yalçın Küçük’ün o masada ne işi olduğunu merak etmiştik.

Şimdi ise başka bir şeyi merak ediyorum:

Biz ne zaman aynı masalardan kalkmaya başladık?

Prof. Dr. Mehmet İsmail YAĞCI

Devamını Oku

Her Şeyi Bildiğini Sananlar

Her Şeyi Bildiğini Sananlar
0

BEĞENDİM

ABONE OL


Son yıllarda dikkatinizi çekiyordur: Herkesin her konuda söyleyecek bir şeyi var. Ekonomi konuşuluyor, herkes uzman. Siyaset zaten hepimizin uzmanlık alanı. Futbola gelince teknik direktörlerin işi daha da zor, çünkü ekranın karşısında oturanların çoğu hem stratejist hem taktisyen.

Doktorun teşhisine güvenmeyen, öğretmenin anlattığını yetersiz bulan, yıllardır belli bir konuda çalışan uzmanın görüşünü birkaç cümleyle çürüten insanlara sık rastlıyoruz. Aslında sorun kanaat sahibi olmak değil; sorun, o kanaatin zamanla değişmez bir gerçeğe dönüşmesi.

Hayat değişiyor, şartlar değişiyor, her geçen gün yeni bilgiler ortaya çıkıyor. Dün doğru bildiğimiz bazı şeylerin bugün geçerli olmadığını öğreniyoruz. Ama bazı insanların fikri hiç değişmiyor; çünkü onlar düşüncelerini gözden geçirmek için değil, savunmak için taşıyorlar.

Bir süre sonra fikir, düşünme faaliyetinin sonucu olmaktan çıkıp insanın kimliğinin bir parçası hâline geliyor. O noktadan sonra fikri değiştirmek de kolay olmuyor.

Antik Yunanlılar buna amathia demiş:

Bilmemek değil, bilmediğini bilmemek.

İnsan bilmeyebilir. Hepimiz birçok şeyi bilmiyoruz. Bunda şaşılacak bir şey yok. Bilmediğini bilen insan sorar, araştırır, dinler, öğrenir; gerekirse yanıldığını da kabul eder. Ama her şeyi bildiğini düşünen insanın öğrenmeye pek ihtiyacı kalmaz. Zihninin kapısını kapatır, anahtarını da denize atmıştır.

Bugün bu durumu sosyal medya da besliyor. Karşımıza çoğu zaman zaten inandığımız şeyleri destekleyen bilgiler çıkıyor; aynı düşünceleri tekrar tekrar görünce kendi kanaatimizin tartışılmaz bir gerçek olduğuna daha kolay inanıyoruz.

Sonra herkes konuşuyor ama dinleyen pek az; herkes anlatıyor ama “Acaba ben yanılıyor olabilir miyim?” diye soran fazla değil. Çünkü “Bilmiyorum” demek kolay değil, “Yanılmış olabilirim” demek ise daha zor.

İnsan bazen yalnızca fikrini savunmuyor, fikriyle birlikte kendini de savunuyor; bir düşüncenin yanlış çıkmasını kendi yenilgisi gibi görüyor. Oysa fikir değiştirmek bazen sadece yeni bir şey öğrenmiş olmaktır.

Bilgiye ulaşmak artık sorun değil. İsteyen, birkaç dakika içinde istediği konuda yüzlerce kaynağa ulaşabiliyor. Asıl mesele, o bilgiyi ne için kullandığımız:

Yeni bir şey öğrenmek için mi?

Yoksa zaten doğru olduğuna inandığımız düşünceleri desteklemek için mi?

Galiba sorun biraz da burada.

İnsan bazen bilmediği için değil, bildiğinden fazla emin olduğu için yanılıyor.

Çünkü bilmeyen insan sorabilir.

Ama her şeyi bildiğini düşünenin soracak pek bir şeyi kalmıyor.

Prof. Dr. İsmail YAĞCI

Devamını Oku

Zurnada Peşrev Olmaz

Zurnada Peşrev Olmaz
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Zurnada Peşrev Olmaz

İnsan, cebi doldukça her şeye göz dikiyor, satın alabileceğini sanıyor.

Önce eşyaları…

Sonra makamları…

En sonunda da kelimeleri.

İşte en büyük yanılgı tam burada başlıyor.

Modern çağın en büyük aldanışlarından biri, ekonomik sermaye arttıkça zihinsel sermayenin de kendiliğinden büyüdüğünü sanmaktır. Oysa çoğu zaman bu ikisi yan yana gelmiyor. Biri bankada birikiyor, diğeri yıllar içinde zihinde. Biri miras yoluyla elde edilebilirken; diğeri ise ancak emekle inşa edilebiliyor.

Son yıllarda katıldığım toplantılarda sık sık aynı manzarayla karşılaşıyorum. Gösterişli salonlar… Kristal avizeler… Kusursuz hazırlanmış sahneler… Milyonluk, milyarlık şirketleri yöneten insanlar…

Sonra biri kürsüye çıkıyor, mikrofon açılıyor. Ve bütün büyü, bütün ihtişam bir anda dağılıyor.

Yaşamım boyunca çok sayıda farklı toplantıya katıldım. Yıllar bana şunu öğretti: Bir insanın gerçek serveti, kürsüde mikrofon karşısına çıktığında anlaşılıyor.

Mikrofon ilginç bir cihaz. Akustik sesi yükseltiyor. Ama düşünceyi, zihnin sesini büyütemiyor.

Zihniniz ne kadarsa ancak onu yankılandırıyor.

İçi boş bir tenekeyi de; dolu bir bakırı da…

İlk cümle kuruluyor. Ardından ikincisi…

Derken cümle yolunu kaybediyor. Özne başka yerde kalıyor, yüklem bambaşka yere savruluyor. Düşünce bir yöne giderken kelimeler başka bir yöne saçılıyor. Dinleyenler ne anlatıldığını çözmeye çalışırken, konuşan da nereye bağlayacağını unutuyor.

İşte tam o esnada Anadolu’nun yüzyıllardır taşıdığı o kısa ama bilge sözü yeniden hatırlıyor, gülümsüyorum:

“Zurnada peşrev olmaz.”

Bu söz elbette laf olsun diye söylenmemiş. Peşrev, usul ve ustalık isteyen bir giriştir. Her sazın bir makamı, her işin bir usulü vardır. Usul bilmeyen birinin elinde en kıymetli saz da olsa ortaya yalnızca gürültü çıkar.

Hayatın da değişmeyen bir usulü vardır.

Servet birikebilir. Şirketler satın alınabilir. En lüks otomobillere binilebilir. En ön sıraya oturulabilir.

Ama kültür satın alınamaz. Düşünce devredilemez. Üslup miras kalmaz.

Konuşmak, kelimeleri peş peşe sıralamaktan ibaret değildir.

Konuşmak, zihnin düzenini dile aktarabilmektir.

İnsan konuşurken yalnızca bilgisini değil, karakterini de ele verir. Çünkü dil, zihnin tercümanıdır, aynasıdır. Zihin fakirse, kelimeler de öyledir.

Bazıları ekonomik gücün, her konuda söz söyleme hakkı verdiğini sanıyor.

Evet, para insana konuşma cesareti verebilir.

Ama kürsüde söyleyeceklerini kulağına fısıldamaz.

İşte kırılma noktası da budur. Önüne konulmuş metni bile okuyamazsın!

Zihinsel yoksulluk, genelde ilk başta fark edilmez.

Fakat ekonomik güçle birleştiğinde görünür hâle gelir.

Kürsüye çıkar.

Mikrofon bulur.

Protokolde yer bulur.

Ve çoğu zaman alkışlandığını zanneder.

Oysa alkış, her zaman değerin değil; bazen yalnızca makamın yankısıdır.

Dil ise kimseye iltimas geçmez.

Ne banka hesabına bakar…

Ne kartvizitte yazan unvana…

Ne de makam aracına…

İlk birkaç cümlede hükmünü verir.

Bir insanın zihinsel sermayesi ne kadarsa, cümlesi de ancak o kadar yol alır.

Hayatın görünmeyen ama şaşmaz bir terazisi vardır.

Para insanın sesini yükseltebilir.

Makam kürsüsünü büyütebilir.

Alkış egosunu besleyebilir.

Fakat cümle…

Cümle hiçbir zaman yalan söylemez.

Bir insanın kim olduğunu anlamak istiyorsanız servetine bakmayın.

Konuşmasını dinleyin. Bu yeter.

Çünkü kelimeler, insanın banka hesabından çok daha dürüsttür.

Ve zihinsel sermayenin olmadığı yerde ekonomik sermaye, çoğu zaman yalnızca kulak tırmalayan bir gürültü olmaktan öteye gidemez.

Belki de eskilerin yüzyıllar önce tek cümleyle anlattığı hakikat tam da budur:

Zurnada peşrev olmaz.

Prof. Dr. Mehmet İsmail YAĞCI

Devamını Oku

Para, Zihin Açıcıdır!

Para, Zihin Açıcıdır!
0

BEĞENDİM

ABONE OL


Pazarlama derslerimde öğrencilerime yıllar önce “Para, zihin açıcıdır.” Şeklinde bir cümle söylemiştim. O zaman salondan bir refleks; önce hafif bir tebessüm, ardından kararlı bir itiraz yükselmişti: “Hocam, para insanı değiştirmez ki.” Haklılardı. Ben de zaten paranın insanı değiştirdiğini iddia etmiyordum; aslında değişen şeyin, zihnin üzerindeki o görünmez yükün ta kendisi olduğunu ifade etmek istiyordum.

İşte şimdi ne anlatmak istediğimi açıklayayım.

Yıllardır ekonomiyi parayla, gelirle, faizle ya da enflasyonla açıklamaya çalışıyoruz. Oysa bu denklemin gözden kaçırdığımız çok hayati bir değişkeni var: İnsanın zihinsel sermayesi. Bir ülkenin yalnızca hazinesinde değil, insanlarının zihninde de bir sermaye birikir ya da tam tersine, fark etmeden tükenir.

Sabah uyandığınızda aklınıza düşen ilk şey kira ödemesi, çocuğun okul taksiti veya kredi kartının asgari borcuysa, zihniniz daha kahvaltı bile etmeden ağır bir mesaiye başlamış demektir. MIT’li davranış bilimci Sendhil Mullainathan ile Princeton’lı Eldar Shafir’in “Scarcity” (Kıtlık) teorisi tam olarak bu tıkanmayı anlatır. Kıtlık yalnızca cebinizi boşaltmaz; düşünme kapasitenizin büyük bir bölümünü de işgal eder. Onlar buna “bilişsel bant genişliği” diyor, bense “zihinsel sermaye”. Çünkü bu sermaye de tıpkı para gibidir; harcanır, birikir, yatırım yapılır ve hoyratça kullanılırsa tükenir.

Daniel Kahneman, Nobel ödülünü insanların her zaman rasyonel davranmadığını kanıtlayarak almıştı. İnsan beyni bir hesap makinesi değildir; özellikle baskı altındayken, gelecekten korkarken ve kıtlığı iliklerine kadar hissederken uzun vadeli planlar yapmayı bırakır. Beyin o an sadece bugünü, hatta bu saati kurtarmaya çalışır. Aslında bu bir irrasyonellik değil, saf bir hayatta kalma refleksidir. İşte bu yüzden yoksulluğu sadece bir gelir problemi olarak görmek büyük bir yanılgıdır.

Yoksulluk; aynı zamanda bir dikkat, odaklanma ve gelecek tasarlayamama problemidir.

Pazarlama bilimi de işte bu kırılma noktasında önem kazanır. Biz yıllarca tüketiciyi sadece cebindeki para ölçeğinde tanımaya ve anlamaya çalıştık. Oysa satın alma davranışını belirleyen asıl unsur gelir değildir, çoğu zaman tüketicinin zihinsel sermayesidir. Sürekli ay sonunu düşünen bir zihin için markaların sunduğu değer hikayeleri önemsizleşir; geriye tek bir soru kalır: “Hangisi daha ucuz?”

Ancak zihinsel sermayesi özgürleşen insanın soruları nitelik değiştirir. “Hangisi daha kaliteli?”, “Hangisi daha güvenilir?” ve nihayetinde reklamcıların en çok korktuğu o zor soru belirir: “Ben bunu gerçekten istiyor muyum?” Bu soru sorulmaya başlandığında illüzyon biter, düşünmenin etkisi artar.

Belki de ülkelerin gerçek zenginliğini kişi başına düşen millî gelirle değil, kişi başına düşen zihinsel sermayeyle ölçmeliyiz. Kaç insanın gelecek üzerine düşünecek huzuru var? Kaç girişimci batma korkusu olmadan yeni bir fikir geliştirebiliyor? Kaç akademisyen geçim telaşına düşmeden araştırma yapabiliyor ya da kaç genç ay sonunu değil on yıl sonrasını planlayabiliyor? Bu soruların cevabı, bir toplumun gerçek servetidir.

Bu yüzden derslerimde o cümleyi kurmaktan vazgeçmeyeceğim: “Para, zihin açıcıdır.” Çünkü para yalnızca bir satın alma gücü değil, bir düşünme alanıdır. Elbette tek başına deha üretmez ama dehanın nefes alabileceği alanı genişletir.

Artık kalkınmayı yeniden tanımlamanın zamanı geldi. Ekonomik kalkınma yalnızca gelir artışı değil, toplumun zihinsel sermayesini büyütebilmektir. Çünkü bir ülkenin geleceğini fabrikalardan önce zihinler üretir; zihinlerin en büyük düşmanı ise cehaletten önce, süreklilik arz eden o kıtlık duygusudur.

Prof.Dr.İsmail YAĞCI 

Devamını Oku