08 Temmuz 2026 Çarşamba
Tarih ve Tekerrür…
Gülistan Doku soruşturmasında Vali’nin eşi de gözaltında
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Cemal Süreya
Türkiye Cumhuriyeti, yaklaşık 40 yıldır terörle mücadeleyi yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, aynı zamanda hukuki, siyasal ve toplumsal araçlarla da çözmeye çalışan bir devlettir.
Bugün kamuoyunda “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan süreç de bu arayışın son halkasını oluşturmaktadır.
Ancak yazının en başında önemli bir tespitin altını çizmek gerekir.
Bugün itibarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunulmuş resmî bir kanun teklifi bulunmamaktadır.
Dolayısıyla bu yazıda ele alacağım hususlar; TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’un yaptığı açıklamalar, Adalet Bakanlığı’nın değerlendirmeleri, TBMM komisyon çalışmalarına ilişkin kamuoyuna yansıyan bilgiler, siyasi kulislerde konuşulan taslaklar ve hukuk çevrelerinde yapılan değerlendirmelerden oluşmaktadır.
Başka bir ifadeyle bu yazı, mevcut olmayan bir kanun metnini yorumlama çabası değildir.
Tam tersine, ortaya çıkması muhtemel yasal düzenlemenin hangi esaslar üzerine kurulabileceğini, geçmiş uygulamalarla benzer ve farklı yönlerini, hukuki sonuçlarını ve siyasal etkilerini değerlendirmeyi amaçlayan bir analizdir.
Burada özellikle bir hususun altını çizmek isterim.
Bu değerlendirmeleri, hazırlanan düzenlemeyi eleştirmek, işlevsiz hâle getirmek ya da başarısız olacağını söylemek amacıyla kaleme almıyorum.
Tam tersine…
Eğer gerçekten hedef “Terörsüz Türkiye” ise, hazırlanacak kanunun geçmişte yapılan hataları tekrar etmemesi, güven veren bir hukuk zemini oluşturması ve kalıcı toplumsal barışı sağlayabilmesi için şimdiden bazı hususların tartışılmasının yararlı olacağı kanaatindeyim.
Çünkü mesele yalnızca yeni bir kanunun çıkarılması değildir.
Mesele; 86 milyon vatandaşımızın güvenliğini, ülkemizin birlik ve bütünlüğünü, 783 bin 562 kilometrekarelik
vatan toprağının huzurunu kalıcı şekilde güvence altına alabilecek bir hukuk mekanizmasının kurulabilmesidir.
Af kelimesi neden özellikle kullanılmıyor?
Şimdiye kadar yapılan bütün açıklamalarda özellikle üzerinde durulan ortak ifade şudur:
Bu bir af düzenlemesi değildir.
Bu vurgu tesadüf değildir.
Çünkü Anayasa’nın 87. maddesine göre genel ve özel af ilan etme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir ve bunun için üye tam sayısının beşte 3 çoğunluğu gerekmektedir.
Siyasi aritmetik dikkate alındığında, böylesine yüksek bir çoğunluğun sağlanmasının kolay olmadığı bilinmektedir.
Bu nedenle kamuoyuna yansıyan değerlendirmeler, hazırlanacak düzenlemenin “af” kavramı kullanılmadan farklı hukuki araçlar üzerinden inşa edilmesi yönündedir.
Nitekim TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’un açıklamalarında da düzenlemenin “müstakil ve geçici bir yasa” olacağı, belirli bir süre içerisinde başvuran kişilerin bireysel değerlendirmeye tabi tutulacağı ifade edilmektedir.
Burada dikkat çekici olan husus, “genel af” yerine “bireysel adalet” anlayışının öne çıkarılmasıdır.
Yani herkes için geçerli toplu bir af yerine, her başvurunun kendi şartları içinde değerlendirilmesi hedeflenmektedir.
Bu nedenle hazırlanacak düzenlemenin;
gibi mevcut ceza hukuku kurumlarının birlikte kullanılacağı yeni bir hukuki model oluşturması beklenmektedir.
İşte tam da bu nedenle kamuoyunda sıkça kullanılan “af geliyor” söyleminin hukuki karşılığının bulunmadığını söylemek mümkündür.
Ancak burada başka bir tartışma başlamaktadır.
Çünkü hukukta önemli olan düzenlemenin adı değildir.
Önemli olan, doğurduğu hukuki sonuçtur.
Bir kanun “af” adını taşımayabilir.
Fakat fiilen cezayı ortadan kaldırıyor veya önemli ölçüde hafifletiyorsa, kamuoyu bunu yine af olarak değerlendirebilir.
Dolayısıyla önümüzdeki süreçte tartışılacak konu, büyük ihtimalle kanunun adı değil, uygulanma biçimi olacaktır.
Kanunun muhtemel amacı
Kamuoyuna yansıyan değerlendirmeler dikkate alındığında, hazırlanacak düzenlemenin ilk maddesinde kanunun amacının açık biçimde tanımlanması beklenmektedir.
Bu amaç muhtemelen;
PKK/KCK silahlı terör örgütü mensuplarının silah bırakarak topluma yeniden kazandırılması, örgütün silahlı faaliyetlerinin tamamen sona erdirilmesi ve toplumsal entegrasyonun sağlanması şeklinde ifade edilecektir.
Bunun yanında, düzenlemenin genel af niteliği taşımadığı, yalnızca bireysel değerlendirmeye dayalı özel bir hukuk mekanizması olduğu özellikle vurgulanabilir.
Aslında burada devletin vermek istediği mesaj açıktır.
“Herkes affediliyor” denilmeyecektir.
“Silah bırakan, örgütsel faaliyetlerinden vazgeçen ve bireysel şartları taşıyan kişiler hukuki değerlendirmeye tabi tutulacaktır” denilecektir.
Bu yaklaşım, klasik af anlayışından farklı olarak bireysel sorumluluk ilkesini esas almaktadır.
Kanunun kapsamı nasıl olabilir?
Komisyon çalışmasına ilişkin kamuoyuna yansıyan değerlendirmeler, düzenlemenin belirli bir tarihten sonra silah bırakan örgüt mensuplarını kapsayacağı yönündedir.
Bu kapsamda;
başvuru hakkına sahip olabilecektir.
Buna karşılık bazı suçların kapsam dışında bırakılması beklenmektedir.
Özellikle;
gibi fiiller bakımından genel ceza hükümlerinin uygulanmaya devam edeceği değerlendirilmektedir.
Ayrıca kamuoyunda yapılan açıklamalarda, FETÖ ve DEAŞ gibi diğer terör örgütlerinin bu düzenlemenin kapsamı dışında tutulacağı yönünde değerlendirmeler de bulunmaktadır.
Dolayısıyla hazırlanan model, yalnızca belirli bir örgüte yönelik geçici ve özel bir hukuk mekanizması niteliği taşımaktadır.
Başvuru sistemi nasıl işleyebilir?
Yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla düzenlemenin en önemli bölümlerinden biri başvuru usulü olacaktır.
Beklenen sisteme göre;
Türkiye içerisinde bulunan örgüt mensupları savcılıklara veya güvenlik birimlerine teslim olabilecek,
yurt dışında bulunanlar ise sınır kapıları, büyükelçilikler veya konsolosluklar aracılığıyla başvuruda bulunabilecektir.
TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’un açıklamalarında kanunun geçici nitelikte olacağı ifade edildiği için başvuruların belirli bir süre ile sınırlandırılması beklenmektedir.
Kulislerde konuşulan süre ise yaklaşık 6 aydır.
Başka bir ifadeyle, kanun yürürlüğe girdikten sonra örneğin 6 ay içerisinde başvuru yapmayan kişiler daha sonra bu düzenlemeden yararlanamayacaktır.
Bu yönüyle düzenleme, sürekli uygulanacak bir ceza kanunu değişikliği değil, belirli bir dönemi kapsayan geçici bir hukuk mekanizması görünümündedir.
Güvenlik soruşturması ve MİT raporu
Başvurunun yapılması tek başına yeterli olmayacaktır.
Kamuoyuna yansıyan bilgiler, başvuru sonrasında Millî İstihbarat Teşkilatı tarafından ayrıntılı bir faaliyet değerlendirme raporunun hazırlanacağını göstermektedir.
Bu raporda;
gibi hususların ayrıntılı biçimde değerlendirileceği konuşulmaktadır.
Ayrıca gerçeğe aykırı beyanda bulunan kişilerin düzenleme kapsamı dışında bırakılması ve haklarında ayrıca cezai işlem uygulanması ihtimali de dile getirilmektedir.
Dolayısıyla sistem, yalnızca teslim olmayı değil, teslim olduktan sonra yapılacak kapsamlı güvenlik incelemesini de esas almaktadır.
Yargılama modeli
Kamuoyuna yansıyan bilgilerde dikkat çeken diğer bir husus ise klasik mahkeme sistemi yerine uzmanlaşmış bir yargılama modeli kurulması ihtimalidir.
Konuşulan modele göre Ankara’da oluşturulacak ihtisas mahkemesi veya ihtisas hâkimliği, başvuruları kısa sürede sonuçlandıracaktır.
Bu modelin gerekçesi ise geçmiş çözüm sürecinde farklı mahkemelerde yürüyen uzun yargılamaların tekrar edilmemesi olarak açıklanmaktadır.
Eğer bu sistem kabul edilirse, yargılama sürecinin daha hızlı işlemesi amaçlanacaktır.
Ancak burada da hukuk devleti ilkesi açısından tartışılması gereken önemli başlıklar bulunmaktadır.
Örneğin;
kanun teklifi açıklandığında ayrıntılı biçimde değerlendirilmesi gereken hususlar olacaktır.
Geçmişin gölgesi: 8 ayrı pişmanlık yasası bugüne ne söylüyor?
Bugün “Terörsüz Türkiye” kapsamında hazırlanması beklenen yasal düzenleme, kamuoyunda yeni bir hukuk modeli olarak tartışılmaktadır. Oysa Türkiye, terör örgütlerinden ayrılmayı teşvik eden hukuki düzenlemeler konusunda önemli bir geçmişe sahiptir. Yaklaşık 40 yıllık terörle mücadele sürecinde kamuoyunda “pişmanlık yasası” olarak bilinen 8 ayrı yasal düzenleme yürürlüğe girmiş ve farklı dönemlerde uygulanmıştır.
Bu nedenle hazırlanacak yeni düzenlemeyi değerlendirirken geçmiş uygulamaları göz ardı etmek sağlıklı bir yaklaşım olmayacaktır. Aksine, önceki tecrübeler yeni düzenlemenin başarısı açısından önemli dersler içermektedir.
Bugüne kadar çıkarılan 8 pişmanlık yasası kapsamında PKK terör örgütü mensuplarından 4 bin 429 kişi başvuruda bulunmuştur. Bunlardan 2 bin 40 kişi ilgili yasal düzenlemelerden yararlanırken, 2 bin 389 kişinin başvurusu çeşitli gerekçelerle kabul edilmemiştir. Ayrıca 509 kişi hakkında koruma tedbirleri uygulanmıştır.
Bu rakamlar tek başına önemli olmakla birlikte, asıl dikkat edilmesi gereken husus geçmiş uygulamaların ortaya çıkardığı sonuçlardır.
Yeni düzenleme geçmişten ne kadar farklı?
Kamuoyuna yansıyan bilgiler incelendiğinde, hazırlanması beklenen düzenlemenin temel mantığının önceki “etkin pişmanlık uygulamalarına” büyük ölçüde benzediği görülmektedir.
Geçmişte çıkarılan pişmanlık yasalarının ortak özellikleri incelendiğinde şu temel unsurlar öne çıkmaktadır:
Bugün kamuoyunda konuşulan çerçeveye bakıldığında ise benzer bir sistematiğin korunduğu anlaşılmaktadır.
Buna göre;
Dolayısıyla yöntem bakımından bakıldığında, bugün tartışılan modelin önceki etkin pişmanlık uygulamalarından tamamen farklı yeni bir sistem olduğu söylenemez.
Aksine, mevcut etkin pişmanlık sisteminin geliştirilmiş, merkezî hâle getirilmiş ve topluma yeniden kazandırma hedefiyle genişletilmiş yeni bir versiyonu olarak değerlendirilmesi mümkündür.
En büyük risk: Geçmişi çağrıştıran bir algı
Tam da bu noktada yasa koyucuya önemli bir uyarıda bulunmak gerektiğini düşünüyorum.
Eğer hazırlanacak düzenleme kamuoyunda veya örgüt mensupları tarafından geçmişte uygulanan pişmanlık yasalarının yeni bir versiyonu olarak algılanırsa, beklenen başvuru sayısına ulaşılması zorlaşabilir.
Çünkü geçmiş uygulamalara ilişkin olumlu veya olumsuz bütün tecrübeler, yeni düzenlemeye yönelik güven duygusunu doğrudan etkileyecektir.
Devletin amacı gerçekten silah bırakan örgüt mensuplarını topluma yeniden kazandırmak ve terörü kalıcı olarak sona erdirmek ise, hazırlanacak hukuki mekanizmanın yalnızca isminin değil, yöntemi, güvenceleri ve uygulama esaslarının da geçmişten ayrıldığını açık biçimde ortaya koyması gerekir.
Bu nedenle yeni düzenlemenin yalnızca “8. pişmanlık yasasının devamı” olarak görülmesine izin verilmemelidir.
Ben bu değerlendirmeyi süreci eleştirmek amacıyla yapmıyorum.
Tam tersine…
“Terörsüz Türkiye” hedefinin başarıya ulaşmasını isteyen biri olarak, geçmiş tecrübelerden ders çıkarılmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum.
Yasa ne kadar güven verici, şeffaf ve öngörülebilir olursa, başarı ihtimali de o kadar artacaktır.
“Topluma entegrasyon yasası” mı, “Eve dönüş yasası” mı?
Bugün itibarıyla hazırlanmakta olan düzenlemenin resmî adı henüz belli değildir.
Ancak kamuoyuna yansıyan komisyon değerlendirmelerinde “Topluma Entegrasyon Yasası” ifadesinin kullanıldığı görülmektedir.
Bu nedenle kamuoyunda zaman zaman “Eve Dönüş Yasası” veya “Topluma Yeniden Kazandırma Yasası” şeklinde isimlendirmeler de yapılmaktadır.
Aslında bu yaklaşım Türkiye açısından tamamen yeni değildir.
2008 yılında yayımladığım “Kürt Sorunu mu?” isimli kitabımda da silah bırakan örgüt mensuplarının topluma yeniden kazandırılmasına ilişkin hukuki modellerin nasıl oluşturulabileceğini ayrıntılı biçimde ele almış, güvenlik ile hukuk arasındaki dengenin nasıl kurulabileceğine ilişkin önerilerimi paylaşmıştım.
Bugün kamuoyunda tartışılan birçok başlığın, o tarihte dile getirdiğim önerilerle benzerlik göstermesi dikkat çekicidir.
Kimler yararlanabilecek?
Kamuoyuna yansıyan değerlendirmelere göre hazırlanacak düzenleme, örgüt mensupları arasında hukuki bir ayrım yapacaktır.
Buna göre;
öngörülmektedir.
Dolayısıyla tartışılan model, genel af anlayışından ziyade bireysel sorumluluk esasına dayalı bir hukuk mekanizmasını esas almaktadır.
Kamuoyuna yansıyan bazı değerlendirmelerde, güvenlik birimlerinin analizlerine göre yaklaşık 1.000 sivil unsur ile 8 bin civarında örgüt mensubunun bu süreçten yararlanabileceği ifade edilmektedir.
Buna karşılık örgütün üst düzey yönetim kadrosunda bulunan yaklaşık 1.100 kişinin ise bu düzenleme kapsamı dışında tutulabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.
Ancak bu rakamların ve değerlendirmelerin resmîleşmiş veriler olmadığını, kanun teklifinin henüz TBMM’ye sunulmadığını özellikle belirtmek gerekir.
Cezaevindeki hükümlüler ve tutuklular
Kanaatimce bugün cevap bekleyen en önemli hukuki soru, cezaevinde bulunan örgüt mensuplarının durumudur.
Kamuoyunda konuşulan model daha çok silah bırakarak teslim olacak kişiler üzerine kurulmaktadır.
Peki, hâlen cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlüler bu düzenlemeden yararlanabilecek midir?
Yararlanacaklarsa hangi şartlar aranacaktır?
Etkin pişmanlık hükümleri mevcut infaz sistemiyle nasıl ilişkilendirilecektir?
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya denetimli serbestlik gibi kurumlar, cezaevinde bulunan kişiler bakımından nasıl uygulanacaktır?
Bu soruların cevabı henüz verilmiş değildir.
Kanun teklifinin TBMM’ye sunulmasıyla birlikte bu hususların ayrıntılı biçimde açıklığa kavuşturulması gerekecektir.
Benzerlikler ve ayrışan noktalar
Bugün kamuoyuna yansıyan bilgiler ışığında hazırlanması beklenen düzenlemenin temel işleyişi, önceki etkin pişmanlık uygulamalarıyla önemli ölçüde benzerlik göstermektedir.
Benzer yönleri şunlardır:
Buna karşılık farklı olması beklenen yönler ise şunlardır:
Dolayısıyla bugün tartışılan konu yalnızca yeni bir ceza hukuku düzenlemesi değildir.
Asıl tartışılan husus, Türkiye’nin yaklaşık 40 yıldır devam eden silahlı çatışmayı hangi hukuki ve siyasal model üzerinden sona erdirmeye çalıştığıdır.
Bu nedenle hazırlanacak düzenlemenin başarısı yalnızca çıkarılacak kanuna değil; toplumda oluşturacağı güvene, hukuk devleti ilkelerine bağlılığına ve toplumsal meşruiyetine bağlı olacaktır.
Pax Türkiye: Yeni bir güvenlik doktrini mi, yeni bir barış paradigması mı?
Son dönemde “Terörsüz Türkiye” süreciyle birlikte kamuoyunda sıkça dile getirilen kavramlardan biri de “Pax Türkiye” olmuştur.
Latince “Pax” kelimesi “barış” anlamına gelmektedir. Tarihte “Pax Romana”, “Pax Britannica” ve “Pax Americana” kavramları, belirli bir gücün kendi coğrafyasında oluşturduğu düzeni ve istikrarı ifade etmek için kullanılmıştır.
Bugün dile getirilen “Pax Türkiye” kavramı ise, Türkiye’nin yalnızca kendi sınırları içerisinde değil, aynı zamanda yakın coğrafyasında da güvenlik ve istikrar üreten bir ülke olmasını ifade etmektedir.
Bu yaklaşımın temel amacı, 1984 yılından bu yana devam eden silahlı çatışma sürecini sona erdirerek yalnızca terörü bitirmek değil; aynı zamanda Türkiye’nin iç barışını sağlamlaştırırken bölgesel güvenliğin de temel aktörlerinden biri hâline gelmesini sağlamaktır.
Devletin kullandığı kavram “Terörsüz Türkiye”dir.
PKK tarafının kullandığı söylem ise daha çok “demokratik siyaset alanının genişletilmesi” şeklindedir.
Tarafların kullandıkları kavramlar farklı olsa da tartışmanın merkezinde aynı hedef bulunmaktadır:
Yaklaşık 40 yıldır devam eden bu süreçte on binlerce insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca vatandaş doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmiş, milyarlarca dolarlık kamu kaynağı güvenlik harcamalarına ayrılmıştır.
Dolayısıyla bugün tartışılan mesele yalnızca bir güvenlik meselesi değildir.
Aynı zamanda ekonomik kalkınma, demokratikleşme, hukuk devleti, sosyal barış ve toplumsal bütünleşme meselesidir.
TBMM komisyonunun yol haritası ne söylüyor?
Kamuoyuna yansıyan bilgiler doğrultusunda TBMM bünyesinde oluşturulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan yol haritası, bugün tartışılan sürecin siyasal çerçevesini oluşturmaktadır.
Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir.
Komisyon raporu bir kanun değildir.
Bağlayıcı bir hukuk normu değildir.
Hükûmete sunulmuş tavsiye niteliğinde bir politika metnidir.
Dolayısıyla raporda yer alan önerilerin tamamının kanunlaşacağını söylemek mümkün değildir.
Ancak yine de kamuoyuna yansıyan başlıklar, yasa koyucunun nasıl bir çerçeve üzerinde çalıştığını göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
Raporda öne çıkan başlıklar şu şekilde özetlenebilir:
Birinci olarak anayasal çerçeve…
Anayasa’nın 66’ncı maddesinde yer alan Türk milleti tanımının korunacağı, Anayasa’nın ilk 4 maddesinin tartışmaya açılmayacağı ifade edilmektedir.
Buna karşılık temel hak ve özgürlükler ile demokratik standartların güçlendirilmesine yönelik çalışmalar yapılabileceği belirtilmektedir.
Bu yaklaşım, son yıllarda sıkça tartışılan “kimlik tartışmaları”nın anayasal düzlemde kapatılmasının amaçlandığını göstermektedir.
İkinci başlık, silahsızlanma ve örgütsel fesih sürecidir.
Silah bırakmanın yalnızca bireysel değil, örgütsel düzeyde de tamamlanması hedeflenmektedir.
Silahlı yapının tamamen sona ermesi, sürecin temel şartı olarak görülmektedir.
Üçüncü başlık, topluma entegrasyon yasasıdır.
Silah bırakan kişilerin yeniden toplumsal yaşama katılmalarını sağlayacak hukuki mekanizmaların oluşturulması planlanmaktadır.
Meslek edindirme, psikolojik destek, istihdam ve sosyal uyum programlarının bu kapsamda değerlendirilmesi beklenmektedir.
Dördüncü başlık, mağdur haklarıdır.
Şehit aileleri, gaziler ve terör mağdurlarının haklarının korunması, zararlarının giderilmesi ve süreç hakkında bilgilendirilmeleri, toplumsal meşruiyet açısından büyük önem taşımaktadır.
Kanaatimce hazırlanacak kanunda yalnızca örgüt mensuplarının haklarının değil, terörden zarar gören vatandaşlarımızın haklarının da açık biçimde güvence altına alınması gerekmektedir.
Aksi hâlde toplumsal vicdanın ikna edilmesi güçleşecektir.
Beşinci başlık, demokratik siyaset alanıdır.
Kamuoyunda yapılan değerlendirmelerde demokratik siyasetin güçlendirilmesi ve şiddetin tamamen siyaset dışına çıkarılması hedeflenmektedir.
Ancak burada dikkat çekici olan husus şudur:
Bugüne kadar kamuoyuna yansıyan bilgiler daha çok güvenlik ve ceza hukuku boyutuna ilişkindir.
Demokratikleşmeye ilişkin somut hukuki reformların neler olacağı henüz açıklanmış değildir.
Bana göre sürecin en önemli eksikliklerinden biri de budur.
Çünkü Kürt meselesi yalnızca güvenlik eksenli bir konu değildir.
Aynı zamanda demokrasi, hukuk devleti, yerel yönetimler, siyasal temsil, ekonomik kalkınma ve temel haklar meselesidir.
Eğer süreç yalnızca silah bırakmaya indirgenirse, uzun vadeli toplumsal barışın sağlanması güçleşebilir.
Dil, kültür ve yerel yönetimler
Komisyon değerlendirmelerine göre Anayasa’nın 42’nci maddesinde yer alan eğitim diline ilişkin hükmün korunması öngörülmektedir.
Başka bir ifadeyle Türkçe eğitim dili olmaya devam edecektir.
Buna karşılık yaşayan diller ve lehçelere ilişkin mevcut kültürel uygulamaların geliştirilmesi, seçmeli derslerin sürdürülmesi, üniversitelerde ve kültürel faaliyetlerde bu alanların desteklenmesi yönünde öneriler bulunmaktadır.
Yine yerel yönetimlere ilişkin olarak kayyum uygulamalarının mevcut terör mevzuatı çerçevesinde yeniden değerlendirilmesine yönelik öneriler de kamuoyuna yansımıştır.
Ancak bunların tamamı bugün için yalnızca öneri niteliğindedir.
Kanun teklifinin TBMM’ye sunulmasıyla birlikte hangi düzenlemelerin korunacağı, hangilerinin değiştirileceği netlik kazanacaktır.
Cevap bekleyen sorular
Bugün elimizde bir kanun metni bulunmadığı için cevap bekleyen çok sayıda hukuki soru bulunmaktadır.
Örneğin;
Cezaevinde bulunan hükümlüler bu düzenlemeden nasıl yararlanacaktır?
Başvurusu reddedilen kişiler hangi kanun yoluna başvurabilecektir?
MİT raporunun hukuki niteliği ne olacaktır?
Tek hâkimli ihtisas mahkemesi modeli, adil yargılanma ilkesi bakımından nasıl denetlenecektir?
Toplumsal entegrasyon programlarının finansmanı nasıl sağlanacaktır?
Terörden zarar gören vatandaşların tazminat ve hakikat talepleri hangi mekanizma tarafından karşılanacaktır?
Bu soruların tamamı ancak kanun metni açıklandığında cevap bulacaktır.
Sonuç: Kanunun başarısı adında değil, güven vermesinde gizlidir
Bugün kamuoyuna yansıyan bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, hazırlanması beklenen düzenlemenin yöntem bakımından geçmiş etkin pişmanlık uygulamalarıyla önemli ölçüde benzerlik taşıdığı görülmektedir.
Silahla teslim olma…
Örgütsel faaliyetlerden vazgeçtiğini samimi biçimde beyan etme…
Millî İstihbarat Teşkilatı’nın hazırlayacağı değerlendirme raporu…
Uzmanlaşmış yargılama sistemi…
Bütün bunlar daha önce uygulanan modelleri büyük ölçüde hatırlatmaktadır.
İşte tam da bu nedenle yasa koyucunun en fazla dikkat etmesi gereken husus, yeni düzenlemenin toplumda ve başvuru yapması beklenen kişiler nezdinde yalnızca “yeni bir pişmanlık yasası” olarak algılanmamasıdır.
Ben bu değerlendirmeleri süreci eleştirmek için yapmıyorum.
Tam tersine, hedef gerçekten “Terörsüz Türkiye” ise, geçmiş tecrübelerden ders çıkarılması gerektiğine inanıyorum.
Temennim; hazırlanacak düzenlemenin yalnızca bir ceza hukuku metni olarak kalmaması, aynı zamanda toplumsal barışı güçlendiren, mağdur haklarını gözeten, hukuk devleti ilkelerinden ayrılmayan ve güven veren bir model hâline gelmesidir.
Son söz olarak şunu ifade etmek isterim:
Bugün konuştuğumuz bütün hususlar, kamuoyuna yansıyan açıklamalar ve komisyon değerlendirmelerine dayanmaktadır.
Nihai değerlendirmeyi ise ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulacak kanun teklifini madde madde gördükten sonra yapmak mümkündür.
Çünkü hukukta esas olan açıklamalar değil, yürürlüğe giren kanun metnidir.
O gün geldiğinde, teklifin her maddesini hukuk devleti, demokratik meşruiyet, toplumsal barış ve millî güvenlik perspektifinden yeniden değerlendireceğiz.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, sadece silahların susması değil; hukukun üstünlüğü, adalet duygusu ve toplumsal güven üzerine inşa edilmiş kalıcı bir barıştır.
MESUT DEĞER
Washington’dan Tahran’a, Doha’dan İslamabad’a kadar uzanan diplomasi trafiği son günlerde yeniden hız kazandı. Kulislere yansıyan bilgiler, ABD ile İran arasında yeni bir mutabakat zemini arandığını gösteriyor. Özellikle 14 Haziran tarihinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın doğum gününe denk gelmesi nedeniyle sembolik bir anlam taşıdığı ve anlaşmanın bugün imzalanması yönünde siyasi bir beklenti oluşturduğu konuşuluyor.
Ancak diplomasi, sembollerden çok çıkar hesaplarıyla ilerler.
İran cephesinden gelen açıklamalar, müzakerelerin henüz tamamlanmadığını gösteriyor. Devrim Muhafızları’na yakın çevrelerden yapılan değerlendirmelerde, pazar günü kesin bir anlaşmanın beklenmediği ifade ediliyor. Buna rağmen ABD, İran, Katar ve Pakistan arasında sürdürülen yoğun temaslar, önümüzdeki günlerde elektronik imza yöntemiyle bir mutabakat metninin ortaya çıkabileceğine işaret ediyor.
Peki, böyle bir anlaşma gerçekten ne anlama gelir?
Daha önemlisi, böyle bir anlaşma Ortadoğu’daki savaşı sona erdirebilir mi?
İşte tam bu noktada kamuoyunda yeterince tartışılmayan bir aktör devreye giriyor: İsrail.
Anlaşmanın görünen ve görünmeyen maddeleri
Kulislerde konuşulan taslak başlıklar dikkat çekici.
Buna göre tarafların;
gibi maddeler üzerinde çalıştığı öne sürülüyor.
Bu başlıklar ilk bakışta olumlu görünüyor. Çünkü dünya ekonomisinin can damarlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nın açık kalması yalnızca İran ve ABD’yi değil, Avrupa’dan Çin’e kadar bütün küresel ekonomiyi ilgilendiriyor.
Petrol fiyatları, enerji güvenliği ve uluslararası ticaret açısından bakıldığında dünya piyasaları böyle bir anlaşmayı memnuniyetle karşılayacaktır.
Ancak uluslararası siyasette anlaşmaların kaderini yalnızca imza atanlar belirlemez.
Bazen masada olmayanlar daha belirleyici olabilir.
Masadaki boş sandalye
Bugün ABD ile İran arasında yapılacak olası bir anlaşmanın en dikkat çekici yönü, İsrail’in masada olmamasıdır.
İsrail böyle bir anlaşmanın tarafı değil.
Dolayısıyla hukuken anlaşmanın yükümlülükleri İsrail’i doğrudan bağlamıyor.
Tam da bu nedenle önümüzdeki dönemin en önemli sorusu şu olacaktır:
ABD ile İran arasında sağlanacak uzlaşma İsrail tarafından kabul edilecek mi?
Bu sorunun cevabı son derece kritik.
Çünkü İsrail’in İran’a bakışı ile Washington’un İran’a bakışı arasında zaman zaman ciddi farklılıklar oluşabiliyor.
ABD açısından İran, kontrol edilmesi gereken bir rakip olabilir.
İsrail açısından ise İran, varoluşsal bir güvenlik tehdidi olarak görülüyor.
Bu iki yaklaşım arasındaki fark, anlaşmaların kaderini doğrudan etkileyebilir.
Netanyahu’nun değişmeyen kırmızı çizgisi
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu yıllardır aynı görüşü savunuyor:
İran’ın nükleer silaha ulaşmasına izin verilemez.
Hatta Netanyahu’nun yaklaşımı bunun da ötesinde.
İsrail yalnızca İran’ın nükleer silaha sahip olmasına değil, nükleer silaha yaklaşmasına da karşı çıkıyor.
İşte bu nedenle Tel Aviv yönetimi geçmişte olduğu gibi bugün de yalnızca Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimlerine güvenmeyebilir.
2018 yılında İsrail’in İran’ın gizli nükleer arşivlerini ele geçirdiğini açıklaması, Tel Aviv’in Tahran’a yönelik kuşkularını daha da artırmıştı.
Bu nedenle İsrail açısından mesele yalnızca imzalanacak metnin içeriği değil, İran’ın gelecekte ne yapabileceğidir.
Başka bir ifadeyle İsrail, niyetleri değil, kapasiteyi esas alıyor.
Sorun yalnızca nükleer program değil
Batı kamuoyu çoğu zaman İran meselesini yalnızca nükleer program üzerinden okuyor.
Oysa İsrail açısından tablo çok daha geniş.
Tel Aviv yönetimi için;
aynı güvenlik denklemine ait unsurlar.
Bu nedenle yalnızca uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlayan bir anlaşma, İsrail tarafından “eksik anlaşma” olarak değerlendirilebilir.
Nitekim İsrail’in önümüzdeki süreçte şu soruyu gündeme getirmesi sürpriz olmayacaktır:
İran’ın nükleer faaliyetleri sınırlandırılıyor ama bölgesel nüfuzu ne olacak?
Bu soru cevaplanmadan kalıcı bir güven ortamı oluşturmak kolay görünmüyor.
ABD’nin garantisi yeterli olur mu?
Varsayalım ki Washington ile Tahran arasında kapsamlı bir anlaşma imzalandı.
ABD yönetimi de İsrail’e açık biçimde “Askeri operasyon istemiyoruz” mesajı verdi.
Bu durumda İsrail tamamen geri çekilir mi?
Geçmiş tecrübeler bunun garanti olmadığını gösteriyor.
İsrail, tarih boyunca güvenlik konularında bağımsız hareket etme kapasitesini korudu.
Bu nedenle açık savaş ihtimali azalsa bile;
gibi yöntemlerin tamamen gündemden çıkacağını söylemek gerçekçi olmaz.
Yani savaş sona ermese bile şekil değiştirebilir.
Ortadoğu’nun acı gerçeği
Ortadoğu’da hiçbir çatışma tek başına nükleer dosyadan ibaret değildir.
Gazze meselesi ortadadır.
Lübnan krizi devam etmektedir.
Suriye’deki güç dengeleri henüz oturmamıştır.
Golan Tepeleri üzerindeki anlaşmazlık sürmektedir.
Filistin sorunu çözülmemiştir.
İran ile İsrail arasındaki karşılıklı güvensizlik ise son 40 yılın en yüksek seviyelerinden birine ulaşmıştır.
Bu tablo içerisinde ABD ile İran arasında imzalanabilecek bir anlaşma önemli bir başarı olarak görülebilir.
Ancak bu başarıyı “kalıcı barış” olarak tanımlamak için henüz çok erkendir.
Sonuç: İmza barışı başlatabilir ama tek başına getiremez
Önümüzdeki günlerde ABD ile İran arasında bir mutabakat ortaya çıkabilir.
Piyasalar rahatlayabilir.
Hürmüz Boğazı açılabilir.
Nükleer müzakereler yeniden başlayabilir.
Fakat bütün bunlar Ortadoğu’daki çatışmaların tamamen sona erdiği anlamına gelmeyecektir.
Çünkü bölgenin güvenlik mimarisi yalnızca Washington ve Tahran tarafından şekillendirilmiyor.
İsrail’in güvenlik algısı, İran’ın bölgesel stratejisi, Arap ülkelerinin pozisyonları ve büyük güçlerin çıkarları bu denklemin ayrılmaz parçalarıdır.
Bu nedenle bugün asıl soru “ABD ile İran anlaşacak mı?” değildir.
Asıl soru şudur:
İsrail’in kendisini güvende hissetmediği bir anlaşma Ortadoğu’da kalıcı barış üretebilir mi?
Bunun cevabı verilmeden atılacak her imza, savaşın sonu değil; yalnızca yeni bir diplomatik sürecin başlangıcı olacaktır.

Mesut DEĞER
Kaynak: indyturk.com
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
7-8 Temmuz 2026 NATO Ankara Zirvesi, sıradan bir diplomatik buluşmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor.
Dünya siyasetinin yeniden sert güç eksenine kaydığı, ABD ile Avrupa arasında güven krizinin büyüdüğü, Rusya-Ukrayna savaşının küresel dengeleri sarstığı ve Ortaoğu’da yeni çatışma ihtimallerinin arttığı bir dönemde Ankara, kritik bir jeopolitik hesaplaşmaya ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.
Bu nedenle zirvede alınacak kararlar yalnızca NATO’nun geleceğini değil, aynı zamanda Türkiye’nin yeni küresel düzende nasıl bir konum alacağını da doğrudan etkileyecek.
Türkiye’nin yani Ankara’nın ev sahipliğinde 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilecek NATO Ankara Zirvesi, yalnızca ittifakın rutin liderler buluşmalarından biri değildir.
Bu zirve, Ortaoğu’da savaş riskinin büyüdüğü ve büyük güç rekabetinin yeni bir safhaya geçtiği kritik bir dönemde yapılmaktadır. Dolayısıyla Ankara Zirvesi’ni yalnızca diplomatik bir organizasyon olarak okumak eksik kalır.
Bu toplantı aynı zamanda yeni dünya düzeninin güvenlik mimarisinin hangi eksende şekilleneceğine dair önemli mesajlar verecektir.
Bugün NATO’nun karşı karşıya olduğu kriz, yalnızca Rusya-Ukrayna savaşı değildir.
Asıl mesele, Batı ittifakının kendi içerisinde yaşadığı stratejik yön kaybıdır. Soğuk Savaş sonrasında “tek kutuplu dünya” fikri üzerine inşa edilen Atlantik düzeni artık ciddi biçimde sarsılmaktadır.
ABD’nin küresel liderlik kapasitesinin aşınması, Avrupa’nın güvenlik bağımlılığı tartışmaları, Çin’in ekonomik ve askeri yükselişi, Rusya’nın yeniden sert güç kullanmaya başlaması ve Ortaoğu’daki çok katmanlı krizler; NATO’yu tarihinin en karmaşık dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakmıştır.
Tam da bu nedenle Ankara Zirvesi, NATO’nun geleceğinin nasıl şekilleneceğine dair bir yol haritası niteliği taşıyacaktır.
Özellikle 2025 Lahey Zirvesi’nde alınan kararların ardından ittifakın askeri yapılanmasında ciddi bir dönüşüm sürecine girildiği görülüyor.
NATO üyelerinin savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’ine çıkarma hedefi, aslında yalnızca teknik bir bütçe meselesi değildir. Bu karar, Avrupa’nın yeni bir militarizasyon sürecine girdiğinin açık göstergesidir.
ABD Başkanı Donald Trump’ın yeniden yükselen siyasi etkisi ise bu dönüşümün merkezinde yer alıyor.
Trump uzun süredir NATO’nun finansal yükünü Washington’un sırtından indirmek gerektiğini savunuyor. Hatta zaman zaman ABD’nin NATO’dan çekilebileceğine dair açıklamaları bile uluslararası sistemde ciddi kırılmalara yol açtı.
2025 itibarıyla NATO savunma bütçesinin yaklaşık yüzde 65’inin ABD tarafından karşılanıyor olması, Washington’daki bu rahatsızlığın temel nedenlerinden biri olarak görülüyor.
Ancak burada dikkat çekici olan nokta, Trump yönetiminin yalnızca mali yük paylaşımı istememesi, aynı zamanda Avrupa’nın kendi güvenlik sorumluluğunu daha fazla üstlenmesini talep etmesidir.
Pentagon’un “NATO Kuvvet Modeli” kapsamında Avrupa’ya sağlayacağı askeri kapasiteyi azaltmaya hazırlanması, aslında Atlantik ittifakında yeni bir dönemin habercisidir.
Bu durum, Avrupa’nın uzun yıllardır alıştığı Amerikan güvenlik şemsiyesinin artık eskisi kadar güçlü olmayabileceğini gösteriyor.
İşte Ankara Zirvesi tam olarak bu kırılmanın yaşandığı döneme denk geliyor.
Washington’un Avrupa’daki asker sayısını azaltma planları, NATO içerisindeki “ABD’siz Avrupa güvenliği mümkün mü?” tartışmalarını hızlandırdı.
Avrupa ülkeleri artık yalnızca Rusya tehdidini değil, aynı zamanda Amerikan güvenlik garantilerinin geleceğini de sorguluyor.
Özellikle Almanya, Fransa ve bazı Avrupa ülkelerinin son dönemde savunma sanayii yatırımlarını hızlandırması tesadüf değil.
Çünkü Avrupa, tarihsel olarak ilk kez kendi güvenlik mimarisini Amerikan desteği olmadan ayakta tutup tutamayacağını tartışıyor.
Ancak NATO içerisindeki sorunlar yalnızca transatlantik ilişkilerle sınırlı değil. İttifakın tehdit algısı konusunda da ciddi ayrışmalar bulunuyor.
Avrupa ülkeleri büyük ölçüde Rusya merkezli bir güvenlik perspektifine sahipken, Türkiye uzun süredir güney kanadındaki tehditlerin yeterince dikkate alınmadığını savunuyor. Ankara’nın “360 derece güvenlik yaklaşımı” vurgusu tam da bu nedenle önemlidir.
2025 Lahey Zirvesi’nde alınan kararların ardından NATO’nun askeri yapılanmasında tarihsel ölçekte önemli bir dönüşüm sürecine girdiği görülüyor.
Zirvenin en dikkat çekici başlığı olan, üye ülkelerin savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’ine çıkarma hedefi, teknik bir bütçe düzenlemesinden çok daha derin anlamlar taşıyor.
Çünkü bu karar, Batı dünyasının yeniden yoğun bir güvenlik ve silahlanma paradigmasına yöneldiğinin açık göstergesi niteliğinde.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Avrupa’da uzun yıllar boyunca “büyük savaş ihtimalinin geride kaldığı” düşüncesi hâkim olmuştu.
Birçok Avrupa ülkesi savunma bütçelerini düşürmüş, güvenlik konusunda büyük ölçüde Amerikan askeri gücüne yaslanmıştı. Ancak Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte bu anlayış köklü biçimde değişmeye başladı.
Artık Avrupa başkentlerinde temel mesele ekonomik büyümeden çok güvenlik kapasitesi, mühimmat stoku, hava savunma sistemleri ve askeri caydırıcılık hâline gelmiş durumda.
Lahey’de alınan kararlar tam da bu zihniyet değişiminin ürünüdür. NATO’nun yalnızca mevcut askeri kapasitesini koruması değil, aynı zamanda silah ve teçhizat stoklarını yüzde 30 oranında artırmayı hedeflemesi, ittifakın uzun süreli ve yüksek yoğunluklu çatışma senaryolarına hazırlık yaptığını gösteriyor.
Bu durum, Avrupa’nın yeni bir militarizasyon sürecine girdiğine işaret ederken, aynı zamanda küresel siyasetin yeniden sert güç eksenine kaydığını da ortaya koyuyor.
Bu nedenle Washington, Avrupalı müttefiklerinden yalnızca daha fazla savunma harcaması yapmalarını değil, aynı zamanda kendi askeri kapasitelerini bağımsız biçimde güçlendirmelerini talep ediyor.
Savunma harcamalarının yüzde 5’e çıkarılması hedefi de aslında bu baskının sonucudur.
Bunun yüzde 3,5’lik kısmının doğrudan askeri harcamalara yani silah, mühimmat, askeri personel ve operasyonel kapasiteye ayrılması planlanırken, kalan yüzde 1,5’lik bölümün savunma sanayii, altyapı güvenliği, lojistik ve stratejik dayanıklılık alanlarında kullanılması öngörülüyor.
Bu tablo bize NATO’nun artık yalnızca bir savunma ittifakı değil, aynı zamanda geniş ölçekli bir savaş hazırlığı organizasyonuna dönüşmeye başladığını gösteriyor.
Daha da önemlisi, Avrupa’da yükselen bu yeni güvenlik anlayışı yalnızca Rusya tehdidiyle açıklanmıyor.
Çin’in küresel sistemde artan etkisi, enerji savaşları, siber saldırılar, Hürmüz Boğazı merkezli krizler ve Ortaoğu’daki istikrarsızlık, NATO’nun tehdit algısını çok daha geniş bir alana yaymış durumda.
Dolayısıyla Lahey’de alınan kararlar, yalnızca bugünün krizlerine değil, önümüzdeki on yılların büyük güç rekabetine hazırlık anlamı taşıyor.
Ankara’da gerçekleştirilecek 2026 NATO Zirvesi ise bu dönüşüm sürecinin nasıl şekilleneceğinin netleşeceği en önemli eşiklerden biri olacak. Çünkü artık mesele yalnızca NATO’nun ne kadar güçlü olduğu değil, Batı ittifakının değişen dünya düzeninde nasıl bir güvenlik stratejisi izleyeceğidir.
Türkiye’ye göre NATO’nun yalnızca kuzeydeki Rusya tehdidine odaklanması stratejik bir eksikliktir. Çünkü Türkiye açısından risk yalnızca Karadeniz’de değil, Suriye’de, Irak’ta, Doğu Akdeniz’de, İran hattında ve hatta Afrika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada büyümektedir.
Özellikle Gazze savaşı sonrası İsrail’in bölgesel askeri hamleleri, İran-İsrail geriliminin büyümesi, Lübnan’daki kırılgan yapı ve Hürmüz Boğazı merkezli enerji krizleri, NATO’nun güvenlik anlayışını doğrudan etkilemektedir.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Hürmüz Boğazı konusunda yaptığı açıklamalar bu açıdan dikkat çekicidir. Çünkü enerji yollarının güvenliği artık yalnızca ekonomik değil, doğrudan askeri bir mesele olarak ele alınıyor.
İran’ın Katar’daki Ras Laffan LNG tesisine yönelik füze ve İHA saldırısı ise bu riskin teorik olmadığını gösterdi. Saldırının doğrudan bir Amerikan üssüne yapılmamış olması bile gerilimin küresel enerji piyasaları üzerindeki etkisini azaltmadı.
Aksine, Körfez’deki enerji güvenliği meselesinin NATO gündemine taşınmasına neden oldu.
Bu noktada İran meselesi, Ankara Zirvesi’nin en kritik başlıklarından biri olabilir. Çünkü İran’a yönelik olası sert NATO pozisyonu, ittifak içerisinde görüş ayrılıklarını derinleştirebilir.
Özellikle ABD’nin İran konusunda daha agresif bir çizgi izlemesi durumunda bazı Avrupa ülkelerinin ve Türkiye’nin daha temkinli davranması olasıdır.
Türkiye açısından İran dosyası son derece hassastır. Ankara bir taraftan NATO müttefiki olarak Batı bloğu içerisinde yer alırken, diğer taraftan İran’la doğrudan çatışmalı bir denklemden kaçınmaya çalışmaktadır.
Ayrıca İran kaynaklı bölgesel istikrarsızlığın Türkiye’ye göç, güvenlik ve enerji alanlarında yeni maliyetler üretmesi de Ankara’nın dikkatle hesapladığı bir konudur.
Öte yandan Ankara Zirvesi’nin en önemli tartışmalarından biri de NATO’nun Rusya ve Çin’i nasıl tanımlayacağı olacaktır.
Son yıllarda Çin’in yalnızca ekonomik değil, teknolojik ve askeri bir güç olarak yükselmesi, NATO’nun stratejik konseptini değiştirmeye başladı.
İttifak içerisinde Çin’in “uzun vadeli sistemik tehdit” olarak tanımlanması yönündeki eğilim giderek güçleniyor.
Fakat burada Türkiye gibi ülkeler açısından yeni bir denge problemi ortaya çıkıyor. Çünkü Ankara’nın hem Rusya hem Çin ile ekonomik ve diplomatik ilişkileri bulunuyor.
Türkiye’nin enerji bağımlılığı, turizm gelirleri, ticaret hacmi ve bölgesel diplomatik dengeleri düşünüldüğünde NATO’nun aşırı sert Rusya karşıtı pozisyonu Ankara açısından ekonomik sonuçlar doğurabilir.
Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sürecinde Türkiye’nin izlediği denge politikası dikkat çekmişti. (Rusya-Ukrayna savaşında Türkiye’nin ara bulucu olması fikrini savaşın başında ortaya koymuştum.)
Ankara bir taraftan Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü desteklerken, diğer taraftan Moskova ile iletişim kanallarını açık tuttu. Tahıl koridoru diplomasisi ve esir takası süreçleri, Türkiye’nin bu denge politikasının somut örnekleri oldu.
Ancak Ankara Zirvesi’nde Rusya’nın “en büyük tehdit” olarak yeniden sert biçimde tanımlanması ve NATO’nun doğu kanadında daha agresif askeri kararlar alması hâlinde Türkiye’nin hareket alanı daralabilir.
Çünkü Türkiye’nin Karadeniz dengesi, enerji güvenliği ve ekonomik çıkarları, Moskova ile tamamen kopuk bir ilişkiyi kaldırabilecek durumda değildir.
Bunun yanında zirvede Ukrayna konusu da önemli başlıklardan biri olacak. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin Ankara Zirvesi’ne davet edilmesi planlanıyor. Bu durum, NATO’nun Kiev’e verdiği siyasi desteğin devam edeceğini gösteriyor. Ancak burada da ittifak içinde tam bir birlik olduğu söylenemez.
Savaşın uzaması Avrupa ekonomilerini zorlamakta, enerji maliyetlerini artırmakta ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmektedir.
Aslında NATO içerisindeki temel krizlerden biri tam olarak budur. İttifak ortak tehdit tanımı yapmakta giderek zorlanmaktadır.
Rusya, Çin, İran, siber saldırılar, enerji güvenliği, göç dalgaları, terör tehdidi ve Ortaoğu krizleri aynı anda NATO gündeminde bulunuyor. Bu kadar farklı güvenlik başlığının aynı stratejik çerçevede yönetilmesi ise her geçen gün daha karmaşık hâle geliyor.
Türkiye ise tam bu kırılma alanlarının merkezinde yer alıyor.
Bir tarafta Suriye ve Irak’taki güvenlik sorunları, diğer tarafta İsrail’in bölgesel askeri hamleleri, Doğu Akdeniz gerilimleri, Ege meseleleri ve terör tehdidi Ankara’nın güvenlik algısını doğrudan şekillendiriyor.
Özellikle “Terörsüz Türkiye” süreci çerçevesinde Ankara’nın NATO’dan beklentisi yalnızca klasik savunma iş birliği değil, aynı zamanda terörle mücadelede daha net destek verilmesi.
Bu nedenle Türkiye, NATO’nun güney kanadının güçlendirilmesini stratejik bir zorunluluk olarak görüyor. Ancak Avrupa ülkelerinin büyük bölümü hâlen güvenlik önceliğini Rusya merkezli tanımlıyor. Bu farklılık, Ankara Zirvesi’nde perde arkasındaki en önemli diplomatik tartışmalardan biri olabilir.
Tabii öte yandan bu zirvenin iç politika boyutu da bulunuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından Ankara Zirvesi yalnızca diplomatik bir organizasyon değil, aynı zamanda Türkiye’nin küresel ölçekteki ağırlığını gösterme fırsatı olarak değerlendiriliyor.
NATO Savunma Sanayii Forumu’nun Ankara’da düzenlenecek olması da bunun bir parçası. Türkiye son yıllarda savunma sanayiinde ciddi kapasite artışı sağladı ve bunu NATO içerisindeki pazarlık gücüne dönüştürmek istiyor.
Özellikle insansız hava araçları, hava savunma sistemleri ve yerli savunma projeleri Ankara’nın yeni diplomatik kozları arasında yer alıyor. Türkiye’nin NATO’nun en yüksek savunma harcaması yapan ülkelerinden biri hâline gelmesi de bu stratejiyi destekliyor.
Fakat tüm bu tabloya rağmen Ankara Zirvesi’nin en kritik sorusu bence hâlen cevapsızdır:
NATO gerçekten ortak bir stratejik vizyona sahip mi?
Trump’ın zirveye katılıp katılmayacağının dahi kesinleşmemiş olması, ABD ile Avrupa arasındaki gerilimin derinliği hakkında önemli bir işaret veriyor.
Eğer Trump Ankara’ya gelmezse bu yalnızca diplomatik bir tercih olmayacak, aynı zamanda Washington’un NATO’ya bakışındaki mesafenin bir anlamda sembolik göstergesi olarak yorumlanacaktır.
Sonuç olarak Ankara Zirvesi, yalnızca NATO’nun değil, küresel sistemin geleceği açısından da kritik sonuçlar doğurabilecek bir toplantıdır.
Bu zirvede alınacak kararlar yalnızca askeri stratejileri değil, enerji politikalarını, ekonomik dengeleri, bölgesel ittifakları ve hatta yeni dünya düzeninin yönünü etkileme potansiyeline sahiptir.
Ankara Zirvesi’nin gerçek önemi de tam burada ortaya çıkıyor.
Bu zirve, NATO’nun geleceğinden çok daha fazlasını belirleyebilir. Belki de ilk kez dünya,
Türkiye’nin yalnızca bir NATO üyesi olarak değil, küresel güç dengeleri arasında yön tayin etmeye çalışan bölgesel bir merkez ülke olarak nasıl pozisyon alacağını izleyecek.

MESUT DEĞER
Ortadoğu meselesi çoğu zaman sloganlara indirgenir: “hak”, “işgal”, “direniş”, “güvenlik” … Oysa İsrail–Filistin çatışması, bu kelimelerin çok ötesinde, modern uluslararası düzenin en çıplak gerçeğini ortaya koyar: hukuk ile güç arasındaki gerilim. Bir yanda uluslararası hukuk normları, Birleşmiş Milletler kararları ve insan hakları söylemleri; diğer yanda ise askeri üstünlük, güvenlik kaygıları ve jeopolitik çıkarlar vardır.
İsrail–Filistin meselesi, bu iki alanın sürekli çarpıştığı bir sahne gibidir. Hukukun evrensel ilkeleri, işgalin sona erdirilmesini ve halkların kendi kaderini tayin hakkını öne çıkarırken; güç politikası, güvenlik gerekçeleri ve bölgeseldengeler üzerinden kendini dayatır. Bu nedenle çatışmayı yalnızca “hak” ya da “işgal” kelimeleriyle tanımlamak, gerçeğin yalnızca bir kısmını görünür kılar.
Asıl mesele, uluslararası düzenin ne kadar hukuk temelli, ne kadar güç odaklı olduğunun sınanmasıdır. İsrail–Filistin çatışması, bu açıdan bir gözlem evi işlevi görür: devletlerin hukuka bağlılık iddiaları ile çıkarlarını korumak için başvurdukları güç arasındaki çelişkiyi en açık biçimde sergiler.
Bugün bir siyasetçinin örneğin ABD Başkanı Donald Trump “Gazze’nin tapusu bende” gibi bir ifade kullanması, ilk bakışta absürt ve hukuken geçersizdir. Gerçekten de uluslararası hukukta bir devlet başkanının başka bir coğrafya üzerinde “mülkiyet” iddiasında bulunması mümkün değildir.
Toprak, özel mülkiyet değil; egemenlik alanıdır.
Ancak bu tür söylemler, hukuki gerçeklikten ziyade, siyasal gerçekliğin dilini yansıtır.
Ve tam da bu noktada, mesele bir hukuk sorunu olmaktan çıkar, bir güç ve düzen meselesine dönüşür. Realist perspektiften bakıldığında İsrail–Filistin çatışması, aslında uluslararası ilişkilerin temel dinamiğini gözler önüne seriyor: devletler, nihai olarak kendi çıkarlarını ve güvenliklerini önceleyen aktörlerdir.
Hukuk, normlar ve değerler çoğu zaman söylem düzeyinde dile getirilse de,realist yaklaşım bu unsurların ancak güç dengesiyle uyumlu olduklarında etkili olabileceğini savunur. İsrail’in güvenlik kaygıları ve askeri üstünlüğü, Filistin’in ise uluslararası hukuk ve meşruiyet arayışı, bu çatışmada iki farklı düzlemi temsil eder.
Realist bakış açısına göre İsrail, varlığını ve güvenliğini sağlamak için güç kullanımını meşru bir araç olarak görürken; Filistin’in hak talepleri, uluslararası sistemde yeterli güç desteği bulamadığı sürece sınırlı kalmaktadır.
Bu durum, uluslararası hukukun tek başına çatışmaları çözmekte yetersiz olduğunu, güç dengelerinin ise belirleyici olduğunu ortaya koyar.Dolayısıyla İsrail–Filistin meselesi, realist teori açısından bir “güç mücadelesi”dir.
Devletler, idealist söylemlerden ziyade çıkarlarını korumak için hareket eder; ittifaklar, diplomasi ve hukuk ise ancak bu çıkarların hizmetinde olduklarında anlam kazanır. Bu çatışma, uluslararası düzenin özünde halen daha güç politikasıyla şekillendiğini ve hukukun ancak güçle desteklendiğinde etkili olabileceğini gösteren en somut örneklerden biridir.
1947’de Birleşmiş Milletler tarafından önerilen bölünme planı, teorik olarak iki devletli bir çözümü mümkün kılıyordu. Fakat tarih bize şunu gösterdi: hukuki tasarımlar, eğer sahada güç tarafından desteklenmiyorsa, kağıt üzerinde kalır. 1948’de savaşın patlak vermesiyle Filistin devleti doğmadan çöktü; ortaya çıkan boşluk ise Ürdün ve Mısır gibi aktörler tarafından dolduruldu. Bu durum, sıkça dile getirilen “Filistin’e devlet kurdurulmadı” tezini basitleştirir; zira mesele bir engellemeden çok, bir siyasal öznenin oluşamaması problemiydi.
1947 yılında Birleşmiş Milletler tarafından önerilen bölünme planına Mısır, Ürdün, Suriye, Irak, Suudi Arabistan ve Lübnan gibi Arap devletlerinin yönelttiği itirazlar, indirgemeci bir okumayla Filistin devletinin kuruluşuna karşı bir pozisyon olarak değerlendirilebilse de, daha yakından incelendiğinde bu tutumun katmanlı bir siyasal ve hukuki gerekçelendirmeye dayandığı görülmektedir.
Söz konusu devletler, öncelikle planın demografik dağılım ile toprak tahsisi arasındaki orantısızlığına dikkat çekerek, nüfus çoğunluğunu oluşturan Arapların aleyhine işleyen bir düzenlemenin meşruiyetini sorgulamış; bu bağlamda ortaya çıkan yapının uluslararası hukuk açısından “rıza temelli” bir çözüm üretmediğini ileri sürmüşlerdir. Bununla birlikte, Arap devletlerinin önemli bir kısmı, iki devletli çözüm modelini ilkesel olarak reddederek, tarihsel Filistin coğrafyasında tek ve Arap egemenliğine dayalı bir siyasal yapı öngörmüştür.
Ne var ki bu normatif söylem, pratikte bölgesel güç dengeleri ve ulusal çıkar hesaplarıyla iç içe geçmiştir: Ürdün’ün Batı Şeria’yı ilhak etme yönündeki politikası ve Mısır’ın Gazze üzerinde doğrudan kontrol tesis etmesi, Filistin adına yürütülen bir müdahale söylemiyle gerekçelendirilse de, bağımsız ve kurumsal bir Filistin devletinin oluşumunu erteleyen fiili sonuçlar doğurmuştur.
Bu çerçevede, Arap devletlerinin tutumu, uluslararası ilişkiler literatüründe sıklıkla vurgulanan “normatif söylem–reel politika” ikiliğinin tipik bir tezahürü olarak okunabilir.
Dolayısıyla analitik açıdan daha isabetli bir değerlendirme, Arap devletlerinin Filistin’in bağımsızlığına kategorik olarak karşı çıkmadıklarını; ancak iki devletli çözümü reddetmeleri, ortak bir Filistin siyasal temsil mekanizması geliştirememeleri ve ulusal çıkar öncelikleridoğrultusunda hareket etmeleri nedeniyle, Filistin’in egemen bir devlet olarak ortaya çıkma sürecini dolaylı fakat yapısal biçimde zorlaştırdıklarını ortaya koymaktadır.
1967’deki Altı Gün Savaşı ise paradigmayı tamamen değiştirdi. Artık sorun, devlet kurulamaması değil, işgal altında devlet kurma paradoksu haline geldi. Bu noktadan sonra Filistin meselesi, klasik ulus-devlet oluşum süreçlerinden ayrışarak, uluslararası hukukun en zor sorularından birine dönüştü: Egemenliği olmayan bir halk, egemenliğini nasıl kurar?
Bu soruya verilen en kurumsal cevap, Filistin Kurtuluş Örgütü ve devamında geliştirilen diplomatik süreçler oldu. Oslo Anlaşmaları, teorik olarak bir devletin altyapısını kurmayı hedefliyordu. Ancak ortaya çıkan yapı, klasik anlamda bir devlet değil; sınırlı yetkilerle donatılmış bir yönetim oldu.
Bu durum, uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça tartışılan bir kavramı doğrular: yarı-egemenlik.1948 süreci çoğu zaman indirgemeci bir anlatıyla açıklanır: Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı, Filistin toprakları “ortada kaldı” ve ardından Birleşmiş Milletler devreye girerek bir paylaşım önerdi.
Ancak bu anlatı, hukuki gerçekliğin yalnızca yüzeyiniyansıtır. Gerçekte Filistin, “sahipsiz toprak” değildi. Osmanlı sonrası dönemde bölge, Birleşik Krallık mandası altına girmiş; yani uluslararası hukukta tanımlı bir idari rejime sahip olmuştur. Dolayısıyla 1947’de Birleşmiş Milletler’in aldığı karar, boş bir araziyi paylaştırmak değil; mevcut bir siyasi-toplumsal yapıyı yeniden düzenleme girişimiydi.
Burada kritik soru şudur;
Eğer ortada bir hukuki düzenleme varsa, bu düzenleme bugün nasıl yeniden tartışmaya açılabilir?
Bu noktada dikkatler, özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve genel olarak uluslararası hukuk mekanizmalarına çevrilir. Ancak realist bir perspektifle bakıldığında, Güvenlik Konseyi’nin yapısı özellikle veto yetkisi bu durumda hukuki süreci doğrudan siyasallaştırmaktadır. Yine de bu durum, hukuki mücadelenin imkansız olduğu anlamına gelmez. Aksine çok katmanlı bir strateji gerektirir
Yani tarihsel hak İddiasının hukuki inşası meselesi. Filistin tarafı, Osmanlı tapu kayıtları ve manda dönemi belgeleri üzerinden, mülkiyet ve yerleşim sürekliliğini sistematik biçimde ortaya koyabilir. Bu, klasik bir “tapu davası” değil; tarihsel egemenlik ve demografik süreklilik argümanının hukukileştirilmesi anlamına gelir.
Keza Uluslararası yargı organlarının eşzamanlı kullanımında da Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumlar, doğrudan sonuç üretmese de, uluslararası meşruiyet inşasının araçlarıdır. Bu mahkemelerden çıkan her karar, sahadaki güç dengesini değil ama algı ve diplomasi zeminini etkiler. Buna ilaveten BM zemininde “Sürekli Gündem” stratejisi oluşur ki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve ilgili komisyonlar aracılığıyla meselenin sürekli gündemde tutulması, sorunun “donmuş bir çatışma” olmaktan çıkarılıp aktif bir uluslararası sorun olarak kalmasını sağlar.
Bu, zaman içinde siyasi baskı üretir. Ve pek tabi çok taraflı diplomasi ve hukukun birleştirilmesi ile hukuki süreçler, tek başına değil; bölgesel ve küresel aktörlerle yürütülen diplomasiyle desteklenmiş hale gelir, getirilir. Çünkü uluslararası sistemde hukuk, çoğu zaman diplomasinin kurumsallaşmış halidir.
Son tahlilde bu durumu hukuki mücadelede nasıl bir masaya taşınmalı sorusunun cevabını vermek gerekir ki, Filistin meselesi, klasik anlamda bir mahkeme salonunda çözülebilecek bir ihtilaf değildir. Bu mesele, ancak çok katmanlı bir “masa” ya taşınabilir: Hukukun sağladığı meşruiyet, Diplomasinin ürettiği baskı. Siyasetin belirlediği güç dengesi. Bu üç unsur birleşmeden kalıcı bir çözüm üretmek mümkünn değildir. Dolayısıyla mesele, yalnızca “dava açmak” değil; hukuku, siyaseti ve diplomasiyi aynı anda işletebilecek bir stratejik akıl geliştirmektir.
Ve belki de en kritik soru şudur:
Filistin meselesi, bir gün gerçekten hukuk zemininde mi çözülecek;
yoksa hukuk, bu meselenin etrafında dolaşmaya devam eden bir meşruiyet aracı olarak mı kalacaktır?
Peki bu noktada hukuk ne yapabilir?
Filistin’in Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi kurumlara başvurması, sıklıkla “gecikmiş adaletin” bir aracı olarak görülür. Nitekim bu kurumlar, işgalin hukuka aykırılığı ya da savaş suçları gibi konularda önemli kararlar ve soruşturmalar üretmektedir. Ancak burada temel bir paradoks vardır: uluslararası hukuk, yaptırım gücünü büyük ölçüdedevletlerin rızasından alır. Bu da hukuku, güçlü aktörlerin onayı olmadan sınırlı etkili bir mekanizmaya dönüştürür.
Dolayısıyla “dava açmak” fikri, normatif açıdan doğru, fakat stratejik açıdan eksiktir. Ortada çözümlenmesi gereken şey, bireysel mülkiyet ihtilafı değil; kolektif egemenlik sorunudur. Gazze ya da Batı Şeria’nın “kime ait olduğu” sorusu, tapu kayıtlarından çok, fiili kontrol ve uluslararası tanınma ile belirlenir.
İşte bu noktada Türkiye’de bu meseleye yaklaşan bazı siyasal ve entelektüel figürlerin perspektifi önem kazanır.
Eski Milli Eğitim Bakanı Sayın Vehbi Dinçerler, Filistin meselesine yaklaşımında yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasi sorumluluk vurgusu yapan isimlerden biri olmuştur. Türkiye’nin Filistin’le ilişkilerinde aktif roller üstlenmiş, Filistin’e yönelik diplomatik ve insani destek mekanizmalarında görev almıştır. Dinçerler’in yaklaşımında dikkat çeken nokta şudur: Çatışma yalnızca askeri yollarla değil, uluslararası hukuk ve diplomatik araçlarla da yönetilmelidir.
Nitekim İsrail’e karşı sadece askeri değil, hukuki ve siyasi yaptırım araçlarının kullanılabileceğini vurgulamış; uluslararası hukukun devreye sokulmasını savunmuştur.
Buradan hareket edersek daha derin, hatta felsefi bir soruya ulaşırız:
Adalet, güçten bağımsız olabilir mi?
Klasik uluslararası hukuk teorisi, bu soruya iyimser bir yanıt verir. Ancak realist yaklaşım ki Ortadoğu’da çoğu zaman daha açıklayıcıdır şunu söyler: Hukuk, çoğu zaman gücün kurumsallaşmış halidir. Filistin meselesi, bu tezin en çarpıcı örneklerinden biridir.
Yine de bu, hukukun tamamen işlevsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine hukuk:
Fakat nihai çözüm, hukukun ötesinde bir bileşime dayanır: diplomasi, güç dengesi ve siyasal irade.
Bugün için en gerçekçi çözüm modelleri iki devletli çözüm, tek devlet modeli ya da uluslararası vesayet teorik olarak tartışılmaya devam ediyor. Ancak sahadaki gerçeklik, bu modellerin her birini zorlaştırıyor. Yerleşim politikaları, coğrafi parçalanmışlık ve iç siyasi bölünmeler, çözümü giderek daha karmaşık hale getiriyor.
Sonuç olarak, Filistin meselesini “dava açılmalı” perspektifine indirgemek, sorunu hukukileştirerek basitleştirmek anlamına gelir. Oysa bu mesele, modern dünyanın en temel çelişkisini yansıtır: hukukun evrensel iddiası ile siyasetin güç temelli doğası arasındaki çatışma.
Uluslararası sistem, bir gün gerçekten hukukun üstünlüğüne mi dayanacak, yoksa hukuk her zaman gücün gölgesinde mi kalacak?
Mesut Değer
22. Dönem Diyarbakır Milletvekili
Kaynak: indyturk
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Diyalektik Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir. 26.03.2026

MESUT DEĞER
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.