12 Haziran 2026 Cuma
Akkuyu NGS, Küresel Güç Oyunlarının Neresinde?
ANA KONTEYNER LİMANI TARTIŞMALARINDA MERSİN GERÇEĞİ GÖRMEZDEN GELİNEMEZ
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
BABAM’LI YILLARDAN…
Ekonomik İyileşmenin Gerçek Zemini Demokrasi ve Adalettir.
Bir ülkenin ekonomisi yalnızca rakamlarla, büyüme oranlarıyla ya da bütçe tablolarıyla ölçülemez. Ekonomi; aynı zamanda bir adalet, güven ve vicdan meselesidir.
Türkiye’nin bugün yaşadığı ekonomik kriz, salt yanlış para politikalarının ya da küresel dalgalanmaların sonucu değildir. Bu kriz, uzun yıllardır ihmal edilen demokrasi anlayışının, liyakat ilkesinin ve sosyal devlet sorumluluğunun birikimli sonucudur.
Kamusal kaynaklar, toplumun ortak emeği ve vergileriyle oluşan en değerli varlıklardır. Bu nedenle kamu yönetiminde her harcama yalnızca ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur. İsrafın yaygınlaştığı bir kamu düzeni, vatandaşın devlete olan güvenini zedeler; adalet duygusunu ve toplumsal dayanışmayı zayıflatır.
Kamusal alanda israf çoğu zaman gereksiz harcamalar, ihtiyacın üzerinde yapılan yatırımlar, plansız projeler ve şeffaflıktan uzak karar süreçleriyle ortaya çıkar. Oysa etkin planlama, hesap verebilirlik ve katılımcı yönetim anlayışı bu sorunun en güçlü panzehiridir. Her kuruşun toplumun refahına dönüşmesi gerektiği bilinci, kamu görevinin temel ilkesidir.
Ekonomik refahın kalıcı hale gelmesi için önce devletin kendi içinde demokratik bir işleyişi inşa etmesi gerekir. Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; ifade özgürlüğünün güvence altında olduğu, hukukun herkese eşit uygulandığı, kurumların kişilere değil kurallara bağlı çalıştığı bir düzen demektir.
Güvenin olmadığı yerde yatırım olmaz; hukukun zayıfladığı yerde ekonomi güçlenmez. Bu nedenle Türkiye ekonomisini düzeltmenin ilk adımı, demokrasiye samimi bir dönüş ile mümkündür.
Bu dönüşümün ayrılmaz parçası ise liyakat ilkesidir. Kamuda ve ekonomiyi yöneten kurumlarda ehliyet ve bilgi yerine sadakatin esas alınması, yalnızca kurumsal çöküşü değil, toplumsal adaletsizliği de derinleştirmiştir. Liyakatten uzaklaşan her sistem, kaynak israfını, verimsizliği ve güvensizliği beraberinde getirir. Ekonomi yönetimi, bilimden ve uzmanlıktan koparıldığında bedelini en ağır şekilde halk öder.
Bir diğer temel sorun ise yolsuzlukların sıradanlaşmasıdır. Yolsuzluk, yalnızca kamu kaynaklarının kötüye kullanılması değildir; aynı zamanda toplumun devlete olan inancının aşınmasıdır. Şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanmadan, yolsuzlukların üzerine kararlılıkla gidilmeden ekonomik toparlanmadan söz etmek mümkün değildir. Kamu kaynakları bir avuç ayrıcalıklı kesime değil, toplumun tamamına ait olmalıdır.
Türkiye’de ekonomik politikalar uzun süredir dar gelirli, asgari ücretli ve emeklileri önceleyen bir anlayıştan uzaklaşmıştır. Oysa toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan bu kesimler korunmadan ne iç piyasa canlanabilir ne de sosyal barış sağlanabilir.
Enflasyon karşısında eriyen ücretler, güvencesiz yaşam koşulları ve artan yoksulluk, yalnızca bireysel değil, yapısal bir sorundur. Ekonomi, insanı merkeze almadığı sürece sürdürülebilir olamaz.
Gerçek bir sosyal devlet, vatandaşına barınma, sağlık, eğitim ve istihdamı bir lütuf olarak değil, temel bir hak olarak sunar. Bugün milyonlarca insan barınma krizinin, sağlıkta eşitsizliğin ve eğitimde fırsat adaletsizliğinin pençesindedir. Yüzbinlerce üniversite mezunu genç, işsizlik ve gelecek belirsizliği içinde ciddi bir psikolojik travma yaşamaktadır.
Bu travma, yalnızca bireylerin değil, ülkenin geleceğinin de kaybıdır. Eğitilmiş gençliğini umutsuzluğa mahkûm eden hiçbir ekonomi ayakta kalamaz.
Ekonomik iyileşme, yalnızca maddi göstergelerle değil, toplumun sosyalleşme kapasitesi ile de ilgilidir. Eşitlikçi ve kapsayıcı yasalarla desteklenmeyen bir toplumda kutuplaşma derinleşir, dayanışma zayıflar. Toplumsal barışın olmadığı yerde üretim de, refah da kalıcı olmaz. Bu nedenle devlet, tüm vatandaşlarını kimlik, inanç, düşünce ve yaşam tarzı farkı gözetmeden kucaklayan bir hukuk düzenini hayata geçirmek zorundadır.
Bu hukuk düzeninde, ifade özgürlüğü ekonomik gelişmenin ön koşullarından biridir. Düşüncenin baskılandığı, eleştirinin suç sayıldığı bir ülkede adalet sağlanamaz. Adaletsiz bir ortamda ne bilim gelişir ne yenilik doğar ne de sağlıklı bir ekonomi inşa edilir. Özgürlük, adalet, kalkınma bir bütündür. Sistem doğru yönetildiğinde bu bütünün parçaları gelişmenin, huzurun, birlik ve dayanışmanın yürütücüsü olur.
Türkiye ekonomisini düzeltmek, teknik bir mali reformdan çok daha fazlasını gerektirir. Bu, demokrasiyle barışmak, adaletle yüzleşmek ve insan onurunu merkeze alan bir devlet anlayışını yeniden inşa etmek demektir.
Ekonomi, ancak bu değerler üzerine kurulduğunda toplumun tamamı için umut ve refah üretebilir.
Bedrettin GÜNDEŞ / SOSYOLOG-YAZAR
İnsanlık yine bir savaşlar sürecine tanıklık ediyor. Emperyal kapitalizm küresel enflasyon fırtınasında yüksek kârlarla yetinmiyor. Emperyal medya ve uzantıları gerçek dışı gerekçelerle savaş için sebepler yumağı sunuyor.
Dünya yurttaşları ise yeryüzünün her yerinden kendilerine sunulan bu makyajlı, yapay haberler çerçevesinde sözde “haber alma özgürlüklerini” kullanarak durumdan “haberdar” oluyorlar. Önümüzdeki saatlerde ve günlerde dünyanın birçok yerinde insanlar zamanlarını İran’da bir ilkokulda ABD ve İsrail saldırıları nedeniyle yaşamlarını kaybeden masum çocukların durumunu protesto etmek veya İran’ın Amerikan üstlerini bahane ederek bölgedeki 6-7 ülkenin çeşitli kentlerini bombalamalarının doğru olup olmadığını tartışarak geçirecek. Çatışmayı ilk başlatan, mağdur olan, haklı olan veya haksız olan tartışmaları da önümüzdeki haftalarda gündemi işgal edecek.
Aslında bir yanda tüm dünyanın enerji kaynaklarına, ticaret yollarına elindeki savaş makineleri ile egemen olmak isteyen dünya jandarması ABD ve birlikte hareket edenler; diğer yanda 45 yıldır önce Şah’ın yıkılması mücadelesine katılan geçici müttefiklerini ortadan kaldıran binlerce insanı Orta Çağ’dan kalma Şeriat kuralları ile yönetmeye çalışan, idamlarla cezalandıran dünyanın en zengin toprakları üzerinde, tüm zenginlikleri bir grup din adamı ve onların koruma aygıtları, muhafızlarına kan damlayan altın tepsilerde sunan molalar diktatörlüğü.
Dünya emekçileri bu devletli çetelerin hesaplaşmasında taraf olamaz!
Dünya emekçileri bu iki çetenin devletli mafya grubunun hesaplaşmasında taraf olamaz. Özellikle çok yakınımızda aylardır hazırlığı yapılan ama dün füzelerin, suikastların devreye sokulmasıyla tüm sıcaklığıyla başlayan bu savaş birçok yanıyla halen sürmekte olan Rusya-Ukrayna Savaşı’na veya birkaç gün önce başlatılan Afganistan-Pakistan Savaşı’na benzemekte.
ABD tüm dünyadaki borçlu kapitalist devletler gibi yüksek borçlarını, bütçe açıklarını savunma sanayisi dedikleri savaş sanayisi ile kapatmaya çalışacak; silah gücüyle çok düşük maliyetli enerji kaynaklarına ya da enerjinin bizzat kendisine el koyacak. Binbir çelişkisi ile obez bir emperyal kapitalist ülke olarak doyumsuz bir avuç küresel kapitalist ile ellerini oluşturarak açılacak yeni savaş aracı piyasaları, pazarı ile keyfine keyif katacak.
Çatışmalı çelişkilerde gizli fırsatlar? Halkların özgürleşmesi ve dayanışması
Kaçınılamaz olarak yine savaşın bedelini, bu çatışmadan hiçbir çıkarı olmayan günahsız kitleler ödeyecek. Emperyal medya sayfalarına yansımayan başka fırsatlar da bu savaşların gürültüsü ve alevleri arasında gizlenmektedir. Bu gizli çelişkiler yumağında bölgede yaşayan halkların doğru ve yerinde adımları ve hareketleri ile çeşitli avantajlara çevrilceği gerçeğine büyük ihtimalle yine tanıklık edeceğiz.
150 yıllık mücadele tarihleri ile dört parçada bölünerek yaşamaya mahkûm edilmiş Kürt halkı bu çatışmadan kendisine özgürleşme yolunda bir fırsat yaratabilir. İki aya yakın sürmekte olan İran iç savaşı sürecinde aralarındaki ufak tefek farklılıkları tecrübeyle ele alarak birlikte hareket etme olanağı yarattılar. Gerek Suriye’deki mücadele gerekse yıllardır İran’da, Irak’ta yürüttükleri mücadelelerin de tecrübesiyle, sadece kendi çaplarında sınırlı hedeflerle değil, tüm İran’ın demokratikleştirilmesi hedefini de şiar edinerek doğru bir çizgide şimdiden saflarını belirlemiş bulunuyorlar.
Sömürgelikten Ortadoğu halklarına özgürlük yolunda Kürtlerin mücadelesi
Medyadan takip edildiği kadarıyla, son 13 yıldır Suriye’de Kürtlerin önderliğinde diğer inançlardan ve etnik kökenden halkların da katılımlarıyla gerçekleştirilen tüm Suriye’nin demokratikleşmesini hedefleyen Kuzey Suriye deneyimi, ‘Rojava’ deneyimi, ‘İran Kürdistanı’nda İranlı Kürtlerle birlikte hareket edebilecek diğer milliyetlerden veya inançlardan topluluklara da ilham verecektir.
Bu savaş, emperyal çeteler arasında çıkar çatışması olarak çok boyutlu sürerken, bu çatışmalardan ve çelişkilerden yine İran dışındaki tüm duyarlı bireylerin, toplulukların ve kurumların katkıları ve destekleriyle İran halkının özgürleşmesi yönünde fırsatlar sunabilir, avantajlara dönüştürülebilir.
Bunu doğru strateji ve doğru taktiklerle birlikte yürütülen insanlık mücadelesi mümkün kılacaktır. Bu savaş bize dünya halklarının birliğine tanık olma fırsatı da sunacaktır. Bu savaş çıksın diye emekçiler ne alkış yaptı ne kimseyi kışkırttı. Ama kapitalistler arasındaki çelişkileri, çatışmaları kendi lehlerine çözmeyi başaracak kadar da küresel mücadelelere tanık oldular.
Emekçiler çelişkileri çözecek, savaşlara son verecek!
Dr. Osman SİRKECİ
Sokak ekonomisi kamuya açık alanlarda, sokaklarda, köşe başlarında, caddelerde, meydanlarda gerçekleştirilen her türlü mal ve hizmet alışverişi olarak tanımlanmaktadır. Sokak ekonomisi kayıtlı ve kayıt dışı faaliyetler olarak iki kısımdan oluşmaktadır. İnsan ihtiyaçlarının sınırsızlığı ve kaynakların nispeten sınırlılığı ölçüsünde meşru olan ve meşru olmayan sosyal ve iktisadi faaliyetleri içeren kısmı da bulunmaktadır. Sokak ekonomisi kamusal alanlarda yürütülen her türlü iktisadi, sosyal, kültürel, sanatsal ve zanaatsal fayda üreten reel ve sanal faaliyetleri kapsamaktadır.
Yirminci yüzyıl boyunca ortadan kalkacağı beklenilen ve tahmin edilen çok küçük ölçekli sokak ticaretinin tüm bu öngörü ve beklentilerin aksine giderek daha yaygın ve etkin hale geldiği öne sürülmekte ve de görülmektedir. Tespit edilebilen göstergeler temelinde tüm alt sektörleri ile birlikte sokak ekonomisinin henüz ölçülememiş hacmiyle, küresel olarak alıcısı ve satıcısı ile 8 milyarlık dünya nüfusunun 6 milyarlık kesiminin günlük yaşamını etkileyen devasa boyutlara ulaştığı tahmin edilmektedir. Veri tabanlarından derlenen nicel göstergeler bu demografik sokak esnafları kümesinin kendine özgü ortak paydaları ölçeğinde yıllık 30 trilyon dolarlık bir ticari hacme ulaştığını göstermektedir. Sokak ekonomisi bu hacmiyle 100 trilyon dolarlık dünya ekonomisinde en büyük ekonomi olarak görülen 21 trilyon dolarlık ABD ekonomisini bile geçmiş görünmektedir.
30 trilyonluk dolarlık hacmi ile sokak ekonomisi, sokak robotları üreticilerinin ve yatırımcılarının dikkatlerini çektiği gibi diğer girişimcilerin ve araştırmacıların da dikkatini çekmeye başlamış bulunmaktadır. Ekonomistler siyasetçiler tarafından dikkate değer görülmeyen, ortadan kalkması beklenen yüzlerce alt sektörü ile sokak ekonomisi dar gelirlilerin, yoksulların ihtiyaçlarının yegâne tedarikçisi olmuştur. İşsizlerin en kolay, en yaygın iş ve ekmek kapısı olarak görülmektedir. Bu çalışmada gündemdeki yerinin giderek daha önemli hale geleceği ön görülen sokak ekonomisinin işlevleri kent yaşamındaki yeri yerel ve ulusal düzeyde yarattığı katma değer, sağladığı istihdam, önlediği enflasyon, yükselttiği alım gücü ile yarattığı ek ticari hacim ile birlikte problemleri, sorunları ve çözüm önerileri ele alınacaktır.
Son 50 yılda küresel ölçekte iyileşme trendinde olan sokak ekonomisi Türkiye’de henüz modern kent yaşantısının yadsınan, görmezden gelinen, horlanan, küçümsenen faaliyetleri olarak önyargılarla algılanmaktadır. Yüzeysel olarak bakıldığında ve sorgulandığında fazla irdelenmeden ne sunulan ürünlerden ne hizmetlerden ne de zihinsel ve sanatsal faaliyetlerden yararlanılmak istenmediği genel olarak ifade edilmektedir. Bireyler hakim olan bilinçaltı ön yargılarla farklı yaşam kesitlerinde bizatihi kendisinin içinde yer aldığı seyyar esnaflık faaliyetlerini ne kendisine itiraf edebiliyor ne de başkalarıyla paylaşabiliyor. Geçmişte kalan seyyarlık faaliyetleri adeta öz geçmişten siliniyor. Ne yeni kariyer ve iş ortamlarında bahse konu ediliyor ne de yakınlara ve çocukla alternatif bir iş olarak yakıştırabiliyor. Bu durum genel olarak inkarın, yadsımanın, küçümsemenin ve hor görmenin temellerini oluşturuyor. Kendisi için utanç kaynağı olan seyyarlık anlayışı seyyarlık yapanların horlanması ve aşağılanmasını tetikliyor.
Sokak faaliyetlerinin, seyyar satıcılık ve sanatçılık faaliyetlerinin can kurtaran olarak yegane çareye dönüşmesi bu sektörün hacmini çok boyutlu olarak genişletmeye başladı (Baştaymaz, 2004). Hacimsel büyüme dikkatlerin yönelmesini de beraberinde getiriyordu elbette. Özellikle 2015’ten bu yana artan araştırmalar, medyada esmeye başlayan pozitif rüzgârlar dikkatleri sokak faaliyetlerinin üzerinde yoğunlaştırdı. Küresel medyanın yanında ulusal ve yerel medya da reyting ve tiraj konusu olarak gördüğü sokak ekonomisin bir toplumsal sorumluluk süreci olarak algılamaya ve sunmaya başladı. Süreç içinde değişim gösteriyor olmakla birlikte bir sokak müzisyeni adeta fukara bir dilenci gözüyle de görülmektedir.
1980’ler Türkiye’sinin bu yüzyıllık sorunu kırk yıl önce Bülent Ecevit tarafından Arayış dergisinde kaleme alınan baş yazılarında işportacıya, seyyar satıcıya toplumumuzun ve ekonomimizin bütün bu yapıcı, yaratıcı, dinamik unsurlarına, ‘bırakın ezilsinler’ deniyor şeklinde ifade edilmektedir (Bayar, 2018, s. 51).
Ecevit’in yorumlarını referans alan Ahmet Bayar da kendi yüksek lisans tezinde kendi başına bir şeyler başarmaya çalışan insanları engellemek yerine onlara yardımcı olunması gerektiğini savunarak devletin sağlayamadığı uygun yaşam alanları ve çalışma koşullarına alternatif olarak seyyar satıcıların, işportacıların belirli düzenlemelerle çalışabilecekleri ortamın sağlanması ve bunların engellenmemesi gerektiği sonucuna varmaktadır. Bu ve benzeri ifadeler sokak ekonomisinin kent yaşamının yadsınan ve görmezden gelinen ayrılmaz bir parçası olduğunu tüm açıklığıyla ifade etmektedir. Aslında sorun olarak lanse edilse de sokak ekonomisi modern toplumun ürettiği sorunlara karşı kendiliğinden oluşan bir çözümdür (Bayar, 2018, s. 51). Kayıt dışına itilmiş, ötekileştirilmiş ve israf edilmekte olan milli bir değerdir. Sosyoekonomik ve politik bir zenginliktir. Tüm bu olumsuzlukların karşısında kayıt dışına ve hukuk dışına itilmiş bir statüsüzlüktür.
Osman SİRKECİ
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.