29 Mayıs 2026 Cuma
3.Dünya Savaşının trampet sesleri küresel büyük çatışmayı haber veriyor…
TİSAN DAVASINDA GÖZLER YENİDEN KEŞİF SÜRECİNDE
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Öyle ya da böyle İstanbul fethedilecekti.
BİR MERSİN AŞIĞI DAHA VEDA ETTİ.
Şubat 1964 İstanbul.
Genç adam kafenin şemsiyesi altında yağmurdan daha hızlı ağlıyordu. Şık paltolu bir bey, sorun nedir yardımım dokunur mu? dedi. Babam öldü biraz önce… Derhal anneni aramalısın dedi yabancı.
Jozef DAKAD (Le Chevalier DAKAD 1.) 65 yaşında İstanbul’da vefat etti. Caro RAAD ve Basile Dakak’ın ikinci evladı Jozef, 1899 yılında İskenderun da doğdu.
Babası Halepli Katolik bir ailedendi ve İskenderun’da gümrük müşaviri idi. Annesi Caro Raad, Halebin büyük bir burjuva ailesine mensuptu. Basil bey işleri büyütmek için çocuklarını da alıp Mersin’e göç etti.
1910’da Mersin’de öldü. Aileyi ayakta tutmak için Jozef okulu bırakarak Belemedik’te Almanlarla tünel yapımında çalıştı. Polyglottu. (Çok dil konuşabiliyordu). Süratle Almanca da öğrendi. Kızılhaçta çalıştı. Lisan bilgisi nedeniyle Mersinin kanalizasyon işlerini yapan Alman firması Lenz’in muhasebe bölümünde çalıştı.Jozef bey 1920 yılların başında Nader ailesinin dünyalar güzeli kızı Jorjet’e aşık oldu. Jorjet hanım Jozef beyden on yaş küçüktü. Aşk ateşi körüklenerek sönmeden onyedi yıl sürdü. Dedikodular Bulgar dağını aşınca 1939 da evlendiler.
İlk meyva 1940 da Caroline (Lina) ile geldi. 1941’de Piyer, 1942’de Amy aileyi meyva ve çiçek sepetine çevirdiler. Hepsi, babalarından aldıkları dil öğrenme yeteneği sayesinde Polyglot(çok lisanlı) oldular. Anneleri evde Fransızca ve Arapça, baba Almanca ve Arapça konuşuyordu. Hizmetliler, görevliler, resmi işler, okul, Türkçe, İngilizce çocuklara fındık,fıstık gibi geldi.
Lenz, Shell, Mobil, Foster/Wheeler, Chicago Bridge, Hollanda Kraliyet Liman Şirketi ATAŞ Rafinerisi ve Limanı ve tahıl Silosunu inşa ederken 1950’lerin ortasından sonra kent uluslararası bir şantiye haline geldi. Çok firma çok iş, nitelikli, lisan bilen elaman açlığı ve açığı Mersindeki lisan bilenleri tüketti. Adana ve İskenderunlu ailelerin çocukları da nasiplerini aldılar. Piyer İleri İlk Okulunda ilk öğretimine başladı.
Öğretmeni Mukadder Sofuoğlu hanımın anılarına bir göz atalım: “Sınıfım üçüncü sınıfa geçti. Çocuklar geçmiş iki yıla göre çok farklılaştılar. Ateş gibiler. Öndeki sıralardan birinde iki erkek çocuğum birinci sınıftan beri yan yana oturuyorlar Atok İlhan ve Piyer Dakak.
Arkadaşları Piyero diye çağırıyorlar. Ne sorsam ikisinin eli cevap için havada. Yanlarına gittim, kısık sesle, çocuklar sınıf cevap veremezse size soracağım sakin olun dedim. Teneffüste bahçede çocukların arasında geziyoruz. Piyero kapıdaki satıcılardan bir şeyler alıp yiyor, içiyor ve bazılarını dönüp arkadaşlarına satıyor. Çocuklar alış verişi bilmiyorlar bile. Sınıfta siz de doğrudan satıcıdan alıp yiyebilirsiniz dedim.
Jorjet hanım çok ilgili, sık sık geliyor, soruyor ve takip ediyor. Özenli bir anne. Diğer çocuğumun annesi Belediye Reisi. Arada doktor babası da geliyor”
İlk öğretimden sonra Piyero İstanbul’a Saint Jozef lisesine gitti. Ve oradan Corc amcasının ve Radie halasının bulunduğu Lyondaki Fransanın iyi üniversitelerinden birisi olan “Lyon Üniversitesi”ne gitti.
Babasının kronik kalp hastalığı nedeni ile ona yardımcı olmak için okulu bitirmeden bırakıp 1960’da Mersin’e döndü.
Toros Otelinin 1933’te kurulduğu yıllarda ilk adı “Bellevue Otel” idi. Nader ailesinin yaşam evleri olan bu ikiz yalılar birçok değişiklilikler yapılarak otel haline getirilmişti. Bellevue Otel adı daha sonra Toros Oteli olarak değiştirildi. 1958 yılı geldiğinde Jozef bey oteli yenileme ve yeni bir mimari plan ile baştan yapma işine girişti. İnşaatı 1964 yılında Piyero bitirdi. Otel 1964’te açıldığında dört katlı 53 odalı olarak servise açıldı. Merkezi ısıtma sistemi, asansör, odalarda banyo ve tuvalet vardı. Otel içinde birinci sınıf bir aşçının yönettiği lokanta, pastane, bar, akşamları canlı müzik, oyun salonu, deniz manzaralı teras, granit zemin gibi modern ötesi bir otel meydana çıkmıştı. Zaten Shell, Mobil, FW(Foster/Wheeler), Chicago Bridge, TC Deniz Kuvvetleri Amirallik Ofisi, tüm odaları yıllık olarak kiralıyordu.
Otel bir anda kentin ve hatta civar kentlerin cazibe merkezi haline geldi. Lina ve Amy Ataş rafinerisini yapan Amerikan firması FW (Foster/Wheeler) da sekreter olarak çalışıyorlardı. Diğer bir alt müteahhit firma olan Chicago Bridge’nin mühendisleri de Otel’de kalıyorlardı.
Piyer beyin babasının ölümünden sonra tüm işi kontrol altına alması uzun sürmedi. Kentte inşaat işleri de yapmaya başladı. Otelin güney terasında müşteriler için güzel bir yüzme havuzu yapmıştı. Kullanım azalınca havuzun bulunduğu yere çok güzel bir apartman yaparak kent siluetini çeşitlendirdi.
Piyero Mersinde birçok konuda örnek ve önder olarak yaşamını sürdürdü. En iyi evlerde oturdu, en iyi arabaları kullandı. Birçok huyu babasına benzerdi. Kolay gülmez, kolay beğenmez ve her şeyi ince detayına kadar incelemeden karar vermezdi. Annesi Jorjet hanıma olan düşkünlüğü ve saygısı tam bir örnekti. Kentlerine olan tutkularından dolayı üç kardeş Lina, Piyer ve Amy her Nisan başında Avrupa’da bulundukları yerlerden gelerek evlerine yerleşirler eski dokuyu, kokuyu içlerine çekerek eski dostluklarını tazelerlerdi.
Mayıs başında kent aşıklımızı Paris’te yitirdik. Vasiyeti üzerine Akbelen Parkında şimdi anası, babası ve çocukluk arkadaşları ile birlikte uzun uykusuna yatırdık. Yıldızlar yoldaşın olsun kıymetli, kente katkı veren kıdemli kenttaş.
Selami Gedik-Mersin-25.05.2026
*Dakkak,Arapça’dır, daqqa=ezmek,dövmek,vurmak demektir, günlük Arapçada değirmenci,metal döven sanatçı(demirci),ince iş
yapan usta manalarına gelir.

SELAMİ GEDİK
Helenistik devrin sessiz tanığı: ZEPHYRION*
Doğu Akdenizde,rüzgarın adını taşıyan kayıp kent.
Kent tarihi araştırmacısı, kent bilgesi Semihi VURAL, Mersin Belediyesinin faydalı kuruluşlarından olan “BELLEK Ofisi” söyleşisinde kurak bir araziyi sulamak üzere eline hortumu aldı. Senelerce sulanmamış, solgun ve hayatı sonsuza kadar terk etmeye meyilli gizli tohumlara can suyu vermek üzere bahçeye (sahneye) çıktı.
İyon ve Rodoslu gemiciler ve yerli Kilikyalılar tarafından M.Ö 200 civarında kurulduğu ve süratle doğu Akdeniz de bir ticari uğrak ve su alma limanı olduğu yönünde bilgiler var.
Belgeli olarak, en kuvvetli delil ise, Kentin M.Ö 175’te Selevkos kırallığında sikke bastığı ve M.Ö 68’de otonom yönetime geçen bir kıyı kenti olduğu şeklinde. Bu varsayılan kuruluş tarihi Helenistik döneme denk gelmektedir.
Dönemlerin tarih aralıkları şöyle;
“M.Ö: 600-490 Arkaik/ 490-330 Grek/ 330-30 Helenistik/ M.Ö 30- M.S 395 Roma/ M.S 395-1453 Doğu Roma”
Kentte kaim ve baskın olan felsefi inanç (Başta İskenderiye olmak üzere,tüm doğu ve orta Akdeniz limanları ve bağlı oldukları kentler.) ; Platon’un TIMAEUS Kitabında yazdığı ve anlattığı, Kozmos, Ruh, Madde, Yaratılış konularıdır. Bu konular o devirde liman kentlerinde çok önemliydi. Platon evreni akıllı,düzenli ve matematiksel bir yapı olarak görür ve anlatır.
Bu düşünce hiçbir teknik navigasyon aletine sahip olmayan denizciler, gök cisimlerine bakarak rota tayin eden kaptanlar ve takvimle çalışan tüccarlar için soyut değil hayati idi.
TIMAEUS, “Evrenin nasıl işlediğini bilirsen, denizi de anlarsın” anlayışının temel metniydi.
Dolayısı ile Grek ve Helenistik devirlerden günümüze kadar gelen 1000 yazılı kitap arasında Platon’un TIMEUS adlı kitabı Doğu Akdenizdeki tüm liman kentleri gibi Zephyrion’u da etkileyen bir antik anayasa hükmündeydi.
Roma ve D.Roma devrinde adı Hadrianopolis olarak değiştirilmiştir, ad değişikliği Roma’nın bölgedeki idari üstünlüğünün işaretidir.
Hadrianopolis erken Hıristiyanlık devrinde Antakya kilisesine bağlı bir piskoposluk idi. Kente ve bölgeye liman ekonomisi hakimdi, alınıp satılan mallar; Zeytinyağı, Şarap, Tahıl, Kereste, Reçine, Katran.
Ticaret yaptığı kentler; Kıbrıs,Antakya,Rodos,İskenderiye.
Kent ile ilgili elimizde olan en somut belge ve madderler kentin ekonomik hayatında kullandığı sikkelerdir.
Sikkelerin üstünde Zeus başı,Hermes, Rüzgar tanrısı sembolleri, ve Roma döneminde basılanlar da Hadrian portresi görülmektedir.
Zepyrion sikkeleri koleksiyoner, nümizmat Eduardo LEVANTE (Cenevre) ve Bekircan TAHBERER (Vancouver ) özel koleksiyonlarında bulunmaktadır. Bu sikkeler karbon testleri yanında daha ileri tekniklerle incelenerek bir çok bilinmeyen açığa çıkarılabilir.
Limanın, şu andaki modern limanın daha doğusunda (Karaduvar sınırları içinde) olduğu yüzey araştırmalarında tesbit edilmiştir. Uray caddesinin Agora olduğu tahmin edilmektedir. Atatürk caddesi eski Toros Oteli civarı yine bu Zephyrıon yerleşim yerleridir.
Modern kent üstüne inşa edildiği için henüz bir kazı yapılamamıştır.
Kent, Sasani Kralı 1. Şapur (Şahpur) (M.S 241-270) tarafından yakılarak yıkılmış ve bir daha eski günlerine dönememiştir.
Bugünkü modern kent Mersin ZEPHYRION kalıntıları üstüne kuruludur.
Araştırmacılar ve amatör tarih yazarları için notlar;
Kilit isimler ve kelimeler (Key words);
-Sir Francis Beaufort(1774-1857)
-Amasyalı Strabon (M.S 25)
-Charles Texier (1802-1871)
-William Martin Leake (1777-1860)
-Edwin John Davis (1821-1901)
-Vital Casimir Cuinet(1833-1896)
-William Mitchell Ramsay (1851-1939)
-Eduardo Levante (1932-2007)
-Bekircan Tahberer(Nümizmat, Zephyrion sikke koleksiyoneri,Vancouver
Yukarıdaki adları sayılan arkeoljistler,tarihçiler,seyyahlar,yer bilimciler,modern devir soyguncuları ve koleksiyonerlerin, kitapları,makaleleri,gezi notları,haritaları,koleksiyonları ve fotoğrafları araştırılarak çok daha fazla bilgi toplamak olasıdır.
Nasıl ve ne zaman çıkarılarak kaçırıldığı henüz tam anlaşılamayan Zephyrion hazineleri, 2. Dünya savaşı bitiminde Rusya tarafından savaş ganimeti olarak Berlin’den tren vagonları ile St Petersburg Hermitage müzesine taşınmış ve müze depolarında sergilenmeyi beklemektedir.

Selami GEDİK
Broadway Mersin’e geldi “KISS me KATE” Aşk, Kıskançlık, entrikalar ve Harika müzikler*
Mersin DOB (Devlet Opera ve Balesi) 28 Şubat, 03 ve 05 Mart günlerinde, maalesef artık hiçbir oyun için yetmeyen salonunda, Kiss me Kate müzikalini sahneledi. Temsiller kapalı gişe oynadı. Adana, Tarsus, Akkuyu’dan gelen seyirciler, Mersinin neredeyse tamamen değişen ve gençleşen oyuncu portföyü ile alkışlarla ve kahkahalarla temsili seyretti.
Yüz kişiyi bulan (teknik kadro dahil) sanatçılar 3 saat boyunca seyirciye neşeli, komik, akıcı, heyecanlı anlar yaşatarak, hoşça vakit sundu.
Sahneleyen Bora SEVERCAN ve Baş Kareograf Özgür Adam İNANÇ alanlarında ustalıklarını ispatladılar. Dansçıların opera sanatçılar ile uyumu tamdı. Görselde göze aykırı gelen, senkronize bozukluğuna hiç rastlanmadı.
W.Shakespeare’in 410 yıl önce (1564-1616) biyolojik olarak öldü, eseleri ile 410 yıldır Katmandu, Anchorage, Tasmania dahil heryerde oyunları sahnelendi ve sahnelenmeye devam ediyor.
Konu Shakespeare’in “The Taming of the Shrew”(Cadalozun terbiyesi) hikayesinden alınmadır M.S70’de Kudüsten getirilen 10 bin Yahudi köle, zamanla İtalyaya yerleşerek Romalı olmuşlardır.
Romanın dışında, büyük çoğunluk ticaretle uğraşmak için Venediğin banliyösü Padua’yı tercih etmiştir. Konu Padua’da zengin bir tüccarın konağında geçer. Tüccarın hırçın ve terbiye tanımaz kızı ve sevgilisi başroldedir. Ancak uyarlamada oyun içinde oyun sahnelenerek konu renklendirilmiş ve hızlı akan, müzikli bir komedi ortaya çıkmıştır.
Fred(Petruchio) ve Lilli(Katharine) boşanmış bir çifttir ve başrol oyuncusudur. Aşkları ve kıskançlıkları küllenmemiş ve itiraf etmeseler de birbirlerini sevmektedirler.
Lois(Bianca) ve Bill(Lucentio) iki çılgın aşıktır. Bill kumar borcuna karşılık Fred’in imzasını taklit ederek alacaklıya senet verir.
Alacaklı, yarı cahil ve ukala iki gangster ve sahneye girerler…komedi,heyecan,entel dalgasına takılmış gangsterlerin ciddi bilgi aktarımları, (Anakronizm ve Moratoryum gibi kelimelerin oyunda geçmesi ile gangsterlerden birisi davranış, ve ses tonu ile oyun dışına çıkarak bu kelimelerin günümüz Türkçesi ile ne demek olduğunu açıklaması) , bu replik hızlı akan ve uzun süren oyunda sanki bir nefeslendirme, spor oyunundaki time-break gibi rahatlık sağlıyor, dikkati hemen arkasından oyuna yoğunlaştırıyor,sürenin psikolojik olarak kısalmasına neden oluyor, oyunun ve oyuncuların, kahkahalarla ve alkışlarla desteklenmesi ile önlerini açıyor.
Reji de Bora SEVERCAN ve koreograf Özgür Adam İnanç görseli, akıcılığı, senkronizeyi, bütünselliği, bale ve opera eğitimi almış, beyinlerine, kanlarına, kaslarına bu motifler girmiş sanatçıları, sabırla, beceri ve sanatçıların gönülden istekleri ile Broadway müzikal sanatçı kalıplarına dökmüşler.
Hele tüm meslek hayatları bale ve opera normları ve kalıpları ile geçen sanatçıların Broadway müzikali ve Kabare danslarına, repliklerine uyumlarına be demeli. Bunlara sadece alkışta yetmez, üç saat boyunca yorulmadan, bıkkınlık göstermeden şarkı söylemek ve pekte alışık olmadıkları form ve stillerde dans etmek yetenek gerektiriyor.
Müzikal başka, müzikli sahne oyunu başka, tiyatro başka normlar gerektiriyor. Bu oyunda hepsi tekmili birden var.
Yok olan koltuk, Perifer nüfusla birlikte yaklaşık beş milyon (Beş milyon kişiye ulaşan bölgeye) sadece 650 seyirci kapasiteli bir sahne. Her oyun kapalı gişe. Yer için devreye giren yerel idareciler, politikacılar, hatırlı, hürmetli kişiler ve her temsilde bunalan bir idare.
Oyuna dönersek, İngilizlerin deyimi ile “Farsicle” bir komedi bu (durum komedisi) Savaş var (Fred Graham/Lilli Vanessi) ve sonuda barışta var (Ahh keşke her savaş böyle olsa ) Reji 1+1=11’i sahneliyoruz diyor ve, doğru söylüyor, çıkarılacak dersler çok.
Mersin sahnelerinin yetiştirdiği en yetenekli sopranolardan sesini, hanımefendiliğini özlediğimiz bizim mahallenin kızı S.Nazlı Alptekin, sabırla sırasını bekleyen ve bir kardelen gibi başını çıkarıp ben de Mersin DOB’un yetiştirdiği bir öğrenciyim diyen ve Lois Lane’de kreşendoya ulaşan Dilara Yanar, sabırla ve dikkatle rolünü yaparak seyircinin beğenisini ve alkışını hak eden YunusEmre Kemal,Korodaki, sadece sesleri ile değil, danslara da katılarak seyirciye Kabare tatları veren tüm koristler, balerin ve baletler., sepetleri bıraktık konteynırlarla çiçek ve eller patlayıncaya kadar alkışı hak ediyorsunuz.
Gri günlerde yolumuza taze çiçekler, hoş kokular serpiyorsunuz, var olun.
Selami Gedik 11.03.2026
Doktor Mehmet Şükrü Tuncel 20 Temmuz 2022 günün ilk saatlerinde 90 yaşında Mersin’de uzun uykusuna yattı.
08.02.1932 yılında beş çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak Mersin’de dünyaya gelmişti.
Huriye ve Hüseyin Tuncel çifti Lefkoşa doğumluydu.
Hüseyin efendi kentte “Yorgancı Hüseyin Efendi” olarak tanındı. Beş çocukları oldu, Vedia, Ahmet, Vicdan, Mehmet Şükrü ve Akile Mersin’de dünyaya gözlerini açtılar ve kentin okullarında okudular.
Mehmet Şükrü okula gitme zamanı geldiği zaman, yeni açılan ve eve en yakın olan İleri İlkokuluna gönderildi.
İlkokulda üç değişik öğretmeni oldu.
Birinci sınıfta Nazmiye Etik,
İkinci sınıfta Samime Somer,
Üç, dört ve beşinci sınıfta Nuriye Akar.
Son öğretmeni karakterine ve eğitimine ağırlıkla yön veren öğretmendi.
“Üniversiteye kadar neredeyse öğrettikleri ve özellikle matematik öğretileri tamamen temel oldu. ”Hele öğretmenimiz kesirleri anlattıktan sonra, beni tahtaya kaldırarak tekrar anlattırması, belleğime silinmeyecek bir şekilde yerleşti sanki hapsedildi” diyecekti.
Baba Hüseyin Efendi ailesine aşırı düşkündü. Sözü burada okul arkadaşı Konya Pazarı dükkanı sahibinin oğlu Yaşar Yaşer’e verelim, “Hüseyin amca ailesine çok düşkündü. Hafta sonu onlara gitmeyi çok severdim çünkü baba tüm aileyi toplayıp kırlara pikniğe götürürdü. Pikniğe yürüyerek, bende onların ailesine katılıp giderdim. Kır dediğimizde, hastaneye giden yola girdiğimizde her taraf yemyeşil ve badem ağaçları ile kaplı geniş araziler piknik için ideal idi.”* Doğa zevkimi bu aile ile edindim diyebilirim diyor Yaşar Yaşer bey.
Tevfik Sırrı Gür Lisesindeki eğitimden sonra M.Şükrü Ankara Tıp Fakültesini kazanarak okumaya Ankara’ya gidiyor ve hekim olarak mezun oluyor.
Askerlik yapmak üzere, eşi ile birlikte 1958’de Cizre’ye gidiyorlar. Askerlik sonrası doktora eğitimi için Newyork’a gidiyor ve Columbia Üniversitesine bağlı, Martland Medical Center (tıp merkezi) da dahiliye uzmanlığı ve ikinci anadal olarak röntgen ve endoskopi ağırlıklı gastroenteroloji eğitimi alıyor. Üç değişik hastanede ve en uzun sürede Columbia Üniversite Hastanesi Acil Servisinde toplam altı yıl çalışıyor. Columbia Üniversitesi 5000’den fazla üniversitesi olan ABD’de daima “Fildişi Ligi” denen ilk on üniversite arasına giren, yıldız gibi parlayan bir üniversite.
Annesi ve eşinin istemleri üstüne ülkesine ve Mersin’e dönüyor. Annesi “oğlum ATAŞ Rafineri hastanesi doktor arıyor, Cumhuriyet gazetesinde okudum” deyince isteksizce başvuru yapıyor. O sırada yönetimde bulunan Amerikalı genel müdür, kendisi ile iki kez görüştükten sonra ATAŞ Hastanesi başhekimliğini teklif ediyor. Ülkenin 1960’lı yıllarda kurulan petrol rafinerisi hastanesinde 14,5 yıl hizmet görerek, sağlık, dostluk, neşe ve mutluluk dağıtıyor. Yine idarenin izni ile öğleden sonraları hastane caddesine açılan bir sokakta olan ailesine ait evin birinci katında bir muayehane açarak hasta kabulüne başlıyor.
Köylülerin dağ köylerinden gelerek kentin kalbine giren ana cadde üstünden Yoğurt Pazarına ve Silifke caddesine ulaştığı bu adreste çok sayıda hastaya ücret almaksızın bakmaya başlıyor.
Bir gün Tarsus’tan Amerikan koleji müdürü, aynı zamanda rahip olan Wallace Robeson eşliğinde bir hademenin kucağında 35 kg ağırlığa düşmüş bir hasta kadın getiriliyor. Müdür hastanın Kolej yerleşkesinin yerini bağışlayan Abraham Koloncuyan’ın torununun kızı olan Sima Koloncuyan olduğunu bildiriyor. Tıbbi kontrollerde hastanın koltuk altı ve kasık lenf bezlerinin aşırı şişkin olduğunu görüyor. Bunun on üç nedeninden hangisinin hastalığa yol açtığını bulması uzun sürmüyor ve tanıyı koyuyor. Hasta “Sığırlardan geçen sığır tüberkülozuna yakalanmıştır”. Doktor, Allaha yalvardım bu hastayı benim yardımımla şifa bulsun diye ifade ediyor. Verilen ilaçlarla hasta on beş günde yürür hale geliyor ve doksan günde normal hayatına dönüyor. Tüm ısrarlara rağmen bu üç ayda sık sık Tarsus’a giderek hastayı kontrol etmeme rağmen hiç para kabul etmedim diyor. Özel olarak bu hastadan değil, çokça hastalarından para almıyor, birçoğunun ilaçlarını ücretsiz buluyor, bulduruyor ve veriyor. Doğal olarak hasta sayısı giderek artıyor.
İşte pandoranın kutusunun asli işlevini yitirerek, iyilikler kutusu olarak açılması ve gün yüzüne çıkması altmışlı yıllarda burada sahne alıyor. Doktor Tuncel kentte hastalık tanısında yoğun ve yaygın olarak laboratuar ve röntgen kullanmaya başlıyor. Kentte olan bir iki laboratuar ve röntgen çekimi hızla artıyor.
Halbuki o sırada kentin bir çok hekimi, İkinci Dünya Savaşından önce Avrupa’da verem hastalığı tanısında kullanılan ve hiç işe yaramayan, on miliamper gücündeki röntgen lambalarını, verem ilaçlarının sentezlenmesinden (bulunmasından) ve ticari olarak kullanıma sunulmasından sonra çöpe atmışlardı. Bazı uyanıklar çöpe atılan bu cihazları Avrupa’dan toplayıp gelişmekte olan ülkelere satarak, büyük paralar kazanmış ve binlerce hastanın ölümüne neden olmuşlardır.
Altmışlı yılların başından itibaren bunları alan Anadolu kent ve kasabalarındaki hekimler kapılarını küçük tabelalar asarak “Ayna var”, “Ayna ile bakılır” diyerek sanki hastanın iç organlarını görüyor kanısı uyandırmışlar ve çok sayıda hastayı yanlış tanı ve ilaçlarla ölüme sürüklemişlerdir.
O tarihteki kent başsavcısının istemi ile hapishane başgardiyanına bakan kan testleri ve röntgen filmi isteyen Dr. Tuncel hastanın kolon kanseri olduğunu tanısını koyup, hastanın yaklaşık bir senedir “ayna ile bakan” bir hekim tarafından tedavi edilmeye çalıştığını öğrenmiş ve bu işi yapan hekimlerin tehditleri arka arkaya gelmeye başlamıştır.
Kısa süren yasal savaş,”Aynası olan” hekimlerin “aynalarının kırılarak” aleyhine sonuçlanmış ve 1968 yılından sonra kentte “ayna ile bakma” sona erdirilmiştir.
Doktor Tuncel, 1979 yılında Ataş rafineri hastanesinden ayrılarak, kentteki ofisinde tam zamanlı olarak hasta kabulüne başlamış ve bu hekimliğini de 1984 yılında aşırı çalışmaya bağlı olarak sürmenaj nedeni ile sonlandırmıştır.
Bundan sonraki hayatında yoğun olarak okuyan, çocukları ve dostları ile vakit geçiren doktorumuz, ticari hekimliğe tamamen son vermiştir.
Burada noktayı koymadan önce, kentteki yakın dostları; Şarl Nader, Megi Nader, Fonda Tahinci, Gabriel ve Edvar Butros, Hanri Atat, Piyer Dakkak, Selim Salman, Maryo Diyap, Şaşati, Dumani, Nakkaş, Levante ve Şelfun aileleri bir dilekçe ile kendisine başvuru yaparak “Doktorluğu bırakarak bizi doktorsuz bıraktığınız için sizi mahkemeye vererek, yasal yollardan bunu engelleyeceğimizi beyan ederiz” demişler ve kendisini unutulmaz bir şaka ile uğurlamışlardır.
Çok ve yoğun okuyan, dünya ve ülke basınını yakından takip eden, masasında, koltuğunun yanı başında Lancet, Harvard Medical Review (tıp uzmanlık dergileri), Times, Newsweek gibi popüler siyaset ve genel kültür dergileri eksik olmazdı.
Gerekli gördüğü, benim özellikle ilgilendiğim konular ve Alzheimer konularındaki güncel makaleleri işaretler ve okumamı önererek bana verirdi.
Doktor Tuncel, Son on beş senede yakın dostluğunu, ağabeyliğini, tıp bilgisini cömertçe bana kullandırdı.
22 yıldır, Alzheimer ile boğuşan annemin tüm ilaçlarını, günlük yaşam çizelgesini, neler yemesi gerektiğini, fizyo terapi çalışmalarını uzaktan kumanda ile düzenledi.
Geriatri konusunda özel eğitim almamış, ülkenin en önemli Geriatri uzmanı idi.
Ailesinden aldığı doğa sevgisi ile altmışlı yılların ikinci yarısında Toros dağlarında yaylalık yer ararken Yeniköylülerin önerisi ile aldığı arazide Ataş çalışanları ile kurduğu kooperatif ile ormanın ve doğanın tam kalbinde yayla evleri yapımına önderlik etmiş ve bugün kentin en gözde yayla evleri olan Yeniköy, Ataş evleri böylece yaşama geçmiştir.
Vefa’nın bozası ile ünlü bir semt olmadığının ve kelime anlamının ne olduğunu Dr. M.Ş.Tuncel’de gördük. Yaşamının sonuna kadar dostlarına, özellikle Ataş Rafinersinde edindiği arkadaşlarına bağlı kaldı, herkesin yardımına her an koştu, çözüm yolları ve alternatiflerini önerdi.
Alçak gönüllülüğünde sınır tanımazdı. 2021 yılı Temmuz ayında Yeniköy’deki evinde yakın dost ve komşularına verdiği davette eşi Şenay hanımefendi ile altmış beşinci evlilik yıl dönümlerini kutladık. Balkondan birer küçük konuşma yaptılar. Komşularına, biz dostlarına yine ve yeniden neşe, mutluluk dağıtıp, ümit aşıladılar.
Parlak beynini güncel bilgiler ile daima daha da parlatarak çevresine ışık saçtı.
Bana yapılan yanlış ve yanlı bir tıbbi girişimi, neredeyse kendine yapılmış gibi algılayarak, çözüm yolları önerdi ve çözümü takip etti.
Ayaklı kütüphanemiz, hayat koçumuz, kentin yeri doldurulamaz diğergamı… Bizleri nemli gözlerle arkada bırakarak uzun uykusuna yattı.
Sosyal medyada yaş günü, bayram, yılbaşı tebrikleri ve taziye iletilerine hiç itibar etmedim. Bana yasak savar, ruhsuz, duygusuz ifadeler olarak göründü. “Işıklar içinde uyusun”, “mekanı cennet olsun”, “Allah rahmet eylesin” ifadeleri soğuk ve histen yoksun, kalıplaşmış ifadeler.
Söndürün ışıkları dostlar. Saygıyla selamlayın onu. Kentine, insanlarına yüreğini, sevgisini katarak, hizmet gören kent aşığı bir bilge hekim huzur içinde uyusun.
Aramızdan yıldız gibi kayarak uzaklaşarak bizleri yetim bırakan dosta ve yaşamına selam olsun.
Selami GEDİK
*”Mersin İleri İlk Okulu,Cumhuriyet Aydınlanmasında Bir Eğitim Yuvası Selami Gedik” sf:144