29 Mayıs 2026 Cuma
3.Dünya Savaşının trampet sesleri küresel büyük çatışmayı haber veriyor…
TİSAN DAVASINDA GÖZLER YENİDEN KEŞİF SÜRECİNDE
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Öyle ya da böyle İstanbul fethedilecekti.
“Benim İradem; aileden başlayan özgürlüğün, halkın egemenliğine uzanan hikâyesidir.”
Anne karnına düştüğün an, doğal olarak bireyliğin kabul görür.
Doğumdan sonra büyür, ergenlik dönemini aşar ve yasal rüşt yaşı olan 18’e geldiğinde oy kullanma hakkına resmen sahip olursun.
Ama insanın konuşma, düşünme ve kendini ifade etme hakkı doğuştan itibaren vardır.
Bir çocuğun gelişiminde en önemli şeylerden biri özgüvendir.
Duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebilmesi, sorgulaması, yorum yapabilmesi…
Baskıcı olmayan ebeveynlerle büyüyen çocuklar bu anlamda çok şanslıdır.
Çocukluğumda rahmetli babam; üç kız kardeşim, erkek kardeşim ve benim fikirlerimizi mutlaka dinlerdi.
Babamın doğru bildiği bir konuda bile “Hayır, bu doğru değil” diyebilirdik.
Konuşur, tartışır ve sonunda ortak akılla en doğruyu bulmaya çalışırdık.
İlk aşkımızı da, üzüntümüzü de sansürsüz paylaşırdık.
“Acaba kızar mı?” korkusunu hiç yaşamadık.
Babamın bir sözü vardı:
“Demokrasi ailede başlar.”
O zamanlar bu sözün ne kadar kıymetli olduğunu tam anlayamıyorduk.
Belki çocukluğun verdiği saflıktı, belki de antidemokratik bir düzenin ne olduğunu bilmememizdi.
Evde altı kişiydik. Dördümüz aynı fikirdeyse, çoğunluğun kararı uygulanırdı.
Farkında olmadan seçim yapmayı, çoğunluğa saygıyı ve birlikte hareket etmeyi öğreniyorduk.
Bazen birbirimizi ikna etmek için önceden konuşup “altyapı çalışması” bile yapardık.
Bugün dönüp baktığımda aslında demokrasiyi yaşayarak öğrendiğimizi görüyorum.
Bir arkadaşım bir gün bana:
“Keşke ben de sizin ailenin çocuğu olsaydım.” dedi.
Şaşırmıştım.
İnsan neden başka bir ailenin evladı olmak isterdi?
Sebebini anlattı:
“Biz babamın istediği yemeği yeriz. Onun istediği kanalı izleriz. Onun dediği saatte uyuruz. Uyumazsak ışıkları kapatır. Hasta olmaktan bile korkarız; ona da kızar.”
Yani itaat etmek zorundaydılar.
Kendi isteklerinin hiçbir önemi yoktu.
İtiraz eden ceza görürdü.
Yemek beğenmeyen sofradan kaldırılır, aç bırakılırdı.
Tek kişi para kazanıyordu ve güç ondandı.
Bu arkadaşım ilerleyen yıllarda sağlıklı ilişkiler kurmakta çok zorlandı.
İki farklı aile…
Birinde demokrasi, diğerinde baskı.
Aslında bugün toplum olarak yaşadığımız birçok şeyin temeli de burada başlıyor.
Haklarımız var.
Seçme ve seçilme hakkımız var.
En kutsal irade sandığa atılan oydur.
Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi:
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
Cumhuriyet; egemenliğin halka ait olduğu yönetim biçimidir.
Katılımı esas alır.
Çoğulculuğu savunur.
Kuvvetler ayrılığıyla otoriterleşmeyi engeller.
Milli egemenliği temel kabul eder.
Ama bugün geldiğimiz noktada halkın iradesi çoğu zaman yok sayılıyor.
İnsanlar; etnik kimliğiyle, korkularıyla, ekonomik zayıflıklarıyla ayrıştırılıyor.
Parçala, böl, yönet anlayışı büyüyor.
Hukukun üstünlüğü zayıflıyor.
Bağımsız yargıya güven azalıyor.
Ekonomik yük ağırlaşıyor.
Liyakatin yerini kayırmacılık alıyor.
Paran varsa güçlü, yoksa görünmez sayılıyorsun.
Konuşan susturuluyor.
Maskeler düşüyor.
Yüzler kızarmıyor artık.
Filler tepişirken karıncalar eziliyor.
Ama unutulmamalı:
Ben kadınım.
Seçme ve seçilme hakkımı Atatürk sayesinde aldım.
Biat etmem.
Eğitimde, işte ve siyasette var olurum.
Ben çocuğum.
Okula aç gitmek istemiyorum.
Atatürk’ün dediği gibi:
“Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız.”
Işığımızı söndürmenize izin vermeyeceğim.
Ben emekliyim.
Şatafat içinde yaşayanların bizi yoksulluğa mahkûm etmesini kabul etmiyorum.
Ben halkım.
Kimseye kulluk etmem.
Asırlardır özgür yaşamış insanların torunlarıyız.
Halkını tüketen, sonunda kendini de tüketir.
Çünkü;
“Devlet gemiye, halk da suya benzer.
Gemiyi taşıyan sudur;
ama gemiyi deviren de sudur.”

Sibel GELBUL
Mersin’de açılan Garaj Kampüs sadece bir proje değil; gençlerin, iş dünyasının ve sivil toplumun aynı çatı altında buluştuğu yeni nesil bir sosyal belediyecilik anlayışının yansıması oldu.
Henüz adaylık sürecindeyken vaat edilen projeler arasında yer alan Garaj/Mersin Kampüs’ün açılışı, geniş bir katılımla gerçekleşti. Kurumsal başarılarda tek bir kişiyi öne çıkarmak doğru olmasa da, vizyon ortaya koymak ve o vizyonun mimarı olmak önemlidir. Bu projenin arkasında da ileri görüşlü bir bakış açısı bulunuyor. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, gençleri ve iş dünyasını aynı noktada buluşturan bu yapının oluşmasında önemli bir irade ortaya koydu.
Başarı, güçlü liderlik kadar doğru ekip çalışmasıyla da mümkündür. Bu noktada gençlerle iş dünyasını buluşturma çabasıyla emek veren Serkan Özada’yı da alkışlamak gerekir.
“Kenti birlikte yönetelim” anlayışıyla hareket eden belediyenin, sivil toplum kuruluşlarıyla sürekli temas halinde olması dikkat çekici. Garaj Kampüs’ün yalnızca girişimcilik ve eğitim merkezi değil, aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarının toplantılarını gerçekleştirebileceği yaşayan bir alan olarak düşünülmesi önemli bir detay.
Açılışta konuşan üniversiteli bir gencin sözleri ise günün en etkileyici anlarından biriydi. Mersin’e gelirken önyargıyla geldiğini, ancak burada öğrencilere sunulan imkanları görünce düşüncelerinin tamamen değiştiğini ifade etti. Özellikle denize sıfır bir alanın rant yerine halk için tasarlanmasını anlatırken söylediği “Var ol başkanım” cümlesi salonda karşılık buldu.
Mersin’de sosyal belediyecilik anlayışı yalnızca hizmet üretmekten ibaret değil; aynı zamanda herkesin ulaşabileceği yaşam alanları oluşturmayı hedefliyor. İstanbul’dan gelen dostlarımızın sahildeki kafelerin kalitesine rağmen ekonomik oluşunu hayranlıkla anlatmaları boşuna değil. Çünkü bugün ülke ekonomisinin geldiği noktada emeklinin, asgari ücretlinin bir kafede oturup sosyalleşmesi bile lüks haline geldi.
Oysa insanca yaşamak; yemek yemek, nefes almak, gezmek ve sosyalleşebilmek herkesin hakkı. Üstelik bu yalnızca belediyelerin omzuna bırakılacak bir mesele de olmamalı. Vatandaş ödediği verginin karşılığını yaşam kalitesi olarak hissedebilmeli.
Tam da bu noktada ayrıştırıcı değil birleştirici olmak gerekiyor. Siyaset gözetmeden herkesin gönlüne dokunabilmek kıymetlidir. Bu nedenle Mersin’de gerçekleştirilen Türkiye Kültür Yolu Festivali etkinliklerine, halkın oylarıyla seçilmiş bir belediye başkanının davet edilmemesi kamuoyunda tartışma yarattı. Çünkü devlet hepimizin. Festivaller de vatandaşın vergileriyle yapılıyor. Bir kentin seçilmiş yöneticisini ve farklı siyasi temsilcileri dışarıda bırakmak, toplumsal birlik duygusuna zarar verir.
Oysa burası huzur kenti Mersin…
Güneşin, denizin ve farklı kültürlerin bir arada yaşadığı şehir…
Burada insanlar siyasetini, kökenini sorgulamadan yan yana yaşayabiliyor. STK’lar, odalar ve kurumlar aynı masa etrafında Mersin için çalışabiliyor. Çünkü kavga değil huzur insanı geliştirir. Savaş değil barış üretime dönüşür.
Eleştiri yapılmalı elbette…
Ama mesele protokolde yer almak değil; ayrımcılıkla insanlar arasında görünmez duvarlar örülmesidir.
Burası Mersin…
Akdeniz’in incisi…
Mavi denizi, yeşile uzanan yaylaları ve portakal çiçeği kokusuyla başka bir şehir…
Ve en güzeli de;
Gülen anneler, çocuklar ve mutlu insanlar görebilmek…

Sibel Gelbul
Yaş aldıkça insanın olaylara bakışı değişiyor.
Kimi zaman daha olgun, kimi zaman daha tahammülsüz oluyoruz. Çünkü yaş; sadece rakam değil, yaşanmışlıkların toplamı.
Deneyim arttıkça şunu daha net görüyoruz:
Cahil toplumu yönetmek kolaydır. Hassas noktalarını bulur, korkularını büyütür, duygularını yönetirsiniz. Sonra da “tam isabet” diyerek oradan yürür gidersiniz.
Oysa bu toprakların mayasında imece vardır. Birlikte ayağa kalkmak, birlikte kazanmak vardır. Ama insanoğlu etten kemikten… Duygularını yönetemediğinde, bilgiyi ve gücü de yanlış kullanabiliyor.
Yönetenler ve yönetilenler…
Yönetmek; sadece makam sahibi olmak değildir.
Zekâ, bilgi, vicdan, adalet ve vizyon ister. Hitabeti güçlü insanlar kitleleri etkileyebilir. İyiye de yönlendirebilir, kötüye de… Çünkü etkili konuşmak büyük güçtür.
Bu yüzden ülke yönetiminden belediyelere, odalardan STK’lara kadar yapılan tercihler çok önemlidir.
Kişisel çıkar değil toplumsal fayda gözetildiğinde huzur gelir. Huzurun olduğu yerde başarı, başarının olduğu yerde de adalet doğar.
Ama bugün görüyoruz ki yönetenlerin hatalarının bedelini yönetilenler ödüyor.
İki dudağın arasından çıkan kararlarla, kayırmacılıkla, kör sadakatle yapılan tercihler kurumları yıpratıyor. Sonra da “ama”, “fakat”, “pardon” diyerek işin içinden çıkılmaya çalışılıyor.
Oysa önce kendi kapımızın önünü süpürmeliyiz.
Bugün oda seçimleri yapılıyor.
Bir kişi 4 dönem, 20 yıl aynı koltukta…
Ve dikkat edin; uzun yıllar makam bırakmayanların büyük çoğunluğu erkek.
Kadınlar ve gençler yönetime nasıl gelecek? Yer açılmadan değişim nasıl olacak?
Bu kadar mı tatlı o koltuk?
Yoksa mesele koltuk değil; onun verdiği güç, konfor ve alışkanlık mı?
Bir arkadaşım bir dönem oda başkanlığı yaptıktan sonra şöyle demişti:
“İnsan protokole, özel ilgiye, makamın sağladığı ayrıcalığa alışıyor. Sonra bırakmak istemiyor.”
İşte tam mesele bu.
Bu nedenle seçim tüzükleri değişmeli.
En fazla iki dönem şartı gelmeli. İnsanlar sonsuza kadar aynı yerde kalamayacağını bilmeli.
Çünkü bir noktadan sonra aynı isimler kurumu ileri değil geri götürmeye başlıyor. Dünya değişirken kendini güncellemeyen yönetimler toplumun enerjisini düşürüyor.
Seçim dönemlerinde yaşanan çirkinlikler ise ayrı bir yara…
Bel altı siyaset, etnik köken üzerinden ayrıştırma, kutuplaştırma…
Oysa yönetenlerin de denetlenmeye ihtiyacı vardır.
Nasıl trafikte kırmızı ışıkta duruyorsak, yönetimde de sınırlar olmalı.
Hep yöneten olamazsınız.
Olmamalısınız.
Çünkü bir gün o koltuk gider.
Ve kendini “vazgeçilmez” sananlar, aslında halkın tercihiyle orada olduğunu acı şekilde öğrenir.
Bir ömür “Bu koltuktan tabutum çıkar” diyenler şunu unutmasın:
O tabutu taşıyacak insanları da küstürmemek gerekir.
Bugün alkışlananlar yarın yalnız kalabilir.
Çünkü halkın “yeter artık” dediği yerde, en büyük makam bile koca bir hiçtir.
Bir kasabada yıllarca aynı koltukta oturan bir başkan varmış.
Bir gün yaşlı bir bilge ona sormuş:
“Bu koltuğu sen mi taşıyorsun, yoksa koltuk mu seni?”
Başkan gülmüş, cevap vermemiş.
Yıllar geçmiş, seçim kaybedilmiş.
Makam arabası gitmiş, kalabalık dağılmış, telefonlar susmuş.
Bir sabah yalnız başına kahve içerken bilgenin sözünü hatırlamış:
“İnsan oturduğu makamı kendi gücü sanarsa, kalktığında kendini eksilmiş hisseder.”
İşte asıl mesele de budur;
Koltuğa güç vermek başka, gücü koltuktan almak başka…

SİBEL GELBUL
Gerçekten TEK-SİN Mersin
Kent yaşamının tam kalbinde denizle buluşmak artık bir hayal değil; Mersin, vizyon projeleriyle yaşam kalitesini yükselten şehirler arasında yerini almaya hazırlanıyor.
Şehir hayatı ile deniz keyfini bir arada yaşamak…
Düşüncesi bile insana iyi geliyor.
Dünyanın birçok kentinde bu mümkün.
Rio de Janeiro, Nice, Marsilya, Barselona ve Lizbon gibi şehirler, kent merkezinde denize ulaşabilmenin en güzel örneklerini sunuyor.
alanlar oluşturuyor.
Şehir plajları;
ulaşım kolaylığı sağlar,
sosyal yaşamı canlandırır,
ekonomik yükü azaltır,
özellikle çocuklu aileler için güvenli ve erişilebilir alanlar sunar.
En önemlisi ise kıyıların gerçekten kamu yararına kullanılmasını sağlar.
Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz ama denize ulaşmak her geçen gün daha maliyetli hale geliyor.
İşte bu noktada Mersin’de hayata geçirilmesi planlanan şehir plajı projesi, gecikmiş ama son derece doğru bir adımdır.
“Plaj Mersin” Projesi
Mersin Büyükşehir Belediyesi tarafından planlanan bu proje; Yenişehir ile Mezitli arasında, yaklaşık 8 kilometrelik sahil bandını kapsıyor.
40 metre genişliğinde oluşturulacak sahil düzenlemesi, yapılan batimetri çalışmalarıyla bilimsel bir zemine oturtuluyor.
Bu proje tamamlandığında;
Mersinliler deniz, kum ve güneşle şehir merkezinde buluşacak.
Ayrıca;
plaj sporları,
su sporları,
yürüyüş yolları,
açık hava sineması
ve konser alanları gibi sosyal donatılar da bu alanın parçası olacak.
Bu sadece bir plaj değil…
Bu, kentin yaşam kalitesine yapılan doğrudan bir yatırımdır.
Mersin’de son yıllarda hayata geçirilen projeler yalnızca bununla sınırlı değil.
“Hadi Gel Köyümüze Destek Verelim” projesiyle 7 yılda 360 yetiştiriciye 9 bin küçükbaş hayvan dağıtıldı.
Bu, üretimi destekleyen ve kırsalda yaşamı güçlendiren önemli bir modeldir.
Mercan Eğitim ve Bilim Merkezi, çocukların ve gençlerin bilimle buluştuğu örnek bir merkez olarak öne çıkıyor.
Mersin Lojistik Merkezi ise kentin ekonomik gücüne katkı sağlayan stratejik yatırımlardan biri.
Tüm bu projelerin arkasında,Vahap Seçer yönetiminde şekillenen bir vizyon var.
Mersin’e değer katan, kenti geleceğe hazırlayan ve sosyal belediyecilik anlayışını sahaya yansıtan çalışmaları için Vahap Seçer ve emeği geçen tüm ekibine teşekkür etmek gerekir.
Mersin; sahiliyle, yaylasıyla, üretim gücüyle gerçekten Akdeniz’in incisi.
Ve bu potansiyeli ortaya çıkarmak, sadece projelerle değil, doğru planlama ve kararlılıkla mümkün.
Siyasi bakış açılarının ötesinde,
şehre hizmet etme anlayışıyla hareket edildiğinde ortaya çıkan tablo nettir:
Daha yaşanabilir bir Mersin.
Bugün “ilkleri yapmak” kolay değil.
Yaratıcı olmak, üretmek ve sürdürülebilir projeler geliştirmek hiç kolay değil.
Ama asıl mesele şu:
İmkânsızlıklar içinde imkân yaratabilmek.
Bir yandan büyük projeleri hayata geçirirken,
diğer yandan vatandaşın en zor anında yanında olabilmek…
TEKSİN uygulaması bunun en somut örneklerinden biri.
Hızlı iletişim, etkin çözüm ve gerçek anlamda hizmet…
İdealler, ideolojiler elbette olacak.
Ama bir kente değer katan şey;
o idealleri hayata geçirecek çalışma disiplini ve gerçekçiliktir.
Mersin bunu yapmaya başladı.
Ve doğru yolda ilerliyor.

SİBEL GELBUL
Gece yarısını çoktan geçmişti. Adliye koridorları boşalmış, floresan ışıkların altında sadece bir odanın kapısı aralıktı. İçeride genç bir savcı, önündeki eski bir dosyaya bakıyordu. Dosyanın kapağı sararmış, üzerindeki tarih neredeyse silinmişti. “Kapanmış” damgası vurulmuştu ama içindeki hikâye kapanmamıştı.
Dosyada bir genç kızın adı vardı. Yıllar önce “talihsiz bir olay” denilerek geçiştirilmişti. İfadeler eksikti, bazı tutanaklar yoktu. Savcı sayfaları çevirdikçe bir şeylerin bilinçli olarak susturulduğunu hissetti. O an, bu dosyanın rafta kalmasının aslında bir tercihten ibaret olduğunu anladı.
Ertesi gün yeniden ifade çağrıları başladı. Unutulduğunu sananlar huzursuzlandı. Yıllarca susan bir tanık, “Artık içimde taşımak istemiyorum” diyerek konuştu. Her yeni cümle, yıllar önce kapatılmaya çalışılan gerçeğin kapısını biraz daha araladı.
Ve bir gün, o eski dosya yeniden açıldı. Mahkeme salonunda sadece bir karar verilmedi; yıllardır sessiz kalan bir adalet duygusu yeniden nefes aldı. Arka sırada oturan yaşlı bir anne, gözyaşlarını silerken fısıldadı: “Geç oldu… ama geldi.”
Hukuk, yalnızca kurallar bütünü değildir; cesaretin ve kararlılığın vücut bulmuş halidir. Özellikle karanlıkta bırakılan dosyalar, zamanla unutulmaya terk edilen olaylar, hukuk sisteminin en büyük sınavıdır.
Bir savcının en büyük gücü makamı değil, gerçeğe olan bağlılığıdır. Delillerin karartıldığı, izlerin silinmeye çalışıldığı anlarda geri adım atmamak; baskılara rağmen dosyanın üzerine gitmek, yalnızca mesleki değil, ahlaki bir duruştur. İşte tam da burada “yürek” devreye girer. Hukukun maddeleri, onları uygulayanların cesareti kadar anlam taşır.
Toplumun adalete olan güveni, bu cesur duruşlarla inşa edilir. İnsanlar bilir ki, bir gün haksızlığa uğradıklarında, gerçeğin peşini bırakmayan birileri vardır. Bu güven, devlet ile vatandaş arasındaki en temel bağdır.
Bugün hukuk sisteminin en büyük sorumluluğu, hiçbir dosyanın sahipsiz kalmadığını gösterebilmektir. Yıllar geçse de, izler silinmeye çalışılsa da adaletin yolu bulunmalıdır. Çünkü adalet gecikebilir; ancak vazgeçilirse toplumun temel direkleri sarsılır.
Savcılık makamı yalnızca bir meslek değil, bir vicdan nöbetidir. Bu nöbeti cesaretle tutan her hukuk insanı, sadece bir dosyayı değil, toplumun adalet duygusunu ayakta tutar.
Son günlerde sümen altı edilmiş bir olayı, meslek aşkı ve cesaretiyle gün yüzüne çıkaran savcımızı takdirle karşılıyorum. Yetki ve makamını acımasızca kullanarak bir gencin hayatını elinden almak, bir aileyi evlatsız bırakmak hangi vicdana sığar? Bu soruyu sadece o olay için değil, benzer tüm karanlık dosyalar için sormalıyız.
Belki de hâlâ açığa çıkmayı bekleyen, sessizliğe mahkûm edilmiş kaç hayat var. İşte bu yüzden liyakatli insanların doğru yerde olması hayati önem taşır. Çünkü toplum olarak en büyük krizlerimizden biri, kime ve neye güveneceğimizi bilememektir.
Bazı dosyalar kapanmaz, sadece cesaret bekler.

Sibel GELBUL
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.