22 Temmuz 2026 Çarşamba
Tarih ve Tekerrür…
Gülistan Doku soruşturmasında Vali’nin eşi de gözaltında
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Cemal Süreya
Kentler sadece betonla değil; ortak akılla, diyalogla ve güven veren yönetim anlayışıyla büyür. Mersin Çarşı esnafı ile kurulan bu masa, konuşmanın ve birlikte çözüm üretmenin hâlâ en güçlü yöntem olduğunu bir kez daha gösterdi.
Mersin Çarşı esnafı, MEPİAD öncülüğünde Türkiye Belediyeler Birliği ve Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Vahap Seçer ile bir araya geldi.
Her şeyden önce şunu söylemek gerekir; kamuoyunda zaman zaman oluşturulmaya çalışılan algının aksine, çarşı esnafı kentine sahip çıkan, Mersin’i seven, gördüğü eksikleri de doğruları da saygılı bir üslupla dile getiren insanlardan oluşuyor. Böylesine samimi bir ortamda bulunmak gerçekten keyif vericiydi.
Toplantının ev sahibi olan MEPİAD Başkanı Özcan Demir, konuşmayı seven bir isim olmasına rağmen zaman yönetimini son derece başarılı kullandı. Herkesin söz almasına imkân sağlayan disiplinli bir toplantı yönetti.
Sayın Vahap Seçer ise salondaki tüm esnaf ve iş insanlarını tek tek selamladı. Belediyenin ilgili daire başkanları ve bürokratlarının tamamının toplantıda hazır bulunması da sorunların doğrudan muhataplarıyla ele alınacağını gösteriyordu.
Soru-cevap bölümünde önce tüm talepler dinlendi. Başkan Seçer’in konuşmacıları dikkatle dinlemesi, hem hafızasına hem de yazılı notlarına isimleri ve unvanlarıyla birlikte kaydetmesi, konuya verdiği önemi açıkça ortaya koydu.
Toplantıda en çok dile getirilen başlıkların başında İstiklal Caddesi’ndeki tek yön uygulaması geldi. Bunun yanında otopark sorunu, görüntü kirliliği oluşturan metruk yapılar, kaldırım işgalleri, kent estetiğini bozan totemler ve deniz kirliliği de esnafın öncelikli talepleri arasındaydı.
Burada önemli bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor. Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanı olduğu gibi ilçe belediyelerinin ve merkezi idarenin sorumluluğunda bulunan konular da var. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Karayolları ve Emniyet gibi kurumların yetki alanına giren başlıkları da Başkan Seçer açık bir şekilde anlattı.
İstiklal Caddesi’ndeki tek yön uygulamasıyla ilgili ise dikkat çekici bir değerlendirme yaptı. İlk dönemde bu kararın yine esnafla yapılan toplantılar sonucunda alındığını, ancak bugün yoğun şikâyetlerin geldiğini ve buna kayıtsız kalamayacağını belirtti. Gerekli teknik uygunlukların değerlendirilmesiyle birlikte sürecin yeniden ele alınması için talimat verdi.
Salondan yükselen alkışlar aslında sadece verilen karara değil, dinlenildiğini hisseden insanların memnuniyetineydi. Çünkü Mersin’de birçok kişi bilir ki; Sayın Seçer “yapacağız” dediğinde, süreci mutlaka başlatır.
Toplantıda Müftü Deresi Yaşam Vadisi Projesi’nin birinci etabının başladığı da açıklandı. Yaklaşık 1.500 dönümlük alanı kapsayan proje; oyun alanları, yürüyüş ve bisiklet yolları, spor sahaları, seyir terasları, yeşil alanlar ile sosyal ve kültürel tesisleri içine alan kapsamlı bir dönüşüm projesi olarak planlanıyor.
Kent trafiğini rahatlatacak katlı kavşaklar, battı-çıktılar ve alt geçit çalışmalarının hızla devam ettiğini belirten Başkan Seçer, önümüzdeki hafta gerçekleştirilecek Vatan Caddesi-Kuyuluk Caddesi temel atma törenine de tüm katılımcıları davet etti.
Zabıta hizmetleri ve ilaçlama konusunda daha etkin çalışmalar yapılacağını ifade ederken, MESKİ’nin Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ile Uluslararası Finans Kurumu (IFC) iş birliği sayesinde altyapı ve atık su projeleri için sağlanan finansman ve hibeler hakkında da bilgi verdi.
Toplantıda çarşı esnafının Kırmızı Lacivert Kent Meydanı hakkındaki memnuniyetini dile getirmesi de dikkat çekiciydi. Modern yaşam alanlarının bölgenin ticari cazibesini artırdığı, ağaçlandırma ve bina cephe düzenlemeleriyle kent estetiğinin daha da güçleneceği ifade edildi.
Taş Bina Kent Müzesi ve Kasaplar Çarşısı restorasyon projelerinin ihale süreçlerinin başladığını açıklayan Başkan Seçer, bölgenin tamamında kapsamlı bir yenilenme döneminin başlayacağını söyledi. Daha güvenli, daha estetik ve daha yaşanabilir bir kent hedefinin altını çizdi.
Mersin’de yaşamak gerçekten büyük bir şans. Üstelik Türkiye Belediyeler Birliği Başkanlığı görevini de yürüten bir belediye başkanının kente sağlayabileceği avantajlar küçümsenemez.
Bu yazının bir bölümünü Kırmızı Lacivert Kent Meydanı’nda kaleme aldım. Etrafı izlerken değişimin insanların yüzüne nasıl yansıdığını görmek mümkündü.
Camişerif Mahallesi, İstiklal Caddesi ve Hastane Caddesi’nde tam 36 yılını geçirmiş biri olarak içimden tek bir cümle geçti:
“Demek ki değişim mümkünmüş.”
Belki de yıllar önce yapılabilirdi…
Ama bugün yapılan doğru işleri de görmezden gelmek hakkaniyet olmaz.
Eleştirmek kadar takdir etmeyi de bilmeliyiz.
Çünkü alkış; kişilere değil, kente değer katan hizmetlere yakışır.
Ve unutmayalım…
Şehirler konuşarak büyür, ortak akılla gelişir; geriye ise eser bırakanlar hatırlanır.
SİBEL GELBUL
Belediyecilik denildiğinde çoğumuzun aklına yol, kaldırım, asfalt, park ve altyapı hizmetleri gelir. Elbette bunlar yerel yönetimlerin asli görevleridir. Ancak günümüz belediyeciliği artık yalnızca beton ve asfalt üretmekten ibaret değildir. İnsan hayatına dokunan, sosyal adaleti gözeten ve toplumun her kesimini kapsayan hizmet anlayışı, çağdaş belediyeciliğin en önemli ölçütlerinden biri haline gelmiştir.
İşte buna sosyal belediyecilik deniyor.
Sosyal belediyecilik; belediyelerin yalnızca fiziksel yatırımlar yapan kurumlar olmaktan çıkıp, toplumun dezavantajlı kesimlerini destekleyen, gelir adaletsizliğini azaltmayı amaçlayan ve vatandaşın yaşam kalitesini yükseltmeyi hedefleyen insan odaklı bir yönetim anlayışıdır.
Türkiye’de bu anlayışın temelleri 1970’li yıllarda, özellikle 1973-1977 döneminde ortaya çıkan toplumcu belediyecilik anlayışıyla atıldı. Aradan geçen yıllarda ise sosyal belediyecilik, yerel yönetimlerin vazgeçilmez hizmet alanlarından biri haline geldi.
Bugün bu anlayışın somut örneklerinden biri de Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin uygulamalarıdır.
Evde sağlık ve bakım hizmetlerinden hasta nakline, doktor kontrolünden kişisel bakım ve ev temizliğine kadar uzanan destekler; yaşlı, engelli ve yatağa bağımlı vatandaşların yaşamını kolaylaştırıyor.
Eğitim alanında çocuk ve yetişkinlere yönelik atölyeler, MERCEK Mesleki Eğitim Merkezleri, kadınlara yönelik meslek edindirme kursları, kütüphaneler, kültürel etkinlikler, öğrenci bursları ve sınav hazırlık kursları gençlerin geleceğine yatırım niteliği taşıyor.
Ekonomik sıkıntıların yoğun hissedildiği günümüzde uygun fiyatlı toplu taşıma, öğrenci dostu yemek ve çorba noktaları ile kent lokantaları dar gelirli vatandaşların bütçesine önemli katkı sağlıyor.
Üreticiyi unutmayan belediyecilik anlayışıyla yüzde 50 hibeli sera naylonu, süt soğutma tankı ve çeşitli ekipman destekleri verilerek tarımsal üretimin sürdürülebilirliği destekleniyor.
Gençlere yönelik Kampüs Garaj projeleri, istihdam odaklı çalışmalar, kültür-sanat etkinlikleri ve ücretsiz konserler ise sosyal yaşamı güçlendiren önemli adımlar olarak öne çıkıyor.
2019 yılında göreve başlayan Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, 31 Mart 2024 seçimlerinde yeniden seçilerek ikinci dönemine başladı. Bu süreçte yalnızca büyük altyapı projeleri değil, sosyal belediyeciliği merkeze alan pek çok uygulama hayata geçirildi. Hizmetlerin ilçelerin ihtiyaçlarına göre planlanması ve ayrım gözetilmeksizin sürdürülmesi de dikkat çeken bir yönetim anlayışı ortaya koydu.
Ekonomik şartların her geçen gün zorlaştığı bir dönemde, vatandaşın günlük yaşamına doğrudan dokunan bu hizmetler birçok aile için gerçekten de bir “can suyu” niteliği taşıyor.
Sonuçta belediyeciliği sadece asfalt dökmek ya da bina yapmak olarak görmek eksik bir değerlendirme olur. Çünkü bir kentin gerçek gelişmişliği, o kentte yaşayan insanların yaşam kalitesiyle ölçülür.
Yol yapmak belediyenin görevidir.
Ama bir öğrencinin eğitimine destek olmak, yaşlı bir vatandaşın evine sağlık hizmeti götürmek, bir üreticinin emeğine katkı sunmak, bir gencin geleceğine umut olmak ve ihtiyaç sahibinin yanında durabilmek…
İşte bunlar zorunluluk değil, vizyondur.
Sosyal belediyecilik de tam olarak budur.

Sibel GELBUL
Teknoloji baş döndürücü hızla ilerlerken, ekonomi, adalet, siyaset ve insan ilişkilerindeki değişim toplumun geniş kesimlerinde aynı olumlu karşılığı bulamıyor. Değişim varsa, bu değişim kimin için ve ne kadar?
Zaman ışık hızıyla ilerliyor. Yetişemediğimiz o kadar çok şey var ki…
Teknoloji baş döndürücü bir hızla değişiyor. Hayatımızı kolaylaştıran sayısız imkâna sahibiz. Bir tuşla para gönderebiliyor, bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Binlerce kilometre uzaktaki sevdiklerimizle görüntülü görüşerek onları yanımızdaymış gibi hissediyoruz. Adeta uzağı yakın ettik.
Elbette teknolojinin karanlık tarafları da var. Yapay zekâ sayesinde insanlar hiç bulunmadıkları yerlerdeymiş gibi gösterilebiliyor, gerçeği yansıtmayan görüntüler üretilebiliyor. Sinemaya gitmeden filmleri izleyebiliyor, birçok işi yerimizden kalkmadan halledebiliyoruz. Teknoloji hem büyük faydalar sunuyor hem de kötü kullanıma açık alanlar oluşturuyor.
Ekonomik değişime gelince…
Geçmişte insanlar yurt içi gezilere rahatlıkla çıkabiliyor, tatil planları yapabiliyordu. Bugün ise kapının önüne çıkarken bile hesap yapmak zorundayız. Kiralar ve temel gıda giderleri birçok vatandaşın gelirinin çok üzerinde. Ev ve araba sahibi olmak, özellikle gençler için hayalden öteye geçemiyor.
Bir tarafta geçim mücadelesi veren milyonlar, diğer tarafta milyonluk araçlarla gezen gençler var. Orta sınıf giderek eriyor. Eskiden toplumun dengesi olan bu kesim artık yok olma noktasında. İnsan ister istemez soruyor: Bu büyük servetler nasıl oluşuyor? Aileden gelen birikim varsa bu anlaşılabilir. Ancak ekonomik uçurum her geçen gün daha görünür hale geliyor.
Hukuk ve adalet alanındaki değişime baktığımızda ise tablo daha da düşündürücü.
Kadın cinayetleri hâlâ gündemimizin en acı gerçeklerinden biri. Kadın sığınma evleri açılıyor, çeşitli uygulamalar geliştiriliyor. Bunlar önemli adımlar olsa da sorunun kökten çözümü değil. Asıl yapılması gereken, çocuk yaşlardan itibaren eğitimle bilinç oluşturmak ve kadınları koruyan yasaların tam uygulanmasını sağlamaktır.
Sadece sonuçlarla mücadele etmekle olmuyor. Kadın cinayetleri ve istismar vakaları hâlâ devam ediyorsa, alınan önlemlerin yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bir ülkede insanlar adalet sistemine güven duyamıyorsa, toplumsal huzurdan da söz etmek mümkün değildir.
Siyasi değişime gelince…
Değişim, demokrasinin güçlenmesiyle anlam kazanır. İnsanların düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi, istediği siyasi partiyi ya da sendikayı seçebilmesi demokratik bir toplumun öncelikle temelidir.
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük miraslarından biri, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasıdır. Ancak günümüzde yaşanan bazı gelişmeler, toplumun önemli bir kesiminde demokrasi ve hukuk konusunda soru işaretleri oluşturuyor. Bu nedenle demokrasinin kurumlarıyla birlikte daha güçlü işlemesine her zamankinden fazla ihtiyaç var.
İnsani değişime baktığımızda ise güven duygusunun zedelendiğini görüyoruz.
Kişisel çıkarların ve hırsların ön plana çıktığı bir dönemden geçiyoruz. İnsanların birbirine duyduğu güven azalıyor. Oysa toplumu ayakta tutan şey yalnızca ekonomi ya da teknoloji değil; aynı zamanda ahlak, vicdan ve dayanışmadır.
Benim için değişim;
Emeklinin ve asgari ücretlinin insanca yaşayabilmesi demektir.
Kadın cinayetlerinin haber konusu olmadığı günlere ulaşabilmek demektir.
Çoğulcu demokrasinin tam anlamıyla işlediğini görmek demektir.
Dürüstlüğü, liyakati ve vicdanı kişisel çıkarların önüne koyan insanların çoğalması demektir.
Çünkü değişim yalnızca yenilik değildir; daha iyiye, daha adile ve daha insanca olana ulaşabilmektir.
Ve belki de değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.
SİBEL GELBUL
Alçak gönüllü ve gösterişsiz olmak, günümüzde giderek daha kıymetli bir meziyet haline geldi. Kibirsiz, sade ve uyumlu olabilmek hepimizin özlediği bir manzara. Hani derler ya; meyve veren ağaç dallarını aşağıya eğer. Gerçekten de bilgiye, birikime ve görgüye sahip insanlar çoğu zaman mütevazılığı tercih ederler. Çünkü onları farklı kılan şey makamları değil, sahip oldukları niteliklerdir.
Son zamanlarda bu özelliklerden yoksun kişilerin davranışlarına sessiz kalmak, onları onayladığımız anlamına gelmez. Bazen eleştirinin de bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Çünkü aşırı mütevazılığın istismar edildiği zamanlar vardır.
Topluluklarda ve resmi organizasyonlarda protokol kuralları bulunur. Kurumlara, odalara ve sivil toplum kuruluşlarına göre uygulamalar değişse de temel esaslar aynıdır. Ancak protokolü bilmeyen ya da bulunduğu her ortamı kendisine ait sanan insanların bu tavırları ne zaman sona erecek?
Bir kişiye doğrudan “Buraya oturamazsınız” demek çoğu zaman nezaketsiz görünür. Bu nedenle insanlar sessiz kalmayı tercih eder. Fakat herkes sessiz kaldığında, kişi kendisinde olmayan bir hakkı varmış gibi davranmaya devam eder. Üstelik bundan en ufak bir rahatsızlık da duymaz.
Bu konuda yabancı ülkelerde gördüğüm yaklaşımı seviyorum. Bir kurumu temsilen yurt dışında katıldığım bir programda 13 kişilik bir ekiptik. Büyük bir üniversite kampüsünde etkinlikler yapılıyordu. Türkiye’de alışık olduğumuz şekilde isim yazılı koltuklar veya belirgin protokol alanları yoktu. “Nereye oturacağız?” diye sorduğumuzda görevli şaşkın bir ifadeyle, “İlk sıra hariç istediğiniz yere” dedi.
Bizim ekip hemen ilk sıranın özel protokol için ayrıldığını düşündü. Oysa durum öyle değildi. İlk sıra yalnızca konuşmacıların katılımcılardan uzak kalmaması için ayrılmıştı. Dünyanın birçok ülkesinden akademisyenlerin ve üst düzey yöneticilerin katıldığı bu toplantıda kimsenin önde oturmak gibi bir kaygısı yoktu. Mesele tam da buydu.
Bazı insanlar ise bulundukları her ortamda görünür olmayı bir görev sanıyor. Fotoğraf karesinin önünde olmak, ilk sırada oturmak, her söze cevap vermek onlar için adeta bir misyon. Oysa dışarıdan görünen gerçek çok basit: Ne yaparsanız yapın, insanlar size bilginiz, birikiminiz ve kaliteniz kadar değer verir. Mütevazılık sadece bir karakter özelliği değil, aynı zamanda bir erdemdir.
Atanmış ve Seçilmiş
Demokrasilerde seçilmişlerin ayrı bir değeri vardır. Çünkü egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir sistemde halkın iradesi her şeyin üzerindedir.
Kendi liderini, belediye başkanını, milletvekilini ya da Cumhurbaşkanını halkın seçmesi demokrasinin temelidir. Bunun aksi kabul edilmemeli, edilmemelidir de.
Meclis üyeliği seçimlerinde aday olduğum dönemde birçok kişinin çeşitli kapıları aşındırdığını gördüm. Oysa ön seçim kararı beni son derece mutlu etmişti. Çünkü temsil ettiğim partinin üyelerinin, emeği ve çalışmayı esas alarak karar vermesi gerektiğine inanıyordum.
Ön seçime girdim ve başarılı bir sonuç aldım. Ancak daha sonra seçim sürecinden geçmemiş bazı isimlerin sistematik biçimde ön sıralara taşındığını gördüm. İşte burada adalet duygusu zedeleniyor. Birileri yıllarca emek vererek, sahada çalışarak bir yere gelirken; bir başkasının ilişkileri veya yakınlıkları sayesinde aynı noktaya ulaşması vicdanları yaralıyor.
Dikkat çekici olan ise, atanarak gelenlerin çoğu zaman mütevazılığı en az gösteren kişiler olması.
Oysa bütüncül baktığımızda, demokratik sistemlerde asıl değer seçilmiş olmaktır. Halktan oy alabilmek başlı başına önemli bir başarıdır.
Bugün ise zaman zaman seçilmişlerin iradesinin çeşitli gerekçelerle yok sayıldığına tanıklık ediyoruz. Oysa benim oyum da, halkın oyları da kutsaldır. Yasalar ve tüzükler yapılırken son derece net olan kuralların, uygulama aşamasında neden tartışmalı hale geldiği sorgulanmalıdır.
Ülke olarak ekonomik ve sosyal açıdan zor günlerden geçtiğimiz bir dönemde bu tartışmaların ağırlığı daha fazla hissediliyor. Ben güvenli, adil ve öngörülebilir bir ülkede yaşamak istiyorum. Gelecek nesillere de böyle bir ülke bırakmak istiyorum.
Bu nedenle mücadele etmeye devam edeceğiz.
Mücadele ederken; mütevazılıktan uzak olanlara, liyakat yerine ilişkilere güvenenlere ve hak etmeden güç sahibi olmaya çalışanlara karşı durmaya devam edeceğiz. Çünkü güçlü bir ülke; kibirle değil, liyakatle, adaletle ve halkın iradesine saygıyla ayakta kalır.

Sibel GELBUL
“Benim İradem; aileden başlayan özgürlüğün, halkın egemenliğine uzanan hikâyesidir.”
Anne karnına düştüğün an, doğal olarak bireyliğin kabul görür.
Doğumdan sonra büyür, ergenlik dönemini aşar ve yasal rüşt yaşı olan 18’e geldiğinde oy kullanma hakkına resmen sahip olursun.
Ama insanın konuşma, düşünme ve kendini ifade etme hakkı doğuştan itibaren vardır.
Bir çocuğun gelişiminde en önemli şeylerden biri özgüvendir.
Duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebilmesi, sorgulaması, yorum yapabilmesi…
Baskıcı olmayan ebeveynlerle büyüyen çocuklar bu anlamda çok şanslıdır.
Çocukluğumda rahmetli babam; üç kız kardeşim, erkek kardeşim ve benim fikirlerimizi mutlaka dinlerdi.
Babamın doğru bildiği bir konuda bile “Hayır, bu doğru değil” diyebilirdik.
Konuşur, tartışır ve sonunda ortak akılla en doğruyu bulmaya çalışırdık.
İlk aşkımızı da, üzüntümüzü de sansürsüz paylaşırdık.
“Acaba kızar mı?” korkusunu hiç yaşamadık.
Babamın bir sözü vardı:
“Demokrasi ailede başlar.”
O zamanlar bu sözün ne kadar kıymetli olduğunu tam anlayamıyorduk.
Belki çocukluğun verdiği saflıktı, belki de antidemokratik bir düzenin ne olduğunu bilmememizdi.
Evde altı kişiydik. Dördümüz aynı fikirdeyse, çoğunluğun kararı uygulanırdı.
Farkında olmadan seçim yapmayı, çoğunluğa saygıyı ve birlikte hareket etmeyi öğreniyorduk.
Bazen birbirimizi ikna etmek için önceden konuşup “altyapı çalışması” bile yapardık.
Bugün dönüp baktığımda aslında demokrasiyi yaşayarak öğrendiğimizi görüyorum.
Bir arkadaşım bir gün bana:
“Keşke ben de sizin ailenin çocuğu olsaydım.” dedi.
Şaşırmıştım.
İnsan neden başka bir ailenin evladı olmak isterdi?
Sebebini anlattı:
“Biz babamın istediği yemeği yeriz. Onun istediği kanalı izleriz. Onun dediği saatte uyuruz. Uyumazsak ışıkları kapatır. Hasta olmaktan bile korkarız; ona da kızar.”
Yani itaat etmek zorundaydılar.
Kendi isteklerinin hiçbir önemi yoktu.
İtiraz eden ceza görürdü.
Yemek beğenmeyen sofradan kaldırılır, aç bırakılırdı.
Tek kişi para kazanıyordu ve güç ondandı.
Bu arkadaşım ilerleyen yıllarda sağlıklı ilişkiler kurmakta çok zorlandı.
İki farklı aile…
Birinde demokrasi, diğerinde baskı.
Aslında bugün toplum olarak yaşadığımız birçok şeyin temeli de burada başlıyor.
Haklarımız var.
Seçme ve seçilme hakkımız var.
En kutsal irade sandığa atılan oydur.
Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi:
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
Cumhuriyet; egemenliğin halka ait olduğu yönetim biçimidir.
Katılımı esas alır.
Çoğulculuğu savunur.
Kuvvetler ayrılığıyla otoriterleşmeyi engeller.
Milli egemenliği temel kabul eder.
Ama bugün geldiğimiz noktada halkın iradesi çoğu zaman yok sayılıyor.
İnsanlar; etnik kimliğiyle, korkularıyla, ekonomik zayıflıklarıyla ayrıştırılıyor.
Parçala, böl, yönet anlayışı büyüyor.
Hukukun üstünlüğü zayıflıyor.
Bağımsız yargıya güven azalıyor.
Ekonomik yük ağırlaşıyor.
Liyakatin yerini kayırmacılık alıyor.
Paran varsa güçlü, yoksa görünmez sayılıyorsun.
Konuşan susturuluyor.
Maskeler düşüyor.
Yüzler kızarmıyor artık.
Filler tepişirken karıncalar eziliyor.
Ama unutulmamalı:
Ben kadınım.
Seçme ve seçilme hakkımı Atatürk sayesinde aldım.
Biat etmem.
Eğitimde, işte ve siyasette var olurum.
Ben çocuğum.
Okula aç gitmek istemiyorum.
Atatürk’ün dediği gibi:
“Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız.”
Işığımızı söndürmenize izin vermeyeceğim.
Ben emekliyim.
Şatafat içinde yaşayanların bizi yoksulluğa mahkûm etmesini kabul etmiyorum.
Ben halkım.
Kimseye kulluk etmem.
Asırlardır özgür yaşamış insanların torunlarıyız.
Halkını tüketen, sonunda kendini de tüketir.
Çünkü;
“Devlet gemiye, halk da suya benzer.
Gemiyi taşıyan sudur;
ama gemiyi deviren de sudur.”

Sibel GELBUL
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.