15 Nisan 2026 Çarşamba
Zikri Cihan ile Hz.Ali Zamanı..
Dünyanın her döneminde siyaset, sanatın omuzlarına yük bindirmiştir. Bazen bir şarkı, bir ordudan daha fazla ses getirir. Bazen bir söz, bir kurşundan daha derine işler.
Bugünlerde La Toya Jackson dile getirdiği rejime karşı eleştirel çıkış sarkısına karşılık Hossein Sotoodeh tarafından söylenen “Zikri Cihan” arasında oluşan yankı tam da böyle bir kırılma anına işaret ediyor.
Ortadoğu sokaklarında, dijital dünyasında ve zihinlerde dolaşan bu karşıt sesler aslında sadece iki sanatçının mücadelesi değil; bir inanç, bir kimlik ve bir gelecek tartışmasıdır.
İran kendisini sadece bir devlet olarak tanımlamaz. O, aynı zamanda bir inanç coğrafyasıdır. Şiiliğin merkezlerinden biri olarak, tarih boyunca ve onun soyunun temsil ettiği adalet, direniş ve hakikat kavramlarıyla özdeşleştirilmiştir. Bu yüzden “İran yıkılırsa Şiiler yıkılır” söylemi, sadece siyasi bir refleks değil; aynı zamanda varoluşsal bir mücadelenin ifadesidir.
Ama burada durup sormak gerekir: Bir inanç, bir devlete ne kadar indirgenebilir?
Hz. Ali’nin mirası bir coğrafyaya sığacak kadar küçük müdür? Ya da onun adaleti, bir rejimin sınırları içinde tanımlanabilecek kadar dar mıdır?
Bugün İran’da yankılanan “Ali’nin ülkesi” söylemi, duygusal olarak güçlü olabilir. Ancak tarih bize şunu öğretmiştir: İnançlar devletlerden büyüktür. Devletler yıkılır, dönüşür, değişir… ama inançlar, halkların kalbinde yaşamaya devam eder.
Kerbela’da yalnız kaldığında da mesele bir coğrafya değildi. Bir iktidar savaşı değildi. O, hak ile batıl arasındaki çizgiyi temsil ediyordu. Bugün de aynı soru geçerliliğini koruyor: Biz hangi taraftayız?
“Bizde kuşlar filleri yener” sözü boşuna söylenmiş değildir. Güç her zaman sayıyla, silahla ya da sistemle ölçülmez. Bazen bir haklı duruş, en büyük iktidarları bile sarsar.
İşte bu yüzden “Ali zamanı” dediğimiz şey, aslında bir çağrı olabilir. Ama bu çağrı bir devleti savunma çağrısı mı, yoksa adaleti savunma çağrısı mı?
Asıl mesele burada düğümleniyor.
Sanatın ateşiyle harlanan bu tartışma, bizlere şunu hatırlatıyor: Coğrafyalar kutsal değildir, değerler kutsaldır. Rejimler geçicidir, adalet kalıcıdır.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, “Ali’nin İran’ını Ali’nin adaletini, Hüseyin’in direnişini, insanlığın ortak vicdanını savunmaktır.
Çünkü gerçek zafer, Sadece bir ülkenin ayakta kalması değil, Hakikatin ayakta kalmasıdır.

Ufuk Cavlı
Gazeteci Yazar
Orta Doğu’nun göbeğine yatırım yapanlar, sanki tarihle pazarlık yapabileceklerini sanıyor. Oysa burası, on bin yıldır aynı döngünün içinde debelenen bir coğrafya. Eğer düzelecek olsaydı, çoktan düzelirdi.
Peygamberler geçti bu topraklardan; sözle, inançla, ahlakla denediler. Olmadı. Şimdi iki lüks gökdelen, üç yapay ada, biraz da PR kampanyasıyla mı olacak?
Bu coğrafyanın mayası kan ve gözyaşıyla yoğrulmuş. Bu bir hakaret değil, bir tespit. Bilim, sanat ve teknoloji üretmeyen toplumlar güçlü olamaz. Güç dediğin şey betonla değil, akılla inşa edilir. Üniversite yerine saray, kütüphane yerine alışveriş merkezi yapan bir zihniyetin geleceği parlak vitrinlerden ibarettir. Işıklar söner, geriye karanlık kalır.
Bugün İran üzerinden kopan fırtına da bunun en güncel örneği. Savaş kapıya dayandığında, herkes “müttefikler nerede?” diye soruyor. Rusya ve Çin hesap yapar, çıkarına bakar, gerektiğinde susar. Kimse kimse için kendini ateşe atmaz. Büyük güç denilen şey, başkasının savaşında uzaktan destek verip faturayı zayıflara ödetme sanatıdır. Orta Doğu bunu defalarca yaşadı, hâlâ öğrenemedi.
Elbette yapay şehirler estetik olarak etkileyici. Havadan bakınca insanın içi gidiyor. Cam, çelik, mermer… Hepsi yerli yerinde. Ama medeniyet Google Earth’ten bakınca oluşmuyor. İnsanla oluyor. Özgür düşünceyle, eleştiriyle, üretimle oluyor. Susturulmuş toplumdan inovasyon çıkmaz; korkuyla yönetilen yerden sanat doğmaz.
Zülfü Livaneli’nin şarkısındaki gibi: “Tankınız var, ne güçlü.” Evet, tankınız var. Ordunuz var. Paranız var. Ama o tankı sürecek, o şehri yaşatacak, o geleceği taşıyacak insan yoksa, hepsi dekor. Güç dediğin şey sadece silah değil; vicdan, hukuk ve akıldır. Onlar yoksa tank da bir gün hurda olur, gökdelen de hayalet binaya döner.
Bu tabloda Türkiye ayrı bir yerde duruyor. Tüm eksiklerine, tüm tartışmalarına rağmen Türkiye; askeri gücüyle, diplomatik hamleleriyle, savunma sanayiiyle, enerjisiyle ve insan kaynağıyla Orta Doğu’nun gerçek anlamda ayakta duran birkaç ülkesinden biri. Gücünü sadece petrolden değil, devletten, kurumdan ve tecrübeden alıyor. Bu yüzden masada da sahada da var. Yıldız olmak vitrinle değil, yük taşıyabilmekle olur.
Yatırımcılar “istikrar” diyor, “vizyon” diyor, “gelecek” diyor. Ama istikrar baskıyla, vizyon taklit ile, gelecek de ithal akılla kurulmaz. Bugün petrol parasıyla parlatılan o şehirler, yarın hesap soran bir toplumla karşılaşmadıkça gerçek bir ülke olamayacak. Çünkü ülke dediğin şey asfaltla değil, adaletle ayakta durur.
Orta Doğu’nun sorunu para değil, zihniyet.
Ve zihniyet değişmeden, ne kadar gökdelen dikersen dik, sadece daha yüksekten düşersin.
Ufuk Cavlı
Gazeteci Yazar
Bazı hayatlar vardır; ünle, servetle ya da makamla değil, dokundukları kalplerle büyür. Don Ritchie işte tam da böyle bir hayatın adıdır.
Sidney’de, denize bakan sıradan bir ev… Ama o evin hemen yanı başında, karanlık düşüncelerin son durağı olarak bilinen The Gap. İnsanların hayata veda etmeye geldiği bir uçurum. Çoğumuz o manzaraya bakıp iç geçirir, sonra kapımızı kapatırız. O ise kapısını açtı.
Don Ritchie’nin farkı tam burada başlar. O, hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide durmayı seçti. Sessizce izlemek yerine yürüdü, yaklaştı, konuştu. Ne büyük sözler söyledi ne de mucizeler vadetti. Sadece insan oldu. Bazen tek cümlesi şuydu: “Gel, bir çay içelim.”
Bugünün dünyasında kulağa ne kadar basit geliyor değil mi? Ama o basitlik, bir insanın hayata tutunmasına yetti. Çünkü çoğu zaman insanlar ölmek istemez; anlaşılmak ister. Görülmek ister. Duyulmak ister. Don Ritchie bunu herkesten önce fark edenlerden biriydi.
Yıllar boyunca yüzlerce insanı o uçurumun kenarından geri çevirdi. Resmi rakamlar bir şeyler söyler, ama gerçeği kim bilebilir? Belki 100, belki 500… Belki de daha fazla. Ama aslında sayıların hiçbir önemi yok. Çünkü o, her seferinde tek bir hayat kurtardı. Tek bir insan. Tek bir hikaye.
Bizler kahramanları genelde yanlış yerde arıyoruz. Büyük sahnelerde, ışıkların altında, alkışların ortasında… Oysa gerçek kahraman bazen bir pencerenin arkasında oturur, dışarıyı izler ve bir yabancının hayatına sessizce dokunur.
Don Ritchie bize şunu hatırlatıyor:
Bir insanın hayatını değiştirmek için büyük güçlere ihtiyacın yok. Bazen bir adım atmak, bir selam vermek, bir fincan çay teklif etmek yeterlidir.
Belki de asıl mesele şu soruda gizli:
Biz, başkasının hayatında ne kadar “Don Ritchie” olabiliyoruz?
Çünkü bu dünya, büyük kahramanlardan çok, küçük ama gerçek dokunuşlara muhtaç.
Ufuk Cavlı
Gazeteci Yazar