31 Mayıs 2026 Pazar
3.Dünya Savaşının trampet sesleri küresel büyük çatışmayı haber veriyor…
TİSAN DAVASINDA GÖZLER YENİDEN KEŞİF SÜRECİNDE
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Öyle ya da böyle İstanbul fethedilecekti.
YÜREĞİ OLANLAR OKUSUN..
SONGÜL KOMUTANIMIN ARDINDAN..
Yıl: 1999
Yer : 23.J.Sınır Tümen Komutanlığı/ Şırnak
Songül Teğmen ile ilk karşılaştığımız yer..
Hiç aklıma gelirmiydi 18 yıl sonra yine aynı yerde Songül Teğmen Yarbay olarak görev alacak ve şehit olacak..
Bende yıllar sonra Gazeteci Yazar olarak onun ardından köşe yazımı yazacağım..
Bunun adına hayat diyoruz..
Kader diyoruz..Nasip diyoruz.
O zamanlarda terörle mücadele ediyorduk. .
Şehitlerimiz oluyordu..
Gazilerimiz oluyordu..
Fakat sosyal medyamız yoktu..
Akıllı cep telefonlarımız yoktu..
Bizim dünyadan Dünyanın da bizden çok fazla haberi olmuyordu..
Bir aile gibiydik kocaman Jandarma ailesi ..
Kim şehit oldu, kim gazi oldu, kim evlendi ,kim boşandı, kimin tayini nereye çıktı hepimizden hepimizin haberi olurdu rütbe farketmeksizin.
Askerlik özelliklede Jandarma ataerkil bir aileydi.
Çoğunluğumuz generalinden uzman çavuşa kadar köyünden çıkıp gelmiş temiz anadolu çocuklarıydık. .
Hikayelerimiz benzerdi..
Yokluk yoksulluk en benzeyen hikayelerimizdi. .
Hayallerimizde benzerdi..
Evlenilecek..
Ev alınacak..
Araba alınacak..
Batıda deniz kenarında görev yapılacak.
Çocuklar subay yapılacak..
Emekli olunacak..
Şehit olmak en lüks hayaldi. .
Çünkü herkese nasip olmazdı.
Hayallerimiz sınırlıydı fakat vatan sevgimiz aile sevgimiz sınırsızdı. .
Deli doluyduk cesurduk bir o kadarda vicdanlı. .
Hizmet içi kurslar olurdu..
Şırnak’a bayan Teğmen gelmiş..
Askeri hastane hariç hiç bayan subay görmedim ki..
Yarın Tümene gidilecek..
80 Km bize uzak..
Biz dağdayız..
Kursun adı Helikopter Yönlendirme Kursu..
Kurs öğretmeni J.Teğmen Songül YAKUT.
Takım Komutanım Adem Teğmen bana seslenerek Ufuk Songül Teğmene selam söyle kendisi sınıf arkadaşım olur.
Oğlum akıllı olun çok disiplinlidir dedi..
Ya disiplinli ters olsa ne olur sonuçta kadın değilmi havasında gittik kursa..
Sınıfa girdik ..
25 yaşlarında kamuflajıyla Teğmen rütbeli bir kadın geldi sınıfa..
Hepimiz tuhaf tuhaf bakıyoruz ..
Arkadaşlar ben J.Teğmen Songül YAKUT üç gün buradasınız kurs bitimi bir günde burada izinli olarak sizi misafir edeceğiz.
Çıt yok bizde..
Kadın anlatıyor sorusu olan varmı diyor çıt yok..
Niye kadın ya şimdi Komutanım mı diyeceğiz. .
Mola oldu..
Ders başlarken sınıf biraz lay lay lom havasında..
O an Songül Teğmen bir konuşma yaptı ..
Detayını yazamayacağım. .
Ve hepimiz kendimize geldik..
Daha sonra samimi olduk..
Birlikte görevlere gittik..
Yine bazen kurslarda karşılaştık..
Zaman zaman telefonlaştık. .
Jandarma personeli hepsi üniversite mezunu olmalı diyerek başlattığı proje kabul gördü..
ÖSYM ile İç İşleri Bakanlığı girişimi ile bütün jandarma personeli Açık Öğretim Fakültesinden mezun oldu..
Jandarma da bayan astsubay olmalı diyordu. .
Ve bayan astsubay alımında ilk bayan astsubayların bölük komutanı oldu..
Neden ilçe Jandarma Komutanı kadın değil dedi ve Türkiye’nin ilk kadın ilçe Jandarma Komutanı oldu..
Kadın ve çocuk haklarında neler yapabilirdik kolluk kuvveti olarak buna kafa yordu..
Jandarma Genel Komutanlığı imkanlar sağladı kadın ve çocuk konusunda önemli çalışmalar yapıldı..
Bende izmir Jandarma Çocuk Merkezi’nde görev almıştım.
Bu çalışmalar vatana faydalıydı en çok zarar gören fetöcülerdi ..
Biz o zamanda FETÖ’ye Fetö derdik..
Sürüldük İzmirden Sivas’a. .
Sivas tan Ağrıya..
Sonra ben istifa ettim siyasete girdim. .
Songül komutanım gibi bazı arkadaşlarımız balyoz ve buna benzer kumpaslarla yıldırılmaya çalışıldı. .
Ve gün geldi kumpas kuranlara Allah en büyük tuzağı kurdu..
Şimdi Şırnak’a Helikopter Yönlendirme Kursu ile tanıştığım J.Yarbay Songül YAKUT helikopter kazası ile şehit oldu diyorlar..
Ne kadar kolay söylüyorlar..
KABUL ETMİYORUM..
BİR ÖLÜR BİN DOĞARIZ

UFUK CAVLI
BİLGİ ÜNİVERSİTESİ YAŞATILMALIYDI, KAPATILDI.
Türkiye’de bazı kurumlar vardır; yalnızca bina değildir, yalnızca tabela değildir.
Bir dönemin ruhunu, düşünce biçimini, cesaretini temsil ederler. İstanbul Bilgi Üniversitesi de uzun yıllar boyunca tam olarak böyle bir yerdi.
Can Holding soruşturması kapsamında kayyım atanan ve kapatılma sürecine giren üniversitenin öğrencilerinin ve akademisyenlerinin devlet üniversitelerine aktarılacağı konuşuluyor.
Teknik olarak bir çözüm bulunacaktır elbette.
Gençler eğitim hayatına devam eder, akademisyenler başka kurumlara geçer, binalar başka tabelalar taşır.
Türkiye daha önce de benzer süreçleri yaşadı. İlk günlerde yükselen tepkiler zamanla azalır, dosyalar kapanır, gündem değişir.
Ama asıl mesele hiçbir zaman yalnızca hukuki ya da idari olmadı.
Bilgi Üniversitesi, Türkiye’de farklı bir akademik iklimin mümkün olabileceğini göstermeye çalışan bir projeydi. Sol liberal kültürün etkisinin hissedildiği, akademisyen inisiyatifiyle doğmuş, klasik üniversite kalıplarını kırmayı hedefleyen bir yapıydı. İlk kurulduğu yıllarda Kuştepe’de mahalle kültürüyle üniversite yaşamını yan yana getirebilmiş olması bile başlı başına sembolik bir adımdı.
Roman vatandaşlarla öğrencilerin aynı sokakta, aynı gündelik hayatın içinde buluşması Türkiye’de alışılmış bir üniversite modeli değildi.
Sadece bulunduğu yer değil, konuşulan konular da farklıydı.
Türkiye’de üniversitelerin birbirine benzediği, herkesin aynı dili konuştuğu dönemlerde Bilgi Üniversitesi daha özgür, daha cesur bir alan açmaya çalıştı.
Başörtüsü yasakları döneminde aldığı tavır, dönemin baskıcı atmosferinde önemli bir kırılmaydı. Daha sonra Santral İstanbul kampüsüyle birlikte yalnızca akademik değil, kültürel bir merkez haline geldi. Festivaller, sergiler, sanat etkinlikleri, müzesi, resim koleksiyonları…
Kampüs yaşayan bir kültür alanıydı.
Belki de bu yüzden birçok insan için bir üniversiteden fazlasıydı.
Evet, yıllar içinde yönetimler değişti. Sahiplik yapıları değişti. İlk kuruluş ruhu aşındı. Kurumsal yapı yıprandı, idari problemler büyüdü. Ancak buna rağmen içeride hala o eski aidiyeti taşıyan akademisyenler, öğrenciler ve mezunlar vardı. Kurumu ayakta tutmaya çalışan şey biraz da buydu: hafızası.
Bugün geriye dönüp bakınca insan şu soruyu sormadan edemiyor:
Bir kurumu kapatmak gerçekten en doğru çözüm müydü?
Çünkü bazı yapılar vardır; cezalandırılarak değil, rehabilite edilerek kurtarılabilir. Yeniden yapılandırılabilir. Nefes verilerek ayağa kaldırılabilir. Bilgi Üniversitesi de belki böyle bir şansı hak ediyordu. Onu tamamen dağıtmak yerine, ilk vizyonuna yaklaştıracak bir dönüşüm modeli kurulabilir miydi?
Belki de asıl kayıp burada.
Çünkü Türkiye’de bina yapmak kolaydır. Kampüs kurulur, tabela asılır, bütçe bulunur. Ama kurum kültürü oluşturmak onlarca yıl ister. Özgün bir akademik iklim yaratmak kolay değildir. Hele ki farklı düşüncelerin bir arada yaşayabildiği bir üniversite modeli inşa etmek bugün çok daha zordur.
Bu yüzden mesele yalnızca bir üniversitenin kapanması değil.
Mesele, Türkiye’nin farklı olana yaşama alanı bırakıp bırakmadığıdır.
Şimdi benzer kaygılar başka eğitim kurumları için de konuşuluyor. Örneğin Doğa Koleji hakkında da “Acaba benzer bir süreç yaşanır mı?” soruları soruluyor. Belki yaşanır, belki yaşanmaz. Ancak eğitim kurumlarının yalnızca ticari yapılar olarak görülmesi, ülkenin akademik ve kültürel geleceği açısından ciddi bir risk taşıyor.
Çünkü üniversiteler sadece diploma veren yerler değildir.
Onlar aynı zamanda bir ülkenin hafızasıdır.
Ve bazı hafızalar kaybolduğunda, geriye yalnızca sessizlik kalır.

Ufuk Cavlı
Gazeteci Yazar
Seçime Doğru – Mersin
Mersin, önümüzdeki dönemde yalnızca ekonomik değil; temsil, vizyon ve kurumsal kültür açısından da önemli bir sınav verecek. Çünkü bu yıl kentin birçok güçlü yapısı seçim sürecine hazırlanıyor.
MTSO, OSB, MDTO, MESİAD, MÜSİAD ve daha birçok kurumda yeni dönem tartışmaları artık kulislerden çıkıp kamuoyunun gündemine taşınıyor.
Ancak bu süreçlerde çoğu zaman yalnızca başkanları ya da başkan adaylarını dinliyoruz. Peki ya komite üyeleri? Meclis üyeleri? Oy verenler, vermeyenler, destekleyenler ya da sessiz kalanlar? Onlar ne düşünüyor? Bir adayı neden destekliyorlar ya da neden desteklemiyorlar?
Belki de asıl cevaplar tam burada saklı…
“Seçime Doğru – Mersin” röportaj serisiyle bu kez mikrofonu yalnızca kürsüde konuşanlara değil, sürecin gerçek aktörlerine uzatacağız. Kentin sorunlarını, çözüm önerilerini, beklentilerini ve kurumların geleceğine dair fikirleri doğrudan kendi ağızlarından dinleyeceğiz.
Bu süreçte belki geleceğin yeni başkan adaylarını tanıyacağız…
Belki de Mersin’in, kutuplaşan ve “köy seçimine” dönüşen tartışmalar yerine; birbirini dinleyebilen, demokratik rekabet kültürünü koruyabilen bir şehir olabileceğine tanıklık edeceğiz.
Çünkü güçlü şehirler sadece seçim kazananlarla değil, seçim süreçlerini yönetme biçimleriyle büyür.
İlk röportaj için takipte kalın.

Ufuk Cavlı
Gazeteci Yazar
Mersin Neden Aynı İsimler Arasında Sıkışıyor?
Mersin büyüyor…
Liman büyüyor, ihracat büyüyor, sanayi büyüyor, ticaret hacmi büyüyor.
Peki ya temsil anlayışı?
İşte tam burada kentin önüne sessiz ama önemli bir soru çıkıyor:
Neden yıllardır aynı isimler, aynı çevreler, aynı dengeler arasında dönüp duruyoruz?
Aslında sorun yalnızca “kim başkan olacak?” meselesi değil.
Asıl mesele; yeni insanların neden ortaya çıkamadığı, çıkanların neden uzun ömürlü olamadığı ve kurumların neden çoğu zaman birkaç güçlü grubun etrafında şekillendiği…
Çünkü Mersin’de seçim dönemleri bazen proje yarışından çok “denge yönetimine” dönüşüyor.
Kimi zaman insanlar fikirlerini değil ilişkilerini koruyor.
Kimi zaman vizyon değil “kırmadan kazanma” hesabı öne çıkıyor.
Ve en tehlikelisi; birçok genç iş insanı ya da yeni nesil temsilci daha başlamadan sistemin dışında kalacağına inanıyor.
Oysa şehirler aynı isimlerle değil, yeni fikirlerle büyür.
Bugün Mersin’in en büyük ihtiyacı sadece yeni başkanlar değil; yeni bakış açılarıdır.
Çünkü değişmeyen yapıların içinde zamanla eleştiri azalır, rekabet zayıflar ve kurumlar doğal reflekslerini kaybetmeye başlar.
Kimse şunu yanlış anlamamalı:
Tecrübe kıymetlidir. Bu kentin ekonomisine yıllarca emek vermiş insanlara saygı duymak gerekir. Ancak kurumsal hafızayı korumak ile değişime kapıyı kapatmak aynı şey değildir.
Belki de artık Mersin’in şu soruyu yüksek sesle sorması gerekiyor:
“Biz gerçekten en iyileri mi seçiyoruz, yoksa en alıştıklarımızı mı?”
Çünkü bazen şehirleri geri bırakan şey krizler değil, konfor alanlarıdır.
Ve belki de bu seçim döneminin en önemli kazancı; yalnızca yeni bir başkan seçmek değil, yeni insanların konuşabildiği bir iklim oluşturmak olacaktır.
Ufuk Cavlı
Gazeteci Yazar
BİR MTSO HİKAYESİ
SANAYİCİ :Kur ne Olacak/ Faizler ne Olacak ?
MTSO : A3 Grubu Pota altı çok güçlü..
SANAYİCİ : Yapılandırma olur mu ? Kalifiye eleman bulamıyoruz.
MTSO : Yalnız biz finalfoura kalırız
Bir zamanlar odalar vardı…
Gerçekten “oda”ydılar.
Kapısından içeri giren sanayici derdini anlatırdı.
“Elektrik maliyeti bizi bitiriyor” derdi, not alınırdı.
“İhracatta limanda tıkanıyoruz” derdi, çözüm aranırdı.
“Bankalar kredi musluğunu kapattı” derdi, Ankara’nın yolu tutulurdu.
Çünkü ticaret ve sanayi odaları; tabeladan ibaret değil, şehrin ekonomik aklıydı.
Şimdi ise yeni bir döneme girdik.
Sanayi konuşulurken bir anda pota altı savunmasına geçiliyor.
Ekonomi daralırken tam saha prese geçiliyor.
Çekler dönmezken fikstür dönüyor.
Geçen gün baktık, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası paylaşım yapmış.
Bir an heyecanlandık.
“Herhalde yeni yatırım teşvik paketi açıklandı” dedik.
“Belki sanayiciye özel finansman modeli geliyor” diye düşündük.
“Muhtemelen ihracatçı için önemli bir gelişme vardır” diye umutlandık.
Meğer grup maçları açıklanmış.
A Grubu…
B Grubu…
Kritik mücadele…
Final Four heyecanı…
Bir an insanın aklı karışıyor:
Sanayi odasında mıyız, EuroLeague kura çekiminde miyiz?
Üstelik bu ilk tartışma da değil.
Daha önce yurtdışı fuar organizasyonları konuşulmuştu.
Özellikle İtalya başta olmak üzere yapılan bazı fuar ziyaretlerinde, sektörle doğrudan ilgisi olmayan isimlerin götürüldüğü iddiaları uzun süre kulislerde konuşuldu.
Sanayici şunu sordu:
“Bu geziler gerçekten üreticiye yeni pazar mı açıyor, yoksa belirli çevrelere prestij turu mu düzenleniyor?”
Cevap veren pek olmadı.
Sonra iftar programları…
Kimsenin sofrayla problemi yok.
Paylaşmak güzeldir.
Ama ekonomik daralmanın ortasında, aidat veren üyelerin önemli bölümü ayakta kalma savaşı verirken; lüks salonlarda, şatafatlı organizasyonlarla adeta seçkinlere özel iftar görüntüleri verilmesi de ayrı bir tartışma yarattı.
Çünkü küçük esnaf borç hesabı yaparken, bazı masalarda adeta organizasyon ihtişamı yarışıyordu.
Asıl kritik soru ise başka yerdeydi.
Savunma sanayi fuarlarına götürülen heyetlerde gerçekten savunma sektöründen kaç kişi vardı?
Kaç üretici firma yeni bağlantı kurdu?
Kaç yatırımcıya kapı açıldı?
Kaç ihracat anlaşması çıktı?
Yoksa yine bol fotoğraflı, bol etiketli, bol protokollü bir “etkinlik yönetimi” mi izlendi?
Şimdi de basketbol turnuvası…
Kimse spora karşı değil.
Basketbol güzeldir.
Sosyal etkinlik olur, gençler desteklenir, şehir hareketlenir; bunlar güzel işler.
Ama insanlar doğal olarak şunu soruyor:
Bu organizasyona ne kadar harcandı?
Çünkü aynı dönemde sanayici finansmana ulaşamıyor.
KOBİ krediye erişemiyor.
Üretici enerji maliyetleri altında eziliyor.
İhracatçı kur baskısıyla boğuşuyor.
Adamın fabrikasında CNC tezgahı alarm veriyor.
Ham madde maliyeti dövizle yarışıyor.
Personel gideri artık bordro değil, psikolojik harp unsuru olmuş.
Piyasada tahsilat süresi uzadıkça uzuyor.
Konteyner bulunmuyor.
Finansman bulunmuyor.
Nitelikli eleman bulunmuyor.
Ama çok şükür kısa forvet rotasyonu oturmuş durumda.
Bir sanayici arkadaş isyan etti:
“Abi ben aidat yatırıyorum, Stephen Curry izlemek için değil.”
Haksız mı?
Bugün üretici artık sadece maliyetle mücadele etmiyor.
Temsil edilip edilmediğini de sorguluyor.
Çünkü insanlar artık şunu hissediyor:
Sanayici sahada tek başına savunma yapıyor.
Oda ise kenardan maç organizasyonu yönetiyor.
Eskiden odalar yatırım konuşurdu.
Şimdi sosyal medya etkileşimi konuşuyor.
Eskiden “kaç fabrika açıldı?” diye sorulurdu.
Şimdi “kaç story atıldı?” dönemi başladı.
Yakında şu açıklamayı görürsek kimse şaşırmasın:
“Değerli üyelerimiz;
Nakit akışında yaşanan daralma nedeniyle ekonomimiz uzatmalara gitmiştir.
Üreticiye moral olması adına üçüncü çeyrek sonunda mola alınacaktır.”
Hatta devamı da gelir:
“Sanayiciler arası üç sayı yarışması sponsorluğunda yeni kredi paketi…”
Çünkü bugün bazı kurumlarda vitrinin ışığı, fabrikanın bacasından daha görünür hale geldi.
Oysa Mersin gibi bir şehir;
lojistiğin kalbi olması gereken,
limanıyla bölgeyi taşıması gereken,
üretimle büyümesi gereken bir şehir.
Burada mesele pota değil.
Mesele üretim.
Mesele şu:
Sanayici ayakta kalma mücadelesi verirken, onu temsil eden kurumların önceliği ne olmalı?
Çünkü görünen tablo şu:
Sanayide üretim düşebilir…
İhracat daralabilir…
Piyasa nefes almakta zorlanabilir…
Ama turnuva temposu tam gaz devam ediyor.
Biz ticaret ve sanayi odası sanıyorduk…
Meğer NBA Çukurova Konferansı başlamış.

Ufuk Cavlı
Gazeteci Yazar