29 Mayıs 2026 Cuma
3.Dünya Savaşının trampet sesleri küresel büyük çatışmayı haber veriyor…
Özel’den Sert Mesaj: Bu Kılıçdaroğlu Meselesi değil, Erdoğan ile millet meselesidir.
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Öyle ya da böyle İstanbul fethedilecekti.
Baha’nelere ne gerek; elbet, bir yazıya sığmayacak kadar büyük bir zafer bu! Bir destan, tarih kitaplarına gururla yazılan bir milleti şaha kaldıracak, yeni bir çağın başladığı, Orta Çağ’ın karanlıklarının sonu…
“Tarihini bilmeyen ulusların haritalarını başkaları çizerler” der ya hani Mustafa Kemal Atatürk…
Tarih, geçmişin deneyimlerini geleceğe taşıyan en güçlü pusula aslında. Bu gerçek ki; tarihini bilmenin bireysel ve toplumsal kimliğin inşasındaki vazgeçilmez önemini vurgular.
Buyurun dostlar, gönül haneme, araştırmalarım sonucunda imbik imbik süzgeçten geçirdiğim “29 Mayıs 1453, İstanbul’un Fethi” başlıklı yazıma…
Osmanlı İmparatorluğu’nun yedinci padişahı 2. Mehmet, 1451’de ikinci kez tahta çıktığında, kendisinden önceki hemen her padişah gibi büyük bir hedefi vardı: Konstantinopolis’i yani İstanbul’u almak…
O yıllarda Bizans İmparatorluğu, bugünün İstanbul’unda “Tarihi Yarımada” dediğimiz bölgeye sıkışmıştı. Bugünün Galatası Pera da Ceneviz kolonisiydi.
Osmanlı İmparatorluğu, Anadolu ve Avrupa’daki topraklarının ortasında kalan bu Bizans başkentini alıp, doğudan batıya uzanan büyük bir imparatorluk olma hedefindeydi.
1451 yılında başladı 2. Mehmet’in, İstanbul’u alma planları…
Önce Boğazkesen Hisarı’nı yani şimdiki ismi ile Rumeli Hisarı’nı, Karadeniz’den gelebilecek Bizans desteklerini engellemek amacıyla, boğazın en dar noktasına inşa ettirdi 2. Mehmet…
Bu kurduğu nice planların ilkiydi…
İstanbul’un fethi için yapılan lojistik ve stratejik hazırlıkların en önemli adımlarından biriydi elbet. 15 Nisan 1452’de temeli atıldı hisarın, dönemin şartlarına göre rekor bir hızla da yani yaklaşık 90 ile 120 gün arasında da tamamlandı.
İnşaatın hızlı ilerlemesi için dev bir iş bölümü yapılmıştı. Büyük kulelerden birini Zağanos Paşa, diğerini Saruca Paşa, deniz tarafındakini ise Çandarlı Halil Paşa inşa etmişti. 2. Mehmet de deniz surlarının yapımını bizzat denetledi.
İnşada kullanılan keresteler Karadeniz Ereğlisi’nden, taş ve kireçler ise çevredeki ocaklardan getirildi.
1452 yılı ağustos ayı gibi tamamlandı hisar. Diğer hazırlıklarıyla birlikte 2. Mehmet, İstanbul’u adeta karadan askerî bir kordon altına aldırmıştı. Şehirden dışarıya ve dışarıdan şehre kimseyi bırakmamaları hakkında kat’i emirleri vardı askerlerine. Zaten Bizans İmparatoru XI. Konstantinos (Konstantinos Paleologos) da kısa bir süre önce dışarıdaki kalan halkını şehre aldıktan sonra kapılarını kapatmıştı. Fakat denizle bağ henüz kesilmemişti. Rumlar bu deniz yoluyla, sahildeki Türk köylerini basarak bir kısmını esir alıyorlar, bir kısmını da öldürüyorlardı.
Bütün amaç fetihti. Amaç tekti, İstanbul’du…
Zihinlerde çoktan başlamıştı fetih ama ilk eylem fetihten 3 ay önce 1453 yılı şubat ayında gerçekleşti. Sultan Mehmet’in yaptığı planlar neticesinde, 1453 yılı şubat ayında, Sultan Mehmet, fetih için döktürdüğü topun İstanbul önüne götürülmesini emretti. Top öyle büyüktü ki; altmış manda ile çekiliyordu. Topun kaymaması için iki tarafına ikişer yüz asker konmuştu. Yolun bozuk kısmında ve köprü yapılacak yerlerde yolu düzletmek ve tahta köprü kurabilmek için önceden elli inşaat ustası ve iki yüz amele gönderilmişti. Nihayet top İstanbul’dan beş mil uzakta bir yere getirildi.
Sultan Mehmet’in zekice kurguladığı planları aşama aşamaydı. Topun naklinden önce on bin kişilik bir kuvvet Karaca Paşa komutasında Misivri, Ahyolu ve Vize kalelerini almıştı. Bigados zaten teslim olmuştu. Sur önüne getirilen top, Karaca Paşa’ya teslim edildi.
Mart başından itibaren Sultan Mehmet, eyalet ve sancaklara hükümler göndererek; İstanbul aleyhine hareket edileceğini bildirip orduya iltihaklarını emretti. Muvazzaf ve gönüllü olarak gelen kuvvet orduya iltihak ediyordu.
Tüm hazırlıklar tamamdı artık. Zaman, eylem zamanıydı; zaman, fetih zamanıydı; zaman, İstanbul zamanıydı…
12 Rebiulevvel 857 yani 23 Mart 1453‘te, Edirne’den hareket başladı. Keşan mevkiinde durarak Çanakkale Boğazı’ndan geçecek olan Anadolu kuvvetleri beklendi. Bu kuvvetlerin de orduya katılmasıyla birlikte, 5 Nisan 1453’te, İstanbul surları önüne gelindi.
26 Rebiulevvel yani 6 Nisan Cuma günü şehir kuşatılmaya başlandı. Kuşatma 6 gün sürdü. Tüm hazırlık tamamlanıp Zağanos Paşa da Beyoğlu tarafında tertibat aldıktan sonra Sultan Mehmet, islâmî ananeye uygun olarak Mahmud Paşa’yı İmparatora gönderdi. Ve kan dökülmeden şehri teslim etmesini teklif etti. Kostantin bu tekllifi kabul etmedi.
Böylece 2 Rebîulâhır 857 yani 12 Nisan tarihinden itibaren büyük topların işlemesiyle asıl savaş başlamış oldu. Aynı tarihte donanma da İstanbul limanı önünde fetihe hazırdı.
Sen Rumen (Topkapı) yakınına yerleştirilen büyük topun gürültüsü, şehri bir çığlık gibi sarmıştı. Tunçtan yapılan uzun menzilli toplar, taştan gülle atıyorlardı. Günlerce şehri dövdü bu toplar. Muhasaranın onuncu günü büyük toplardan birisi parçalandı ve etrafındakileri öldürdü. Fakat tekrar tamir olunarak yine faaliyetine devam etti. Toplar bazı yerlerden gedik açtılarsa da şehir halkı erkek, kadın canla başla çalışarak gedikleri kapatıyorlardı. İmparator her gün surları dolaşarak şehri savunanları cesaretlendiriyordu.
Nisanın 18’ine kadar yapılan topçu atışından, surların zayıf noktası olan padişahın bulunduğu Bayrampaşa Deresi tarafından birinci ve ikinci surlardan bir gedik açıldı ve buradan gece bir yürüyüş yapıldı. Bu yürüyüş dört saat sürdü. Büyük harp kuleleri hücuma iştirak etti ise de bu kuleler grejuva ateşiyle yakıldı. Askerin surlara merdivenler dayayarak çıkmak istemeleri de müspet bir sonuç vermediğinden bu birinci hücum muvaffak olamadı.
Bu başarısızlığı, aynı zamanda zinciri kırarak Haliç’e girmek için donanmanın yapmış olduğu taarruz muvaffakiyetsizliği takip etti. Ve böylece zincir kırılamayarak Haliç’e geçilemedi.
Bu başarısızlıkları 20 Nisan’daki deniz muharebesi başarısızlığı takip etti. Papa, İstanbul’a yardım olarak üç Ceneviz gemisiyle bunların her birinde dört yüz cenkçi göndermişti ve sonrasına otuz geminin daha gönderileceğini bildirmişti.
Karadan yapılan hücumun muvaffak olamaması ve denizden de donanmanın mağlup olması üzerine askere bir sarsıntı gelmiş ve orduda dedikodu başlamıştı. Bunların hepsiyle başa çıkmak kolay değildi. Ama ok yaydan çıkmıştı bir kere…
Ne olursa olsun sonucunda; İstanbul fethedilecekti…
Sultan Mehmet, eski gemileri ile variller, kalın zincirlerle bağlı olan Yalıköşkü ile Kurşunlu Mahzen arasını geçip Haliç’e giremediği için başka bir çareye başvurdu. Yani B Planı’nı uygulamaya koydu…
Osmanlı donanmasının Haliç’e sokulmak istenmesi buradaki surların metin olmamasından dolayı tahrip edilmesi kolay olduğu içindi; zaten zincirin gerilmesine de sebep bu idi.
Sultan Mehmet, Haliç’teki düşman donanmasını batırmak için yaptırdığı top makinesi ile yüksekten taş gülleler atmaya karar verdi. Beyoğlu sırtına koydurduğu bu makineler ile Haliçteki gemilerden bazılarını batırmıştı.
Bir kısım donanmanın da Haliç’e indirilmesi gerekiyordu. Bu yönde hazırlıklar yaptırdı. Bu suretle hem düşman donanması bertaraf edilecek hem de Hasköy’le Ayvansaray arasına köprü yapılarak iki ordu arasında irtibat tesis edilecekti.
Verilen karar üzerine, önce gemilerin karadan çekileceği yer tetkik edildi. Açılacak kısım ormanlıktı ve Kasımpaşa mevkiine kadar iniyordu. Gemilerin çekileceği yol Tophane önündeki sahilden başlayarak Boğazkesen’den geçiyor ve buradan güney batıya dönüp sırtları aşarak Löbon Pastanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi aşarak Pera Palas yanından Kasımpaşa’ya yani Haliç sahiline geliyordu.
Bunun tespitinden sonra yol tesviye olundu ve yuvarlak ağaçlardan kızaklar yapıldı. Gemilerin kızaklar üzerinden kayması için Galata Cenevizlilerinden zeytin yağı, sade yağı ve domuz yağı ile bu kızaklar iyice yağlandı, bu işler yapılırken Galata Cenevizlilerine bu hazırlığı duyurmamak için tedbir alındı. Bu taraflardan düşman donanmasına havan topları atılmak ve zincire karşı taarruz edilecekmiş gibi aldatıcı hareketler yapıldı.
Nihayet 21 Nisan’ı 22 Nisan’a bağlayan gece, Çiftesütun altındaki cihetten yani Tophane’den itibaren donanmadan ayrılan iki, üç ve beş sıra kürekli 67 adet gemi, bir gece içinde tesviye edilen yoldan tekerlekler üzerinde Kasımpaşa’ya indirildi.
Gemilerin bir gece içinde Haliç’e indirilmesi düşmanı hayrette bırakmıştı. Gemilerin Kasımpaşa’ya indirilmesinin ardından ilk iş olarak Hasköy ile Ayvansaray arasına (Avcılar kapısı tarafına) bir köprü kuruldu. Birçok sandal ve fıçı birbirlerine sıkı sıkıya bağlanarak bunların üstüne tahtalar döşendi ve kancalar geçirmek suretiyle eni 50 ve boyu 100 kulaç bir köprü yapıldı.
Bizanslı devlet adamı ve tarihçi Dukas’a göre; bu köprüden beş kişi yan yana geçebilirdi. Köprünün üzerine yerleştirilen toplar ve Haliç’teki Türk donanmasının topları ile bu taraftaki surlar dövülmeye başlandı. Bu kısmın müdafaasında pek az savunucu vardı. Bunun üzerine İmparator diğer yerlerden alarak buradaki surlara da kuvvet göndermek mecburiyetinde kaldı.
İki taraflı gemilerin de batırılacağı, birçok kayıbın yaşandığı hem denizden hem karadan muharebe devam ediyordu…
Surlara karşı top ateşi de tabii ki; günlerce…
Sultan Mehmet deneyecekti hep…
Dedim ya: Ok yaydan çıkmıştı bir kere. Öyle ya da böyle İstanbul fethedilecekti.
Önce 6 Mayıs’ta, güneşin batmasından dört saat sonra gece âni olarak Bayrampaşa Deresi vadisindeki surlara mevzii bir taarruz daha yaptırdı. Fakat bu yoklamadan bir netice çıkmayacaktı.
12 Mayıs’ta bu sefer Vlaherna Sarayı ile Edirnekapı arasındaki surlara bir mevzii taarruz daha yaptırdı. O tarafta açılan bir gediğe yapılan taarruzda ilk hamlede muvaffakiyet elde edilecek gibi olduysa da ihtiyat kuvvetlerinin yetişmesi üzerine püskürtüldüler. Onu müteakip tekrar edilen taarruz yine başarı verecek iken Edirnekapı tarafından yetişen bin kişilik bir kuvvetin yardımı ile bir netice elde edilemedi.
Sonrasında top muharebesi, ok, kurşun atışları, lağım hafriyatı ve büyük müteharrik harp kulelerinin surlara taarruzları ile günler günlerin üstüne eklendi. Açılan lağımları Bizans lağımcıları buluyorlardı.
Sultan Mehmet de hiçbir şekilde vazgeçmiyordu.
1- Şehrin kendisine terki,
2- İmparatorun bütün maiyeti, hazinesi ile sağ ve salim, arzu ettiği yere gitmesi veya Mora despotluğunu kabul eylemesi,
3- Ahalinin gitmek veya kalmakta serbest olması, kalmaları halinde şehir alındığında halkın harp esiri olacakları…
İmparator da elçi Kasım Bey’le Sultan Mehmet’e;
“Buradan gitmem kabil değildir. Ya ben şehri zaptederim, yahut şehir beni ölü veya diri olarak zapteder. Eğer şehirden sulhen çekilirsen sana Mora’yı ve kardeşlerine diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz. Şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni öldürüp halkı esir edip mallarını yağmalattırırım” cevabını gönderdi.
27 Mayıs tarihinde başladı Sultan Mehmet’in kafasındaki fetih öncesi son olduğunu planladığı taarruz ve bombardımanlar…
27 Mayıs tarihinde başladı ve toplamda 3 gün gibi gözükse de sonucunda sonsuza dek İstanbul’un Türk toprakları olacak bombardımanlar…
İlk gün itibarıyla surların bir kısmı yıkıldı. Rumların bu yıkılan yerleri kapatmamaları için gece bile bombardımana devam edildi.
28 Mayıs 1453…
Surların yıkılan yerlerinden bazı Türk askerleri içeriye girdilerse de Jüstinyani yetişerek Türkleri çıkardı. Bu sırada Murad Paşa, Jüstinyani’yi öldürmek üzere saldırdıysa da kendisi şehit oldu. Çokça şehitler verildi ama bu yola baş konmuştu bir kere. İstanbul fethedilecek, ebediyete kadar Türklerin yurdu olacaktı.
Vee büyük gün…
Büyük fetih, 29 Mayıs 1453…
29 Mayıs tarihinde umumî hücum yapılacağı, Galata Cenevizlilerinden ve Osmanlı ordusunda bulunan Rumların okların ucuna takıp attıkları kâğıtlardan haber alınmış olduğundan İmparator ile Jüstinyani mümkün olduğu kadar hazırlanmışlardı. 28 Mayıs’ı 29 mayıs’a bağlayan gece, Ayasofya kilisesinde büyük bir âyin yapıldı, İmparator da bu âyinde bulundu. Sonra Vlaherna (Tekfur Sarayı) Sarayı’na geldi.
Sabah saatlerinde üst üste gerçekleştirilen iki hücumun ardından 29 Mayıs Salı günü sabaha karşı umumî hücum başladı. Asıl netice alınacak kısım Topkapı ile Edirnekapısı arasında açılmış olan gedikti. O gün sonunda ismine “Fatih” de eklenecek Sultan Mehmet’in bulunduğu merkez kolu buraya hücum ediyordu.
Birinci umumî hücum iki saat, arkasından yapılan ikinci umumî hücum bir buçuk saat sürmüş ve henüz bir sonuç elde edilememişti. Askerlerimiz canlarını dişlerine takarak mücadele ediyor, surlara merdiven koyup çıkanları grojuva ateşiyle şehit düşüyorlardı. Diğer kollardaki hücumlarda da bir muvaffakiyet elde edilemedi.
Bunun üzerine merkez kolundaki yeniçeriler ve ihtiyat kuvvetleri son koz olarak ileri sürüldü. Bu defa bizzat Sultan Mehmet de yeniçerilerle beraberdi; İmparator Konstantin de bu cephede bulunuyordu.
Bu sırada surları büyük bir azimle müdafaa eden başkumandan Jüstinyani elinden ve kolundan yaralandı. İmparatorun ricasına rağmen müdafaayı terk ederek çekildi.
Bu hücum esnasında yeniçeriler hendek önüne kadar gittiler. Yağdırılan oklarla birlikte hendeği aşarak sura dayandılar. Yeniçeriler arasında iri yarı “Ulubatlı Hasan” isminde bir yeniçeri, kalkanını sol eli ile başının üzerinde tutarak sağ elinde palası olduğu halde ilk olarak surun üstüne çıktı.
Bunu gören 30 kadar yeniçeri onu takip ettiler. Düşman askerinin savurduğu ok ve taşlar ile 8 yeniçeri öldürüldü. Ulubatlı Hasan yaralanmasına rağmen diğer arkadaşlarının sura çıkmalarına yardım etti. Fakat hepsi oracıkta öldürüldü. Ulubatlı Hasan ise büyük bir taşa takılarak surdan aşağı düştü ve yukarıdan atılan ok ve taşlarla şehit oldu.
Hücum devam ettiğinden, sura çıkanlar çoğaldı ve surun üstünde tutundular. Bunu müteakip topla tahrip edilen yerden yeniçeriler içeri girip birinci surla ikinci sur arasındaki sahayı (Prevolos) işgal ederek buradaki askerleri püskürttüler.
İmparator omuzundan yaralanmıştı ve maiyeti ile Pemton kapısına doğru kaçtı. İmparatorun kaçtığını ve kendilerine doğru geldiğini gören ikinci sur askerleri de paniğe kapıldılar. Rivayete göre; bu panik esnasında İmparator da düşerek çiğnenip öldü.
Dış sur düştükten ve iki sur arasındaki saha (Provolos) temizlendikten sonra müdafaasız kalan iç surlar da alındı. Topkapı içeriden kırıldı ve Türk kuvvetleri bu kapıdan içeri şehre girdiler.
Sur işgal edildi, Osmanlı sancağı dikildi.
Ve sonsuza dek Türk toprağı kalacak İstanbul, böylece fethedildi.
Toplamda 54 gün süren ve 18 Nisan, 6, 12 ve 29 Mayıs’ta yapılan dört büyük hücumdan sonra Roma İmparatorluğu’nun 1125 senelik başşehri olan İstanbul, yani Kostantiniyye, 20 Cemaziyelevvel 857 yani 29 Mayıs 1453 Salı günü fethedildi.
22 yaşında İstanbul’u fethederek “Fatih” unvanını alan 2. Mehmet, “Fatih Sultan Mehmet” olarak İstanbul’a; maiyetindeki vezir, ulema ve sair ileri gelen devlet adamları ile birlikte Sen Rumen kapısından yani Topkapı’dan girdi.
573 yıl önce bugün gerçekleşen bu giriş-girişim-savaş-mücadele-fetih; bir milletin sonsuza kadar yurt edineceği yeri ne olursa olsun terk etmeyeceği anlamına da gelir.
Ne mutlu ecdadımıza, atalarımıza; ne mutlu Türk’üm diyene…

BAHA AKINER
Bu bir “fazla şiirden ölen şairin” hikâyesidir dostlar. Bu, tam da ölüm yıl dönümünde Edip Cansever’in hikâyesidir. Uzunca denebilecek bir yazıdır, tarafımdan hazırlanmıştır, görselimiz tektir. İsterim ki: Sadece şiir severler tarafından okuna. Büyük şaire saygıyla…
Şiirlerinde bir kişi seçerek, O’nun üzerinden “soyut”u ve “somut”u anlattı hep:
“Adam yaşama sevinci içinde,
Masaya anahtarlarını koydu.
Bakır kâseye çiçekleri koydu.
Sütünü, yumurtasını koydu.
Pencereden gelen ışığı koydu.
Bisiklet sesini, çıkrık sesini,
Ekmeğin, havanın yumuşaklığını koydu…
Adam masaya,
Aklında olup bitenleri koydu.
Ne yapmak istiyordu hayatta,
İşte onu koydu…
Kimi seviyordu, kimi sevmiyordu?
Adam masaya onları da koydu…
Üç kere üç, dokuz ederdi.
Adam koydu masaya dokuzu.
Pencere yanındaydı, gökyüzü yanında.
Uzandı masaya, sonsuzu koydu…
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür.
Masaya biranın dökülüşünü koydu.
Uykusunu koydu, uyanıklığını koydu.
Tokluğunu, açlığını koydu…
Masa da masaymış ha!
Bana mısın demedi bu kadar yüke.
Bir iki sallandı durdu.
Adam ha babam koyuyordu…”
Birey üzerinden toplumu ele aldı şiirlerinde. “Mendilimde Kan Sesleri” ismini verdiği şiirinde mesela bir işçi olan Ahmet ağabeyiyle bütün bir Türk toplumunu; çocuklar ile ülkeyi kurtarma idealini gerçekleştirecek Türk çocuklarını, Ahmet ağabeyinin sevgilisi olduğu hayâl edilen kadın ile de o çocukları yetiştirecek kadınları anlattı.
Aynı şiirde, istasyonları ve pazarları anlatarak memleketteki karışıklık ve huzursuzluğu ifade etti bir bakıma:
“Her yere yetişilir
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
Çocuğum beni bağışla…
Ahmet abi sen de bağışla!
Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer…
O yerin suyuna,
O yerin toprağına benzer.
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine…
Konya’nın beyaz
Antep’in kırmızı düzlüğüne benzer!
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşe başlarına
Öylesine benzer ki
Ve avlularına
Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi
Ve sözlerine…
Yani bir cep aynası alım-satımına belki
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne…
Camcının cam kesmesine,
Dülgerin rende tutmasına
Öyle bir cıgara yakımına,
Birinin gazoz açmasına
Minibüslerine, gecekondularına
Hasretine…”
İnsanlar ile nesneler arasında, büyük bir bağ olduğuna inandı hep. Fazla şiirin şairi, Edip Cansever öldü bugün. Hem de 58 yıllık yaşamı boyunca başlı başına şiire sebep…
Bir yaz günü, 8 Ağustos 1928’de, İstanbul’un Fatih ilçesinin Soğanağa semtinde doğdu Edip. 3 kız kardeşiyle birlikte, 4 çocuklu ailenin 3. ferdiydi. Ailesi ona “Ömer Edip” ismini koydu. Fakat Ömer adını; henüz 19 yaşında çıkardığı “İkindi Üstü” adlı ilk şiir kitabı ve ilk şiirleri haricinde kullanmadı.
İlkokulu; İstanbul’da, 56’ıncı İlkokul’da tamamladı. Ortaokul ve liseyi ise İstanbul Erkek Lisesi’nde.
Henüz ortaokul yıllarında Fatih’teki Millet Kütüphanesi’nde; eski sanat dergilerini okuyup notlar alarak başlayan şiir yazma isteği, İstanbul Erkek Lisesi’nde okuduğu yıllarda artarak devam etti.
Okulun Babıâli’ye oldukça yakın oluşu sebebiyle; akşamüstleri Marmara, ABC ve Yokuş kitabevlerine uğrayarak, yeni şiir anlayışını tutkuyla izledi.
Millî Eğitim Bakanlığı yayınlarından çıkan kitaplar aracılığıyla; Yunan ve Latin klâsiklerini, Dünya edebiyatının klasiklerini okudu. İlerleyen yaşlarında Marksizm ve sol düşünce ile tanıştı.
İlk şiiri 1944’te İstanbul dergisinde yayınlandı. Yücel, Fikirler, Edebiyat Dünyası, Kaynak dergilerinde çıkan ilk gençlik şiirlerini; “İkindi Üstü” başlıklı kitapta topladı. Bu şiirlerde; varlıklı, her şeye yaşama sevinciyle bakan bir gencin avarelikleri, duyguları ön plandaydı.
Liseden mezun olunca, Yüksek Ticaret Mektebi’ne kaydoldu. Aynı dönemde babasının Kapalıçarşı’daki dükkânında çalışmaya başladı. Hayata erken atıldı.
Yine henüz 19 yaşında ilk kitabını çıkardıktan hemen sonra 12 Nisan 1947’de, aile dostları tarafından tanıştırıldığı Mefharet Hanım’la evlendi. Bu evlilikten, Nuran ve Ömer adını verdikleri iki çocukları oldu.
1950 yılında yedek subay olarak askerlik hizmetini tamamladı. Askerlik dönüşünde; Kapalıçarşı’da, babadan kalma dükkânda turistik eşya ve halı ticareti yapmaya başladı.
1951’de Nokta dergisini çıkardı. Bu dergi, genç şairlerle ve yazarlarla tanışmasını sağladı. İlk kitabından 7 yıl sonra yayınladığı “Dirlik Düzenlik” bu dönemin ürünüdür.
“Hiç böyle ısınmamıştım;
Daldaki vişneye,
Vitrindeki aydınlığa,
Salça kokusuna mutfağımın,
Akan dereye,
Uçan buluta,
Hiç böyle ısınmamıştım yaşamaya…”
1957’de yayınlanan “Yerçekimli Karanfil” ile ise “kendisine özgü bir şiir evreni” kurdu. İkinci Yeni akımının özgün örneklerini verdi.
Yenilik, Pazar Postası, Yeni Dergi gibi dönemin sanat yayınlarında; şiirsel canlılığı besleyen şairlerden biri oldu.
Şiirinde zamanla; sevinç yerini bunalıma, toplumsal dengesizlikleri eleştirme kaygısı yerini yıkıcı bir umutsuzluğa bıraktı.
Bu dönemde yeni arayışlara yöneldi Edip Cansever. Şiirde tiyatrodan esinlenen diyaloglar kullandı. “Nerde Antigone”, “Tragedyalar”, “Çağrılmayan Yakup” bu dönemin ürünleridir.
Kapalı, anlaşılması güç, yine de anlamdan ayrılmayan bir şiire yöneldi. Çok farklı imgeler kullanırken bile düşünce öğesini göz ardı etmedi. Yapıtlarına tutarlı bir bütünlük kazandırdı.
Şiirinde düzyazı olanaklarını kullanmaktan da çekinmedi. Yalnız şiirleriyle değil tepkileri ve yaşama biçimiyle de kendisinden söz ettirdi. Sürekli yazan, yayınlayan bir şair olarak ilgileri hep üstünde tuttu.
1954’te meydana gelen Kapalıçarşı yangınında; dükkânının yanması üzerine Jak Salhoşvili ile ortak olup, asma katlı bir başka dükkâna geçti. Ortağı alım satım işlerini yönetirken, Edip Cansever; tüm zamanını asma katta şiir okuyup şiir yazmaya ayırdı. Kapalıçarşı’da otuz yılını geçirdi ve bu zaman zarfında dokuz şiir kitabı çıkardı.
1964’te üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisi’nden, güncel politikadan anlamadığı gerekçesiyle ayrıldı.
1975 yılında Kapalıçarşı’daki antikacı dükkânını sattı ve ticari hayatını sonlandırdı. Bundan sonraki dönemde kış aylarını İstanbul’da, yaz aylarını da Akdeniz sahillerinde geçirdi.
Akdeniz’in doğasının; hem ruhuna hem de sanatına yansıttığı olumlu etkiler sebebiyle, 1986 yılında Bodrum’a yerleşti. Ancak Bodrum’a geldikten sadece yirmi gün sonra, bir beyin kanaması geçirdi ve İstanbul’a getirildi. Acilen alındığı ameliyattan sağ çıkamayarak, 40 yıl önce bugün 28 Mayıs 1986’da İstanbul’da vefat etti.
Yakın dostları şöyle der Edip Cansever hakkında…
Önce Cemal Süreya:
“Edip’in bir kompleksi vardı, bana anlatmıştı. Bunu burada anlatmakta bir sakınca görmüyorum. Fatih Camii avlusunda oynarmış. İkinci Dünya Savaşı yılları, o zaman lastik top diye bir şey yok, bez topla oynanır. Edip’in lastik topu var ve Edip’i lastik topu olduğu için takıma alıyorlar, aslında kötü bir oyuncu. Bu insanda nasıl bir iz bırakır? Edip’te? Bu bir gerçek, babası zengin, esnaf. O sırada fazla zengin olmasa da, sonradan oldu. Ama lastik topu olan bir çocuk Edip, bunun için onu takıma alıyorlar. Bu, Edip’te kompleks yaratmış. Kendisi söyledi bunu, ben nerden bileyim! Burada bir hüzün var, Edip hep o hüznü sevdi. Aslında şiirimizdeki durumu da budur, hep ona lastik topu var gibi bakıldı. Oysa şairdi, alalım bir sürü şairi, çoğundan iyi. Ama o duyguyu hep içinde taşıdı. Edip, şiirin Yunus Emre’siydi… Güzel bulduğunu söylemekten kendini alıkoyamazdı. Şiirden, gerçek şiirden anlayan birkaç kişiden biriydi. Kimseye kötülük etmedi. Hiç dedikodu yapmazdı. Hiçbir yalan üretmemiştir, kimsenin aleyhine yalan bir şey söylememiştir. Sevmediği adamlarla aynı masaya oturmazdı. Yeşil ipek gömleğinin yakası, büyük zamana düşer. Her şeyin fazlası zararlıdır ya, fazla şiirden öldü Edip Cansever…”
Memet Baydur ise şöyle:
“İyi bir aile babasıydı. Evine, karısına, çocuklarına her zaman çok bağlıydı. Aslında yazdıklarından belki bohem bir şair havası çıkabilir, o çok yanlış olur. Hiç bohem değildi. Hatta fazla anti-bohemdi… İkinci Yeni’yi ansiklopedik tanımıyla kabul ettiğini sanmıyorum. Cemal Süreya’yı da, Turgut Uyar’ı da, İlhan Berk’i de; hepsinin şiirini önemserdi. Ama bu isimlerin bir grup altında toplanamayacağını hep söylemişti. Yani tamamen başka kanallarda geliştiğini söylerdi bu şairlerin ve şiirlerinin. Dolayısıyla bunun yakıştırma bir isim olduğunu belirtirdi. İçki içerek şiir yazdığını hiç görmedim. Kendisi de bir tek dize bile çıkmadığını, alkolün etkisinde hiç iyi bir şey yazılmayacağını söylerdi. Oteller Kenti’ni büyük bir tutkuyla, keyifle yazdığını biliyorum. Onun çok özel bir yeri vardı. Eskilerden Yahya Kemâl hayranıydı. Hatta arada bir kızdırmak için “Ahmet Haşim daha iyi” filan derdik. Şiirden çok düzyazı okurdu. Oğuz Atay’ı severdi. Sait Faik de çok sevdiği bir yazardı. Tomris Uyar’ın yazdıklarını çok beğenirdi. Ve âşıktı ona. Kafka’ya büyük düşkünlüğü vardı. Son yıllarında da Marquez’e düştü.”
Fethi Naci de şöyle anlatır Edip Cansever’i:
“Edip toplanmalarımızda, sözü mümkün olduğu kadar kısa zamanda edebiyata getirmek isterdi. Başka şeyler de konuşulabilir, diyelim iktisadi meseleler filan. Onlardan sıkılırdı, sözü edebiyata getirirdi. Birinci merhale bu. İkinci merhale, sözü şiire getirmek. Üçüncü merhale de kendi şiirine getirmek. Bu oluşum Edip’te her içkili toplantıda mutlaka görülürdü. Edebiyat, şiir ve Edip’in şiiri. Mutlaka Edip’in şiiri konuşulacak. Hatta nazının geçtiği günler olursa, kitabını çıkartıp bir arkadaşına okutacak ve mutlaka övgü bekleyecek. Bu toplantılarda; Edip, Tanpınar’dan çok söz açardı. Tanpınar’la yakın semtte mi, aynı semtte mi oturma, komşuluk ilişkileri mi ne, öyle bir şey var. Tanpınar’a şiirlerini göstermiş, o da gayet akıllıca öğütler vermiş ve Edip’in yönlendirmesinde epey bir etkisi olmuş. Bu Edip’in bana anlattığı… Fakat şunu biliyorum: Salah Birsel’in de Edip’in gençlik yıllarında, Edip’e bir hayli yol gösterici yardımları olmuştur. Yani onu iyi şairleri okumaya yahut şiirinin biçimini üzerinde düşünmeye yönlendirmiş olabilir. Şiirinin tüm kaynağı İstanbul ve İstanbul’da çok dar yerler. İşte meyhaneler, daha çok tuzu kuru, aylak insanların bulunduğu yerler. İşte Krepen Pasajı vs…”
Yazar Selçuk Baran da şöyle tasvir eder O’nu:
“Ben şimdi Edip’i hatırladığım zaman bütün dişleriyle, bütün yüzüyle gülen bir insan gözümün önüne geliyor. Bir de onun çok güzel, içten kahkahaları vardı. Yani yüksek tonda değildi belki o kahkahalar ama kendine özgü, sesinin tınısını aksettiren güzel kahkahalardı. Evet, neşeli insan denilebilirdi ama içkinin bir noktasından sonra da büyük bir hüzün çökerdi. Yine de karamsar, kapkara bir gözlüğün arkasından bakan umutsuz bir insan değildi, o ayrı hikâye. Şiirinde hep acıları dile getirir, umarsız insanlar vardır. Ama o bu umarsız insanlar, aç yahut bir dam, bir çatı bulmaktan yoksun insanlar değildi. İçlerinde insan olmaktan ötürü taşıdıkları acıyı götüren insanlardır. Edip’i onlarsız düşünemeyeceğim neler var? Zekâsı, sonra İstanbul, sonra deniz, alkol… Belki alkol en başta olmalıydı. Alkolü Orhan Veli’den de çok şiirine, kısacası özüne koyan insandır. Meyhanelerde gittiği yerlerde özel şeyler arardı. Deniz kıyısı olacak, önüne gelen şey mutlaka temiz, tertipli olacak, düzenli olacak. İçki içtikten sonra bazen durgunlaşırdı, bazen saldırgan olurdu, bazen acıları büyütürdü.”
Bir de ailesini dinleyelim, ne dersiniz?
Ablası Edibe Aykaç; kardeşi, – bir anlamda – adaşı Edip için söyledikleri:
“Edip çok hassas bir insandı, ufacık bir sözle kırılırdı. Biz dört kardeşiz. Diğer kardeşlerimiz kız olmasına rağmen, küçükken ben en çok Edip’le anlaşırdım. Bütün oyunlarımızı birlikte oynardık. Unutamadığım bir anısı vardır. İlkokul beşte veya orta birdeydi. Annem Bursa’ya gitmişti. Annemi çok özlemiş, Onun için bir şiir yazmış, bana okudu. Bir çocuk dergisine yollamış, orada çıktı. Biz çok sevindik, hopladık, zıpladık filan. Ah kardeşim şair olmuş diye ben ona sarılmıştım. Yıllar sonra gerçekten değerli bir şair olunca, zaman zaman boynuma atardı elini, sen bana böyle söylemiştin abla diye…”
Son olarak da kızı Nuran Birol’ün babası Edip Cansever için söyledikleri:
“Havayla ilgili bir özelliği vardı, gri, ve puslu havaları severdi. Daima kapalı ve puslu. Öyle havada daha çok çalışma isteği geliyor, derdi. Çalışmaya başlamadan önce daima tertemiz giyinir, öyle otururdu masaya. İş yerine gider gibi, çalışmaya bir saygı gibiydi. Bir de tabii babamın şair olmasının getirdiği bir şey var: Ayrıntı konusu… Mesela siz şuradaki sardunyayı beğenirsiniz, ‘Aa ne kadar güzel’ dersiniz. Babam değişik bakardı. Gider oradaki en olmadık dikeni görürdü. Herkes bu gül ne kadar güzel derken, o oturduğu yerden kıyıdaki köşedeki dikeni görürdü. Ayrıntıya dikkat ederdi… Bir de babamın deniz tutkusundan söz etmeli. Zaten şiirlerinde de önemli olmuştur: Mavi ve deniz… Ben hiçbir zaman babamın öyle yeşillik konuştuğunu hatırlamam. Hep deniz olayı vardı babamın hayatında.”
Âşiyân’da yatıyor şimdi usta, ebedi istirahatgâhında. Anısına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…
“Nereden başlıyorduk?” demiş ya Oğuz Atay, olabildiğince tutunamadığı bir anda yine. Aslında tutunmak bizde, ip elimizde…
İlk önce seviyor muyduk, yoksa ilk önce güveniyor muyduk? Sahi, hangisi? Hangisiydi? Sevgi mi, güven mi? Yoksa birbirine bağlı ikisi de mi?
Ama, önce?
Hooop, yine başa. Her şeyin birbirine karıştığı şu garip zamanda; nereden başlasak, nasıl birbirine tamamlasak, bağlasak?
Bir süre düşünmüş de “Off!” demiş bakire çaresizliğinde, bir off daha, şu kavanoz dipli dünyada. Çekmiş şööyle bir içini, o kafa karışıklığında eklemiş ardından; “Başı ve sonu belli olan hayatımın ortasını kaçırmamalıyım” diye…
Off ki, off! Bu nasıl bir duygu, nasıl bir duyumsama, olabildiğince derin alabildiğince etkili nasıl bir söz bu Usta?
Tam da ortasında, herhangi bir şu anda, kaçırmayalım tamam, kaçırmayalım da; yaşayalım yaşayabildiğimizce. Duruma göre yetinelim, duruma göre daha fazlasını isteyelim. Daha fazlası için çalışalım, çabalayalım. Bir sebebi var. Niye geldik ki dünyaya?
Peki, yine, yeniden bize hediye günde, nereden başlayalım; özetle? Belki de son günümüz. Kim bilir? Bayram seyran demeden; sevdiğine sevdiğini bir daha demeli. Seni seviyorum ey sevgili, seni çok seviyorum en sevgili…
Sonra bir kere daha, bir kere daha…
Bir kereler eklenmeli, o bir kerelerin üstüne defalarca…
Günüdür, affetmeli seni kıranı. Hem de bayram seyran demeden yine; gözünün içine bakıyorsa ama… Fiilen gözünün içine bakmasa da, gözünü kapadığında gözünün içine baktığını hissediyorsan ama…
Gün, bayram dostlar, güzel insanlar…
Kötülere, kötülüklere ne hacet! Güzelliklerde buluşmalıyız elbet…
Bayramları bayram eden; paylaşmaktır, paylaşımdır. Bayramları bayram eden hem; yüreklerin buluşmasıdır.
Evet, sen, o, siz, onlar. Kutlu olsun, mübarek olsun. Nice bayramlara, nice güzel yaşanmışlıklara; hep paylaşımlarla hep güzelliklerde, benim insanlarım…

BAHA AKINER
Üstüne bir ekleye ekleye akıp gidiyor, gelip geçiyor zaman. Hep bir mücadele, hep bir paylaşım, hep ve daima güzellik uğruna. Hayat bu değil mi dostlar? Yeter ki eksilmek olmasın anbean…
BAHA AKINER
“Benim Neyzen Tevfik’i tanımam kahvelerde, meyhanelerde olmadı. Benim O’nu asıl tanımam, Bakırköy Akıl Hastanesi’nde olmuştu” der şair Cahit Irgat bir makalesinde. Ve ekler ardından:
“İnsan haysiyetini boğazlayarak, kışın soğuk bir gününde, dilim bağlı, dört duvar arasına koydular beni. En uysal delilerin koğuşuydu bu. Her adam kendi dünyasını yaşıyordu. Birkaçı sobanın çevresinde halkalanmışlar, birkaçı pencerelerden dışarıyı seyrediyordu. Biri parke taşlarını sayıyordu. Bir başkası bir köşeye büzülmüş, sigarasını avucunun içinde saklayarak içiyordu. Üçü beşi ellerini arkasına bağlamış, üçü beşi sıralar üstünde ayakta, başlarını havaya sallayarak mırıldanıyorlardı. Çoğu yalınayaktı. Zaman zaman susan, zaman zaman yumruklarını başına ve bacaklarına çarparak dövünen, acı acı uluyan biri çevremde üçgenler dörtgenler çizerek çömeliyor, kalkıyor, gene dolaşıyordu. İki Yahudi hasta, el ele, birbirlerinden hiç ayrılmıyorlardı.
Burada da imtiyaz vardı. Her sınıftan, her işten, her çeşit insan yan yana yaşıyorduk. Çoğunun üstü başı yırtıktı. Yatağına uzanmış biri kitap okuyordu. Saçları ensesini aşmış ressam, sayfaları yırtarcasına desenler çiziyordu. Şahlanan at resimleri…
Akşam saat altı sularında hastalar yataklarına yatırıldı. Tabii ki söz dinleyen, uysal hastalar. Kimsesizler, itilip kakılmışlar, hor görülmüşler, çıldırmışlar, yalnızlar… Böyle böyle gece yarısı oldu. “Oh, of!” sesleri çınlıyor avluda, koğuşta. Bitmez tükenmez “Of”lar,” Ah’lar…”
“Neyzen geldi” dedi hastabakıcılardan biri. Zil zurnaydı, yıkılmış halde. Üstü başı berbat. Düşe kalka gelmiş, belli…
– Kim getirdi seni üstat, buraya? dedi nöbetçi doktor.
– Kim mi getirdi beni? Kendim geldim, tıpış tıpış, ayaklarımla. Benim haysiyetimle oynadılar mı, kalkar gelirim buraya. Haysiyetli insanlar arasına. Burası benim evim. Evim burası! Evim…
Üstünü başını temizlediler, yıkadılar, temiz pijama giydirdiler. O hâlâ “Oh!” çekiyor. Koğuşta bölme bölme, sonradan bölünmüş birkaç oda vardı. Bu odaların birinde yanındaki karyola boştu. Oraya yatırdılar O’nu… Sonra uyandı:
– Sen kimsin? dedi bana, necisin? Söyledim, anlattım…
– Âlâ, âlâ… Demek sen Abidin Dino’nun arkadaşısın! Çok severim, çok severim onları. Severim, severim, severim…
Bir sözü tutturdu mu, tutturur da tuttururdu. İğneler, ilaçlar, kusmalar, zor uyuttuk onu o gece. Sabah erken uyanmıştı, durmadan “of” çekiyordu…
– Fahrettin Kerim gelince gelsin beni görsün, dedi.
Fahrettin Kerim başhekimiydi hastanenin. Gerçekten de gelip görmüştü viziteden önce O’nu. Hatırını, isteklerini sormuştu. İyi bir çorba istiyordu önce, sonra söğüş, bir tavuk, sütlaç muhallebi ve komposto…
İkinci Harbin ortalarıydı. Alman orduları zaferden zafere koşuyordu. Nedense Hitler’e tutkundu üstat o sıralar. Ama Alman orduları kuşatılıp geriledikçe, O da gerilemeye, Hitler sevgisi erimeye başlamıştı. Bir şeyi tutturdu mu tutturur, ertesi günü de yüz seksen derece dönüverirdi. Nedeni yoktu bunun, öyle işte…
Ara sıra sinirlenirdi en olmayacak şeye. Kıvır kıvır beyaz saçlı, lahana yüzlü, harita yüzlü Neyzen Tevfik; yarı homurdanır, yarı susar, yemekleri beğenmez, küfreder, aklına estikçe de neyini veya nısfıyesini üflerdi.
– Getirin elbisemi; çıkar, kaçarım burdan da ha! Kimse beni tutamaz. Bu dünyadan da kaçarım ha! Adam gibi eşit davranın insanlara…
Bu gözdağını sık sık tekrarlardı.
Bir gün tıp öğrencileri gelmişti hastaneye. Koğuş koğuş gezdiriliyorlardı. Bir sirkteymiş gibi eğleniyorlardı hastaları seyrederek. Öyle ya, kimi: “Çörçil’le randevum var yarın, uçağı hâlâ hazırlayamadılar mı? Adam bekler mi beni? Çörçil bu! Londra’da buluşup Rozvelt’e gideceğiz. Washington’a! Özel kalem müdürüm de hep gecikir! Kovacağım onu bugün de gecikirse!” diyor kimileri de İsmet Paşa’ya, Stalin’e, Hitler’e sövüp sayıyordu. Görülecek, zevk alınacak şeylerdi herhalde bu görünüş onlar için. Etüt yapıyorlardı.
Bu arada üç güzel kız gelmişti bizim odaya. Birbirinden güzel üç kız. İçlerinden biri üstada:
– Bize bir şey çalar mısın? dedi.
– Ben hırsız mıyım kızım?
– Hayır, ney demek istiyorum.
– Ben çalgıcı mıyım? Ney çalınmaz, üflenir. Beni çalgıcı mı sandınız?
– Hayır ama…
– Hayırı bayırı yok! Ben, benim; gönlüm isteyince üflerim…
Birbirlerinden üç güzel kız fena bozulmuşlardı. Onların bu haline üzüldü mü ne:
– Ver şunu, dedi bana birden.
– Neyi mi, nısfiyeyi mi? dedim.
– Nısfıyeyi, dedi…
Sonra üç güzeli yataklarımıza oturttu, başladı üflemeye. Uzun uzun, çok uzun uzun… Önce kızlardan biri başladı ağlamaya, sonra ikincisi, sonra üçü birden. Sessiz sessiz ağlıyorlardı. Ne dokunmuştu onlara böyle? Yaşlı bir üstadın tımarhanede oluşu mu? Böyle büyük bir adamın bu hallere düşüşü mü? Ses’ti…
Sonra birden ayırdı nısfiyeyi ağzından. Yahya Kemâl Beyatlı’nın “Mehlika Sultan” adlı şiirini okudu.
– Neden kendinden değil de Yahya Kemâl’den, dedim.
– Her şey, hepsi benden mi olsun, dedi. Biraz da Yahya Kemâl’i hatırlayalım. Benim şiirler ağır gelir bu genç güzel kızlara. Bu okuduğum tam onlar için. Hafif, naif, güzel, tatlı…
Üç güzel çok istediler kendinden okuması için. Ama Neyzen uzun uzun baktı kızlara, uzun uzun süzdü onları, tepeden tırnağa kadar, okumadı. Kızlar Neyzen’in elini öpmek için eğildiler:
– Ben hoca mıyım, papaz mıyım, dedi. Çekti öptürmedi elini üç güzele…
Sen ne papazdın ne hoca; sen, bir daha hiç gelmeyeceklerden’din Neyzen Tevfik usta…
Ve sonra aylar, aylar geçti aradan… İkimiz de dışarıda, Çiçek Pasajı’nda karşılaştık. İyice hoştu başı. Dilediği gibi içiyordu, dilediği gibi konuşuyordu. Bana çok kızgındı. Onu o tarihlerde Bakırköy’de bırakıp, ondan önce çıktığım için hastaneden…
Oturttu beni yanına. Üst üste çay içtik. Bir değil, üç beş bardak. “Bu keser” dedi. “İçki isteğini keser…” Sonra fakir çocuklarını toplamaya başladı yanına. Çay ikram etti onlara. Bir iki derken, çocuklar top top olmuş birikmişti çevremizde. İki sıra yaptı onları okul çocukları gibi. Kimi yalınayak, kiminin üstü başı yırtık pırtık…
– Haydi, dedi, şimdi Mahmutpaşa’ya.
– Ne olacak?
– Param var bugün. Bu yetimler de sevinsin, yarın bayram, giydireceğiz bunları.
Giydirdi o gün o fakir fukara çocuklarını…
“Kızdım,” deyip, kızına nasıl kızdığını anlatmıştı bana bir gün. Doğru muydu bilmem. Evde temizlik yapılıyormuş Pendik’te, tahta siliniyormuş. “Baba basma” demiş kızı. Vay sen misin söyleyen. “Nasıl dersin sen babana basma diye” demiş. “Benim ayaklarımda ne var?” diye eklemiş. “Çamur var” dememişlerdir illa ki. Ama Usta kızmış bir kere. Ötesi Baha’ne…
Vurmuş kapıyı çıkmış. Aylarca içmiş hırsından. Hepsi Baha’ne. Nedeni bu değildi elbet… Evden çıkmak, kaçmak, içmek istiyordu canı. Ve arşınlamak her yeri… Sesiyle doldurmak… Ama bir türlü bulamazdı isteğini, biliyorum. Gece gündüz içerdi…
O isteğini bulamadan öldü. Şimdi Usta seni düşünüyorum da o ağlayan üç kız geliyor gözlerimin önüne, o fakir fukara çocuklar ve o günkü deliler…
Yine, yarın bayram Usta…
Hasretle, saygıyla…”

BAHA AKINER
KADERİN Mİ OYUNU, TARİHİN Mİ CİLVESİ?
Normalde siyaset yazmam. Benim olayım efenim; insanî, siyasî değil. Söyleme(me)si ayıp; “beşerî” ilişkilerden hoşlanırım, “sevgi” ile ilgili konular alanım. Bu yaşıma geldim; ayak oyunu bilmem, olası gelen ayak oyununa tedbir de alamam. Kişiyi kendim gibi bilir, beyanını esas alırım. Evet, bu yaşıma geldim, hâlâ ama hâlâ aynıyım. Ondandır çok tökezlediğim. Ama kalkarım! Kalkar; yolu sevgiden, insanlıktan geçen herkesle, güzel bir yerde buluşurum.
Siyasi görüşteki değil benim yol arkadaşım. İnsani görüşü olan herkesle güzel bir yerde rastlaşırım.
Dedim ya; siyasetten hoşlanmam ben, siyaset de yazmam. O, siyasetçilerin, siyaset yazanların işi. Ama tabii ki var ülkem hakkındaki kaygılarım. Hatta bolca kaygılanırım. Fikrimi beyan eder, yeri geldiğinde (kelime suyuna metin çorba) yazarım; anlayacağınız dostlar ben vatanım için “elimden ne gelirse” onu yaparım. Her tür ama her tür siyasi görüş, dini görüş, inanç; ama her türüne, her inanışa saygılıyım. Adı üstünde “İnanç”; e inanmışsa o inanan, o kadar farklı görüş arasından, -kusura bakma da- saygı duyacaksın biraz…
Hepimiz okuyoruz, hepimiz görüyoruz, hepimiz bu ülkede yaşıyoruz, tabii ki -soysuzu, şerefsizi harici- hepimiz ülkemiz, vatanımız için kaygılanıyoruz. Hür irademle itiraf ediyorum: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultay hakkında verdiği “mutlak butlan” (hukuken hiç hükmünde sayılma) kararı ve sonrasındaki gelişmeler beni tam da içine sokmadan -accık ucundan- siyaset yazmaya itti.
Çay, kahve ne istersiniz? Ne ikram edeyim efenim? Şöyle karşılıklı iki sohbetle karışık, buyurun yürek dökümü yazıma; birbirimize hediye, birbirimizle geçireceğimiz güzel zamana…
*****
Biliyorsunuz: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin verdiği “mutlak butlan” kararı ile Cumhuriyet Halk Partisi 22. Olağanüstü Kurultayı iptali hukuki tartışmaları alevlendirirken; CHP için “mutlak butlan” çıktı. Böylece Kemal Kılıçdaroğlu’nun 16 yıl sonra aynı güne denk gelen 23 Mayıs’ta göreve dönme ihtimali doğdu. Bu ilginç tesadüf, kulislerde kaderin ve tarihin siyasi bir cilvesi olarak yorumlanıyor dostlar.
23 Mayıs, adeta bir siyaset döngüsü…
Türk siyasi tarihinde eşine az rastlanır bir dönüm noktasına şahitlik ediyoruz hep birlikte. CHP’nin 7’nci Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partinin başına ilk kez geçtiği 23 Mayıs 2010 tarihinden tam da 16 yıl sonra hukuki bir yargı süreciyle tekrar genel başkanlık koltuğunun eşiğine gelmiş durumda.
Tarih sayfalarını çevirdiğimizde, 23 Mayıs 2010 tarihinde, Deniz Baykal’ın istifasının ardından gerçekleşen Kurultay’da Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin dümenine ilk kez geçmişti. 16 yıl sonra aynı günde, bu defa yargının Özgür Özel yönetimi için verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte Kemal Kılıçdaroğlu’na göreve iade kararı geldi. Kılıçdaroğlu’nun tıpkı yıllar önce olduğu gibi benzer bir geçiş sürecinde partinin başına dönmesi gündemde…
Peki bu durum; kaderin mi oyunu yoksa tarihin mi bir cilvesi? Yoksa ikisi birden mi?
Yaptığım araştırmaya göre; siyasi analistler ve parti kulisleri, bu şaşırtıcı zamanlamayı iki farklı pencereden değerlendiriyor bence:
Tarihin Cilvesi: Bir anlamda “Kronolojinin İntikamı” da diyebiliriz. Olaya tarihsel bir perspektiften bakıldığında; siyasetin kendi ritmi ve doğal akışı içerisinde olayların başladığı noktaya dönme eğilimi gösterdiği savunulmakta. Kemal Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık genel başkanlık serüveninin ardından, koltuğu devrettiği bir başka olağanüstü dönemde (bu kez mahkeme kararıyla) yine mayıs ayının son haftasında Genel Merkez gündemine yerleşmesi, tarihin kendi akışını tamamlama arzusu değil de ne?
Kaderin Oyunu: Bu duruma da illa başka bir başlık koymak gerekirse eğer; “Tevafukun Ötesi” demek geldi içimden. Hayatın içinde, bırakın sunum yapmayı durağan zamanlarda dahi Türkçe haricinde Arapça, İngilizce, Osmanlıca gibi yabancı bir dilde konuşmayı, ifadede bulunmayı sevmem. Fakat dilimize ve kültürümüze yerleşen bazı yabancı dilde kelimeler vardır ki; o olabildiğince zengin Türkçemizde tam anlamını vermez hiçbir ifade, hiçbir kelime. Mesela “estağfurullah” ve “tevafuk” kelimeleri bunlardan bazıları. Bu duruma baktığımızda; işin “kader” boyutunda, rasyonel hesapların ötesinde bir “tevafuk” vurgusu var.
Genel başkanlık yarışını bıraktıktan sonra sessizliğini koruyan ve parti içi dengeleri izleyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun, kaderin bir oyunuymuşçasına tam da aynı takvim gününde CHP gündeminin merkezine oturması; Ankara koridorlarında mistik bir “kırılma noktası” olarak değerlendiriliyor.
*****
Hepimiz görüyor ve yaşıyoruz; bu gelişmeler, Cumhuriyet Halk Partisi içinde derin tartışmalara yol açmış durumda. Kılıçdaroğlu’nun 16 yıllık zaman çizelgesindeki bu dramatik geri dönme ihtimali, siyaset sahnesinde uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir “cilve” olarak yerini aldı. Yine, yeniden buluşuncaya dek yeter ki gün eksilmesin pencerenizden; hoş kalın, Şiir ve Sevgi’yle kalın

BAHA AKINER
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.