30 Mayıs 2026 Cumartesi
3.Dünya Savaşının trampet sesleri küresel büyük çatışmayı haber veriyor…
TİSAN DAVASINDA GÖZLER YENİDEN KEŞİF SÜRECİNDE
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE ŞEHİRLER BÜYÜMENİN LOKOMOTİFİDİR.
Allah Gültak’a Yardım Etsin…
AVM’LER KARŞISINDA KENT MERKEZLERİ NASIL AYAĞA KALKAR?
Öyle ya da böyle İstanbul fethedilecekti.
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN GÖSTERİLMEYEN NEDENİ: PLANLI ESKİTME
Bayramın son günü…
Akdeniz kıyısında oturmuş denizi seyrediyordum. Hava ne sıcak ne de soğuktu. Günün yorgunluğu yerini hafif bir serinliğe bırakmış, deniz ise tüm sakinliğiyle karşımda uzanıyordu.
O sırada arkada Yaşar Kurt’un “Korkuyorum Anne, Al Beni İçine” şarkısı çalmaya başladı.
Bazen bir şarkı insanı yıllar öncesine götürür, bazen de yaşadığı zamana daha dikkatli bakmasını sağlar. O an, denizin güzelliğine rağmen gözden kaçırdığımız şeyleri düşünmeye başladım.
Mikroplastikleri…
Kıyılara vuran atıkları…
Her geçen yıl artan tüketimi…
Ve ardından iklim değişikliğini…
Sonra aklıma şu soru geldi:
Bize sürekli karbon ayak izimizi anlatıyorlar da, bu kadar atığın neden ortaya çıktığını neden yeterince konuşmuyoruz?
DENİZİN GÖSTERDİĞİ GERÇEK
Mersin Limanı’nın yakınında otururken deniz ilk bakışta tüm güzelliğiyle karşımızda duruyor. Ancak biraz dikkatli bakıldığında görünmeyen bir başka tablo da ortaya çıkıyor. Mikroplastikler, kıyılara vuran atıklar, tüketim kültürünün geride bıraktığı izler…
Bugün denizlerde gördüğümüz kirlilik yalnızca bir çevre sorunu değildir. Aynı zamanda üretim ve tüketim sisteminin çevreye bıraktığı ekonomik ayak izidir.
Belki de Akdeniz’in kıyısında gördüğümüz her plastik parçası, yalnızca çevre kirliliğinin değil, aşırı üretim ve aşırı tüketim üzerine kurulu ekonomik sistemin de kıyıya vurmuş halidir.
PLANLI ESKİTME NEDİR?
Planlı eskitme kavramı yaklaşık bir asırdır tartışılıyor. En çok bilinen örneklerden biri ampul üreticileriyle ilgili tartışmalardır. Üreticiler zamanla uzun ömürlü ürünlerin satışları sınırlandırdığını fark etmiş, ürünlerin daha sık yenilenmesini teşvik eden bir üretim anlayışı gelişmiştir.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında reklamcılığın, modanın ve kitlesel tüketim kültürünün yaygınlaşmasıyla birlikte planlı eskitme modern ekonominin önemli araçlarından biri haline gelmiştir.
Ürünler yalnızca ihtiyaçları karşılamak için değil, belirli aralıklarla yeniden satın alınacak şekilde tasarlanmaya başlanmıştır.
AŞIRI ÜRETİM VE AŞIRI TÜKETİM DÖNGÜSÜ
Planlı eskitme yalnızca daha fazla ürün satmanın bir yöntemi değildir.
Daha fazla üretimin, daha fazla tüketimin ve daha fazla kârın devamlılığını sağlayan bir mekanizmadır.
Bir ürün daha kısa sürede yenilendiğinde yerine yenisi üretilir.
Yeni üretim daha fazla hammadde kullanımı demektir.
Daha fazla hammadde daha fazla enerji tüketimi demektir.
Üretilen ürünlerin taşınması daha fazla lojistik faaliyet ve daha fazla yakıt kullanımı anlamına gelir.
Daha fazla yakıt ise daha fazla karbon salımı demektir.
Bu nedenle planlı eskitme yalnızca atık üretimini artırmaz; enerji tüketimini, taşımacılığı, fosil yakıt kullanımını ve karbon emisyonlarını da artırır.
YEŞİL DÖNÜŞÜMÜN EKSİK HALKASI
Bugün geri dönüşüm konuşuluyor.
Karbon ayak izi konuşuluyor.
Su ayak izi konuşuluyor.
Bunların tamamı önemlidir.
Ancak ürünlerin neden daha uzun ömürlü üretilmediği yeterince konuşulmuyor.
Oysa en çevreci ürün çoğu zaman geri dönüştürülen değil, uzun yıllar kullanılan üründür.
Bu nedenle planlı eskitme tartışılmadan yapılan yeşil dönüşüm tartışmaları eksik kalmaktadır.
İKLİM KRİZİNİN GÖSTERİLMEYEN BOYUTU
Bana göre günümüzde küresel iklim krizinin en önemli nedenlerinden biri aşırı üretim ve aşırı tüketimdir.
Aşırı üretim daha fazla enerji tüketimi yaratmaktadır.
Aşırı üretim daha fazla taşımacılık yaratmaktadır.
Aşırı üretim daha fazla fosil yakıt kullanımına yol açmaktadır.
Aşırı üretim daha fazla atık üretmektedir.
Planlı eskitme ise bu süreci besleyen temel araçlardan biridir.
Bu nedenle planlı eskitme yalnızca bir pazarlama stratejisi ya da tüketim tercihi değildir. Aynı zamanda çevresel sonuçları olan bir ekonomi politikası meselesidir.
Belki de iklim değişikliğinin gösterilmeyen nedeni tam olarak burada yatmaktadır.
Bize karbon ayak izimizi gösteriyorlar.
Ancak üretimin ve tüketim sisteminin çevresel ayak izini yeterince göstermiyorlar.
Oysa iklim değişikliğini yalnızca tüketici davranışlarıyla açıklamak mümkün değildir.
İklim krizini anlamak istiyorsak aşırı üretim ve aşırı tüketim döngüsünü; bu döngüyü besleyen planlı eskitme mekanizmasını da tartışmak zorundayız.
Çünkü planlı eskitme sorgulanmadıkça, yeşil dönüşüm eksik kalmaya devam edecektir.
Belki de artık karbon ayak izinden önce, üretim ayak izini konuşmanın zamanı geldi de geçiyor.
Planlı eskitme kapitalizmin gözden kaçırılan en önemli aracı…

Prof. Dr. Erkan AKTAŞ
MERSİN’İN UNUTULAN DÜNYA MİRASI: SOLİ POMPEİPOLİS
Mersin’in tam merkezinde, denize birkaç adım uzaklıkta; binlerce yıllık bir tarih sessizce ayakta duruyor. Soli Pompeiopolis yalnızca bir antik kent değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in en önemli liman kentlerinden biriydi. Bugün insanların günlük yaşam içinde çoğu zaman fark etmeden yanından geçtiği bu alan, bir zamanlar Akdeniz ticaretinin merkezlerinden birisiydi.
Binlerce yıl önce bu topraklardan çıkan ürünler gemilere yükleniyor, Akdeniz’in farklı limanlarına ulaştırılıyordu. Mersin’in bugün bir liman ve ticaret kenti olarak öne çıkmasının kökleri aslında çok eski dönemlere kadar uzanıyor. Soli Pompeiopolis, Mersin’in tarih boyunca taşıdığı ticari ve stratejik kimliğin en önemli kanıtlarından biridir.
Tarihsel süreç içerisinde yaşanan büyük depremler, kıyı değişimleri ve deniz taşkınları kentin önemli ölçüde zarar görmesine neden oldu. Ancak bugün bile ayakta kalan sütunlu yol, buranın ne kadar büyük bir uygarlık merkezi olduğunu göstermeye yetiyor.
Mezitli Kent Konseyi Başkanı olduğumuz dönemde bu alanın önemine özellikle dikkat çekmeye çalışmış, hatta Viranşehir adının yeniden Soli Pompeiopolis olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştik. Çünkü “Viranşehir” adı zamanla yalnızca sıradan bir mahalle ismine dönüşürken, Soli Pompeiopolis adı başlı başına tarihsel ve uluslararası bir marka değer taşıyor.
Hatta o dönemde daha farklı öneriler de tartışılmıştı. Viranşehir sahilinin Soli Pompeiopolis sütunlarıyla bütünleşen bir mimari ve kültürel kimlikle yeniden düzenlenmesi, bölgede Pompeiopolis temalı restoranlar, kafeler, yürüyüş alanları ve kent estetiği oluşturulması konuşulmuştu. “Pompeiopolis Günleri”, tiyatro etkinlikleri, arkeoloji buluşmaları, festivaller ve kültürel organizasyonlar yapılması gerektiğini savunmuştuk. Hatta kente gelen ziyaretçilere Pompeiopolis temalı magnetler, kent objeleri ve kültürel ürünler dağıtılması bile önerilmişti.
Çünkü mesele yalnızca birkaç sütunun korunması değil; Mersin’in kent hafızasını yeniden kurabilmesidir. Belki de bu sayede insanlar Mersin’in sıradan bir kent değil, yaklaşık iki bin yıllık bir kent merkezi üzerine kurulu olduğunu daha güçlü hissedecekti. Böyle bir tarihsel algı bile tek başına Mersin’e büyük bir değer katabilir.
Üstelik Soli Pompeiopolis, Mersin’in stratejik açıdan en önemli noktalarından birinde yer alıyor. Denize en yakın antik kentlerden biri. Aynı zamanda insanların denize girdiği, yaşamın devam ettiği bir bölgede bulunuyor. Ancak ne yazık ki bu alan giderek artan imar baskısı ve rant tartışmalarının arasında sıkışıyor. Bu durum yalnızca Mersin adına değil, dünya kültür mirası açısından da büyük bir kayıptır.
Geçtiğimiz günlerde Instagram’da “Krono Kodeks” adlı sayfanın yaptığı Soli Pompeiopolis canlandırmasını gördüm. Gerçekten etkileyici ve çok değerli bir çalışma olmuş. Özellikle antik liman kentinin yeniden canlandırılması, kentin geçmişini bugüne taşıyan son derece önemli bir kültürel katkı niteliğinde. Açık söylemek gerekir ki bu görsel çalışma, bana bu yazıyı yazdıran temel nedenlerden biri oldu. Çünkü bazen tek bir görsel bile bir kentin unutulan hafızasını yeniden hatırlatabilir.
Dünyanın birçok kentinde küçük bir tarihi yapı için bile büyük bütçeler ayrılıyor, insanlar kilometrelerce yol gidiyor. İtalya’daki Pompeii Archaeological Park bunun en önemli örneklerinden biri. İnsanlar tarihi görmek, hissetmek ve geçmişle bağ kurmak için uzun yolculuklar yapıyor. Bizim ise kent merkezinde, birkaç kilometre içinde ulaşabileceğimiz böylesine büyük bir tarihsel değerimiz var.
Üstelik bugüne kadar ortaya çıkarılan eserlerin çok daha fazlasının yer altında olduğu düşünülüyor. Bu nedenle Mersinli arkeologlara ve kazı çalışmalarına çok daha güçlü destek verilmesi gerekiyor. Başta yıllarca bu kazıları yürüten değerli Remzi hocamız olmak üzere emeği geçen tüm bilim insanlarına teşekkür borçluyuz. Son dönemde bu konuda çalışma yapan genç ekiplerin ve dijital içerik üreticilerinin katkıları da son derece kıymetlidir.
Soli Pompeiopolis yalnızca Mersin için değil, Türkiye için de stratejik bir kültürel mirastır. Gerekli koruma, planlama ve bilimsel çalışmalar geliştirilirse ilerleyen süreçte UNESCO Dünya Mirası açısından bile değerlendirilebilecek büyük bir potansiyele sahiptir.
Mersin ister kabul edilsin ister edilmesin; tarihi, doğası, gastronomisi, ekolojisi, limanları, inanç turizmi ve kültürel çeşitliliğiyle yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın en önemli turizm alanlarından biri olmaya aday kentlerden biridir. Ancak siz bu değerleri görünür kılmazsanız, onları küçük rant alanlarına kurban ederseniz elbette ortaya çıkmazlar.
Aslında Mersin’in sürekli yeni “marka kent” arayışlarına girmesine bile gerek yok. Kendi varlıklarına sahip çıkması yeterli. Böyle bir tarihsel mirasa sahip olmak bir belediye başkanı için, bir vali için, bir kent için ve hatta bir ülke için büyük bir şanstır. Ama tabii değer bilene…
Artık bu mirasa sahip çıkmak gerekiyor. Başta Mersin Büyükşehir Belediyesi, Mersin Valiliği, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası ve Mersin Deniz Ticaret Odası olmak üzere tüm kent dinamiklerinin Soli Pompeiopolis konusunda ortak bir vizyon oluşturması gerekiyor. Çünkü bu alan yalnızca geçmişin kalıntısı değil; Mersin’in gelecekteki kültürel ve ekonomik kimliğinin de önemli bir parçası olabilir.

Prof. Dr. Erkan AKTAŞ
LİMANIN ÇEVRESİNDE DOLANIP OYALANMAK MI, AÇIK DENİZLERE ÇIKMAK MI?
“CHP ya tarihinin en büyük dönüşüm hamlesini yapacak ya da değişiyormuş gibi yaparak limanın etrafında dönmeye devam edecek. Türkiye’nin artık kaybedecek zamanı yok.”
GERÇEK MESAİ ŞİMDİ BAŞLIYOR
Türkiye siyaseti kritik bir eşikte. Özellikle CHP’de yaşanan süreç artık yalnızca bir parti içi tartışma değil; Türkiye’de muhalefetin nasıl şekilleneceği ve demokrasinin yeniden nasıl güç kazanacağı meselesine dönüşmüş durumda.
Bu nedenle Özgür Özel açısından asıl süreç şimdi başlıyor.
Bundan sonra atılacak adımlar yalnızca liderlik tartışmalarını değil, Türkiye’de sosyal demokrat siyasetin geleceğini de belirleyecek. Bu yüzden ilk yapılması gereken şey, yıllardır aynı reflekslerle hareket eden mevcut yapıdan çıkıp yeni bir siyasal zemin oluşturabilmektir.
Çünkü toplum artık aynı kadroların tekrar tekrar sahaya sürüldüğü bir düzen görmek istemiyor. İnsanlar yeni bir enerji, yeni bir siyasal dil ve ortak akla dayanan yeni bir hikâye arıyor.
ZAMAN ÇOK HIZLI AKIYOR
Türkiye artık siyasetin çok hızlı değiştiği bir ülke haline geldi. Bir günün, hatta bir saatin bile önemli olduğu bir süreçten geçiyoruz.
Bu nedenle daha fazla çalışma, daha fazla üretme ve çok hızlı karar alma dönemindeyiz.
Asıl soru şu:
Özgür Özel bu tarihi fırsatı okuyabilecek mi?
Eğer değişim söylemi yalnızca görüntüde kalır ve süreç toplumun beklentilerini oyalayan bir zemine dönüşürse, ortaya çıkan enerji kısa sürede kaybolabilir. Çünkü toplum artık sadece sert açıklamalar ya da büyük mitingler görmek istemiyor. Gerçek bir yön değişikliği görmek istiyor.
PSİKOLOJİK ÜSTÜNLÜK KİMDE?
Bugün psikolojik üstünlük hâlâ Özgür Özel’de görünüyor. Ancak bu üstünlüğü sürdürebilmesi için yalnızca mevcut yapıyı koruyan değil, gerçekten yeni bir siyasal alan açan bir liderlik ortaya koyması gerekiyor.
Toplum yalnızca isim değişikliği değil, siyasal kültürde de gerçek bir dönüşüm bekliyor. Bu nedenle Özgür Özel’in, toplumda değişim beklentisiyle çelişen ve kamuoyunda yıpranmış algısı oluşturan yapılara karşı daha bağımsız, yenileyici ve iktidar yolunu açabilecek güçlü bir dönüşüm hamlesi ortaya koyabilmesi kritik önem taşıyor.
Burada özellikle bir noktayı da doğru okumak gerekiyor. Son dönemde sık kullanılan “arınma” söylemi toplumda karşılık bulsa da tek başına yeterli değildir. Çünkü bazı yapılar ne kadar arınırsa arınsın, gerçek bir dönüşüm yaşayamadıkları sürece topluma yeni bir umut veremezler. Asıl mesele yalnızca eski yüklerden kurtulmak değil; yeni bir siyasal kültür, yeni bir kadro anlayışı ve Türkiye’yi geleceğe taşıyabilecek yeni bir demokratik vizyon ortaya koyabilmektir. Eğer bu dönüşüm başarılabilirse zaten hem siyasal yenilenme sağlanacak hem de toplumun beklediği güven ortamı yeniden oluşacaktır.
İşte gerçek liderlik tam burada başlıyor.
Çünkü liderlik bazen konfor alanını terk edebilme cesaretidir.
EN BÜYÜK TEHLİKE: ZAFER SARHOŞLUĞU
Muhalefetin bugün yakaladığı ivmenin önemli bir kısmı, Türkiye’de yaşanan ekonomik krizden, toplumsal yorgunluktan ve iktidara karşı büyüyen tepkiden besleniyor.
Tam da bu nedenle “Biz bunu kendi gücümüzle başardık” düşüncesi çok büyük bir stratejik hata olur.
Çünkü toplumdaki değişim isteğini yalnızca parti başarısı olarak okumak, siyaseti gerçeklikten koparabilir. En tehlikeli süreçlerden biri de budur.
Eğer Ankara’da dar ekip aklıyla, masa başında şekillenen klasik reflekslerle hareket edilirse; ortaya çıkacak tablo yalnızca oyların bölünmesine ve mevcut iktidarın elinin güçlenmesine neden olabilir.
Bu yüzden mesele artık yalnızca CHP’nin iç dengeleri değildir. Mesele, Türkiye’de yüzde 50 artı 1’i hedefleyebilecek geniş bir demokratik toplumsal zeminin kurulup kurulamayacağıdır.
YENİ BİR DEMOKRATİK MANİFESTO MÜMKÜN MÜ?
Belki de Türkiye’nin ikinci yüzyılında yeni bir demokratik manifestoyla, Özgür Özel bu bayrağı çok daha ileriye taşıyabilir. Çünkü toplum artık yalnızca iktidarın değişmesini değil; siyaset yapma biçiminin, kadro anlayışının ve demokratik kültürün de dönüşmesini istiyor.
Tam da bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca seçim kazanacak bir siyasal organizasyon değil; topluma yeniden umut verecek yeni bir demokratik hikâyedir.
YENİ BİR KURUCU AKIL ŞART
Bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca miting yapmak değil; yeni bir ortak akıl süreci başlatmaktır.
Çünkü toplum artık yöneten değil, kurucu bir siyasal akıl arıyor.
Bu nedenle il bazlı ve bölgesel çalıştaylarla; akademisyenlerin, gençlerin, emek örgütlerinin, sosyal demokratların, liberal demokrat çevrelerin ve farklı toplumsal kesimlerin bir araya geleceği yeni bir siyasal tartışma zemini oluşturulmalıdır.
Çünkü toplum artık birkaç kişinin yönettiği kapalı siyaset modelinden yoruldu.
Özellikle ilk kez oy verecek genç seçmen artık slogan değil, gelecek görmek istiyor.
Yeni dönemde katılımcı, çoğulcu ve gerçekten toplumun sesini taşıyan bir yapı kurulabilirse, bu süreç büyük bir fırsata dönüşebilir.
GERÇEK LİDERLİK NEDİR?
Gerçek liderlik yalnızca kalabalıklara konuşmak değildir.
Gerçek liderlik; yaklaşan fırtınaları görebilmek, risk alabilmek, gerektiğinde en zor kararları verebilmek ve toplumun önüne yeni bir rota koyabilmektir.
Bugün Türkiye’nin önünde hem büyük fırsatlar hem de ciddi riskler bulunuyor.
Eğer Özgür Özel ve çevresi kendilerini “başardık” psikolojisine kaptırır, toplumsal dalgayı doğru okuyamaz ve değişimi yalnızca söylem düzeyinde bırakırsa; bugün umut gibi görünen süreç yarın büyük bir hayal kırıklığına dönüşebilir.
Ancak gerçekten yeni bir siyasal hikâye kurulabilirse, Türkiye uzun yıllar sonra yeniden güçlü bir demokratik çıkış yakalayabilir.
Ve artık temel soru şudur:
Limanın çevresinde dolanıp oyalanmak mı, yoksa gerçekten açık denizlere çıkmak mı?

Prof. Dr. Erkan AKTAŞ
CHP’DE KRİZ YÖNETİMİ, STRATEJİ VE ORTAK AKIL ARAYIŞI
En başta açık biçimde ifade etmek gerekir ki, bugün yaşanan süreci yalnızca teknik ve hukuki bir mesele olarak değerlendirmek mümkün değildir. Ortada siyasal sonuç üretmeye dönük bir müdahale algısı bulunmaktadır ve bu durum toplumun önemli bir kesiminde ciddi bir mağduriyet hissi yaratmaktadır. Bu nedenle yaşananları yalnızca “hukuki süreç” kavramı üzerinden açıklamak eksik bir değerlendirme olacaktır.
Ben şahsen ortaya çıkan bu tabloyu doğru bulmuyor ve eleştiriyorum.
Ancak aynı zamanda şu gerçeğin de altını çizmek gerekir:
Ortaya çıkan siyasal denklem şu an itibarıyla işlemektedir. Nefret dili büyütülmekte, siyasal sertleşme derinleşmekte ve toplumsal ayrışma daha görünür hale gelmektedir. Bu nedenle mesele artık yalnızca hukuk tartışmasının ötesine geçmiş durumdadır.
Tam da bu noktada temel soru şudur:
Bu fiili durum nasıl tersine çevrilecektir?
Çünkü siyasal krizler yalnızca tepkiyle değil, aynı zamanda stratejik akıl ve örgütsel kapasite ile yönetilebilir.
Gerçekten en kolay olan şey; sert söylemler üretmek, öfke dili kullanmak ve karşılıklı suçlamaları büyütmektir. Ancak önemli olan bunun siyasal bir sonuç üretip üretmediğidir. Eğer kullanılan dil toplumsal desteği büyütmüyor, örgütsel kapasiteyi güçlendirmiyor ve demokratik meşruiyeti genişletmiyorsa, uzun vadede muhalefetin bütününe zarar verme riski taşımaktadır.
Ben geçmişte de Cumhuriyet Halk Partisi’ni, toplumdaki demokratik tepkiyi doğru yönlendirebilen güçlü bir örgütsel yapı oluşturamaması nedeniyle çok eleştirdim. Çünkü asıl mesele yalnızca öfkenin varlığı değildir; o öfkenin demokratik, örgütlü ve sürdürülebilir bir siyasal hatta dönüştürülebilip dönüştürülemediğidir.
Bugün de aynı soru geçerlidir:
Milyonlar demokratik talepleri için sahaya inebiliyor mu? Bu enerji sürdürülebilir bir siyasal stratejiye dönüşebiliyor mu? Yoksa yalnızca anlık sertleşmeler üzerinden ilerleyen bir atmosfer mi oluşuyor?
Yapılan bu mitingleri de cılız ve etkin olmayan bir yöntem olarak değerlendiriyorum.
Eğer güçlü bir toplumsal ve örgütsel direnç kapasitesi oluşturulabiliyorsa, bu başlı başına bir strateji olabilir. Ancak böyle bir kapasite oluşturulamıyorsa, buna rağmen sürekli ağır ithamlar, kontrolsüz sertleşme ve nefret dili üzerinden siyaset yürütmek, uzun vadede muhalefetin kurumsal yapısını zayıflatabilir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şeyin yalnızca tepki siyaseti değil, strateji siyaseti olduğunu düşünüyorum.
Kemal Kılıçdaroğlu’nu birçok konuda eleştirdiğim dönemler oldu. Hatta bugün mevcut CHP yönetimini, geçmiş dönemlerde Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirdiğimden daha fazla eleştirdiğim noktalar bulunmaktadır. Çünkü benim için temel mesele kişiler değil; siyasal yaklaşım, örgüt kültürü ve sosyal demokrat ilkelerin nasıl temsil edildiğidir.
2023 Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecine karşı çıktım. Çünkü o dönemde muhalefetin farklı bir siyasal strateji geliştirmesi gerektiğini düşünüyordum. Aynı şekilde Baykal döneminde oluşan siyasal iklimi ve kişi merkezli siyaset anlayışını da eleştirdim.
Daha sonra değişim söylemi nedeniyle Özgür Özel’i destekleyen bir noktada durdum. Ancak bugün ortaya çıkan tablonun, geçmişte eleştirilen birçok siyasal refleksin yeniden üretildiği bir sürece dönüşme riski taşıdığını düşünüyorum.
Bu nedenle kimi zaman muhalefetin içinde muhalefetin muhalefeti oldum. Ancak bundan rahatsızlık duymadım. Çünkü benim için temel mesele hiçbir zaman kişiler olmadı.
Ne Baykalcı oldum,
Ne Kemalci oldum,
Ne Ekremci oldum,
Ne de Özgürcü…
Çünkü kişi merkezli siyaseti hiçbir zaman doğru bulmadım.
Benim için asıl önemli olan; sosyal demokrat değerler, örgüt aklı, demokratik katılım ve Türkiye’nin geleceğidir.
Bugün bu sürece dahil olma nedenim de budur. Motivasyon kaynağım herhangi bir makam, pozisyon ya da kişisel beklenti değildir. Temel motivasyonum; çocuklarımıza daha demokratik, daha güçlü ve daha yaşanabilir bir Türkiye bırakabilmektir.
Mutlak butlan tartışması elbette ciddi bir mağduriyet yaratmaktadır. Ancak böyle bir süreci tersine çevirebilmenin yolu yalnızca duygusal tepkiler değildir. Tam tersine, doğru strateji geliştirmek, ortak aklı büyütmek ve süreci siyasal olarak doğru yönetebilmek gerekir.
Bu noktada önümüzde iki temel seçenek bulunmaktadır.
Birinci seçenek; güçlü bir toplumsal ve örgütsel direnç oluşturabilmek, demokratik tepkiyi sürdürülebilir hale getirebilmek ve bunu sonuç üretecek siyasal bir hatta dönüştürebilmektir.
İkinci seçenek ise; ortak aklı büyütmek, kontrollü bir geçiş süreci oluşturmak, örgütsel reformu tartışmak ve sosyal demokrat siyaseti yeniden toplumun gerçek sorunlarına yönlendirmektir.
Ben açıkçası ikinci seçeneğin daha gerçekçi ve Türkiye açısından daha sağlıklı bir çıkış yolu olduğunu düşünüyorum.
CHP bu süreçte yalnızca savunma refleksiyle hareket etmek yerine, güçlü bir siyasal strateji geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Hatta doğru yönetilirse bu krizden daha kurumsal, daha güçlü ve daha kapsayıcı bir yapı ile çıkabilme ihtimali de bulunmaktadır.
Ben de demokratik, sağduyulu ve ortak aklı önceleyen her türlü sürece düşünsel katkı sunmaya ve elimden gelen desteği vermeye hazır olduğumu açıkça ifade etmek isterim.
Çünkü tarih bazen en sert sloganları atanları değil, en zor anda sağduyuyu ve stratejik aklı savunabilenleri hatırlar.
Son tahlilde zor bir denklem. Bunu denklemi çözmek dışında bir alternatif düşünmüyorum yada düşünmek istemiyorum…

Prof. Dr. Erkan AKTAŞ
CHP’DE KRİZ YÖNETİMİ, STRATEJİ VE ORTAK AKIL ARAYIŞI
En başta açık biçimde ifade etmek gerekir ki, bugün yaşanan süreci yalnızca teknik ve hukuki bir mesele olarak değerlendirmek mümkün değildir. Ortada siyasal sonuç üretmeye dönük bir müdahale algısı bulunmaktadır ve bu durum toplumun önemli bir kesiminde ciddi bir mağduriyet hissi yaratmaktadır. Bu nedenle yaşananları yalnızca “hukuki süreç” kavramı üzerinden açıklamak eksik bir değerlendirme olacaktır.
Ben şahsen ortaya çıkan bu tabloyu doğru bulmuyor ve eleştiriyorum.
Ancak aynı zamanda şu gerçeğin de altını çizmek gerekir:
Ortaya çıkan siyasal denklem şu an itibarıyla işlemektedir. Nefret dili büyütülmekte, siyasal sertleşme derinleşmekte ve toplumsal ayrışma daha görünür hale gelmektedir. Bu nedenle mesele artık yalnızca hukuk tartışmasının ötesine geçmiş durumdadır.
Tam da bu noktada temel soru şudur:
Bu fiili durum nasıl tersine çevrilecektir?
Çünkü siyasal krizler yalnızca tepkiyle değil, aynı zamanda stratejik akıl ve örgütsel kapasite ile yönetilebilir.
Gerçekten en kolay olan şey; sert söylemler üretmek, öfke dili kullanmak ve karşılıklı suçlamaları büyütmektir. Ancak önemli olan bunun siyasal bir sonuç üretip üretmediğidir. Eğer kullanılan dil toplumsal desteği büyütmüyor, örgütsel kapasiteyi güçlendirmiyor ve demokratik meşruiyeti genişletmiyorsa, uzun vadede partinin bütününe zarar verme riski taşımaktadır.
Öfkenin toplumsal ve siyasal süreçlerdeki etkisini asla küçümsemiyorum. Tam tersine, toplumsal öfkeyi demokratik ve örgütsel bir zeminde yönlendirebilmek siyasal partilerin temel görevlerinden biridir. Çünkü siyasal enerji doğru yönlendirildiğinde demokratik baskı oluşturabilir ve toplumsal meşruiyeti büyütebilir.
Ancak burada asıl mesele, ortaya çıkan toplumsal tepkinin sürdürülebilir bir siyasal stratejiye dönüşüp dönüşemediğidir. Eğer bu enerji örgütsel kapasiteyle birleşemiyor, somut bir yol haritasına dönüşemiyor ve yalnızca kontrolsüz sertleşme üzerinden ilerliyorsa, uzun vadede partinin bütününe zarar verme riski taşımaktadır.
Bu nedenle ortaya çıkan toplumsal enerjiyi doğru stratejiye dönüştüremeyen siyasal yapıları eleştirmek de en doğal demokratik hakkımızdır.
Ben geçmişte de Cumhuriyet Halk Partisi’ni, toplumdaki demokratik tepkiyi doğru yönlendirebilen güçlü bir örgütsel yapı oluşturamaması nedeniyle eleştirdim. Çünkü asıl mesele yalnızca öfkenin varlığı değildir; o öfkenin demokratik, örgütlü ve sürdürülebilir bir siyasal hatta dönüştürülebilip dönüştürülemediğidir.
Bugün de aynı soru geçerlidir:
Milyonlar demokratik talepleri için sahaya inebiliyor mu? Bu enerji sürdürülebilir bir siyasal stratejiye dönüşebiliyor mu? Yoksa yalnızca anlık sertleşmeler üzerinden ilerleyen bir atmosfer mi oluşuyor?
Eğer güçlü bir toplumsal ve örgütsel direnç kapasitesi oluşturulabiliyorsa, bu başlı başına bir strateji olabilir. Ancak böyle bir kapasite oluşturulamıyorsa, buna rağmen sürekli ağır ithamlar, kontrolsüz sertleşme ve nefret dili üzerinden siyaset yürütmek, uzun vadede partinin kurumsal yapısını zayıflatabilir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şeyin yalnızca tepki siyaseti değil, strateji siyaseti olduğunu düşünüyorum.
Kemal Kılıçdaroğlu’nu birçok konuda eleştirdiğim dönemler oldu. Hatta bugün mevcut CHP yönetimini, geçmiş dönemlerde Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirdiğimden daha fazla eleştirdiğim noktalar bulunmaktadır. Çünkü benim için temel mesele kişiler değil; siyasal yaklaşım, örgüt kültürü ve sosyal demokrat ilkelerin nasıl temsil edildiğidir.
2023 Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecine karşı çıktım. Çünkü o dönemde muhalefetin farklı bir siyasal strateji geliştirmesi gerektiğini düşünüyordum. Aynı şekilde Baykal döneminde oluşan siyasal iklimi ve kişi merkezli siyaset anlayışını da eleştirdim.
Daha sonra değişim söylemi nedeniyle Özgür Özel’i destekleyen bir noktada durdum. Ancak bugün ortaya çıkan tablonun, geçmişte eleştirilen birçok siyasal refleksin yeniden üretildiği bir sürece dönüşme riski taşıdığını düşünüyorum.
Bu nedenle kimi zaman muhalefetin içinde muhalefetin muhalefeti oldum. Ancak bundan rahatsızlık duymadım. Çünkü benim için temel mesele hiçbir zaman kişiler olmadı.
Ne Baykalcı oldum,
Ne Kemalci oldum,
Ne Ekremci oldum,
Ne de Özgürcü…
Çünkü kişi merkezli siyaseti hiçbir zaman doğru bulmadım.
Benim için asıl önemli olan; sosyal demokrat değerler, örgüt aklı, demokratik katılım ve Türkiye’nin geleceğidir.
Bugün bu sürece dahil olma nedenim de budur. Motivasyon kaynağım herhangi bir makam, pozisyon ya da kişisel beklenti değildir. Temel motivasyonum; çocuklarımıza daha demokratik, daha güçlü ve daha yaşanabilir bir Türkiye bırakabilmektir.
Mutlak butlan tartışması elbette ciddi bir mağduriyet yaratmaktadır. Ancak böyle bir süreci tersine çevirebilmenin yolu yalnızca duygusal tepkiler değildir. Tam tersine, doğru strateji geliştirmek, ortak aklı büyütmek ve süreci siyasal olarak doğru yönetebilmek gerekir.
Bu noktada önümüzde iki temel seçenek bulunmaktadır.
Birinci seçenek; güçlü bir toplumsal ve örgütsel direnç oluşturabilmek, demokratik tepkiyi sürdürülebilir hale getirebilmek ve bunu sonuç üretecek siyasal bir hatta dönüştürebilmektir.
İkinci seçenek ise; ortak aklı büyütmek, kontrollü bir geçiş süreci oluşturmak, örgütsel reformu tartışmak ve sosyal demokrat siyaseti yeniden toplumun gerçek sorunlarına yönlendirmektir.
Ben açıkçası ikinci seçeneğin daha gerçekçi ve Türkiye açısından daha sağlıklı bir çıkış yolu olduğunu düşünüyorum.
Çünkü bugün Türkiye’nin temel gündemi;
yoksulluk,
gelir dağılımı adaletsizliği,
genç işsizliği,
üretim ve tarım krizleri,
hukuk ve demokrasi sorunlarıdır.
Muhalefetin görevi sürekli kendi içine kapanmak değil, bu sorunlara çözüm üretebilmektir.
Bu nedenle CHP’nin bu süreçte yalnızca savunma refleksiyle hareket etmek yerine, güçlü bir siyasal strateji geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Hatta doğru yönetilirse bu krizden daha kurumsal, daha güçlü ve daha kapsayıcı bir yapı ile çıkabilme ihtimali de bulunmaktadır.
Ben de demokratik, sağduyulu ve ortak aklı önceleyen her türlü sürece düşünsel katkı sunmaya ve elimden gelen desteği vermeye hazır olduğumu açıkça ifade etmek isterim.
Çünkü tarih bazen en sert sloganları atanları değil, en zor anda sağduyuyu ve stratejik aklı savunabilenleri hatırlar.

Prof. Dr. Erkan AKTAŞ